Hıncal ULUÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hıncal ULUÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

Barcelona değil, Trabzon!..

Milli takım dahil, son yıllarda bir Türk takımının bu kadar mükemmel bir futbol oynadığını görmedim.. Hatta bir dünya takımını da görmedim..
Futbol deyince, hemen herkesin aklına Barcelona geliyor. Bitmez tükenmez paslar yaparak rakibi, bu arada benim gibi anlamsız pas seyretmekten hoşlanmayan seyirciyi de bıktıran Barcelona..
Trabzon, maçın ikinci yarısında o Barcelona'yı da gölgeleyen bir futbol ortaya koydu..
Mucizeydi.. Neden?..

9 Ağustos 2011 Salı

"Afrika" yazın 5601'e gönderin önce!..

Bu yazıyı okumaya başladınız mı?. Durun hemen.. Cep telefonunuzu çıkarın. "Afrika" yazın ve 5601'e yollayın..
Turkcell, Vodafone, Avea falan filan fark etmez.. Hepsine uyar.
Tamam mı?.. Yolladınız mı?. Şimdi okumaya devam edebilirsiniz..
Bu mesajla, Somali'ye "5 lira" göndermiş oldunuz..
Müslümansanız, bu ayni zamanda fitreniz bu..
Diyanet İşleri Başkanlığı ilan etti.
Neye mi yarar, topu topu beş lira?.. Dört kişilik aç bir aileyi bir öğün doyurmaya..
Somali'de bütün Afrika'yı saran kuraklık ve kıtlık var.. O kadar değil.. Bir de iç savaş var. Bu iç savaş yüzünden, ülkenin büyük bir bölümüne Birleşmiş Milletler'in yardımları bile ulaşmıyor..
Milyonla insan açlık tehlikesi içinde, ölümü bekliyor. Özellikle de açlığa tahammülü olmayan çocuklar. Şu anda 30 bine yakın bebeklik yaşında çocuğun ölümle karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor.
Sabah gazetesi, Somali'ye yardım için bir kampanya başlattı.. Cuma gecesi Çalık Holding'in iftar yemeğinde daha lokmalar boğazımızdan geçmeden Ceo'muz Berat Albayrak, ordaki feci durumu özetledi, "Hoş geldiniz" konuşmasında..

5 Ağustos 2011 Cuma

Şeytan ayrıntıda gizlidir!..

Geçen hafta pazar öğleye doğru, NTV'yi açtım. Alt yazıları okuyorum.. "Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve 3 kuvvet komutanı emekliliğini istedi nokta."
Dört komutan, cuma günü öğleden sonra emekliliklerini istediler. Ondan sonra neler oldu?.
Talepler kabul, kendilerine teşekkür edildi. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na yeni atama yapıldı. Yeni komutan cumartesi günü Genekurmay Başkan Vekilliğine getirildi.
Pazar 12'de, bu ülkenin 1 no'lu haber kanalı, hâlâ cuma akşamının haberini alt yazı diye geçiyor.
Bir voleybol maçı alt yazıda.. Altı set sonucu yazılı.. Yahu voleybol maçları beş set üzerinden oynanır. Altı saat sonra, gece yarısı eve geldiğimde merak edip baktım. Hala altı set dönüyor..
Akşam üzeri okuyorum. "Başladı" kelimesi "Bakladı" diye yazılmış.. Ertesi sabah ayni haber dönüyor.. Hâlâ yanlış..

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Olağanlaşan, olağanüstü durum..

Dünyanın her ülkesinde, ordunun en tepedeki dört komutanının ayni anda istifası, olaydır. Burkina Faso'da bu iş olsa, Türkiye'ye haber olarak ulaşır ve yayınlanır mesela..
Hafta sonu bu olağanüstü durumu biz yaşadık.. Ve de çok olağan yaşadık. İşin güzel yanı bu..
Bana bakmayın.. Ben cuma öğle gazeteden çıktıktan sonra, Üçüncü Dünya Savaşı çıksa, geri dönmem, yazımı değiştirmem.. Dünya benim yorumum olmadan da iki gün yolunu bulabilir..
Bu ülkenin en çok satan gazetesinin en çok okunan yazarlarından Ertuğrul Özkök, gazeteden öneri gelmesine rağmen, yazısını değiştirme gereği görmediğini köşesinde açıkladı.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Milyonlarca gencimiz kimin?..

Amy Winehouse'un özel yaşamına biraz yakından bakış, onun ölümcül narkotik tuzağına nasıl düştüğünü ortaya koyar..
1998'de, daha 15 yaşında iken müzik dünyasında adını duyurmaya başlayan ve hızla ilerleyen genç kız, klip çekimlerinden birinde video asistanı Blake Fielder-Civil ile tanıştı. Blake, ilkokul terk bir Amerikalıyken Londra'ya göçmüştü. Amy ve beş yaş büyük Blake darıla barışa bir hayat sürmeye başladılar ve 2007'de evlendiler.
Evlilikleri daha da olaylı geçiyordu. İkisinin de birbirine şiddet uyguladığı haberleri, kolları yüzleri morarmış fotoğraflar, derken bir kanlar içinde bir sokak kavgası ile doğrulandı. Görünen yaşantıları öyle "Karşılıklı tahrip"e dayalıydı ki, Amy'nin en yakınları çiftin birlikte intihar etmesinden korktuklarını söylediler.
Blake, bu arada başkalarına da şiddet uyguladığı için hapse düştü. Hapisteyken, gazetelere Amy'yi önce kokain, sonra eroinle tanıştırdığını, daha sonra, kokain, eroin, ecstasy ve ketamine kokteylleri vermeye başladığını söyledi.

12 Temmuz 2011 Salı

Meydan boş değil

-Kocaman'ın "Maçlarımızı Cüneyt Tanman izlesin ve o karar versin" şeklindeki çağrısıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Cüneyt'i seçmesinin nedeni; Galatasaraylı olması...
Ben yorumcu olarak geçen sene, "Şu maçları birlikte izleyelim, bu maçları birlikte izleyelim" demedim mi? Aykut Kocaman da "Bu federasyondaki Galatasaraylı, yani Fenerbahçe'nin en büyük rakibi Galatasaray'ın yıllar yılı kaptanlığını yapmış Cüneyt Tanman, benim maçlarımı izlesin. Baksın bakalım; şike şüphesi var mı, yok mu?" Bu söylenebilecek bir laf...
Bu teklifin sebebi, 'Bu yapılsın' değil. 'Ben o kadar eminim' anlamında söylüyor o lafı... Yoksa, onun hukuksal bakımdan bir sonuç vermeyeceğini biliyor.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Canım okumak istemiyor..

"Bugün canım yazı yazmak istemiyor" demişti, Çetin Ağabey.. Beş kelimeyle beş yüz sayfaya sığmaz eleştiri yaparak ve basın tarihimize geçmişti. En özlü ve en anlamlı köşe yazısının sahibi olarak..
Hafta sonu Ankara'daydık, tüm aile.. Serpil'in oğlu Ömer'le eşi Başak yıllardır, adeta elleriyle bir ev yapıyorlardı Ümit Köy'de.. Nihayet bitirdiler ve tüm kardeşleri davet ettiler.. Öcal Ağbimler İzmir'den, ben İstanbul'dan.. Serpiller ve Kemaller zaten Ankara'da..

İki gün evden çıkmadım.. Ara sıra televizyona, ama sadece Wimbledon'a baktım.. Ağbim zaman zaman olup biteni merak edip bir haber kanalına döndüğünde, bahçeye çıktım, alt yazıları dahi görmeye tahammül edemediğim için..
Ömer benim okuma merakımı biliyor.. Çıkan bütün gazeteleri aldırıyordu sabah erkenden.. Birini açıp bakmak içimden gelmedi..
Ülkemle ilgili bir tek haber duymak, bir satır haber okumak istemiyorum..
İşte o an anladım, "Bugün canım yazı yazmak istemiyor" diyen Çetin Ağabey'in yıllar önce makale yazmadığını, sadece ruh halini anlattığını..
İnsanın haber dinlemeye, haber okumaya, haber tartışmaya tahammülü olmaması..
Niye peki?..

***

Anayasa Mahkemesi'nin AKP ile ilgili kararı hukuk tarihimize geçti. Çünkü "Hukuki" değil, "Siyasi" bir karardı. Hukuki karar, AKP'nin kapatılması olurdu. Sadece içerde bizler değil, dışarda dünya da nefeslerini kesip bekledi. AKP'nin kapatılması içerde onulması mümkün olmayan yaralar açar, dışarda Türkiye'nin itibarını nerdeyse sıfırlardı..
Halkın oyunu her defasında daha fazla alan bir iktidar partisini kapatmanın "Demokratik" olduğunu dünyaya nasıl anlatırdık ki..
Anayasa Mahkemesi, hukuki kararın feci sonuçlarını çok iyi görerek ve dikkate alarak, çok özel, çok önemli ve çok anlamlı bir siyasi karar çıkardı..
Bugün bu ülkedeki iki seçmenden birinin oyunu alacak düzeye gelen AKP, bu kararla hayatta kaldı.. Türkiye demokrasi yolunda çok önemli bir adım attı. Dünya, Anayasa Mahkemesi'nin kararını alkışla karşıladı.
Ne var ki ayni Anayasa Mahkemesi, bir başka parti DTP hakkında, hukuki karar almakta hiç bir mahzur görmedi. Ahmet Türk gibi bir güvercinin milletvekilliğini de iptal ederek, partiyi kapadı.
Bu karar, demokrasi ve barış yolunda çok önemli rol oynayabilecek bir doğal lider Türk'ü şahin olmaya iterken, kapatılan DTP'nin yerine kurulan BDP'yi de, daha da sert politikalara itti.

21 Haziran 2011 Salı

Başbakan çözdü

Gümüşdağ seçilirse her şikayet edenin kendine geleceğini gördü. Başbakan ister mi hiç alakasının olmadığı bir konuda başı ağrısın... Mehmet Atalay için de aynı dezavantaj vardı. 'Mehmet Ali Aydınlar başkan...

Ferasyon seçimleri için geri sayım sürerken, Aydınlar ismi üzerinde uzlaşılmış görünüyor.
Atalay'ın ardından Göksel Gümüşdağ'ın da yarıştan çekilmesini neye bağlıyorsunuz?
Bence uzlaşmayı Başbakan sağladı. Başbakan, 'Mehmet Ali Aydınlar olsun' demedi. Başbakan, Gümüşdağ'ın olmasına karşı çıktı. Çünkü Gümüşdağ, istediği kadar "Ben tarafsızım; üstelik Galatasaray Kongre Üyesiyim" desin. Ne derse desin... Gümüşdağ'ın adına iki isim bağlandı. Biri Başbakan, hısımlık bağları var. İkincisi; Aziz Yıldırım...
Aziz Yıldırım, Fenerbahçe Başkanı, Başbakan da Fenerbahçeli...
Başbakan gördü ki Gümüşdağ, Federasyon Başkanı olursa, her başı ağrıyan Başbakan'a şikayet edecek. İster mi adam durduk yerde hiç alakasının olmadığı bir konuda başı ağrısın!.. Adam diyor ki "Ben Kasımpaşalı'yım, Kasımpaşa küme düştü. Ben Rizeli'yim, Rize'nin durumu ortada!" Adam o kadar uzak. Ama sokacaklar.
Dedi ki Gümüşdağ'a 'Uzak dur.' Gümüşdağ uzak durunca, Mehmet Ali Aydınlar tek kaldı. Mesele bundan ibaret...

G.SARAY AYNI YANLIŞI YAPTI

Aynı dezavantaj Mehmet Atalay'ın adaylığında da vardı. Mehmet Atalay, çok iyi bir federasyon başkanı olabilirdi fakat Mehmet Atalay, İstanbul Belediye Başkanlığından bu yana Recep Tayyip Erdoğan'ın ekibinden...
Ve de AKP iktidarının ilk Gençlik ve Spor Genel Müdürü... Onu da rahatlıkla Başbakan'a bağlayabilirlerdi...
Futbol çok belalı bir iş... Herkes herkes için her şeyi söyleyebilir. Kaybeden hiç kimse 'Kabahatli benim' demiyor! Birini buluyor.
Şimdi hedefe durduk yerde Başbakan'ı koyacaklar.
Onun için Başbakan, şiddetle adı kendisiyle bağdaştırılmayacak birini istiyor.

_Bu durum en çok Yıldırım'ı olumsuz etkilemiş gibi görünüyor! Aydınlar ile yaptığı toplantıda, Gümüşdağ'a 'Destek sözü' verdiğini, 'Geri adım atamayacağını' söylemişti ama artık Gümüşdağ ortada yok. En azından aday olarak...
Çook... Aziz Yıldırım kendi ağzıyla tuzağa düştü.
Mehmet Ali Aydınlar'ın, adı ortaya atılır atılmaz, "Bu hareket bana karşı" dedi. Fenerbahçeliliği herkes tarafından bilinen bir isim ve Fenerbahçe kız voleybol takımının da sponsoru... O takımı da Dünya Şampiyonu yapmış bir sponsor üstelik... Bu kadar iyi bir Fenerbahçeli, federasyon başkanlığına aday oluyor, Fenerbahçe Başkanı, "Bu hareket bana karşı" diyor.
Aynı yanlışları, Galatasaray defalarca basketbolda yaptı.
Şimdi acısını çekiyor.

SPORU FAŞOLAR YÖNETİYOR
_
Aydınlar, Gümüşdağ ile yaptığı görüşmenin ardından, seçime tek adayla gidilmesinin büyük şans olduğunu söyleyerek, "İki adaylı seçim Türk futbolunu kaosa sürükleyebilirdi" dedi. Bu görüşe katılıyor musunuz!
Seçime 15 parti girdi, Türkiye kaosa mı girdi? Bunlar nasıl demokrat kafalar! Ben bunu anlamıyorum. Aydınlar söyleyebilir ama Türk medyasının önde gelen kalemlerinin de 'Bu ne faşist bir düşünce Sayın Aydınlar!' diye iki satır yazmaları lazım.
Bir yerde seçim varsa; ne demek "Tek adayla girelim!" Altın tabağa koysunlar, federasyon başkanlığını versinler! O zaman niye genel kurul toplanıyor, niye seçim yapılıyor, niye 'Federasyonun özerkliği' diye yasalar çıkarılıyor, kanunlar yapılıyor? Böyle bir şey olur mu?
Ekibini yapacaksın, seçime gireceksin, herkes gibi mücadeleni yapacaksın; kazanırsan kazanırsın, kazanmazsan kazanmazsın...
Demek ki Mehmet Ali Aydınlar sittinsene Fenerbahçe'ye başkan adayı olamayacak. Aziz Yıldırım adaylıktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine göre; Aydınlar da 'tek aday çıksın' kafasında olduğu için; öyle oturup bekleyecek. 'Aziz Yıldırım'a vahiy gelse de vazgeçse adaylıktan!..' O zaman da başka aday çıkmayacak. Böyle bir şey olmaz.
Türk medyası da buna meyilli...
Bu ilk defa söylenmiyor.
Ben 50 senedir gazetecilik yapıyorum.
Nerede seçim olsa, 'Tek aday olsun' deniyor. Galatasaray'da seçim var; 'Tek aday olsun.' Fenerbahçe'de seçim var; 'Tek aday olsun.' Federasyonda seçim var; 'Tek aday olsun.' Niye tek aday olsun? Bu kadar demokrasiye inanmayan, bu kadar demokrasi karşıtı, bu kadar faşist kafalı insanlar olur mu?
Gazetelerin birinci sayfaları demokrasiye methiyeler düzüyor, spor sayfalarını faşolar yönetiyor!..
Bir de yazı okudun mu: 'Mehmet Ali Aydınlar; ne demek tek aday' diye soran!.. 15 partiyle girdik seçime, demokrasi de bu!..

İLK İŞİ KARTLARI AYIRMAK
_
UEFA, bundan böyle ceza sınırında bulunan ve bilerek sarı kart gören oyunculara 2 maç ceza verilmesi kararı aldı. Bu konu geçen sezon, oyuncuların anlaşmalı olarak gördüğü kartların ardından çok tartışılmıştı.
Allah'a şükür. Bilerek sarı kart görerek bir ceza alıyor, ondan kurtulamazsın hazır olmak istediğin maç için de cezalı olacaksın.
Biz de iki şey daha yapılmalı; yeni federasyon geldiği zaman ilk madde bunu ele almalı; Türkiye Kupası ile Türkiye Ligi'nin kartları da ayrılmalı.
Türkiye'de aptal bir sistem var: Ligde kırmızı kart görürsen kupada geçerli, ligde dördüncü sarı karttan cezalı duruma düşürsen kupada geçerli değil. O öbür lig maçında geçerli. Böyle bir şey olur mu ya!..
Sen dördüncü sarı kartı görüyorsun haftaya Fenerbahçe maçın var. Fenerbahçe maçında oynayamayacaksın.
Ama arada bir tane dandik kupa maçı var. Hemen ikinci sarıyı görüp o dördüncü sarıyı kırmızıya çevirtiyorsun. Kırmızıya çevrildiği anda kupada geçerli oluyor. Çarşamba günü dandikspor ile kupa maçında oynamıyorsun. Pazar günü Fenerbahçe'ye karşı sahaya çıkıyorsun.
Bu cezalar kırmızı kart nasıl kendi kategorisinde ise sarı kart da kendi kategorisinde geçerli olmalı. Kupada görülen kart kupada geçer, ligde görülen kart ligde geçer.

ADNAN SEZGİN İYİ BİLİYOR
_Fenerbahçe, Manisaspor'un yetenekli futbolcusu Sezer Öztürk ile büyük oranda anlaştı. Sezer, Fenerbahçe'de başarılı olabilir mi?
Sezer çok iyi bir transfer olur. Sezer'i ilk keşfedenlerden bir tanesi ağabeyimdir. "Hıncal, Adnan'a ulaşamıyorum" diye telefon etti bana...
O zaman "Sezer diye bir adam var.
Harika bir adam. Kimsenin de haberi yok. Üç otuz paraya alırlar" dedi. Adnan'a söyledim. Adnan Sezgin kardeşim, "Yaramaz. Biz onu izledik" demiş! Çok iyi biliyor ya Adnan Sezgin!..

* * *
O PARAYA TENEZZÜL ETMEZ
Kim İbrahim Yazıcı'ya akıl vermişse, Bursaspor'un menfaatlerini korumak için böyle yöntemler bulmuşlar

_Bursaspor kulübünün gelirlerini 'şahsi hesabına geçirmekle' suçlanan başkan İbrahim Yazıcı'nın tutuklanmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bu Türkiye'de oluyor. Rahmetli Necmettin Erbakan'ın da başına bu geldi. Erbakan, ikide bir partisi kapatılan bir adam... Ülkede yasalara göre her parti kapatılışında partinin bütün mal varlığı hazineye intikal ediyor. Ben sıfırlıyorum, yeni bir parti kuruyorum, yeniden bir şeyler elde ediyorum, o partiyi yaşatacak 3-5 kuruş... O parti kapatılıyor, kasasındakiler hazineye intikal ediyor. Yine sıfırdan başlıyorsun. Erbakan sıfırdan başlamamak için parti kapatılırsa 'hazineye intikal edecek bir şey olmasın' diye bunları kendi üzerine aldı. Parti kapandı, partinin malları defter, kitap hazineye intikal etti ama esas parası Erbakan'ın bankasında yattığı için o para ile yeni bir parti kuruldu. Bu yüzden Erbakan'a 'Hırsız' dediler. Yaptığı doğru veya yanlış; o tartışılır.

SICAK PARA GEREKİYOR
Şimdi Bursaspor'un bir sürü borcu var, sürekli hacizler geliyor, borçlular geliyor. Transfer sezonundayız, sıcak paraya ihtiyaç var. Şimdi kafasından bir şey buluyor, 'Bu parayı Bursa'nın hesabında tutarsak, haczedilmez. Gayrimenkullere temlik koydurursak, onların da icra yoluyla satışını önleriz. Alacaklı olan çırpınsın. Ama Bursa'yı kurtaralım.' Ortadaki kanunsuzluk, ortadaki gayri kanunu işler. Demiyorum; bunlar yasaldır, kanunidir. İbrahim Yazıcı'nın kişisel menfaatine değil. Kim ona akıl vermişse, Bursaspor'un menfaatlerini korumak için böyle yöntemler bulmuşlar. Çünkü İbrahim Yazıcı, o paraya tenezzül edecek adam değil...

* * *
BEYOĞLU HEP DOLU
Ronaldo, İnönü Stadı'na getirilseydi ve kapıda bilet kesilseydi, o zaman ben görürdüm kaç kişi geleceğini!

_Bir popstar olmamasına rağmen Ronaldo, Türkiye'ye gelişi büyük yankı uyandırdı. Beyoğlu, Taksim doldu taştı. Uzun kuyruklar oluştu. Bu müthiş ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İki şey var; 1- Taksim zaten dolu.
Ben 20 seneden beri hatta 25 seneden beri Ortaköy'de oturuyorum.
20 sene evvel Ortaköy'de günde 2 tane resim ya çektirirdim ya çektirmezdim. Neden?
Çünkü fotoğraf makinesi sayısı ülkede çok az. Bir de makinenin içinde film var, o da sayılı. Şimdi öyle değil. Digital fotoğraf makineleri, telefonlar sayısız. Şarjı bitmedikçe kullanılabilir.
Oradan geçerken 'Bir tane bulunsun' diye çekiliyor. Şimdi günde 50 tane resim çektiriyorum.
Bu benim 20 yıl öncesine göre daha popüler olduğumu göstermiyor. Ortaköy şimdi daha kalabalık ve herkesin elinde bir makine...
Akşam evine gidince silebilir 'Ben bu resmi niye çekmişim?' diyebilir.
Şimdi sen zaten Taksim'de dolaşıyorsun.
Dünyanın en ünlü üç futbolcusundan birisi orada...
Beşiktaş stadyumuna getirilseydi ve kapıda bilet kesilseydi; görürdüm ben o zaman Ronaldo için kaç kişinin geleceğini!..

BİR JÜBİLE BİLE YAPMADILAR
_'Niye Ronaldo gibi bir yıldızımız yok?' sorusunu sormak da gerekir mi? Kitleleri peşinden sürükleyecek bir yıldız futbolcumuz yok. Son olarak Arda'yı sıkça konuştuk ama o da belli bir noktaya kadar gelebildi.
Biz küstürdük. Ronaldo'nun bugün dünyadaki şöhreti ne ise 2002 yılında Hakan Şükür'ün ve Hasan Şaş'ın şöhreti oydu. Ben canlı şahidiyim. Ben o sıra da dünyayı geziyordum çünkü...
Ne yaptık biz Hasan Şaş'ı; kovduk. Bunları bitiren de kendi kulüpleri. Hakan Şükür'ü, Hasan Şaş'ı, Arda'yı bitiren Fenerbahçe, Beşiktaş falan değil. Üçünü de bitiren Galatasaray.
Türkiye tarihinde ilk defa bir kulüp Avrupa şampiyonu oluyor ve Real Madrid'i yenip Süper Kupa alıyor.
Sen o takıma jest yapmıyorsun ya! O takımın yedeklerine varıncaya kadar her şeyi yapacaksın. Hagi'ye jübile yapmadılar.
Kaptan Bülent Korkmaz'a jübile yapmadılar.
Popescu'ya jübile yapmadılar. Çok mu zor bunlar? Üstelik para kazandırır. O Allah'ın unuttuğu Olimpiyat Stadı'nda, Hagi'ye jübile yapsaydı o stat dolardı. Şimdi kim özenecek, kime özenecek? Hagi'nin yüzüne bakmayan Galatasaray'da iyi top oynasan ne olacak; oynamasan ne olacak?

ALTYAPILARI ÖLDÜRDÜK
_Türk oyuncularda yetenek açısından bir eksiklik görüyor musunuz? Sonuçta Ronaldo ve Messi'yi düşünürsek, 'fark yarattıklarını' söyleyebiliriz...
Altyapıları öldürdük. Çünkü bu ucuz 5 bin liraya, 10 bin liraya dışarıda ucuz Brezilyalılar varken kimse altyapıya para harcamıyor.
En iyi altyapı Galatasaray'daydı. Galatasaray da altyapıdan vazgeçti.
Arda'nın oynadığı altyapı takımının her biri yıldızdı. Ben onları seyretmeye Florya'ya giderdim.
Yok ettiler. Arda'yı da yok ediyorduk da Adnan Polat, Gerets'in bütün inadına rağmen "Ben alırım. Sen ister oynat, ister oynatma" diyerek Manisaspor'dan geri aldı Arda'yı.
Yoksa Arda da bitmişti.
Güya Adnan Polat, 'İyi bir altyapı oluşturayım' dedi ve Tugay'ı başına getirdi. İlk antrenör krizinde 'Hadi Tugay, A takıma!' Altyapı olmayınca yetişmez.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Erdoğan'a ilahi işaret!..

326!.. Dört eksik.. AKP Lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın, aklından geçen Anayasa'yı bildiği gibi yapmasına yetecek sayıdan 4 eksik..
330 olsaydı, Anayasa kimseye sormadan yapılır, referanduma sunmak için yeterli 330 oyu alır, halk oylamasından da kolayca geçerdi.
Sandıktan 326 milletvekili çıktı..
4 eksiğin lafı mı olur?. Zamanında 11 eksiği olan Bülent Ecevit'in, 11 yeni bakanlık kurarak, hem de kimleri nasıl transfer ettiğini, Güneş Motel öykülerini yaşayanlar iyi bilirler..
Hele bugünkü ortamda, hele Türkeş'in oğlunu bile kendi listesinden milletvekili seçtiren Erdoğan için böyle 4 transferin lafı bile olmaz..
Olmaz da..
Recep Tayyip Erdoğan'ın her şeyini tartışabilirsiniz.. Ama bir tarafı var ki, tartışma götürmez..
İnancı.. Samimi, yürekten bir inançlı olmadığını kimse söyleyemez..
İçine doğduğu aile, çevresi, mahallesi, okulu, eğitimi, yani bugünkü Recep Tayyip Erdoğan'ın temelini atan bütün unsurlar, "İnanç" üzerineydi. O zaman, o çocuğun, o delikanlının, o genç adamın başka nasıl büyüdüğünü, olgunlaştığını düşünebilirsiniz ki..
Şimdi o "İnançlı" adam, halkın yüzde 50'sinin oyunu alıp, tek başına iktidara gelen, Recep Tayyip Erdoğan, 4, sadece dört eksik kalmasını bir "İlahi İşaret" olarak görür mü?. Görmeli..
"Demokrasiyle, sandıkla 'Yukardaki'nin ne alakası var" diyemez. AKP, üst üste üç seçim kazandıysa, bunda, "Ilımlı İslam" tavrının en önemli rolü oynadığını en iyi kendisi biliyor çünkü..
Bir ülkede "İnanç" sandığa yansıyorsa, o zaman "İnançlı" liderin "Niye 4 eksik kaldık" sorusunun yanıtını "İlahi İşaret" olarak algılaması gerekiyor.
Neyi işaret ediyor peki?..
"Uzlaşmayı.. Herkesi kucaklamayı.."
"2007 Balkon Konuşmasında söylediklerini, vaad ettiklerini bu defa yap" diyor, işaret, açıkça..
Yapmalı..
Ötekiler uzatılan eli sıkmasa da, ötekiler sövmeye devam etse de, "Efendim ben elimden geleni yaptım" özrü arkasına sığınmadan, artık gerçek barış, artık gerçek demokrasi, artık gerçek özgürlükler (Başta ifade özgürlüğü), artık tartışmasız tüm insan hakları, artık tam tarafsız ve hızlı işleyen bir yargı isteyen 74 milyonu kucaklamalı, gavura kızıp oruç yeme yerine..
74 milyon, 1981 Anayasası'nın bir kısmının değişmesini yeterli bulmuyor. Tümünün değişmesini istiyor. 1961'in "Haklar ve Özgürlükler Anayasası"na dönüş istiyor.
74 milyon, barajsız, lider sultasız, adayları halkın seçeceği, sandığa atılan tek oyun bile çöpe gitmeyeceği çağdaş "Demokrasi" ve hepsinden önemlisi artık "Barış" istiyor..
Bunun yolu, seçim öncesi yapılan ve söylenen her şeyi unutup bir "Beyaz" sayfa açmak.. Beyaz sayfa açtığını da, sadece söylemleri değil, eylemleriyle de göstermek..
Bu ulus, sandıktan bir "Yeni" Erdoğan çıktığını görmek istiyor!.
İlahi işaret tam da bunu diyor, işte!..

26 Mayıs 2011 Perşembe

Adaletin bu mu, benim demokrasim?..

"Yetmez ama Evet" dediler, demokrat kardeşlerim, A'dan, Z'ye değişmesi gereken bir çağ dışı anayasanın bir kaç maddesinin değişmesi isteğine..

Daha adil bir Türkiye olacaktık, "Evet" dersek.. Çünkü değişecek maddeler, hukuku daha adil, adaleti daha hızlı yapacaktı.. Yaptı.. Buyrun..

***

Marmaris'te taksi şöförü sabaha karşı evine zurna gibi sarhoş geldi.. Meme kanserli eşine çattı.

Çatmakla kalmadı, tekme tokat, öldüresiye dövmeye başladı. Üç çocuk, annelerini, babalarının elinden alamadılar. Çığlıkları duyan komşular polis çağırdı. Polis yediği dayaktan bayılan kadını hastaneye kaldırdı. Kadın şikayetçi oldu. Savcı 1.64 promil alkollü çıkan ve kanser hastası kadını öldüresiye döven kocayı serbest bıraktı. Ayşe Paşalı olayı meydanda ve daha binlerce Ayşe Paşalı olayı her gün devam ederken..

***

Başbakan, Abdi İpekçi Spor Salonunda bir toplantıda konuşuyordu. Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer adlı iki genç "Parasız eğitim istiyoruz" yazılı bir pankart açar açmaz, polis tarafından derdest edildiler. Önce karakola, ordan savcılığa, ordan mahkemeye gittiler. Mahkeme tutuklu yargılanmalarına karar verdi.. Gençler, 14 (Yazı ile ondört) aylarını içerde geçirdikten sonra, Marmarisli şöförün serbest bırakıldığı gün mahkemeye çıkarıldılar. Savcı konuştu..

"Silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü, önceden izin alınmadan yapılabilir. (Altında Türkiye'nin imzaları bulunan) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, düşünceyi açıklama ve dernek kurma hakkını düzenliyor.

"Haklarında kapatılma ve yasaklama kararı olmayan dernek ve örgütlerin eylemine katılan sanıklara, sırf katılmaları nedeniyle sorumluluk yüklenemez. Bu anayasal hakların etkin bir şekilde kullanımının önüne geçer. Sanıkların eylemleri, anayasal düşünceyi açıklama ve ifade etme sınırları içindedir" dedi.

Dikkat buyurun.. Sanıkların avukatları değil, iddia, suçlama makamı, gençlerin eylemlerinin, Birlemiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları anlaşmalarına uygun olduğunu, bu eylemi suç saymanın, anayasal ifade özgürlüğünü yok edeceğini söylüyor.. "Eylem yasaldır. Ortada suç yoktur" diyor ve "Beraat" istiyor.. Tekrar ediyorum.. Savcı, 14 aydan beri yatmakta olan iki gencin beraatini istiyor..

14 ay, bu ülke infaz yasalarına göre, çok ciddi bir mahkumiyet sürecidir. Mesela o sarhoş Marmarisli şöför, karısını döveceğine, 1.64 promille kaldırıma çıkıp bir adamı ezse ve öldürse, 14 ay yatmadan serbest kalırdı. Yüzlerce örneği var, kayıtlarda..

Bu gençler, hiç bir şiddet olayına karışmadıkları, hiç bir eylem yapmadıkları, sadece pankart açtıkları için, 15 yıla kadar mahkumiyet istenerek, 14 aydır yatıyorlar ve sonunda Savcı "Olmaz böyle şey" diye isyan ediyor.

Peki karar, benim demokrat kardeşlerim.. Peki, karar, sırf daha adil, daha demokrat bir Türkiye için, "Yetmez ama evet" diye haykıran kardeşlerim.. Peki, karar?..

"Tutukluluk hallerinin devamına ve davanın 6 Ekim'e ertelenmesine.."

Yani.. 14 ay yetmez.. Gençler bir pankart, tek bir pankart açtıkları ve "Eğitim hakkı" istedikleri için" 4.5 ay daha yatacaklar en azından.. Bu yazı da içerde geçirecekler.. Peki, savcının dediği gibi beraat ederlerse, hayatlarından çalınan bu 18.5 ay ne olacak, benim demokrat, benim adil Türkiyem'de?..

Bu haberlerin yayınlandığı gün, Cumhuriyet'in birinci sayfasının köşesinde, "Mustafa Balbay 811 gündür hapiste, 87 gündür hücrede" yazıyordu..

3 yıla yakındır, hapis yatan, üç aya yakın da, hücre işkencesi çeken Mustafa Balbay hakkında bir "İnfaz" kararı var mı?. Yargısız infazın dik alası bu değil mi?.

Ne zaman çıkacağı bilinmeyen Mustafa Balbay'ın suçunu bilen var mı?.

***

Size ne kardeşim, eğitim hakkı, özgürlük, adalet, demokrasi falan istiyorsunuz bu ülkede..

Kafanız mı bozuldu, tepeniz mi attı?.. Çekin kafayı, gidin karınızı öldüresiye dövün, içinizi rahatlatın.. Keyfinize bakın..

Bu ülkenin adaleti bu..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Bir duygulu ve anlamlı gece..

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, cep telefonunuzu elinize alın.
Hangisine bağlı olduğunuz önemli değil.. 5776'ya bir boş mesaj gönderin..

***

60'lı yıllar.. Amerika'da Üniversite okuyup dönmüş Cüneyt Ağabey (Nur içinde yatsın, Koryürek) bir yandan gazetecilik yapıyor, bir yandan Amerika'da diplomasını aldığı konunun, reklam, halkla ilişkiler ve pazarlama şirketinin temellerini atıyor bir yandan da.. Kaç yan oldu.. Cüneyt Ağabey'in o kadar yönü vardı ki.. Atletizm özel merakı.. Amerika'da onun da kurslarına, seminerlerine gitmiş.. Modern atletizm antrenman tekniklerini öğrenmiş. Müstakil Atletizm Sahasına geliyor, her akşam.. "Müstakil Atletizm Sahası".. Ada bakar mısınız?.
Futbol sahalarının etrafında şimdi yok edilen kulvarlar dışında atletizm yeri yok Türkiye'de..
Bu ilkiydi. Onun için de adı öyle konmuştu zaten..
Cahit Öneller, Ekrem Koçaklar, Fahir Özgüdenler ve isteyen herkese, karşılıksız, ücretsiz antrenörlük yapıyor..
Zaman zaman yanında küçük bir kızla geliyor.. Cıvıl cıvıl, pırıl pırıl koşuşan bir kız çocuğu. İlkokul çağında bile değil.. Herkesin gönlünü kazanmış.. Bir gün "Jale'ye talibim Cüneyt Ağabey" dedim.. "Nişanlım olsun.." Güldü benim gibi.. "26'ıncı sıradasın" dedi.. Minik Jale herkesin kalbini çalmış, öylesi..
Yıllar geçti. Önce Cüneyt Ağabey, sonra ben İstanbul'a taşındık. Jale harika bir genç kız oldu ve harika bir evlilik yaptı..
Sonra bir gün, Cüneyt Ağabey Delta Ajansa çağırdı beni. Koştum..
"Jale MS, Hıncal" dedi.. "O ne" dedim.. "Multipl Skleroz" dedi.. "O ne" dedim tekrar..
O da pek fazla şey bilmiyor. O zaman internet de yok ki, giresin.. Fazla yayın da yok.. Konuştuğum doktorlardan da bizi tatmin eden bir şeyler öğrenemiyorum.
Sonra bir gün duydum ki, Maçka Otelinde bir konferans var. Genç bir doktor MS'i anlatacakmış.. Koştum gittim. Başından sonuna nefes almadan dinledim..
O zaman öğrendim ki, MS bir garip sinir hastalığı..
Beynin emirlerini vücuda sinirler iletiyor.
Kimsenin (Bugün bile) bilmediği bir sebeple bu sinirlerin çevresi sertleşmeye başlıyor. (Skleroz o) Sertleşen sinirler, beynin emirlerini bazen iletmiyor, bazen yanlış iletiyor, bazen yanlış yere iletiyor. Bu sinirler çeşit çeşit.. Bu yüzden de Multipl (Çoklu) adı zaten..
Beyin kriz zamanlarında vücudu kontrol edemiyor. Bir dengesizlik, felç, görme karmaşası gibi durumlar ortaya çıkıyor.
Hastalık en çok genç yaşlarda ve daha çok kadınlarda oluyor. 15 yaşından önce ve 50 yaşından sonra pek rastlanmıyor Tıp, hastalığa neyin sebep olduğunu bilmiyor. İlerler mi, durur mu, bilmiyor. Ne zaman atak yapar, bilmiyor. Bu yüzden nasıl tedavi edilir, onu da bilmiyor..
O genç doktor, Nail Mert Ertüren.. Bugün Türkiye Multipl Skleroz Derneği Başkanı..
Eşi MS hastası.. O gece o da ordaydı.
Harika bir İstanbul hanımefendisi..
Sakıp Sabancı Müzesi içinde yeni hazırlanan Seed adlı konser salonunda rastladım onlara, yıllar sonra..
Beni oraya getiren şey, "Best of Classics adlı konseri, hazırlayan ve yöneten dostum Serdar Yalçın'dan öğrenmem oldu.
Gidince öğrendim ki, gece Novartis ilaç firmasının sponsorluğunda, MS Derneği yararına yapılıyor.
Dr. Ertüren "Yıllar önce konferansımı nasıl dikkatle dinlediğinizi hatırlarım" dedi..
Ben de niçin dikkatle dinlediğimi anlattım..
Konuştuk.. O yıldan bu yana, tıp MS konusunda fazla bir mesafe almamış. Niye başladığı, niye ataklar yaptığı, niye durduğu, ilerleyip ilerlemeyeceği hâlâ bilinmiyor.
Tedavi hâlâ bilinmiyor. Ama ataklar sırasında belirtileri bir ölçüde azaltan ve bu kriz dönemlerini en kolay geçirmesini sağlayan ilaçlar ve rehabilitasyon yöntemleri konusunda ilerleme var. Bir de kök hücre tedavisiyle MS önlenir mi, onun denemeleri yapılıyor..
Dr. Ertüren "Türkiye'de 35 bin MS hastası olduğu biliniyor, ama gerçek rakam bunun üzerinde olabilir. Çünkü belirtiler bazen çok düşük düzeyde oluyor, hasta, hasta olduğunu bile fark etmiyor. Biz dernek olarak hastalar ve yakınlarının bilgilenmesi için çalışıyoruz. MS hastaları ve yakınları için İstanbul'da bir Rehabilitasyon ve Rekreasyon Merkezi kuruyoruz. Orada bir araya geleceğiz. Birbirimizi ve hastalığı tanıyacak ve MS'le nasıl yaşamamız gerektiğini öğreneceğiz. Bina bitti.. Sadece iç düzenlemesi kaldı diyebilirim.. Şimdi bir 300 bin liraya daha ihtiyacımız var.."
İşte 5776'ya atacağınız boş mesaj bunun için.. Yaptıysanız, çorbada sizin de tuzunuz var demektir. Her mesajla 5 lira bağışlamış oluyorsunuz..
Teşekkürler..

Bir güzel ölüm.. Bir güzel düğün..

Ölümün de güzeli olur mu?.. Olur herhalde.. Yoksa Zincirlikuyu'da İsmet Ağabey'in üzerine bir kürek toprak da ben atarken niye "Tanrım, bana da böyle bir ölüm nasip et" diyeyim ki..
İsmet Ağabey, Erol Kaynar'ın babası yani.. Bizim Salomanje kahvaltı gurubunun çoğu adını ölüm ilanlarında öğrendi.. "Erol Kaynar'ın babası"ydı o, hepimiz için.. Aslında hepimizin babasıydı sanki.. İnsan hemen hemen hiç tanımadığı, haftada bir çok kısa bir süre gördüğü insanı, insanları bu kadar sever mi?.
Ama öyledir.. Bazıları daha ilk bakışta "Sevgi"yi aşılarlar etraflarında..
Kahvaltı ekibi 12 ile yarım arasında toplanmaya başlar, saat bir buçuğa doğru upuzun masada 20'ye yakın dost toplanmış olurduk. İşte o sırada kapı açılır, içeriye İsmet Ağbi ve kolunda Süreyya Hanım girerlerdi. Erol'un annesi ve babası.. O sahneyi görmeniz lazım.. Kırmızı halı sanki.. Masadakiler doğrulur, bir alkış başlardı. Ağır ağır yürürlerdi yanımızdan.. Gülerek, el sallayarak, teşekkürler ederek.. Salonun öbür tarafında kendileri için hazırlanan masaya geçerlerdi.. Hepsi bu..
Kapıdan giriş ve yanımızdan yürüyüp geçiş.. Nerden baksan iki dakikadan fazla değil.. Bu kadarcık şey böylesi bir sevgi ve saygı doğurur mu?.
Bir ara Süreyya Hanım ayak bileğinden sakatlanmıştı. Yürüyemiyordu. Gelemediler.. Her hafta Erol ayni sorulara yanıt veriyordu..
"Nerdeler?.. Annen, baban nerde.. Ne zaman gelecekler.."
Sonra bir pazar kapı açıldı gene. Bir elinde baston öbür kolunda İsmet Ağbi, Süreyya Hanım göründü kapıda.. Kıyamet koptu masada. Alkış, kıyamet..
Ayağa fırladık. Öpüyoruz, kutluyoruz..
Onlar bizim için sevgi yumağı.. Sevginin aşkın simgesi..
Tam 60 yıl, ayni yastığa baş koymak ne demek?.. Evlenirken verilen "Ölüm ayırıncaya kadar" lafını, klişe diye değil, öyle yaşamak için söylemek ve öyle yaşamak..
İki aslan gibi evlat yetiştirmek.. Harika bir torunu kucaklamak..
Ve de 87 yıl yaşamak.. Upuzun ve sağlıklı bir ömrü yaşamak.. Yatmadan, hatta oturmadan.. "Ağaçlar ayakta ölür"ü tasdikleyerek dimdik gitmek..
Bu ölüm güzel değilse, hangi ölüm güzeldir peki.. Ve de ölüm kaçınılmazsa eğer..
Güzel ölümler, giden için güzeldir de, kalanlar için acıdır. "Bir saat evvel cıvıl cıvıl konuşuyordu.. Sabah evden aslan gibi çıkmıştı.. Daha yarım saat önce telefonda konuşmuştuk.. Yahu geçen hafta bu kapıdan nasıl girmişlerdi. Nasıl alkışlamıştık.."
Anılar yığılır, gözler dolar. Beyin inanmaz..
Şişli Camisi'nin avlusunda, pazar günü, tam da kahvaltı saatinde toplandığımızda Erol "Her haftaki buluşma yerimizden 50 metre ötedeyiz, hepsi bu" dedi, "Kadere bakar mısın?.."
Güzel ölümler, yaş 87 de olsa, erken ölümlerdir. Kötü ölümler "Kurtuldu" dedirten ölümlerdir.. Annem öldüğünde 43 yaşındaydı. Ölüm haberini aldığımda "Artık acı çekmiyor" diye düşündüğümü hatırlarım. Yaşama ümidi kalmamış, tıp bitmişti.. Kapkara bir odada oturuyor ve "Allahım, acı çekmeden bir, tek bir nefes alayım, sonra canımı al" diye dua ediyordu.. Öyle acı çekiyordu, her yanını saran örümcek ağı gibi hastalığı yüzünden. Hiç bir şey yiyemediği için koluna bağlı serumla besleniyor ve o serumun içinde devamlı verilen morfin bile ağrılarını kesmiyordu. O zamanın tıbbı o kadardı zaten..
Annenin ölümü için oğula bile "Kurtuldu" dedirten ölüm kötüdür..
Kalanlar için iyisi de odur aslında. Hazırsınızdır. Beklersiniz her an. Teselliniz de ordadır.. "Kurtuldu.."
Güzel ölümler, kalan için en acı olanıdır.. Hazmedemez, sindiremez, kabullenemezsiniz.. Çelişkiye bakar mısınız?. Hayatın kendisi çelişkiler yumağı değil mi zaten..
Bir güzel düğüne gitmeye hazırlanıyordum, İsmet Ağabey'in haberi geldiğinde..
Fulya ile Fatih dostlarımın kızı evleniyordu..
Ölenle ölünmüyor.. Hayat devam ediyor.. "Düğünle cenaze" diye bir film vardı.. O geldi aklıma..
Fatih Hocam kapıda mutlu ve gururlu karşılıyordu konuklarını..
Fulya da mutluydu ama, gözlerinde hüznü de okudum.. Kuş yuvadan uçuyordu.. El bebek gül bebek büyüttüğü, kucağından ayırmadığı civcivi, yuvadan uçuyordu. Mutlu hüzün de oluyordu işte.. Güzel ölümün olduğu gibi..

6 Şubat 2011 Pazar

Su Testisi Su Yolunda Kırılır !!!

(Editörün Notu: Su testisi mi, yoksa şarap fıçısı mı? Karşında testi yok ki, fıçı var(!)...)


Perşembe sabahı, evde kahvemi içip gazetemi okurken, Fatoş geldi. Evdeki yardımcım..
“Hıncal Bey haberiniz var mı, Defne Joy ölmüş.. Evinde ölü bulmuşlar” dedi..
Defne Joy’la tanışmayız, sokakta yanımdan geçse tanımam. Acun’un, her programı olay olan, bence günümüzün 1 nolu yapımcısı Acun’un son yarışması “Yok Böyle Dans”ın yıldızlarından. Öyle sempatik, öyle hayat doluymuş..
Hemen TV’ye davrandım.. Haberleri izliyorum.. Ekranın başında donup kaldığımı hatırlıyorum..
Arka arkaya şoklar..
Defne Joy’un ölü bulunduğu yer kendi evi değil. Bir bekar erkeğin evi..
Bekar erkek, benim küçük kuzenim, Sanem’in kardeşi Kerem..
“Defne Joy Foster’in kocası İlker Yasin Solmaz, az önce buraya geldi. Çok üzgün görünüyordu..”
İşte o an, orda kalakaldım.
O çarşamba sabahı, dünyada yerinde olmayı istemeyeceğim bir tek kişi vardı.. İlker Yasin Solmaz..
Düşünebiliyor musunuz?..
Sabaha karşı telefonunuz çalıyor ve haber veriyorlar.
“Eşiniz öldü. Gelin cenazeyi alın..”
“Nerde, nasıl, ne zaman?..”
“Sabaha karşı bir bekar evinde ölü bulundu. Polis soruşturuyor..”
Ne hale gelirsiniz?.. Ne düşünürsüz?..
Ne olursunuz?..
Dün sabah gazeteme baktım..
Tonla haber, tonla yazı.. Defne üzerine.. Ölen Defne’nin dramı üzerine..
Ama asıl ölü, hem de “Yaşayan Ölü” İlker Yasin Solmaz’la ilgili tek satır yok.. Asıl trajediyi yaşayan adamın adı geçmiyor nerdeyse, haberler ve yorumlarda..
İnsanlık ölmüş sanki..
Defne öldü.. Onun için her şey bitti..
Ama bu genç adam yaşayacak.. 18 aylık bebeği ile yaşayacak..
Yarın o bebek aklını başına toplayacak yaşa geldiğinde “Baba bana annemi anlat” diyecek?..
Ne anlatacak İlker Yasin?.
Gencecik, hayat dolu karısı, 18 aylık bebeğinin annesi beklenmedik şekilde ölmüş.. Ona mı ağlayacak İlker Yasin.. Yoksa bir bekar evinde, sabaha karşı kanında tonla alkolle ölü bulunmuş, ona mı çıldıracak?..
Hadi kendinizi İlker Yasin’in yerine koyun dostlarım..
Kerem’in adını duyunca, Gökmen Özdemir’i aradım, Vatan’dan.. Arkadaşı..
“Sor bakalım kerataya, evli barklı ve çocuklu kadını niye götürmüş evine” dedim. “Sordum bile ağbi” dedi, Gökmen.. “Vallahi daha o gece tanıştık. İkimizin de kafası iyiydi. Gittik işte” demiş, Kerem..
Defne’yi nerdeyse “Azize” ilan eden Ayşe kardeşim..
İşte anlatmak istediğim bu..
Daha tanıştığın gece, eve, yatağa koşmanın adı da love.. Ama onun fiili başka.. Aşk Yapmak..
Benim aşka düşmeye saygım var.. Ama aşk yapmaya yok..
İnsan evliyken de âşık olabilir. Evli birine de âşık olabilir.. Gönül ferman dinlemez, demiş eskiler.. Durup dururken dememişler..
Gönül ferman dinlemez tamam ama, 18 aylık bebeği olan evli genç kadın da, daha o gece tanıştığı erkeğin evine koşmaz..
Bunu bana kimse kabul ettiremez. Ben mahalle baskısından da korkmam. Kafamı kesseler düşündüğümü söylerim..
Defne boşanma kararı almış mı?. Mahkemeye baş vurmuş mu?. Evini ayırmış mı?. Ayrı mı yaşıyor eşinden, bebeğinden..
Bilmiyorum.. O konuda satır okumadım, ne öncesinde magazin sayfalarında. Ne de ölümü sonrası haberlerde ve yorumlarda..
Yani..
Ortada çok açık, çok seçik bir “İhanet” var.. Hem de aşk aldatması bile değil. Bir gecelik macera/aldatılan bir koca ve unutulan bir bebek..
Ölmüş.. Allah rahmet eylesin..
Ama böyle bir insana, öldü diye saygı duymamı kimse benden beklemesin..
Kimse de, onu Azize ilan ederek, gençliğin önüne “Rol model” diye koymaya kalkmasın..
Defne Joy Foster’in ölüm sebebi bilinmiyor..
Astım hastasıymış. Fena halde sarhoşmuş. Bilinen o.. Alkol mü?. Son zamanlarda zararı bilimsel araştırmalara konu olan, bir nevi doping, enerji içeceklerinin aşırı kullanılması mı?. Uyuşturucu mu?. 10 gün içinde Adli Tıp gerçeği açıklayacakmış.. Öğreneceğiz.
Ama benim görüşüm değişmeyecek.
Defne’nin ölümü tipik bir “Su testisi, su yolunda kırıldı” olayıdır!.
 


21 Temmuz 2010 Çarşamba

İyi stadyum yok

*Türkiye'nin yüz akı bir stadı yok. Saracoğlu kaçak, yerleşim bakımından yüz karası bir stat. Olimpiyat leş, İnönü Stadı çağ dışı

* Türk Telekom Arena'nın daha modern, daha mükemmel, daha kullanılır olması için savaş veren herkese saygı duymak lazım

* Rijkaard artık biliyor ki yeni bir kötü sonuç daha olursa gönderilecek ve bu nedenle kendi paçasını kurtarmaya uğraşıyor

20 Temmuz 2010 Salı

Şifre verdi çözen yok

*"Fener medyası var" diyordum o da yokmuş. 5-2'lik maç sonrası Aykut'un ruh halini bir gazete analiz etmedi. Halbuki önemli ipuçları verdi

*"Ortada takım yok, futbol yok" diyerek muhabirin sorusunu yarıda kesti ve Köln maçında büyük bir tahribata uğradıklarını söyledi

*Şimdi düşünüyorum; acaba Aykut, 'Takım içinde bana karşı bir cepheleşme var. Bazı adamlar bilerek oynamadı' mı demek istedi.