Ali BULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali BULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kürt sorunu ve 'dindar milliyetçilikler'

Geçen yazıda "Kürt sorunu"nun yeni bir safhaya girdiğine değinmiştim. Yeni bir anayasa yapmak nasip olursa ve bu anayasa müzakereci siyaset, katılım ve mutabakat esasına dayalı teşekkül ederse, geniş katılımlı bir müzakere sürecine Türkiye toplumunun bütün tarafları katılacaktır.

Bu çerçevede İslam dinini bir varlık tasavvuru, bütüncül hayat tarzı, sosyo-politik, ekonomik ve kamusal hayatın ana referansı görüp bu meyanda bir toplum/ülke, bölge ve dünya tasavvuru olan Müslümanların hem yeni anayasa hem Kürt sorunu konusunda neler düşündükleri, sorunu nasıl tanımladıkları, ne türden çözümler önerdikleri önemlidir. Bu tanımlamayı yaparken, muhafazakârlık, sağcılık ve milliyetçilik zemininde kendilerini politik ve kültürel olarak ifade eden dindar çevreleri dışarıda tutuyorum. Ortadoğu'da din, mezhep, etnisite ve sınıf temelli çatışmalar sürerken, son sözü şu seküler ideoloji veya politikaya meyleden dindarlar değil, fıkıh ve kelam geleneğimizde olduğu üzere İslamiyet'i bağlayıcı kaynak seçen Müslüman bilginler, müçtehitler ve entelektüeller ile onların mobilize edeceği Müslüman toplumlar tayin edecektir. Batılıların iddia ettiğinin aksine, bölgenin genel gidişi İslam'dan uzaklaşmaya değil, İslamiyet'in ana kaynaklarına ve diriltici ruhuna doğrudur.
Hal buyken, Müslüman çevrelerin bakış açılarını devletin resmi yaklaşımına dayandırmaları veya Türk, Kürt ya da Arap milliyetçiliğinin etkisine girmeleri beklenemez. Sorunun müsebbipleri Türk ve Arap milliyetçileridir. Ancak sorunu mukabil Kürt milliyetçiliği veya Kürt ulusal hareketiyle çözemeyiz. Bunca tecrübeden sonra bunu anlamış bulunuyoruz. Bölgesel entegrasyon zaruretinin kendini dayattığı, küresel dil ve yaklaşımların öne çıktığı bir dünyada, analiz dili, söylem ve gelecek tasarımları ancak "ümmet" bilinciyle kurulabilir.
Öteden beri, giderek İslami yaklaşımını ikinci plana düşürüp Kürt milliyetçiliğine yaklaşan bazı aydınlar, Müslümanların Kürt sorununa hiç sahip çıkmadıklarını söylüyorlar. Bundan da çıkan zımni sonuç şu oluyor: Siz mademki zamanında sahip çıkmadınız, sorun PKK/KCK/BDP'nin uhdesinde kaldı, şimdi onların çözümünü kabul etmeli veya birlikte hareket etmelisiniz.
Bu haksız bir suçlamadır:

15 Haziran 2011 Çarşamba

Yeni yol haritası

AK Parti girdiği her üç seçimden oylarını artırarak çıkıyor, vekil sayısını da düşürüyor: 2002 seçimlerinde aldığı oy oranı yüzde 34,3, çıkardığı vekil sayısı 363; 2007'de aldığı oy oranı yüzde 46,9, vekil sayısı 341; 2011'de aldığı oy oranı yüzde 49,9, vekil sayısı 326.

AK Parti, girdiği ilk seçimde anayasayı değiştirebilirdi. Yapamadı, geriye dönüp de hayıflanmanın bir faydası yok. 2007 seçimlerinden sonra referanduma gidebilirdi, 12 Eylül 2010 "kısmi anayasa değişikliği"yle bunu yaptı. Bugün ne kendi başına anayasa değişikliği yapabilir ne referanduma gidebilir. Buna mukabil seçmenin toplam oylarının yüzde 50'sini de torbasına indirmiş bulunuyor.
Tabii ki diğer tarafta da yüzde 50 var. Bir okur "AK Parti-dışı yüzde 50"yi şöyle bölüp sıralamış: Yüzde 50'nin yüzde 50'si CHP'ye, onun da yüzde 50'si MHP'ye, onun da yüzde 50'si BDP'ye, onun da yüzde 50'si diğerlerine, yani Meclis'e vekil gönderemeyen küçük partilere ait.
Pekiyi, şimdi ne olacak?
Belirtmek gerekir ki, Türkiye siyasetinin bugüne kadar gelmiş geçmiş en zeki ve yetenekli siyaset mühendisi R. Tayyip Erdoğan'dır. Politik zekası kadar sezgileri de son derece kuvvetli. Seçim kampanyaları sürerken, 12 Haziran seçimlerinden 315-330 arası milletvekili çıkarma beklentisi içinde olduğunu söylemişti. Bu seçimlere ilişkin bir öngörü, isabet oranı yüksek bir tahmin olduğu kadar, belki de 'bilinçaltı bir dilek ve temenni' de sayılabilirdi. Rasyonel siyaset açısından bakıldığında böyle bir tahmin veya temenni hiç de haksız sayılmaz, Erdoğan tek başına anayasa yapma sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmadığı için belki de rahatlamış durumda.
Önümüze çıkan tabloyla Erdoğan tabii ki anayasa değişikliği yapamaz, ama cumhurbaşkanlığına giden yol sonuna kadar açık. Şimdi inisiyatifi eline geçirmiş durumda. 2012 veya 2014, fark etmez istediği seçenekten biriyle cumhurbaşkanı olabilir. Önemli sorunları referans aldığı çerçevede hal yoluna sokabilmek için 2014 yılını tercih edebilir. Bu hem ona, geçen iki dönemde yapamadıklarını yapma, içinde ukde kalmış şeyleri gerçekleştirme imkânı verir hem Abdullah Gül etrafında üretilen iç ve dış spekülasyonları bir ölçüde boşa çıkarır. 2014'te Çankaya'ya çıkacak Tayyip Erdoğan'ın önünde iki 5 yıllık dönem var, bu da eder 2024. Bu arada AK Parti kurumsallaşmasını tamamlar, belki de sistemde yarı-köklü değişiklik anlamına gelebilecek "başkanlık veya yarı başkanlık" modelinin de önü açılmış olur.
Erdoğan'ın balkon konuşması önemliydi. Tek başlarına yeni bir anayasa yapamayacaklarını belirtip iki aktöre işaret etti: İlki siyasi partiler, diğeri sivil toplum kuruluşları. Bu konu önemlidir, ben bu çözümde siyasi partiler ayağının yanlış kurulduğunu düşünüyorum, ele almaya çalışacağım. Bu iş bir başka bahara kalabilir.
Konuşmasında Ortadoğu ve Balkanlar'a vurgu yaptı ki, anlamı şudur: Bundan sonra da Türkiye, son yıllarda başlattığı bölge politikalarına devam edecek, üstelik daha aktif rol alacak. Avrupa'ya silik bir vurgu yaptı.
Daha önemlisi, ilk defa Başbakan yoksullara, orta sınıfa, emeklilere ve dar gelirlilerin durumuna kuvvetli vurgular yaptı. Bu önümüzdeki dönemde vahşi kapitalizmin semirttiği aslanların önüne bu kesimleri acımasızca atma düzeni olan neoliberal politikaları bir miktar frenleme düşüncesinde olduğunu ima ediyor. Bu sefer Başbakan liberallerle arasına belirgin mesafe koydu; ne önceki iki dönemde olduğu gibi listelerde onlara yer verdi, ne onların dilini kullandı. Onların çoğu da ona oy vermedi.
Konuşmanın dikkat çeken diğer bölümleri, "inkar ve asimilasyon döneminin kapandığı"nın altını çizip Kürt sorununa değinmesi; kibir ve gurura kapılmayacaklarını belirtmesi ve kampanya sırasındaki kırıp dökmeler dolayısıyla 'özür' yerine 'helalleşme' istemesiydi.
Sosyolojik olarak köklü değişim yaşıyoruz, anayasa ve idari mevzuat önceki dönemden kalma. AK Parti şuna karar verecek: Postkemalist dönemin kurucu ve önünü açıcı aktörü mü olacak, yoksa süreci idare-i maslahatla mı geçiştirecek? Hayati soru bu!

22 Mayıs 2011 Pazar

Demokrat zihniyet

"Demokratlık" zihni bir tutumdur, bir felsefe veya evreni, hayatın anlamını, insan fiillerinin amacını, iktisadi hayatın düzenini, sosyal politikaları ve meadı açıklayan bir akide, bir ideolojik sistem veya bir kelam ekolü değildir.

İnsan zihni bir tutum olarak 'demokrat' olur veya olmaz. Kendine kattığı erdemli kişilik özellikleriyle başkalarının düşüncelerine saygı gösterir, dinler, müzakere eder, bazı görüşlerini tashih eder. Bununla yetinmez, ötekinin hak ve hukukuna riayet ederek bir arada yaşama iradesi ve arzusu beyan ediyorsa bu kişi 'demokrat'tır, aksine tutum ve davranışlar sergiliyorsa değildir. Bu manada neredeyse her beşeri/irfan havzasında demokrat kişiliklere ve pratiklere rastlanır.
Mahçupyan demokrat zihniyeti "şeffaflık, ikna, katılımcılık" gibi normlara indirger. Said Nursi, "ikna yolu"nu "medenilerin özellikleri" arasında sayar. Abdülkerim Süruş ise "epistemolojik yanılabilirlilik ve çoğulculuk" olarak görür. Bu zaten, "mutlak müçtehid"in dahi içtihadının hükmen "zanni" kabul edilmesiyle tarihte sağlanmış ve kültüre öyle gelmiştir. Fakat Mahçupyan, salt zihni bir tutumu neredeyse her şeyi açıklayan üst bir sisteme, meta söyleme dönüştürür; bir tür postmodern Marxizm gibi.
Demokratlığı "mutlakiyetçiliğin reddi" ve herkesin kendini ifade edebilme özgürlüğü ve hakkına sahip olması olarak görmek mümkün. Bu Mahçupyan'ın başka yazılarında sıkça işaret ettiği "görecilik" konusunda da bize iyi bir fikir, eleştirel bir perspektif verebilir.
Belirtmek gerekir ki, dört başı mamur bir demokrat zihniyet ancak dinin evreninde ve Son Vahy olan İslam içinde neşv-ü nema bulabilir. Çünkü İslamiyet, pozitivizmden beslenen aydın despotizmini reddettiği gibi, Kilise hidayetini sekülerleştiren modernliğin ve onu yeniden üreten postmodernizmin üstünü örtbas ettiği mutlaklığı da reddeder. Mutlak bilgi, mutlak iktidar ve mutlak servetin sahibi sadece Allah'tır, tevhid inancı her şeyi izafileştirir.
Üç dini öğretiyi ve tarihsel tecrübelerini -ana karakteristik özellikleriyle- mukayese ettiğimizde ilginç bir manzarayla karşılaşırız: Yahudilik kamil hidayeti anneden doğuma bağlayıp, kurtuluşu illa da Yahudilikte arayanlara "Nuh'un yedi kanunu"yla yetinmelerini önerir; çünkü "seçilmiş kavim" doktrini varlık zincirinde seçilmemişleri daha düşük mertebede algılar; seçilmemişler sadece ağır Yahudi Şeriatı'nın hükümlerini yerine getiremeyecek kadar zayıf değiller, aynı zamanda o fıtri kapasitede de değiller. Tarihi Hıristiyanlık, hidayet kapısından zorla dahil etmeyi emreder. Evrenselliğini "İsa'nın mesajına muhatap" bütün milletlere ve her ferde mecburi tutar. Aydınlanma, modernizm ve bugün bu geleneğin ürünü küreselleşme, işte Katolikliğin bu hidayet doktrinini sekülerleştirerek evrensel olduğunu, bütün yer kürenin Batı modernitesi içinde yer almasının zorunlu olduğunu iddia etmekte ve dünyadaki bütün hükümetleri toplumlarını 'modernleştirme' politikalarına tabi tutmaya mecbur etmektedir. Bunun Ortaçağ'daki karşılığı Kilise'nin dünyayı zor kullanarak Hıristiyanlaştırmasıdır; modern Batı'nın 'hidayet'i, yerküreyi laikleştirip sekülerleştirmek ve nihilistleştirmektir. İslamiyet, hidayetin kapısını açık tutar, ama kimseyi içeri girmeye zorlamaz.
Sanıldığının aksine postmodernizm mutlak olanı reddetmiyor, total bir mutlaklığı reddederken hakikati de parçalayıp her bir parçayı kendi içinde totalleştirip mutlaklaştırıyor, parçalar arasında geçişi ve dönüşümü imkânsızlaştırıyor. Nitekim postmodern izafilik, mesela İslami yaşama biçimini parçalarken bunu da ailenin çözülmesi, kadın-erkek rol dağılımının ters yüz edilmesi şeklinde yürütüyor ve bunun mutlak/zorunlu bir değişme süreci olduğu fikrini telkin ediyor ki, işte biz buna postmodern cebriyecilik diyoruz.
Oysa kamil manada demokratlık a) Hakikatin tekliğine karşılık birden fazla epistemolojik, ontolojik ve sosyal tezahürü mümkün görür; b) Kendini Hak ve Hakikat üzerinde görüyor olmasına rağmen, diğer epistemeleri ve yaşama biçimlerini korur, onlara yapılan müdahaleleri meşru görmez.