Fehmi KORU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fehmi KORU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Muhatap aranıyorsa, biraz yakına bakalım

8 Ekim 2011 Cumartesi
KCK’ kısa adıyla anılan oluşum, PKK’nın sivil siyaset yürüten Kürt politikacıları yakından takip ve denetlesin diye oluşturduğu bir örgütmüş; en yaygın tanımıyla “PKK’nın kent örgütlenmesi” deniyor... Kendi hiyerarşisi içerisinde en tepede Murat Karayılan bulunuyormuş... Bazılarını BDP’ye veya BDP’li belediyelere ait binalarda gerçekleştirdikleri toplantılarında eylem planları yapıyormuş KCK üyeleri...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Dünya on yıl önce kökten değişti

11 Eylül 2011 Pazar
Takvim yapraklarının birinin diğerinden fazla bir farkı yoktur; ancak bugün, 11 Eylül, dünyanın gidişini derinden etkileyen bir olayla tarihe geçecek...

Daha doğrusu geçti bile...

On yıl önce bugün, içi yolcu dolu iki uçak New York semalarına girdi ve ‘İkiz Kuleler’ diye bilinen kentin en yüksek iki binasına çarptı. Dünyayı sarsacak eylemler olarak planlanmış diğer iki uçaktan biri Pentagon binasını hedef aldı, diğeri ise Pensilvanya üzerinde düşürüldü.

Eylemleri, emirlerini El-Kaide lideri Üsame bin Laden’den aldığı söylenen 19 genç gerçekleştirdi. Değişik ülkelerden, farklı ortamlarda yetişmiş 19 genci birbirine bağlayan tek unsur üzerinde durulmakta o gün bugündür: İslâm... 11 Eylül eylemleri yüzünden, çok geniş bir coğrafyanın ortak paydası olan inanç sistemi ile o inanca bağlı insanlar ‘tehlike’ olarak görülüyor.

9 Eylül 2011 Cuma

Bu kadar yanlış fazla

10 Eylül 2011 Cumartesi
Şu sıralarda en sık yaptığım, “Allahım, ne olur aklıma mukayyet ol” diye dua etmek... Siyasi atışmaları işittikçe aklımın başımdan gidebileceği endişesine kapılıyorum. O sözleri saf edenler, birbiriyle dalaşırken yanlış yerde paçaya saldıranlar, pek aklı başında görünmüyor gözüme...

Konuyu açayım:

6 Eylül 2011 Salı

Vicdan ile cüzdan arasına sıkışan dünya düzeni

7 Eylül 2011 Çarşamba
Karşısında yalnızca Türkiye varmış gibi davranıyor İsrail; fena halde yanılıyor. Türkiye’den yükselen ses coğrafyanın hemen her köşesinden işitiliyor ve dikkate alınıyor...
Yukarıdaki cümleyi ‘İsrail’in adını anarak başlattım, ancak siz sözcüğü başka ülkelerin isimlerini yazarak da okuyabilirsiniz. Türkiye, bugün, kendi çıkarlarını geri plana itebilecek kadar ‘insanlığın vicdanı’ istikametinde hareket etmeye çalışan bir ülke olarak algılanıyor.

Bugün de büyük çapta geçerliliğini sürdüren dünya düzeni 2. Dünya Savaşı sonrasında oluştu. Bu sistemin hemen her alanda kurumsal bir temsilcisi var. Birleşmiş Milletler (BM) bunlar arasında ismi en bilineni; ancak güvenlikten maliyeye uzanan geniş bir alanda faaliyet gösteren pek çok uluslararası kurum, devletler tarafından kabul edilmiş nice ortak uygulama, insanlığa çok pahalıya mal olmuş büyük savaş sonrasında oluşturulan aynı düzenin eseri...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Generaller de öfkelenir...


25 Ağustos 2011 Perşembe

Şaşkınlık sürüyor. Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli Org. Işık Koşaner’in bir iç değerlendirme toplantısında yaptığı iddia edilen konuşma şaşkınlığa sebep oldu. Söyledikleri yanlış olduğu için değil, TSK mensuplarından işitmeye alışık olmadığımız türden bir özeleştiri olduğu için bu şaşkınlık...

O şaşkınlığı yaşayanlardan biriyim. İlk gün gözlerime inanamadım ve yalanlanmasını bekledim. Metnin manşetlere çekildiği dün de ilgilisinden ses çıkmayınca, şaşkınlığımın yerini sevinç aldı.

İtiraz etmeden önce neden sevindiğimi anlatmama müsaade edin...

Bir gazete, dün, Org. Koşaner’in ‘özeleştiri’ mahiyetindeki tespitlerini şu ara başlıklarla sundu okurlarına: “Kontrolsüz mayın döşedik... / Emir komuta birliği zaten yok... / Tim komutanım mevziden kaçarsa... / Kendi erimizi alnından vurduk... / Karakollar hatalı, Hantepe de öyle... / Halimiz tam bir kepazelik...”

Hayli ileri eleştiriler bunlar... Daha önceleri, bundan daha yumuşak eleştirileri dillendirenleri mahkemeye sevk ediyordu TSK... Genelkurmay Başkanlığı internet sitesi, daha masum eleştirilere kurum adına verilen olağanüstü sert açıklamalarla dolu...

18 Ağustos 2011 Perşembe

Kan da boğar


19 Ağustos 2011 Cuma
PKK’nın derdi, devletin hiddetini üzerine çekmek, sınırdışı operasyonlarını yeniden başlatmak idiyse militanlar bayram edebilirler. Çukurca pususu üzerine Kandil’e tonlarca bomba atıldı. Hem de Ramazan’ın bitmesi bile beklenmeden...

Türkiye yeniden ‘savaş’ teyakkuzu halini almış sayılabilir.

Devletlerin en önemli reflekslerden biri, terör konusundaki hassasiyetleridir... Teröriste karşı acımasızdır devlet, teröristin eli sıkılmaz, teröristle pazarlık edilmez... Kendi varlığına kastettiğini algıladığından, terörle sonuna kadar mücadele eder ve son teröristi bitirmeden rahat etmez...

İstisnasız her devlet böyledir.

Çukurca’da çok sayıda can alan eylem bu anlamda bir dönüm noktasıydı. Önce “Bıçak kemiğe dayandı” durumuna sebep oldu; sonra “Sabrımız taştı” noktasına gelindi. İlk aşamada ‘Ramazan sonrası’ mühleti söz konusuydu; ikinci aşamada Kandil üzerine uçaklar gönderildi.

Arkadan neler gelebileceğini önceki benzer dönemlerde yaşananlardan biliyoruz: Rahat ve huzur herkese haram olabilecek... Tam her şeyin normale döndüğüne inanılmaya başlandığı bir sırada, ülkenin belli kentlerinde, güvenlik endişesinin sonucu olarak, polis ve asker daha fazla görünür hale gelebilecek... Denetlemeler sıklaşabilecek, kontrol noktaları kurulabilecek...

Eğer istenen bu idiyse, istediklerine kavuşmaları yakındır.

16 Ağustos 2011 Salı

Bir Fener taraftarı olarak karara itirazlarım


17 Ağustos 2011 Çarşamba

Futbol Federasyonu’nun aldığı karar nedense kimsede ‘sürpriz’ etkisi yapmadı. Sevinenler de var, kızanlar da... Kızanların bir bölümünün içten içe sevindiklerine eminim. Sonuçta Fenerbahçe’siz bir lig bütün takımlar için her bakımdan bir kâbusa dönüşecekti. Federasyon aldığı kararla, “Değişen bir şey yok, lige devam” demiş oldu...

Birkaç kulüpten onlarca ismi Disiplin Kurulu’na sevk etmek dışında, Federasyon açısından, şimdilik, yapılabilecek bir cezalandırma bulunmadığı kararı bu. Ne küme düşürme, ne şampiyonluk silme, ne eksiltilmiş puanla geriden başlatma; hiçbir şey...

Aransa taransa, dünya adalet tarihinde, bu kadar yasak savmacı, bu kadar nanemolla, bu kadar idare-i maslahatçı bir karar bulunamaz...

Farkında olmayabilir, ama Federasyon’un yaptığı da ‘adalet’ kavramıyla ilintilidir. Kendilerine düşen adalet dağıtma rolünü yargının sırtına bırakmakla görevden resmen kaçmış oldu Futbol Federasyonu üyeleri... Savcılar iddianameyi kaleme alacak, mahkemeye sunacak, yargıçlar dava açılmasına karar verecek; Federasyon da bunun üzerine dosyayı yeniden açacak...

29 Temmuz 2011 Cuma

Ayrılmak zor da veda etmek daha zor...

'Zaman' benim kişisel tarihim açısından olağanüstü önemli bir gazete...

Hayatımın en verimli dönemini Zaman'ın yayın yönetmeni, başyazarı, Ankara temsilcisi olarak geçirdim. Doğum sancılarını çeken üç-beş kişiydik başlangıçta... Birkaç bin satan Ankara merkezli küçük bir gazete iken, ülke sınırlarını zorlayan, dört kıtaya Türkiye'nin haberlerini ulaştıran uluslararası bir yayın organına dönüşmesine, sürecin her aşamasında, tanıklık ettim.

Ne günlerdi o günler...

26 Temmuz 2011 Salı

Özür dilemek artık kurtarmaz...

İsrail Hükümeti Mavi Marmara'ya yaşattıkları yüzünden Türkiye'den özür dileyecek mi? Olayda hayatını kaybeden dokuz Türk için tazminat ödeyecek mi? En temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bıraktığı Gazze'ye yıllardır uyguladığı ambargoyu kaldıracak mı?

Gelen haberlere bakılırsa İsrail yumuşamaktaymış... Hükümetin küçük ortağının lideri "Özür dilerseniz ortaklığı bozmam" garantisi vermiş. BM Komisyonu tarafından hazırlanan raporun yayımlanmasından önce 'özür dilemek' niyetindeymiş hükümet...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Cumhurbaşkanı Gül "Kaygılıyım" demişti

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü son gördüğümde zihnini hayli meşgul buldum.

Zihninin hep aynı soru üzerinde odaklandığı anlaşılıyordu: "Ya ortamı bozacak bir olay yaşanırsa?"

O gün devletin güvenlik ve istihbarattan sorumlu siyasi ve bürokratik kadrolarıyla ayrı ayrı görüşmüştü. "Hepsine, 'Aman her zamankinden daha dikkatli olalım, yıllar önce yaşanan ve bir günde 33 eri şehit verdiğimiz müessif olay gibi her şeyi sıfırlayan vahamette bir gelişmeyle karşılaşmayalım' mesajını verdim" dedi bana.

Görüştüğü siyasiler, devlet görevlileri de aynı kaygıyı taşıyorlarmış... "Teyakkuzda olduklarını gördüm" dedi Cumhurbaşkanı Gül...

12 Temmuz 2011 Salı

CHP'li medya gerçekten CHP'li mi?

CHP'nin en büyük sorununun ne olduğu 'yemin krizi' sonunda iyice anlaşıldı: CHP'li medya... Tutuklu iki milletvekiline mahkeme geçit vermedi diye Meclis'te yemin boykotu yapan CHP, boykotla sonuç alamayacağını anlayınca Ak Parti'nin çözüm vaadi üzerine eylemden vazgeçti diye yazılanlar bu gerçeği ortaya koyuyor...

Hiç memnun değil CHP'li kalemler... Boykot süreci içerisinde CHP yöneticilerinin ağızlarından çıkan en keskin sözleri hatırlatıp mutabakat metninde tutuklu milletvekillerine açıkça atıfta bulunulmamasını bir zaaf ve yenilgi gibi gösterme çabasındalar...
Yazdıklarını okuduğunuzda, boykotun hiç bitmemesini yeğlediklerini anlıyorsunuz...
Boykot biraz daha sürseydi ne olacaktı? Tutukluluk kararında ısrar eden mahkemeler, CHP'liler yemin etmiyor diye, bu tavırlarını değiştirecekler miydi? Mevzuat değişikliğiyle sonuç almak herhalde daha kolay ve bunu sağlamak için CHP'lilerin Meclis çalışmalarına katılmaları şart.
Elbette CHP'li medya da bunu biliyor. Ancak onların amacı, iki tutuklunun Meclis'e girmesi değil zaten; onlar CHP üzerinden kendi siyasetlerini yürütmenin derdindeler... CHP onlar için tepe tepe kullanılacak bir malzeme...
İnanmayan, siyasi hayatımızın çok partili döneminde yaşananlara bakabilir...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

CHP'lilere 'Siyaset 101' dersi

Tuhaf gelebilir, ama ben yine de yazayım: CHP'nin politikalarını belirleyenler, partilerinin artık 'yeni CHP' ve üzerinde siyaset yaptıkları ülkenin de 'yeni Türkiye' olduğunu unutuyorlar...


Son seçimde CHP'ye Kemal Kılıçdaroğlu'nun 'yeni CHP' iddiasını önemseyen insanlar oy verdi; 'Ergenekon' sürecinden kuşku duyanların oyunu MHP aldı. Ancak hayrettir, MHP milletvekilleri Meclis'e girdi ve yemin etmekte tereddüt göstermedi; buna karşılık 'yeni CHP'den seçilenler sıralarında oturdukları Meclis'ten yeminlerini esirgedi.

30 Haziran 2011 Perşembe

Bu sesi duyun istiyorum

ASTANA (Kazakistan)- Siz orada kaç milletvekilinin yemin etmediğini, bunun doğurduğu siyasi sonuçları tartışadurun, Kazakistan'ın başkenti Astana'da biraraya gelen 57 Müslüman ülkenin temsilcileri bugün üçüncü gündür farklı bir gündem üzerinde kafa yoruyor.

Daha katılımcı, insan haklarına saygılı, birbirlerinin olumlu özelliklerinden yararlanan, refaha erişmiş bir İslam Dünyası için...
Bu çabaların gösterildiği zemin olan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Dışişleri Bakanları Toplantısı'na Kazakistan'ın evsahipliği yapması bile önemli.

26 Haziran 2011 Pazar

Sorunun sebebi Meclis değil ki...

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) kararını vermiş görünüyor: Destekleriyle seçilmiş 35 milletvekilinin Meclis çalışmalarına katılmasına izin vermeyecek; 36. arkadaşlarının milletvekilliği Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından iptal edildiği için...

Yerinde kullanıldığında bazen sonuç alabilen bir yöntemdir boykot; ancak boykota sebep olan eylemi yapanla boykot edilenin birbirinden bu denli farklı olduğu bir durumla galiba ilk kez karşılaşılıyor.
Boykot kararının alınmasına sebep YSK'nın kararı, BDP'liler ise Meclis'i boykot ediyorlar...
Eğer iki milletvekilinin Meclis çalışmalarına katılmasına mahkemeler izin vermediği için aynı yönteme başvurursa, aynı garip çelişkiye CHP de düşmüş olacak...
Oysa yapılması gereken bunun tam tersidir: Yani, YSK ile mahkeme kararlarının yanlışlığına Meclis'le birlikte karşı çıkmak... Gelir Meclis'te yemin edersin, önleri kesilmiş milletvekillerinin durumlarının değiştirilmesi için ortak bir cephe oluşturmaya ve kısa sürede onların da yerlerini almalarını sağlamaya çalışırsın... Milletvekili olma hakkı YSK tarafından engellenmiş olan Hatip Dicle'nin mutlaka Meclis'e girmesini istiyorsan, ona bu yolu açmak için diğer partilerden destek devşirme çabası gösterirsin...
Tıpkı Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olduğu için Meclis'e girmesinin engellenmesi üzerine Ak Parti'nin vaktiyle yaptığı gibi...

23 Haziran 2011 Perşembe

Egemenlik milletindir, unutmayalım

Sizi bilmem, ama şu son on gündür karşımıza çıkan hemen her şeyi hayli gecikmeli olarak yaşıyormuşuz hissine kapılıyorum.

Sanki seçimden öncesi için planlanmış olduğu halde bir sebepten sonrasına ertelenmiş gelişmeler bunlar...
Ağzımdan yel alsın; terör eylemleri daha da artar, siyasi gerilimin çapı büyürse şaşırmayacağım.
Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde bizdekine benzer tartışılmayacak sonuç doğuran bir seçimden sonra her şey yerli yerine oturur, huzur ve sükûn avdet eder, herkes önünü görür, rahatlar...
12 Haziran seçiminden sonra yaşananlara bakın: Eylemsizlik kararının uzatılmasına rağmen terör bir çok cepheden saldırmaya başladı... Birileri borsada inişler-çıkışlar yaşatmaya çalışarak belirsizlik pompalama derdinde...

18 Haziran 2011 Cumartesi

Cin şişeden çıkmıştır artık

Ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie'nin 'BM iyiniyet elçisi' sıfatıyla Suriye'den ülkemize kaçanları yerinde görmek üzere ülkemize gelmesi, hiç kuşkusuz, dikkatleri kapı komşumuzda yaşananlara çevirecektir.

Bir süreden beri yalnızca işin 'göçmenler' boyutuyla ilgilenip derinde yatan köklerine fazlaca değinilmeden geçiştirilen konular, bu vesileyle, ister istemez yüze vuracak...
'Arap baharı' diye de anılan bölgemizdeki halk hareketlenmesi şişenin içinde duran cini dışarıya çıkardı. Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olamaz bu bölgede... Etkilenmediği sanılan ülkeler bir süre sonra hareketlenecek, yatıştığına inanılan yerlerde de hareketlilik yeniden patlak verecektir.
Bölgenin alacağı nihai biçimin nasıl olacağı Suriye'nin alacağı biçimle birebir ilgili... Bu belirleyicilik Suriye bölgenin diğer ülkelerinden daha önemli, daha zengin, daha kalabalık, daha homojen olduğu için değildir; tek sebep Suriye'nin Türkiye ile sınırdaş olmasıdır... Türkiye ile sınırdaş olan Suriye nasıl bir yönetim biçimine kavuşacaksa, bölgedeki diğer ülkeler de, kendilerine ait özellikleri elbette koruyarak, Şam'daki yönetime benzeyen bir sisteme sahip olacaktır...
Türkiye çok geniş bir coğrafya için 'örnek' teşkil ederken, Suriye de Arap ülkeleri arasında 'örnek' ülke haline dönüşecektir.
"Olacaktır", "Dönüşecektir" fiilleri ile biten cümleleri "Olmalıdır", "Dönüşmelidir" diye de okuyabilirsiniz, "Olabilir" ve "Dönüşebilir" diye de...
Sonuç önemli: Suriye yeni bir yönetim biçimine kavuşmak zorunda.
Ankara uzun bir süre bu geçişi, barışçı yöntemlere uyum sağlamaya müsait gördüğü Beşşar Esad ile birlikte gerçekleştirmeye çalıştı. Geçtiğimiz son üç yıl bir tür uygulamalı demokrasi dersi gibiydi Türkiye-Suriye ilişkileri...
Zordu yapılmak istenen, ancak imkânsız değildi; yine de olmadı, olamadı...
Şam'da kırk yıl önce kurulan 'Baas Partisi-asker ortaklığı'na dayalı rejim hâlâ hüküm sürüyor. Rejimi demokratikleştirebilir ve farklılaştırabilirdi Beşşar Esad; eliyle dönüştürdüğü rejimin cilvesi olarak iktidarı halka teslim etmeyi de göze alabilseydi... O bunu göze alamayınca, 'Baas-asker ortaklığı', tek çıkış yolunu ona gösterdi: Sindirme, bastırma, gerektiğinde işkence ve kıyım...
Bunlar Suriye'yi kırk yıldır yönetenlerin en iyi bildiği yöntemlerdir...
Ankara uyumlu kişiliğinden hareketle Beşşar Esad'ın ikna edilebileceğine hâlâ inanıyor; ya da inanmış görünüyor. Suriye'de ilk hareketlenme başladığında, Beşşar Esad, bir-iki jest ve basit düzeltmelerle, varolan düzeni koruyabileceğini sandı, bu yüzden uyumlu davranacağı görüntüsünü verdi; kabaran dalganın varlıklarını tehdit ettiğini gören ardındaki 'Baas-asker ortaklığı' ise onu kolayca caydırdı.
O gün bugündür kan dökülüyor Suriye'de, fırsat bulanlar Türkiye'ye kaçıyor...
Esnaflar dükkânda bulunan en güzel, en parlak, en cazip malla süsler vitrinini; Beşşar Esad da Suriye rejimi için oydu: 'Vitrin süsü'... Kavga-gürültü böyle devam eder, Esad gelişmeleri kontrol edemez hale gelirse, ortaklar, güzel, parlak ve cazip olmayan başka birini vitrine koyacaktır.
Suriye'de olan-bitene kayıtsız kalamayız.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Halkı tanıyan kazandı, tanımayan kaybetti

Seçimi çoktan geride bıraktık, ama sonuçlarına dönük değerlendirmelerin ardı arkası kesilmiyor.

Ak Parti'nin başarısının sebepleri araştırılıyor. CHP ile MHP'nin aldıkları oyların 'zafer mi yoksa hezimet mi?' sayılması üzerine sayfalar dolusu yorumlar yapılıyor.
Hepsi önemli, hepsi olanı anlamaya yardımcı değerlendirmeler...
Partilerin kampanyalarının etkisi, liderlerin performansı, vaatler, inandırıcılık gibi konular, üzerlerinde durulmayı hak ediyor gerçekten; ancak konuya bir de halk açısından yaklaşmakta yarar var.
Halkımız, 12 Haziran günü, kanaatini değiştirmek için pompalanan korkulardan hiç etkilenmeyerek girdi seçmen kabinine ve oradan kendine güveni daha da artarak çıktı. Aslında bütün diğer unsurlar yanında bundan sonra yapılacak seçimlerde kendimize 'müşir' seçmemiz gereken nokta budur.
Yapılan bir araştırma, Ak Partili seçmenin yüzde 85'inin 12 Haziran'dan tam iki ay önce partisine oy vermeyi kararlaştırdığını gösteriyor; aradan geçen sürede rakip partilerin bütün çabalarına rağmen tavrını değiştirmedi Ak Partili seçmen...
Aynı tespit şöyle de ifade edilebilir: Rakip partiler Ak Parti'ye oy verecek seçmenin kanaatini değiştirmede başarısız oldu.
Neden acaba?
Bu soruya doğru cevap verebilmek için öncelikle Ak Parti'nin hitap ettiği kitlenin hangi konularda hassasiyet gösterdiğine bakmalıyız. Özgürlükler konusunda titiz bir kitle bu. Din ve vicdan özgürlüğüne, düşünce ve ifade özgürlüğüne saygılı, demokrasiye ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan, bulduğuyla yetinmeyip daha fazlası için olağanüstü çaba gösteren, tarihi referanslara değer veren ve ülkesinin dünya siyasetinde daha etkin olmasını arzulayan bir kitle...
Yurtdışında yaşayan yüzbinlerce vatandaş onca masrafa ve zahmete katlanıp oy kullanmaya bundan koştu işte.
Muhatabına "Recep Bey" diye hitap ederken CHP lideri, bu hitabından ne gibi bir aşağılayıcı anlam çıkarılmasını bekliyordu, bilmiyorum; ya da "Dişlerini sökeceğim" tehdidinin nasıl algılandığını sanıyordu... MHP liderinin çıktığı kürsülerde neler söylediğini ise emin olun unuttum; görüntülerinden hafızamda yalnızca 'benim ülkemi yönetemeyecek bir politikacı' imajı kaldı...
Siyasette 'negatif propaganda'ya da yer var kuşkusuz; ancak bir noktaya kadar ve söylenenle algılanan arasında bir çelişki doğurmuyorsa... CHP kantarın topuzunu kaçırarak Ak Parti seçmenini partisine biraz daha bağlı hale getirdi. MHP ise, "Alın verdikleri yardımı, atın tokadı" teklifinin sempati doğuracağını sanmış olmalı; oysa o sloganın tekrarlandığı mitinglerden akıllarda Ak Parti'nin 'garip guraba'ya sosyal yardım yaptığının izi kaldı.
CHP ve MHP liderleri çok çalıştılar, ancak çalışmalarının oturduğu siyasi zemin ile alanlara taşıdıkları tezler yanlıştı; sonuçta her yaptıklarıyla, Ak Parti'ye oy vermeyi iki ay önceden kafaya koyan seçmene kararlarının haklı olduğunu düşündürdüler...
Henüz fark etmediklerini sandığım bir gerçeği daha hatırlatayım: Son seçimde yaptıkları yanlışlarla, muhalefet partileri, kendilerine oy vermiş seçmeni bundan sonraki seçimler için birer 'potansiyel Ak Parti seçmeni' haline dönüştürdüler.
İşin özü şu: Halkını tanıyan parti kazandı, tanımayanlar kaybetti.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Dün basının 'ibretlik' günlerinden biriydi işte...

Seçimin yapıldığı 12 Haziran (2011) tarihi siyasi tarihimize herhalde bir çok özelliğiyle geçecek; ancak bir gün sonrası Türk medya tarihine 'ibretlik bir gün' olarak geçti bile...

Hani 11 Eylül (1980) günü sokaklarda oluk oluk kan akarken askerlerin 'idareye el koyduğu' 12 Eylül (1980) tarihinin bir gün sonrasında terör eylemleri 'şıp' diye kesilmişti ya; dün medyada olan da bu: Bütün kampanya boyunca farklı telden çalagelen manşetlerin ve yorumların yerini yumuşak bir dil almıştı.
Ak Parti iktidardan gitsin de yerine ne gelirse gelsin yarışını sürdürüyordu medyamız, kampanya boyunca; "CHP'ye oy verin" tavsiyesinde bulunurken yapılanları hayırla yâd etmekten geri durmayan yabancı meslektaşlar kadar bile insaflı görünmeye çabalamıyordu. Kampanyanın başlarında yeterince hırçın davranmadığı için anamuhalefet liderine târizde bulunanlar bile çıkmıştı aralarından...
Bizim medya için bunlar doğal...
Türkiye'de 27 Mayıs (1960) döneminin mirası bir 'vesayetçi medya düzeni' var. Sivil yönetime ilk müdahaleyi yaparak sonraki bütün şerlere kapı aralayan 27 Mayısçılar, "Bâbıâli'den geçeceğiz" vaadinde de bulunmuşlardı.
'Öncü' gazetesi öyle kuruldu. O sırada Başbakanlık görevini yürüten darbecinin sağladığı ve bir bankanın takviye ettiği sermayeyle... 'Öncü' gazetesinin kadrosu, sonraki 50 yıl boyunca, basının hemen bütün renklerini kendi çizgisinde tutmayı başardı. O kadroya ait birinden el almayanlar gazetelerde önemli yerlere getirilmedi, köşe sahibi olamadı.
Gazete yönetimleri ve köşeleri, birkaç istisna dışında, hâlâ o çizgiyi sürdüren kişilerle onların el verdikleri tarafından işgal ediliyor...
'Tasfiye' denildiğinde hemen üzerlerine alınıyorlar; oysa 'tasfiye' sözcüğüyle ifade edilen medyadaki bu köhne düzenin sona ermesidir.
Dün manşetlere ve köşelere yansıyan 'ibretlik' tavır hiç kimseyi şaşırtmasın. Tek bir insanın profesyonel ömrünü aşan 50 yıldan fazla sürmüş bir çizginin en önemli özelliği şartlara uyum gösterebilmesidir. Patronlara göre kaval çalmasını, her sarsıntıyı direnmeden atlatmayı böyle başardılar.
Hep 'sağ' politikacılar tarafından yönetilen bir ülkede 'vesayetçi' çizgiyi sürdürebilmelerini bu özelliklerine borçlular.
İdareye el konulduğunda asıl renkleri ortaya çıkar bunların; onun dışında daldan dala atlayabilir, farklı görüntülere bürünebilir ve esas çizgilerini "Biz muhalifiz" iddiası arkasına saklayabilirler...
Öyle ya, "Biz muhalifiz" dediklerinde, demokrasiyle yönetildiğimiz dönemlerdeki tavırlarını açıklamış oluyorlar. Muhalif olmadıkları tek yönetim biçimi askerlerin idareye el koyduğu dönemlerde uygulanandır...
Açın bakın gazetelere, darbeler öncesinde sivil yönetimleri yıpratmakla meşgul olduklarını, ertesinde ise askeri yönetime hulus çakıp yol gösterme görevi üstlendiklerini görürsünüz.
11 Haziran günü 'muhalif' idiler, dün farklı bir renkle ortaya çıktılar; hiç merak etmeyiniz, yeniden eski hallerine bürünmeleri uzun sürmeyecektir.
Evet, dün basınımız açısından 'ibretlik' bir gündü; ama bizde bu tür 'ibretlik günler' hiç de az değildir.

12 Haziran 2011 Pazar

Bütün yasaklar yasaklanmalı

Bu yazıyı herkesin 'tarihî' bulduğu bir seçimin yapıldığı gün okuyorsunuz; oysa yazının içinde tek bir partinin ismi bile geçmeyecek.

Seçim günü belli bir saate kadar vatandaşın tercihini etkileyebilecek yayın ve yorum yapmak yasak çünkü...
İki aya yakın bir süreyi partisini desteklemek amaçlı toplantılara katılarak geçirmiş kişilerin yakınlarıysanız, yasalarla başları derde girmesin diye onları evlerine hapsetseniz akıllıca bir iş yapmış olursunuz; bakarsınız eline parti flaması alır, yakasına rozet takar, liderinin adını, kampanya şarkısının mısralarını telâffuz etmeye başlar...
Hepsi yasak bunların, hepsi yasak...
Sandığa yansıyacak oy oranlarını merak edenler kamuoyu araştırması yapan şirketlerin son çalışmalarının sonucunu öğrenemiyorlar; yasa koyucu, anket yayınını seçimden bir hafta önceye kadar serbest bıraktı, sonrasında yasak... Şirketler partiler için anket yapmaya devam ediyorlar, siyasete yakın duran yerli-yabancı kurumlar da öyle... Parti yöneticileri, anket yapan şirketlere erişimi olanlar, son durum hakkında bilgi alabiliyor elbette; ancak vatandaşın bunları öğrenmesine izin yok...
O yasak, bu da, öteki de yasak...
Yasakların evrensel tedbirler olduğunu sanmamanız için bir uyarıda bulunayım: Yıllar önce bir genel seçimi Yunanistan'da izlemiştim ve partilerin sandık başında davul zurna eşliğinde düzenledikleri tantanalı gösterilere şaşırmıştım. ABD'de çok seçim izledim; ülkenin doğusunda sandıklar açılınca sonuçlar ekranlara hemen yansıdığında batıdaki eyaletlerde hâlâ oy kullanılır...
'Çıkış anketi' denilen bir yöntemle, her seferinde doğru sonucu verdiği için 'örnek' olarak tespit edilmiş bir seçim çevresinde hangi sonucun alındığı, bütün ülkede insanlar henüz oy kullanırken ilân edilir ABD'de...
ABD'de ve pek çok Avrupa ülkesinde son ana kadar propaganda yapılması serbesttir. Partilerin hevessiz taraftarlarını veya sandık başına gidemeyecek durumdaki engelli vatandaşları araçlarıyla oy kullanma mahalline götürmeleri teşvik edilir.
Bizde o günü bir bayram havası içerisinde geçirmeyi engelleyen seçimle ilgili ne kadar yasak varsa, onların hepsi, ileri demokrasiye sahip ülkelerde serbesttir.
"Vatandaşı etkilerden koruyalım" ince düşüncesiyle konulmuş yasaklardır bunlar; oysa seçimde partilere vatandaşı etkileme izninin sandığa gidene kadar tanınması daha makuldür. Kime oy verileceği kararlaştırılırken, son dakikaya kadar, elin altında her türlü veri bulunsun ister demokrasiler...
Ülkemizin doğusunda sandıklar erken açıldığı için biz TV stüdyosunda oturanlar pek çok ilde saat 17.00'den itibaren hangi partinin önde gittiğini bileceğiz; saat 19.00 olduğunda eğilim kendini iyice belli edecek... Ancak sizler, eğer Yüksek Seçim Kurulu insafa gelip yasağı daha erken bir saatte kaldırmazsa, olan bitenden 21.00'e kadar habersiz kalacaksınız...
Evet, böyle de bir 'yasak' var çünkü...
Teknolojinin gelişmediği, iletişim ve ulaşımın çok kötü olduğu, medyanın tek etkileme aracı sayıldığı dönemlerin mirası olan bu yasakların artık kaldırılması zamanı gelmedi mi dersiniz?

8 Haziran 2011 Çarşamba

Medya seçimi şimdiden kaybetti

Kısa pantolonlu haliyle gazete okumaya başlayan, seçim kampanyalarına ilgi duyan biriyim; medyanın bu seçim öncesinde olduğu kadar 'partizanlaştığını' hiç mi hiç hatırlamıyorum...

Eli kalem tutan, kendilerine köşe tahsis edilen kişilerin siyasete ilgi duymaları, bir partiye sempati beslemeleri elbette çok doğal; gazete çıkaran, gazetede yazan insanların da bir siyasi eğilimi var ve bu eğilimin yazılarına yansımasını da garipseyemeyiz. Bugüne kadar hangi partiye oy verdiğimi veya vereceğimi bir kez bile ilân etmediğim halde, oyunun rengini önceden belli edenleri asla kınamam.
Peki nedir bu seçimle ilgili olarak şikâyet konusu yaptığım medyadaki 'partizanlık'?
Seçime gidilen günler, haberler ve yorumlara ilginin arttığı dönemlerdir. Böyle dönemlerde gazetelerin satışları olumlu etkilenir, televizyonlarda tartışma programları daha fazla izlenir. Ayrıca, yurt içi ve dışında yaşayan nice insan, internet sayesinde, hergün satın aldığı gazetenin haberleri ve yorumları yanında başka gazetelerde çıkanları da izleyebiliyor bugün...
Kim, nerede, ne yazıyor, dikkatli okur her şeyin farkında...
Bu seçimde medyayla ilgili olarak ilk tespitim şu: Siyasi yorumcuların pek çoğu, ne hikmetse, mesleki kariyerlerini sandığa yansıyacak iradeye bağlamış görünüyor...
Gönüllerinin hangi partide olduğu zaten belli olan nice kalem, son iki ayı, parti liderlerini bile sollayacak biçimde geçirdi, geçiriyor. Oyunu vereceği partinin vaatleri istikametinde kamuoyunu aydınlatma görevi üstlense, ya da beğendiği liderin iddialarına açıklık getirse hepimiz yararlanacağız. Hayır, taraflı yazarların bütün ilgileri karşı oldukları partinin başarı şansını azaltmaya yönelik...
'Yandaş' diye bir sıfat icat ettikleri için ellerini daha da serbest hissediyorlar. İktidar partisine 'yandaş' olduğunu ileri sürdükleri kişilerin varlığı onların yaptıklarını kendi gözlerinde 'meşru' kılıyor. İktidar partisiyle ilgili tezvirat ve tahrifatları yaparken, habbeyi kubbe haline getirirken bu yüzden daha rahat hareket ediyorlar.
Pazar günü yapılacak seçime kadar bu davranış tarzının dozu daha da artarak devam edeceğe benziyor...
Eskiden seçim öncesinde 'partizan' gazeteleri ve o gazetelerin 'partizan' olduğu bilinen yazarlarını, haberleri ve yazılarıyla karşı çıktıkları partilerin yöneticileri de "Nerede hata yaptık?" merakıyla okur, eleştirilerini kampanyalarında değerlendirirlerdi. Şimdi ne görüyoruz? Karalama yarışında tarafı oldukları partinin liderinden daha ileri gittikleri bile oluyor; iktidar partisi, medyanın da içinde yer aldığı bir büyük cepheyle mücadele ettiği hissine kapılıyor.
Yabancı medya da Ak Parti'nin gücünün tırpanlanmasını istiyor, ancak bunu sekiz yıllık iktidarının hakkını teslim ederek yapıyor.
Bizim medyadaki dengesiz saldırılar yüzünden, siyasetin içinde yer alanlar, hangi partide saf tutmuş olursa olsunlar, her gün göz gezdirmek zorunda oldukları değişik gazetelerde karşılarına çıkan taraflı haber ve yazıları okudukça medyaya saygılarını yitiriyorlar. Okurlar da öyle...
Bu seçimin kaybedenleri arasına şimdiden medyayı yazabilirsiniz.