Emin PAZARCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emin PAZARCI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İlk sınavdan çaktı

Başbakan, "Tükürdüklerini yalayacaklar" demişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de "Tıpış tıpış kürsüye çıkıp yemin edecekler" değerlendirmesini yapmıştı.
Aynen öyle oldu. CHP'li vekiller dün kürsüye çıktılar. Yarattıkları iki haftalık krizin ardından yeminlerini ettiler.
Kılıçdaroğlu da "Milli iradeye duyduğumuz saygının gereği yerine geldi" dedi.
Şimdi sormak lazım:
- İki hafta önce milli irade neredeydi?
***

27 Haziran 2011 Pazartesi

İşlem tamam kurultay kapıda

Bile bile lades
Şaka gibi
Sorumlusu kim?
önceki haber
sonraki haber
CHP'de görevden alınan 20'ye yakın il başkanı bugün-yarın bir basın toplantısı düzenleyecek. Kamuoyuna, olağanüstü kurultay için "yeterli imza alındı" açıklamasını yapacak.
Toplanan imza sayısı, şimdiden 603'ü buldu.
630'a ulaşınca işlem tamam olacak. İstanbul'un 140 delegesinden 74'ünün imzası alındı. Ankara'daki 56 delegeden 50'si olağanüstü kurultay için imza verdi. Kemal Anadol'un yaptığı çalışma sonunda 48 İzmir delegesinden 30'u imza için notere götürüldü.
Bunların içinde önemli isimler de var.

21 Haziran 2011 Salı

Sorumlusu kim?

Madem MHP'de tartışmalar başladı, bir parantez de ben açayım. Yıllardır aynı terane devam edip gidiyor. Özellikle sol kesimler "Devlet Bahçeli" denildiğinde hep benzer sözleri tekrarlayıp duruyorlar:
- Türkiye'ye çok büyük hizmet etti.
Ülkücüleri sokaktan uzak tuttu.
Devlet Bey
de itiraz etmediğine göre, bu tür değerlendirmelerden oldukça mutlu.
Oysa, bunlar taban açısından son derece incitici ve rahatsız edici ifadeler. Sanırsınız, MHP tabanı sokakla özdeşleşmiş insanlar topluluğu. "Sokaklara çıkalım" diyerek, MHP Genel Merkezi'ne baskı yapıyor.
Devlet Bahçeli de onları frenliyor.
Yok böyle bir durum.
Üstelik MHP, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptığı dönemde "Eller silah değil kalem tutmalı" kampanyası başlatan bir geleneğin temsilcisi.
Daha da gerilere gidelim... 1971 yılıydı.
Rahmetli gazeteci Örsan Öymen, gençlik liderleri ile TRT'de bir program yaptı. Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ramiz Ongun'la, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü'yü karşı karşıya getirdi. Öymen'in amacı, üniversitelerdeki kavgaların önüne geçmek, gençler arasında ortak bir zemin yakalamaktı. "Silahlar bırakılabilir mi?" sorusuna cevap aradı.
Ramiz Ongun, "Biz hazırız" dedi:
- Sol saldırılardan vazgeçsin, biz de kuvvet kullanmayı bırakalım. Ben buraya tam yetkili olarak geldim. "Silahları bırakacağız" diyorsak bırakırız. Benim sözüm teminattır.
Ancak, bunlar silahları bırakmak istemiyorlar. Silah bırakmazlar.
Ramiz Ongun
haklı çıktı. Gerçekten de Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü silah bırakmaya yanaşmadı. Tam tersine "mücadeleye devam" sinyalleri verdi:
- Biz toplumsal muhalefetin fitiliyiz.
Sandıktaki demokrasiye inanmıyoruz ve buna karşıyız. Devrim sandıktan çıkmaz.
Bütün bu gerçeklere rağmen, aradan geçen zaman içinde sol temize çıktı. MHP tabanı ise, her an bir maraza yaratabilecek, sokağa inmeye hazır insanlar güruhu olarak algılanır oldu.
Bunda, "Ülkücüleri sokağa indirmedi" diye alkışlanan ve sesini çıkarmayan Bahçeli'nin etkisi büyük!

***

Şimdi sormak istiyorum:
- MHP'nin manevi lideri Alparslan Türkeş mi sokak yanlısıydı?
Hayır, tam tersine uzlaşmacı bir insandı.
Bu konuda onlarca örnek sıralayabilirim.
PKK'nın kanlı saldırıları devam ederken ve ortam son derece müsaitken bile hiç bir şekilde sokağı düşünmedi.
Bugün "muhalif" diye Devlet Bahçeli tarafından kapalı kapılar ardında sürekli olarak eleştirilen Koray Aydın, Ümit Özdağ ya da Mansur Yavaş mı sokak yanlısı?
Değiller elbette. Onlara bu tür bir suçlamada bulunulması son derece insafsızlık olur.
Demek ki, Devlet Bahçeli yerinde MHP Genel Başkanlığı koltuğunda bir başkası da olsa sonuç değişmeyecekti.
***

1999 seçimlerinin ardından MHP tarafından bir kitapçık yayınlandı. Amacı da ülkücülere "adab-ı muhaşaret" öğretmekti! "Ağzınız sarımsak kokmayacak, beyaz çorap giymeyeceksiniz, sarkık bıyık uzatmayacaksınız, ayakkabınızın topuğuna basmayacaksınız" türünden bir dizi garipliğe yer verildi. Ülkücünün nasıl olması gerektiğini gösteren fotoğraflar yayınlandı.
Pek çok gazete ve televizyon bunları alıp, "Bahçeli, ülkücülere çeki-düzen veriyor" tarzında haberler yaptı. Bazıları da haberi kamuoyuna sunarken ülkücüleri alabildiğine aşağıladı. MHP tabanı kamuoyuna "görgü kurallarından habersiz" insanlar topluluğu olarak sunuldu.
O dönemde MHP yöneticilerinin bizzat yüzlerine söylemiştim. "Bu sergilediğinin elitist bir yaklaşım" demiştim:
- Farkında mısınız, kendi tabanınızı kendiniz aşağılıyorsunuz.
Dinleyen olmadı. Tersine tepki gösterildi.
Yapılanlar "Çok önemli bir hizmet" olarak gösterilip savunuldu.
Başkasına gerek bırakmadı, MHP yönetimi kendi tabanını kendi hırpaladı.
Üstelik, bu tavır yıllarca devam etti.
Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.
Bugün MHP'nin içine düştüğü sıkıntılı durum hiç de şaşırtıcı değil!

25 Nisan 2011 Pazartesi

Cami ile genelev

Cevaplandırılması gereken soru şu:
- Cami ile genelev bir arada ve iç içe olur mu?
Hemen "Olur mu öyle saçma şey" diye cevap vermeyin. Türkiye burası; burada her şey olur!
Yıllar önce Tercüman'ın Ankara Temsilciliğini yaptığım dönemde, gazetenin altında bir bar vardı. İçeride kadın pazarlaması yapılıyordu. Barın sahibi, mekânı yabancı kadınlarla doldurmuştu.
Gelen müşteriler fuhuş amacıyla pazarlık yapıyor, anlaştıkları kadını alıp götürüyorlardı.
Bir gün bar el değiştirdi...
Mekânın yeni sahibi, dualar eşliğinde kurban kesti. Hayvanın kanı da barın kapısındaki şarkıcı kadının afişinin alnına sürüldü. O afiş, orada ve o şekilde günlerce kaldı. İlginçtir, barı devir alıp dualar eşliğinde kurban keserek "Bismillah" diyen kişi de aynı işi yapmaya devam etti.
Kurban keserek işe "Besmele" ile başladı, alkollü içki ve kadın sattı!

***

Türkiye'nin Güneydoğusunda da bir süredir garip işler oluyor. Bazı gruplar, "sivil itaatsizlik" adı altında camilere girmiyorlar. Sokaklarda namaz kılıyorlar. Bu arada, Abdullah Öcalan ve Kandil Dağı'na selam gönderiyorlar. Yine bazı imamlar, PKK'nın talimatları doğrultusunda vaazlar veriyorlar.
PKK'nın nasıl bir örgüt olduğu da herkesçe malum...
Başlangıçta Marksist-Leninist bir örgüt olarak eylemlere başladı. Uzun süredir de bu görüşler doğrultusunda propaganda yaptı.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kıblesini kaybetti, bocaladı. Yeni kıbleler aradı, bu süreç içinde batılı ülkelere sırtını dayadı. Buna rağmen, Marksizm ve Leninizm'den kırıntıları halen bünyesinde taşıyor.
Sözün kısası, bu örgüt "din afyondur" diyen bir görüşün temsilcisi olarak ortaya çıktı!
İlk günden bu yana ne dini, ne de ahlaki bir ölçüsü olmadı. Gırtlağına kadar uyuşturucu ticaretinin içine girdi. İnsan ticareti ve kaçakçılığı işinden büyük paralar kazandı. ABD de bu yüzden geçtiğimiz günlerde Kandil'deki üst düzey PKK yöneticilerini "Uluslararası uyuşturucu kaçakçısı" ilan edip tescilledi.
Şimdi, garip bir görüntü ile karşı karşıyayız...
PKK uyuşturucu kaçakçılığı işine devam edip, insanları zehirliyor. Sonra da suret-i haktan görünüp halkın dini duygularını istismar ediyor. Oradan talimat alan bir takım insanlar da halkın karşısına çıkıp din adına ahkâm kesiyor.
Yazının başında durup dururken "Burası Türkiye, burada her şey olur" demedim!
***

Zehir trafiğini yönlendiren PKK'nın uyguladığı tarifeler bile belli...
Akaryakıt kaçakçılığında her katırdan 3 dolar alınıyor. Bir katır şeker için 5, çay ve sigara için de 7 dolar tarife belirlenmiş.
Uyuşturucuda ise, alınan haraç bir anda yükseliyor. Baz morfin ve ham uyuşturucudan kilo başına 25 dolar, insan kaçakçılığında da kelle başına 5 dolar toplanıyor. İşlenmiş uyuşturucuda ise, kilo başı tarife bir anda 65 dolara çıkıyor.
Tabii, bu arada PKK örgüt olarak da Türkiye'ye ve diğer bazı ülkelere büyük miktarlarda uyuşturucu madde sokuyor.
Örgüt, yıllardır "zehir ticareti" yapıyor!
Bu örgütün siyasi kanadı ise, seçimlere bağımsız adaylarla giriyor. Bu defa, seçim öncesi "İslamcı" adı verilen bazı isimleri de yanlarına aldılar. Etnik siyaset alanını daha da genişlettiler. Propaganda stratejilerini, tamamen nefret, düşmanlık, kan ve gözyaşı üzerine inşa ettiler.
Durum bu olunca, yazının başında verdiğim bar örneğinde olduğu gibi, altı minare, üstü şişhane garip bir tablo ortaya çıktı.
Artık, kendisine "İslamcı" adını veren bazı isimler, uyuşturucu tacirleri ile kol kola geziyorlar. Hem din adına ahkâm kesip, hem de bu toplumun arasına nifak tohumları ekiyorlar. Daha düne kadar kendilerini "afyon yutmuş insanlara" benzetenler tarafından da el üstünde tutuluyorlar.
Burası Türkiye...
Baksanıza burada "olmaz" denilenlerin tamamı oluyor. Üstelik kimse tarafından da yadırganmıyor.

2 Mart 2011 Çarşamba

Rakılı Uğurlama

Türkiye' deki gazetecilik anlayışına bakın.
Erbakan'ın cenaze töreni sırasında yazıldığı anlaşılan bir yazı dün gazetede yayınlandı. Başlığında da "Erbakan'ın masasında duran rakı kadehi" sözcükleri vardı.
Yazar, geçmişte ne kadar büyük bir iş yaptığını anlatıyor...
Haber manşetlikmiş!
Yapılan iş son derece büyükmüş!
Çünkü, çok eski bir fotoğraf ortaya çıkmış.
Bürokratlığı ya da siyasete ilk girdiği günlerde çekildiği anlaşılan bir fotoğrafta, Erbakan yemek masasındaymış. Önünde de rakı kadehi varmış!
Ne var bunda? Bunun neresi haber?
Erbakan'ın geçmişine, yaşantısına ve siyasetteki misyonuna bakıldığında, belli ki o kadeh başkasına ait. Bu konuda bir tartışma açmak bile yanlış. Zaten aksini iddia eden "Hayır, Erbakan içki içiyordu" diyen de yok.
Demek ki...
O çok önemsenen "manşetlik" denilen fotoğrafın yeri normal şartlarda çöp tenekesi.
Ben olsam bunu yapardım. Bir köşeye atardım!

***

Devam edelim...
O fotoğraf başka türlü de değerlendirilebilirdi. Erbakan'a sempati ile bakan bir yazar, fotoğraftan yola çıkarak, "Gördünüz mü" diyebilirdi: "Siz, Hoca'nın başkalarına hayat biçimi dayatmaya çalıştığını iddia ediyorsunuz. Ama bu fotoğraf durumun öyle olmadığını gösteriyor. Erbakan, öylesine hoş görülü ki, başkalarının hayat tarzına hiç karışmıyor.
Masasında rakı içen insanlarla yan yana yemek yiyor."
Bu yorum Erbakan'a destek koksa da yanlış olmazdı.
O fotoğraftan yola çıkarak yapılacak en etik dışı iş, Erbakan'ı suçlamak olurdu! "Erbakan'ın masasında duran rakı kadehi" başlıklı yazıyı kaleme alan yazar, buna yakın bir iş yapmış!
Bunu da marifetmiş gibi anlatıyor!
***

Önce, birinin içip içmemesinin umurunda olmadığını yazıyor. Ardından da sözü Erbakan'a bağlıyor: "Erbakan Hoca, içki meselesini sadece bir inanç meselesi olarak görmemiş, siyasetin temel taşlarından biri haline getirmişti."
Bu yüzden de Erbakan'ın önünde rakı kadehinin bulunmasının "haber olduğu" yorumunu yapıyor.
Hani, "Olur da bu kadarı olmaz" derler ya...
Bu yorum da aynen öyle. Yazar, karıştırmış herhalde. Bu ülkede siyaseti de laikliği de rakı şişesinin içine hapsedenler, hep başkaları oldu.
Dün, bazı generaller Erbakan'ın verdiği yemekte rakı kadehini kaldırıp "laiklik" mesajları veriyorlardı. Bugün de toplanan kalabalıklar içki içip, "cumhuriyete bağlılıklarını" ortaya koyuyorlar.
Tıpkı, bir rakı kadehi ile günlerce uğraşıp, "büyük iş yaptığını" sanan ve bunu da yazabilen yazar gibi!
***

Yazar, meslek etiği açısından son derece yanlış olan bir davranışı, öylesine ballandıra ballandıra anlatmış ki... Hayret etmemek elde değil!
Son derece cesur bir metin kaleme aldığından bahsediyor: "Erbakan'ın gençlik fotoğrafının önünde masada duran rakı kadehi kimindi? Erbakan'ın mı bir başkasının mı?"
Kimse kusura bakmasın, kimse darılmasın, ama bunun adına "mesleğini kötüye kullanıp, kelime oyunu yaparak bir başkasının kişilik haklarına saldırı" denir.
Ne yazık ki günümüzde bu tür davranışlar "gazetecilik başarısı" gibi gösterilebiliyor.
Yazık, gerçekten çok yazık.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bugün özerklik yarın bağımsızlık!

İlk günden beri aynı sözleri tekrarlaya tekrarlaya dilimizde tüy bitti. Siz hangi adımı atarsanız atın, ne verirseniz verin, nasıl bir açılım yaparsanız yapın, sonuç değişmeyecek. Onlar yine "istemezük" demeye devam edecek.
Çünkü...
Onlar, verilemeyecekleri, verilmesi mümkün olmayanları istiyorlar!
Bunun için ellerinde silah var. Bu yüzden Kuzey Irak'ta kamplar kurdular. Bu amaca ulaşmak için yıllardır kan döküyorlar...
Hep kaypak ve ikiyüzlü bir politika izlediler. Asıl hedeflerini sürekli olarak gizlediler. Fırsat buldukça da çıtayı yükselttiler. Kendi aralarında "Özgür Kürdistan" nutukları attılar...
Kamuoyunun karşısına çıktıklarında ise, küçük ve basit bir takım haklar için mücadele ettiklerini söylediler. Verdikçe "daha" dediler.
Yıllar önce "Özerklik mi istiyorsunuz?" diye sorduğunuzda "hayır, zinhar" cevabını veriyorlardı:
- O da nereden çıktı? Bizim böyle bir talebimiz yok.
Ama, dün dünde kaldı. Bugün kendilerini daha güçlü hissettikleri için "özerklik" çağrıları yapmaya başladılar. Hiç şüphe yok ki biraz daha güçlenseler, "bağımsızlık" talepleri ile karşımıza dikilecekler!
***