1 Eylül 2010 Çarşamba

Atatürk: O şahıs benim babam değil!

[Resim: 0003.jpg]


Atatürk’ün babası kimdi? Gazi Mustafa Kemal’in
1922 yılında “Vakit” gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a anlattığı
hatıralarından beri bu sorunun içinden çıkılamamıştır.

Şimdi içinizden ‘Peki Atatürk köşelerinde gördüğümüz o fesli, bıyıklı adam kim o zaman?, diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama o fotoğraftaki kişinin
‘Atatürk’ün babası’ olduğu tezi, doğrudan doğruya bir İnönü devri
yutturmacasıdır. Biz İnönü’nün göstermek istediği Atatürk ile
Atatürk’ün kendi zamanındaki Atatürk’ü fena halde birbirine karıştırmış
durumdayız. Daha doğrusu biz Atatürk’ü İnönü devrinde ona giydirilen
deli gömleğiyle tanımak zorunda kalmış bulunuyoruz. Şimdi o gömleği
çıkartmaya uğraşıyoruz ki, işimiz hiç kolay değil…

Daha önce de yazmıştım: İsmet İnönü’nün 12 yıllık Cumhurbaşkanlığı
döneminde “Nutuk” bir tek defa bile basılmamıştır. Neredeyse yasaktır.
Basılmıştır diyen varsa getirsin bir örneğini. 1938’de Atatürk’ü
sağlığında yapılan son baskısından sonra ilk kez 1950 yılının ikinci
yarısında basılabilmiştir “Nutuk”un ilk cildi.

Mesela 1931’de basılan “Tarih IV” adlı lise ders kitabında da,
ölümünden hemen sonra Kanaat Kitabevi tarafından basılan M. Turhan
Tan’ın “Atatürk” kitabında da Atatürk’ün babasının fotoğrafını
bulamazsınız. Neden acaba? Şimdi babası Ali Rıza Efendi’nin olduğunu
sandığımız ünlü fotoğrafı, Atatürk’ün onayından geçmemiştir de ondan.

Peki nedir bu fotoğrafın hikâyesi? Neden o gün yokken bugün ders
kitaplarımıza kadar sızabilmiştir? Tarih üzerinde bir oyun mu
dönmektedir yoksa?

1935 yılında tesadüfen Ankara Cebeci’deki Şehnaz Hanım’ın aile
albümünden çıkmış olan bu fotoğrafı büyük bir sevinçle hemen Atatürk’e
ulaştırırlar. Sağdan bakar, soldan bakar, büyüttürür. Hayır, küçük
yaşta kaybettiği babasının görüntüsü, fotoğraftakine hiç
benzememektedir. Atatürk’ün içi ‘resimdeki adam’a bir türlü
ısınamamıştır. Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitabında
yazdığı üzere Atatürk, sonunda “Bu bizim peder değildir” diye kestirip
atmak zorunda kalmıştır.

(Nitekim, Öteden beri Atatürk`ün babası Ali Rıza Efendi olarak sunulan fotoğraf için Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabının 2. baskısında sayfa 17`de şöyle yazıyor:


`1876`da ilk Kanun-i Esasi`nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık`ta Selanik`te kurulmuş Asakir`i Milliye Taburu`ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür.


Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul Hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşa babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal`in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum.


Hatta bir gün alaycı bir dille: Bu bizim peder değildir` dediği kulağıma gelir...`)


Ne çare ki, onun inkâr ettiği “peder”in fotoğrafı kitaplara girmiştir bir kere, artık hangi babayiğit çıkartabilir.

Ali Rıza Efendi’ye ait olduğu söylenen bu fotoğraf, ilk kez 1939
yılında, yani artık atışın serbest hale geldiği İnönü devrinde
“Belleten”de İhsan Sungu tarafından yayınlanır. İşte bu tarihten sonra
kitaplarda o zamana kadar Mustafa Kemal’in soyunu tek başına temsil
eden Zübeyde Hanım’ın yanına yeni bir fotoğrafın yerleşmeye başladığı
görülür. Bu tavırdan, Tek Parti dönemi muhafazakârlığına denk düşen
‘iyi aile çocuğu’ Atatürk imajının zihinlere kazınmak istendiğini
çıkartmak zor olmasa gerek.

Peki gerçekten de Atatürk’ün babası kimdi? Ali Rıza Efendi’ydi
elbette. Ne yazık ki, onun hayatı hakkındaki yayınların hiçbirisine tam
olarak güvenemiyoruz. Biraz okuyunca kafanızın aşure kazanına dönmesi
sebepsiz değil.

Mesela en muteber kaynaklardan sayılan Şevket Süreyya Aydemir,
“Kırmızı Hafız”ı Ali Rıza Bey’in amcası yaparken (“Tek Adam”, I, 1969,
s. 31), Prof. Şerafettin Turan babası yapmaktadır (“Kendine Özgü Bir
Yaşam”, 2004, s. 20). Yine Prof. Turan, Atatürk doğduğunda babasının
Evkaf idaresinde çalıştığını yazarken (s. 20), Erol Mütercimler kereste
tüccarlığı yaptığını iddia etmektedir (“Fikrimizin Rehberi”, 2009, s.
39). Oysa Atatürk, 1922 Ocak’ında Ahmet Emin Yalman’a verdiği
röportajda kendisi okula başlarken babasının “rüsumat”ta, yani gümrük
idaresinde memur olduğunu söylemiştir.

Bu durumda Ali Rıza Efendi’nin bütün hayatı alt üst oluyor. Önce
Evkaf’ta kâtiplik yapıyor, sonra kereste tüccarlığı, 6 yıl sonra ise
gümrük memurluğu. Oysa doğru sıralama, önce Evkaf, sonra Rüsumat
idaresi ve en son memurluktan istifa ettikten veya emekli olduktan
sonra kereste ticareti yaptığı şeklinde olacaktı (ölümünden önce bir
ara tuz ticareti yaptığını Makbule Hanım anlatmıştır).

Üstelik Atatürk’ün babasının hangi yılda öldüğü de bilinmez.
Rakamlar kitaptan kitaba, üstelik 5-6 yıla kadar oynuyor. Kimisi
1893’te öldü diyor, kimisi 1887 veya 1888’de. İnkılap tarihinin
duayenlerinden Prof. Enver Ziya Karal, “babası genç yaşta öldü”, diye
yazıyor. Yahu üstad, eğer Ali Rıza Efendi 1839’da doğmuşsa ve ölüm
tarihi 1893 ise öldüğünde 54 yaşındadır ve bu nasıl “genç” ölmektir?


Biyografilerindeki ciddiyetsizliklere son bir örnek: Atatürk Şemsi
Efendi mektebine başladıktan “az zaman sonra” babasının öldüğünü
söylemiştir. Eğer okula 6-7 yaşlarında başlamışsa tarih, 1887
olmalıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla bundan sonra tam 6 yıl daha
yaşamıştır Ali Rıza Efendi. Bu hesaba göre babası öldüğünde Atatürk
13-14 yaşında olmalıdır. Yani babasının ölüm tarihini esas aldığınızda
Atatürk 14 yaşında, kendi demecindeki okula yazılmasından az sonra
öldüğü bilgisi esas alınırsa da 7 yaşında çıkıyor. Hangisi doğrudur?
Henüz bilmiyoruz.

Gördüğünüz gibi Atatürk’ün babasının kimliği konusunda karanlıklar
içinde yol bulmaya çalışan ressam Brüghel’in körleri gibiyiz. Anlaşılan
Atatürk de, 1930’ların sonlarına gelinirken, olgunluk dönemini idrak
eden her erkek gibi babasını merak etmiş ve onun izlerini
araştırmalarını istemiştir yetkililerden. Nitekim Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgeler bu araştırmanın Selanik’e kadar
uzandığını gösteriyor (030-10-1 7 6 nolu dosya).

Maalesef bu araştırmadan da Atatürk’ün babası hakkında dişe dokunur
bir sonuç çıkmamıştır. Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce babasının
kimliğini araştırma merakına kapılması bize yine de bir şey söylüyor
olmalıdır. Gençliklerinde babalarını aştığını düşünen erkekler,
olgunluk çağlarında “baba”yı yeniden keşfe çıkmak ihtiyacını duyarlar.

Karlı bir gece yarısı baba yeniden evine dönecek midir? Bu ev, Çankaya Köşkü bile olsa…

Mustafa Armağan 
 
Bu yazı http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=947 linkinden alınmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder