*Taraf Gazetesi Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Taraf Gazetesi Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2011 Çarşamba

‘Altı ay içinde AKP hükümeti istifa etmek zorunda kalacak’

Baştan söyleyeyim yukarıdaki sözler bana ait değil. Benim öngörüm de değil. Bu sözler uzun süredir beynime kaçmış bir sivrisinek gibi kafamın çeperlerine çarpıp duruyor. Bu sözler seçimlerden önce Mahmut Alınak tarafından söylenmişti. Doğrusu uzun süredir tereddütlüydüm o programı hatırlatıp hatırlamama konusunda. Geçen yeniden dinledim Alınak’ın o sözlerini. Amerika’da olduğumdan dolayı da Alınak’a ulaşamadım. Artık yazmaya karar verdim. Eğer Alınak’ın bir açıklaması olursa buradan seve seve yayımlarım.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Madde madde, Atatürk’ün yanlışları (3)

Atatürk’ün Türk köle ordularının varlığına değinmeyi Türklere yönelik bir önyargı, “bizi” küçültme ve aşağılamaya yönelik bir komplo gibi görüp, bunun söylenmemesini istemesi, (2g) halifelik sorununa da eklemleniyor. Türk gulamların İslâm âleminde “birinci derecede nüfuz ve hâkimiyet sahibi” olmalarına örnek olarak, “Muhammed’in Halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine râm” etmelerini gösteriyor.

Burada Atatürk’ün ne kastettiği nispeten daha açık. Halifeler bir yere kadar hem dinî, hem siyasî lider ve yönetici konumundaydılar. Emevîlerle birlikte halifelik ırsî bir monarşiye, bir hanedan devletine dönüştü. Ancak Emevi ve Abbasilerden sonra halifeler zayıflayıp siyasî yetkilerini yitirdiler. 11. yüzyılda önce Selçuklularla gelip klasik İslâm diyarlarının tepesine oturan “Türk askerî aristokrasisi”nin (savaşçı soyluluğunun) himayesine girdiler. Bu gelişmenin (hâkim) “sultan” ile (tabii) “halife”yi ayırdığını ve “gölgede” bir halifeliğe yol açtığını görüyoruz.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Gelecek ve CHP

Bu seçimlerin sonrasındaki Türkiye, geçen seçimlerin sonrasındaki Türkiye’den çok farklı.
22 Temmuz’da darbeciler, Ergenekoncular, onların medyadaki ve yargıdaki uzantıları henüz gereken dersi almamışlardı, gelişmelerin yönünü okumakta aciz kalmışlardı.
Geleceği görmekteki yetersizlikleri, olanları anlamaktaki körlükleri onları “küstahlaştırmıştı”, halkın o büyük cevabına rağmen hâlâ halk iradesiyle iktidara gelmiş olan bir siyasi partiyi yıkabilecekleri yanılgısını taşımak onları pervasızlaştırmıştı.
Halkın büyük desteğine sahip olan AKP’yi devirmeye teşebbüs ettiler.
Darbe planlarıyla yaptılar bunu, lahikalarla, fişlemelerle, cuntalarla, kapatma davalarıyla, yargıyla kurdukları gizli ilişkilerle yaptılar.
İçyüzlerinin belgelerle ortaya çıkması, gözlerden ırak yaptıkları toplantıların kamuya yansıması, darbe planlarının yakalanması, Ergenekon ve Balyoz davalarının sürdürülmesi, bunlara tevessül eden generallerin ve hukukçuların ayıklanması, onlara artık bu işlerin bir daha tekrarlanmayacağını öğretti.
Şimdi ne generaller, ne medya, ne de iş dünyasının gıllıgışlı düzenlere meraklı adamları böyle işlere kalkışabilecek durumda.
Demokrasi dışı unsurların hepsi değilse de büyük bir kısmı temizlendi.
Hukuk dışı oyunlara kalkışacak olanların cezalandırılacağı açıkça anlaşıldı.
Ergenekonvari işlere girişeceklerin paçalarını kurtaramayacağı öğrenildi.
Halkın bu tür rezilliklere bir daha izin vermeyeceği kafalara çakıldı.
Askerî vesayetin geriletilmesinde büyük bir rol oynayan AKP’nin önünde geniş bir siyasi alan açıldı, demokrasiye ve barışa doğru yürüyüşünü engelleyebilecek hiçbir “derin” engel yok artık.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Durun, öldürmeyin

Geçen gün genç Kürt entelektüellerinin de olduğu bir sohbet sırasında akıllı ve yetenekli bir Kürt kızı, içten bir coşkuyla “Apo ‘öl’ derse Kürtler ölür,” dedi.

“Ondan bir kuşkum yok,”
dedim, “benim merak ettiğim başka, Apo ‘yaşa’ derse Kürtler yaşar mı?”
Bir sessizlik oldu.

“Apo ‘öl’ dese Kürtler ölür mü”
diye sorulsaydı hepsinin hızla “evet” diye cevaplayacağını biliyordum ama “yaşar mı” diye sorunca herkes sustu.
Bu suskunluğu biliyorum.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz.
Bir yer geliyor, insanlar savaşa alışıyor, ölmek ve öldürmek, yaşamak ve yaşatmaktan daha çekici görünmeye başlıyor.
Savaş, barış için yapılır.
Savaşın amacı, istediğin türde bir barışı ele geçirmektir.
Barışa doğru ilerler savaş.
Sonunda galip gelen diğerine isteğini kabul ettirir ya da kimse yenemez karşılıklı tavizlerle anlaşırlar.
Ama uzun süren iç savaşlarda bir yer gelir ki “savaş, barış için yapılmaz”, amacından sapar ve “savaş, savaş için” yapılmaya başlar.
Bir barışa ulaşmaya, çıkarına olan bir sonucu elde etmeye, yenişemiyorsan karşılıklı tavizlerle anlaşmaya değil, “intikam almaya, karşısındakine gününü göstermeye, karşısındakini aşağılamaya,” yönelir.
Savaşların en amansızı, en tehlikelisi de budur işte.
Kürt savaşının niye çıktığını biliyoruz.
Devlet, Kürtlerin varlığını yıllarca inkâr etti, dilini konuşmasını bile yasakladı, acılar çektirdi, işkence yaptı, öldürdü.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

33 asker

İlerde iyi bir tarihçi “alçaklıklar tarihini” de yazacak herhalde.
Çünkü yakın geçmişimiz gerçekten “alçakça” cinayetlerle dolu.
Binlerce insan öldürüldü.
Kim öldürdü onları?

“Derin devlet öldürdü”
diyoruz, bu, ortaklaşa kabul gören bir tanım.
Derin devlet kim peki?
Derin devlet denen, devletin görevlileri, askerleri, polisleri, istihbaratçıları.
Niye işliyorlar bu cinayetleri?

“Vatansever oldukları için”
cinayet işlediklerini söylüyorlar.
İşledikleri cinayetler ne işe yaramış peki?
Sadece kaos, karmaşa yaratmış, savaşın sürmesine yol açmış, barışı geciktirmiş.
Tabii asıl soru şu:
Derin devlet neden savaşın sürmesini, hep kaos içinde yaşamamızı, bu ülkenin vatandaşlarının birbirine düşman olmasını istiyor?
Görünürde bu kaos, “askerî vesayeti” besliyor.
Hep “muhtemel” bir darbenin yolunu açık tutuyor.
Halkın iradesinin devletin yönetimine egemen olmasına engel oluyor.
Ama sadece bu kadar değil elbette.
Bu “derin devletin” kendi hesabına çalıştırdığı onca katil, kaçakçı, haraççı, mafyacı da var.
Onlar niye derin devletle iç içe?
Çünkü savaşın, kaosun, karmaşanın büyük bir getirisi var.
En başta uyuşturucu kaçakçılığı.
Neşe Düzel’le yıllar önce konuşan bir MHP yöneticisi, “Uyuşturucunun asker ve polis eskortuyla kaçırıldığını” söylemişti.
Uyuşturucu kaçakçılığından mahkûm olan Baybaşin, “Ben devlet memuruyum” demişti, bir başka kaçakçı, “Binlerce ton uyuşturucuyu ben Türkiye’den devletten habersiz nasıl geçirebilirdim” diye sormuştu.

6 Mayıs 2011 Cuma

Korkmak

Kürt meselesi öyle siyasi hesaplarla kurcalanacak bir mesele değil.
Siyasetçiler kendi kafalarında çeşitli zamanlamalar, düzenlemeler, takvimler, planlar oluşturabilirler ama hayat onların “zamanlamasına” uymuyor.
Birdenbire hep birlikte yeniden kanlı bir belanın kıyısına geliveriyoruz.
Önce, PKK’nın ateşkes ilan etmesine rağmen askerî birlikler hiç gerekmediği halde gidip Dersim’de yedi PKK’lıyı öldürdü.
Buna kimin, niye, hangi amaçla karar verdiği anlaşılamadı.
Bir anda ortalık gerildi.
Dün Diyarbakır bir şehir halinde yasa gömüldü.
Böyle “bir olayla” gerginliğin tahminlerin üstünde artmasını anlayamayanların, yaşanan her olayın “otuz yıllık bir savaşın” yarattığı harabiyetin üstüne eklendiğini kavramaları lazım.
Ardından, “PKK’lı olduğu söylenen” bir grup gidip Kastamonu’da bir polisi vurdu.
Böyle bir saldırının niye gerçekleştiğini de anlamak mümkün değil.
İmralı’da devletl-Öcalan görüşmeleri “açıkça” sürerken böyle bir eylem nasıl bir sonuç yaratacak, bu “müzakerelerin” olumlu bir yönde gitmesine yardım mı edecek?
Hayır, tam aksine.
Üstelik bu saldırının yapılacağı daha önceden bilindiği, Emre Uslu bunu geçen hafta yazdığı halde, Kastamonu gibi yerde böyle bir cinayetin işlenmesi yaşanan olayların tuhaflığını daha da arttırdı.
Bu iki olay, “Kürt meselesini ben kafamdaki hesaplara göre çözerim” diyen bütün siyasetçilere açık bir mesaj aslında.
Hayatın kontrolünü elinizde tutamazsınız.

16 Şubat 2011 Çarşamba

CHP ve Ergenekon

Acaba Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’la gizli bir anlaşma mı yaptı diye düşünüyorum bazen; acaba gidip ona, “sen ne istersen yap, ne istersen söyle, hiç canını sıkma, ben sana tarihî bir zafer kazandıracağım, büyük bir oy patlaması yaşatacağım” mı dedi?
Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin, “gizli bir AKP destekçiliğinin” dışında bir manası yok çünkü...

“Getirin Ergenekon belgesini, ben de imzalayıp, üye olacağım”
lafının başka ne anlamı var?
Bakın, eğer “Ergenekon yandaşlığı” oy getiren bir şey olsaydı Ergenekon’a gerek kalmazdı; öyle darbe hazırlıkları, suikastlar, cinayetler yapılmazdı, her yere silahlar gömülmezdi, gidip halka “Ergenekon” düşüncesi anlatılır ve oyları alınırdı.
Ergenekon’a halk destek vermediği için Ergenekon kuruluyor, onca plan yapılıyor, onca cephane toprağa gömülüyor.
Halk, askerî vesayete karşı olduğu için kaos yaratılıp darbe hazırlanarak, halk sindirilmek isteniyor.
Bu mantığı anlamak gerçekten bu kadar zor mu?
Bunu anlayamayan bir siyasi partinin herhangi bir seçimi kazanması mümkün mü?
Ergenekon’un destekçisi olan bir kitle var elbette.
Ama o kitle küçük bir azınlık.
Tarihimizde, Ergenekon tarzı bir yapıyı, ordunun siyasete müdahalesini, darbeciliği destekleyerek seçim kazanmış bir tek parti var mı?
Halk bir tek kez bile böyle bir partiye oy vermiş mi?
27 Nisan muhtırasını destekleyen CHP’nin 22 temmuzda aldığı oyla, o muhtıraya karşı direnen AKP’nin aldığı oyları kıyaslamak bir siyasetçiye gerçeği göstermez mi?
27 Nisan muhtırasının ertesinde yaşanan seçimin sonuçlarından hiçbir ders çıkarmıyor mu Kılıçdaroğlu?
Doğrusu ya Kılıçdaroğlu’nun, 27 Nisan muhtırasına tepki gösteren herkesin “şeriatçı”, o muhtırayı destekleyen herkesin de demokrat ve laik olduğuna inanacak kadar “saf” olduğunu hiç zannetmiyorum.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

GENELKURMAY BAŞKANI’NIZI NASIL ARZU EDERSİNİZ?


Ordunun başındaki isim değişiyor ya, yine mintaksla canım mintaksla sezonu açıldı…
Bir başka deyişle Genelkurmay Başkanı yarıştırmaca… Karpuz seçer gibi şöyle hafiften yoklamaca; hangisi daha asker gibi asker?
Hilmi Özkök fazla “demokratik” ve “anlayışlı” çıktı…
“Ordu göreve” diye pankart açtılar darbe yapmadı…
En romantiğinden (Yakamoz), en aksiyonvarisine (Balyoz) darbe seçenekleri sundular…
“Hiçbiri” şıkkını işaretledi…
Üzdü insanları, gitti…
Yerine “kodu mu oturtan” tezahüratları arasında Yaşar Büyükanıt verelim dediler…
Ara gazı olarak da, “Atatürk dünyanın en nazik insanıydı ama gerekince o da kodu mu oturturdu” diye yazdılar…
Büyükanıt geldi, “Özde – sözde” olayına girdi, e muhtıra bile verdi…
Tam omuzlara alınmak üzereydi ki… Dolmabahçe’de Başbakan ile baş başa iki satır sohbet edince onun da kredisi bitti…
Şimdi AKP işbirlikçisi olmaktan yargılanıyor…