10 Ağustos 2011 Çarşamba

Paşa beni aradı

10 Ağustos 2011 Çarşamba
Nasıl kibar, nasıl anlayışlı, nasıl empatiyle dopdoluydu.

Bir yazımda, isim vermeden, “üçlü” bir görüşmeye katıldığını ima etmişim...

Hangi görüşmeydi, görüşmede kimler vardı, bu görüşmeye katılmış olmak katılımcılara nasıl bir külfet getiriyordu?

Hatırlamıyorum.

Dediler ki, “Hıfzı Çubuklu seni arıyor...”

Eskiden olsa, “Hadi lan... Şimdi bittik işte” derdim. Tırsardım açıkçası.

Eskiden bu tür telefonlara muhatap da olmazdım... Karargâh karargâh dolaşan, Paşalarla muhabbet tesis eden, elinin altında kolayca ulaşabileceği bir Paşa bulunduran, “Emir ve görüşlerinize hazırım” cümlesini çok sık kullanan meslektaşlardan değilim.


Böyle bir gazeteciliği tahayyül etmediğim gibi, karargâh canibine sokulmayı da hiç düşünmedim.

Zaten yasaklıydım.

İstesem de bir ilişki tesisine gidemezdim.

Zaten kutlamalardan, resepsiyonlardan, basın toplantılarından, askeri gezilerden uzak tutuluyordum.

Sakıncalıydım.

Daha doğrusu, “sakıncalı” olduğum söyleniyordu.

Birincisi, sakalım vardı... Sakallı olmak, “yasakçı” açısından başlı başına uzak tutma gerekçesiydi.
İkincisi, “makbul” sayılmayan gazetelerde yazıp çiziyordum.

Kendim makbul olsam bile (diyelim ki, içimde gizli bir Tuncay Özkan ya da Süheyl Batum potansiyeli taşı-yorum), gazetemin yasaklılığı otomatikman bana sira-yet ediyordu.

Bugün Harp Akademileri Komutanlığı’na terfi eden (bazıları bunun bir tenzil olduğunu söylüyor) Aslan Güner Paşa’ya sorun da, anlatsın.

Bir ara, herhalde üstlerinden aldığı emirle, “akreditasyon” işlerini düzenliyordu. Yine “emirler” çerçevesinde, “makbul olan gazeteciler, makbul olmayan gazeteciler” tasnifi yapıyordu.

Durum değişti mi, bilmiyorum.

Şu sakallı halimle garnizon etkinliklerine katılabilir miyim, bilmiyorum.

Çalıştığım mecranın “yasaklılığı”ndan pay almaya devam edecek miyim, bilmiyorum.

Bu soruların cevabını “yeni dönemin uygulayıcıları” verecek.

Neyse, “Hıfzı Paşa arıyor” dediklerinde, dizlerimin bağı çözülmedi, esas duruşa geçme gereği duymadım, ağzımdan istem dışı bir sözcük dökülmedi ama hafiften ürperdim.

Bir “eski dönem” gazetecisiydim, bütün toplumsal altüst oluşları ve siyasal kırılmaları “içeriden” yaşamıştım.

Menderes ve arkadaşlarının idamıyla başlayan hayat serüvenim iki tam, bir yarım, bir de postmodern darbeyle taçlanmıştı. Sayısız miktarda muhtıraya, andıça, lahikaya tanıklık etmiş, birçoğu cihet-i askeriyeden gelen tonla “suç duyurusuna” muhatap olmuştum.

Bunlar yetmezmiş gibi, bir de militarizmi kutsayan bir ideoloji (CHP’ye asal rengini veren resmi ideoloji) tarafından formatlanmıştım.

Ürperdiysem, suç benim değil.

Mütereddit, uzandım telefona.

Hıfzı Çubuklu karşıdan “saygılarını” bildiriyordu... Şaşırdım... Sert ve sitemkâr biri giriş bekliyordum. Çok saygılı, çok kibar, çok alttan alan bir dille konuşuyordu... Zikrettiğim toplantıda bulunmadığını söylemek için aramış.

Düzeltme talep edip etmediğini sordum... “Hayır” dedi, “siz bilin yeter...”

Başka ne konuştuk?

Bu bende kalsın.

Hıfzı Paşa’nın ismi “internet andıcı soruşturması”nda geçiyor.

Hakkında yakalama kararı bulunanlardan...

Bu bir “tanırım, iyi generaldir” yazısı değil. Dilerim aklanır, görevine devam eder. Suçluysa da, cezasını çeker.

Bu vesileyle (“eski”yle “yeni” arasındaki farka gönderme yaparak) Paşa’ya (ve toplumda korku salmış bilumum Paşa’lara) söyleyemediğimi söylemiş oldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder