Önceki günkü gazetelerde; “teknoloji dünyasının efsane ismi, iPod, iPhone, iPad ve MAC bilgisayarları”nın altında imzası bulunan Steve Jobs’un, 56 yaşında “pankreas kanseri”nden öldüğü haber verilirken deniliyordu ki;
“Hayatın en büyük icadı”na yenildi... Çünkü Steve Jobs öyle diyordu; “Hayatın en büyük buluşu, belki de ölümdür.”
Steve Jobs hakkında yazılanlardan bazıları şöyleydi:
Hasan KARAKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan KARAKAYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Ekim 2011 Cumartesi
Afrika’yı sömürenler, gözleri pırlanta ışıldayanlardır!
Güney Afrika’da bulunduğumuz süre içinde, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın görüşmelerini ve çeşitli plâtformlarda yaptığı konuşmaları, herhalde “haber”lerimizden okumuşsunuzdur...
Dün de; Başbakan Tayyip Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye’nin yürüttüğü “aktif dış politika”nın dünyadaki yankılarını anlatmaya çalıştım.
Bugün de, Güney Afrika ile ilgili “gözlem” ve “intiba”larımı aktarmak istiyorum.
HÂLÂ “BEYAZ’LAR EGEMEN!
¥ Dün de ifade etmeye çalıştığım gibi, Güney Afrika, çok ilginç bir ülke... Her şeyden önce, “3 ayrı başkenti” var... İkamet ettiğimiz Pretoria, “Yürütme” başkenti... Cape Town “Yasama”nın, Bloemfontein ise “Yargı”nın başkenti.
Dün de; Başbakan Tayyip Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye’nin yürüttüğü “aktif dış politika”nın dünyadaki yankılarını anlatmaya çalıştım.
Bugün de, Güney Afrika ile ilgili “gözlem” ve “intiba”larımı aktarmak istiyorum.
HÂLÂ “BEYAZ’LAR EGEMEN!
¥ Dün de ifade etmeye çalıştığım gibi, Güney Afrika, çok ilginç bir ülke... Her şeyden önce, “3 ayrı başkenti” var... İkamet ettiğimiz Pretoria, “Yürütme” başkenti... Cape Town “Yasama”nın, Bloemfontein ise “Yargı”nın başkenti.
10 Eylül 2011 Cumartesi
11 Eylül dolmaları... Yiyenlere afiyet olsun!
Bugün 11 Eylül 2011...
“İkiz Kuleler’e saldırı”nın, yani “11 Eylül tezgâhı”nın 10. yılı... “Bin yıl yaşayacak” denilen 28 Şubat nasıl ki birkaç yıl sonra “havası alınmış balon” gibi sönmüş ve “bumburuşuk” olmuştur, 11 Eylül 2001’deki “İkiz Kuleler” olayının bir “tezgâh” olduğu da gözler önüne serilmiştir... 28 Şubat; “Türk derin devleti”nin bir operasyonu idi... 11 Eylül olayı da “ABD derin devleti”nin tezgâhıdır.
4 BİN YAHUDİ NEREDE?
“İkiz Kuleler’e saldırı”nın, yani “11 Eylül tezgâhı”nın 10. yılı... “Bin yıl yaşayacak” denilen 28 Şubat nasıl ki birkaç yıl sonra “havası alınmış balon” gibi sönmüş ve “bumburuşuk” olmuştur, 11 Eylül 2001’deki “İkiz Kuleler” olayının bir “tezgâh” olduğu da gözler önüne serilmiştir... 28 Şubat; “Türk derin devleti”nin bir operasyonu idi... 11 Eylül olayı da “ABD derin devleti”nin tezgâhıdır.
4 BİN YAHUDİ NEREDE?
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Ha PKK, ha KCK ve BDP...
Yok birbirlerinden farkı! Bilenler bilir... “Mantık”ta, “yargıya ulaşma”nın ya da “ulaşılan yargının doğruluğunun ispatlanması”nın iki yolu vardır!.. “Tümevarım... Tümdengelim.” Tümevarım; gözlenen “tek tek olgular”dan yola çıkarak “genel yargılar”a ulaşma yöntemidir... Bir başka deyişle; tümevarım, özelden genele giden bir akıl yürütme türüdür. Tümdengelim ise; gerek akıl, gerekse gözlem ve deney yoluyla elde edilmiş genel bir “yargı”yı, ayrı ayrı olaylara uygulamaktır... Başka bir deyişle; “özelin bilgisini, genel yargılardan çıkarmak”tır. Meselâ, şu örnek: “Toplumsal değişmenin çok hızlı olduğu dönemlerde suç oranı artar. İstanbul’un toplumsal değişme hızı çok fazladır. O halde İstanbul’da suç oranı artar.” Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi tümdengelim yöntemi, bize yeni bir bilgi vermez.
18 Ağustos 2011 Perşembe
Erdoğan, “bombalama” emrini niye erkene aldı?
Bazı köşe yazarları, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son çıkışlarını yorumlarken, ondaki “sert”leşmenin sebeplerini sorguluyorlar... Soruyorlar: Bir “demokrat” iken, niye “şahin” kesildi?.. Bence; Erdoğan’daki bu “tavır değişikliği”ni anlayabilmek için, ilk önce “Erdoğan’ı tanımak” gerekir...
Benim tanıdığım Erdoğan;
“Son derece duygusal” bir insandır...
Hem de, “aşırı duygusal!”
Ama aynı zamanda;
“Mükemmeliyetçi”dir!..
İster ki;
Her şey “düzgün” olsun, her şey “rayında” yürüsün!.. Hiçbir işte “aksaklık” olsun istemez... Sorunları “yığmak” veya “ötelemek” yerine, “anında çözmeyi” sever!..
Bunun için de;
“Kendinden bile fedakârlık” yapar!..
Oturmaz!.. Durup, dinlenmez!..
Nerede bir “sorun” varsa, onu çözmeye koşar!
İşte, “yaradılış”ından kaynaklanan bu özellikleri itibariyle de; “her sorunu çözmeyi, her yangını söndürmeyi, her gözyaşını silmeyi ve her yükü omuzlamayı” kendine “görev” edinmiştir!
Dedim ya;
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Terörle mücadele... Org. Başbuğ, neyi başardı ki?
Dün, “şöhretler hastalığı”na yakalandığı için, sürekli “alkış” bekleyen, sürekli “sahnede kalmak” isteyen Yaşar Nuri Öztürk’ten söz etmiş, emekli Org. İlker Başuğ’u ise bugüne bırakmıştım.
Herhalde söylemeye gerek yok;
Org. İlker Başbuğ, görevde bulunduğu süre içinde, “en çok konuşan” Genelkurmay Başkanları’ndan biriydi.
Çok konuştu, çok yanıldı!..
Zaman zaman öyle “ipe-sapa gelmez lâflar” etti ki; çok konuşuldu, çok tartışıldı!..
Onun dönemi; “Ergenekon operasyonları”nın hız kazandığı bir devir olduğu için; kâh “savunma”da kaldı, kâh “taarruz”a geçti!..
Ama, gerek verdiği “demeç”lerle, gerek yaptığı “basın toplantıları” ile sürekli “gündemde” kaldı.
Dedik ya;
Herhalde söylemeye gerek yok;
Org. İlker Başbuğ, görevde bulunduğu süre içinde, “en çok konuşan” Genelkurmay Başkanları’ndan biriydi.
Çok konuştu, çok yanıldı!..
Zaman zaman öyle “ipe-sapa gelmez lâflar” etti ki; çok konuşuldu, çok tartışıldı!..
Onun dönemi; “Ergenekon operasyonları”nın hız kazandığı bir devir olduğu için; kâh “savunma”da kaldı, kâh “taarruz”a geçti!..
Ama, gerek verdiği “demeç”lerle, gerek yaptığı “basın toplantıları” ile sürekli “gündemde” kaldı.
Dedik ya;
5 Ağustos 2011 Cuma
Bir maden uğruna Çaldağ, “çöldağ” olmasın!
Bilirsiniz, herhangi bir konuda, kolay kolay “üst üste iki yazı” yazmam... Ancak “çok önemli” konularda, o da “nadiren” olur... Turgutlu’daki Çaldağ’la ilgili yazıyı iki güne yaydığıma göre, bilin ki, bu olay “çok önemli”dir.
Dün, olayın yazıya sığmayan bölümlerini de bugün aktarmak istiyorum... Dün de ifade ettiğim gibi; Salihli TEMA Temsilcisi Hüseyin Emrem ve Turgutlu Tema Temsilcisi Ayla Yönet hanımefendi ile birlikte, “Çaldağ’ın zirvesi”ne kadar çıktık ve “Sardes Madencilik”in dağı nasıl oyduğunu, bazı ağaçlık bölgeleri nasıl “cascavlak” bıraktığını, bir defa daha gözlerimizle gördük.
Dağın zirvesinden “Gediz Ovası”na baktığımızda, gözlerimizin önünde “cennet gibi bir ova” uzanıyordu...
Hüseyin, “Bu cennet, cehenneme dönüşmesin” dedi... Haklıydı... “Çaldağ”, gerçekten de, bir “çöldağ” olmamalı!..
Dün, olayın yazıya sığmayan bölümlerini de bugün aktarmak istiyorum... Dün de ifade ettiğim gibi; Salihli TEMA Temsilcisi Hüseyin Emrem ve Turgutlu Tema Temsilcisi Ayla Yönet hanımefendi ile birlikte, “Çaldağ’ın zirvesi”ne kadar çıktık ve “Sardes Madencilik”in dağı nasıl oyduğunu, bazı ağaçlık bölgeleri nasıl “cascavlak” bıraktığını, bir defa daha gözlerimizle gördük.
Dağın zirvesinden “Gediz Ovası”na baktığımızda, gözlerimizin önünde “cennet gibi bir ova” uzanıyordu...
Hüseyin, “Bu cennet, cehenneme dönüşmesin” dedi... Haklıydı... “Çaldağ”, gerçekten de, bir “çöldağ” olmamalı!..
4 Ağustos 2011 Perşembe
Konuşulan o fotoğraf... Bir köyde 2 muhtar olmaz
Herkes “o fotoğraf”ı konuşuyor... Türkiye’de “ilk”lerin yaşandığı şu son günlerde; “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk” yaşandı ve “istifa” eden “4 komutan”la ilgili kriz, “4 saatte” aşılarak “sivil irade”nin güçlülüğü gösterildi.
“İlk”ler, daha sonra da yaşanmaya devam edildi... Jandarma Genel Komutanı Org. Necdet Özel; önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na daha sonra da Genelkurmay Başkanvekilliği’ne atanarak, Yüksek Askerî Şûra’nın zamanında toplanması sağlandı.
Yine, “Türkiye’de ilk” defa;
YAŞ toplantısına 14 yerine 9 general ve oramiral katıldı... Böylece, “kuvvet komutanları” olmadan da YAŞ’ın toplanabileceği görülmüş oldu.
YAŞ’TA TEK BAŞINA!
“İlk”ler, daha sonra da yaşanmaya devam edildi... Jandarma Genel Komutanı Org. Necdet Özel; önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na daha sonra da Genelkurmay Başkanvekilliği’ne atanarak, Yüksek Askerî Şûra’nın zamanında toplanması sağlandı.
Yine, “Türkiye’de ilk” defa;
YAŞ toplantısına 14 yerine 9 general ve oramiral katıldı... Böylece, “kuvvet komutanları” olmadan da YAŞ’ın toplanabileceği görülmüş oldu.
YAŞ’TA TEK BAŞINA!
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Genelkurmay “Yazıcıoğlu cinayeti”ne el atmalıdır!
Önce; geçen yıl bugünlerde anlattığım bir “hikâye”yi hatırlatmak istiyorum. Ölümlerin “çan çalarak” ilan edildiği bir ülke varmış. Çan bir defa çalındığında, “halktan biri” ölmüştür. “İki defa” çalındığında, halk içinden tanınmış, “eşraftan biri” ölmüştür. “Üç defa” çalındığında, “saray çevresi”nden, yani “bürokrasiden biri” ölmüştür. “Dört defa” üst üste çalındığında ise “kral” ölmüştür. Günün birinde yine bir çan sesi duyulur. İnsanlar, biri öldü sanırlar. Peşinden hemen ikincisi... “Oo, ölen eşraftan biriymiş, kim acaba?” der halk... Peşinden üçüncü vuruş... İnsanlar iyice meraklanmış, “saraydan kim öldü” diye... Dördüncü çan sesi geldiğinde ise insanlar “kral öldü” heyecanıyla kilisenin etrafında toplanmaya başlamışlar. Ama o da ne! |
29 Temmuz 2011 Cuma
PKK terörü de bitecek, askerî vesayet de!
Televizyonlar, dünkü “öğle haberleri”ne şöyle bir giriş cümlesi ile başlıyorlardı: “Ankara’nın gündeminde terörle mücadele ve YAŞ zirvesi, İstanbul’un gündeminde ise Hrant Dink dâvâsı vardı.”
Gerçekten de, özellikle “terörle mücadele” konusunda, yeni bir sürece girildi... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner arasında 2 gündür devam eden görüşmeler de gösterdi ki; bundan böyle, terörle mücadele “amatör askerler”le değil, “profesyonel askerler”le ve “Özel Harekât Timi” tarafından yürütülecek.
Başbakan Erdoğan öyle dedi ya;
Gerçekten de, özellikle “terörle mücadele” konusunda, yeni bir sürece girildi... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner arasında 2 gündür devam eden görüşmeler de gösterdi ki; bundan böyle, terörle mücadele “amatör askerler”le değil, “profesyonel askerler”le ve “Özel Harekât Timi” tarafından yürütülecek.
Başbakan Erdoğan öyle dedi ya;
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Krizlerden yoruldum...
Ben tatile çıkıyorumDün bu yazıyı yazdığımda, henüz Meclis toplanmamıştı... Dolayısıyla CHP’lilerin ve BDP’lilerin “yemin” edip etmediklerini bilmiyorum. İnşaallah etmişlerdir. Çünkü ben; CHP’nin ve BDP’nin yol açtığı krizin; “ha bugün, ha yarın çözüleceğini” beklemekten yorulmuş bulunuyorum. |
30 Haziran 2011 Perşembe
Meclis’e gelemeyen milli irade değil, partilerin iradeleridir!?
Bazen “sorulan soru” veya “alınan cevap” kadar, “sorunun şekli” de önemlidir... Bazı “soru”lar vardır ki; içinde “tuzak” vardır ve insanı “yönlendirir” ve dolayısıyla “cevap” da “istenilen yönde” alınır.
Bunun en güzel misallerinden biri de, fıkra tadındaki şu olaydır:
3 arkadaş, “lokanta”da yemek yerler, garsondan “hesap” isterler.
Garson hesabı getirir;
“25 lira.”
Her üçü de; “ben ödeyeyim” der ama, birbirlerini ikna edemezler...
En sonunda bir “çözüm” bulurlar: “Alman usûlü yapalım.”
Yani, herkes “kendi ücretini” verecektir... Ceplerinden “10’ar lira” çıkarıp, garsona verirler.
Garson da; 25 lirayı alır, “para üstü” olarak “5 lira” verir.. O “5 lira”nın “3 lira”sını geri alıp, “2 lira”sını garsona “bahşiş” verirler.
Bunun en güzel misallerinden biri de, fıkra tadındaki şu olaydır:
3 arkadaş, “lokanta”da yemek yerler, garsondan “hesap” isterler.
Garson hesabı getirir;
“25 lira.”
Her üçü de; “ben ödeyeyim” der ama, birbirlerini ikna edemezler...
En sonunda bir “çözüm” bulurlar: “Alman usûlü yapalım.”
Yani, herkes “kendi ücretini” verecektir... Ceplerinden “10’ar lira” çıkarıp, garsona verirler.
Garson da; 25 lirayı alır, “para üstü” olarak “5 lira” verir.. O “5 lira”nın “3 lira”sını geri alıp, “2 lira”sını garsona “bahşiş” verirler.
29 Haziran 2011 Çarşamba
Ha boykot, ha protesto...
CHP-BDP el ele Kandil’e!Meclis Başkanlığı’nın davetlisi olarak, dün “yemin töreni”ni izlemek üzere Meclis Genel Kurulu’ndaydım...
Ankara Temsilcimiz Yener Dönmez’le birlikte Meclis’in her yanını dolaşma, karşılaştığımız “bakan” ve “milletvekilleri”ne “hayırlı olsun” deme imkanı bulduk...
Bu arada Meclis muhabirimiz Ali Eyvaz’ı da “Akit’in Meclis Bürosu”nda ziyaret edip, çayını içtik...
Kendileriyle görüşme fırsatı bulduğumuz bakan ve milletvekillerinin yüzünde “buruk bir sevinç” vardı...
Öyle ya; bir “demokrasi şöleni” olması gereken “yemin töreni”, bir yandan BDP’li milletvekillerinin “boykot”u, bir yandan da CHP’li milletvekillerinin “protesto”su ile gölgelenmişti.
KILIÇDAROĞLU’NUN FİKRİNİ BAYKAL DEĞİŞTİRMİŞ
Ankara Temsilcimiz Yener Dönmez’le birlikte Meclis’in her yanını dolaşma, karşılaştığımız “bakan” ve “milletvekilleri”ne “hayırlı olsun” deme imkanı bulduk...
Bu arada Meclis muhabirimiz Ali Eyvaz’ı da “Akit’in Meclis Bürosu”nda ziyaret edip, çayını içtik...
Kendileriyle görüşme fırsatı bulduğumuz bakan ve milletvekillerinin yüzünde “buruk bir sevinç” vardı...
Öyle ya; bir “demokrasi şöleni” olması gereken “yemin töreni”, bir yandan BDP’li milletvekillerinin “boykot”u, bir yandan da CHP’li milletvekillerinin “protesto”su ile gölgelenmişti.
KILIÇDAROĞLU’NUN FİKRİNİ BAYKAL DEĞİŞTİRMİŞ
26 Haziran 2011 Pazar
Size bir iyi, bir de kötü haberimiz var!
Hani, bazıları, birisiyle konuşmaya başlamadan önce; “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” derler de, muhatabı “Önce iyi haberi söyle” deyince iyi haberi verirler ya... Meselâ, şöyle: Hastasına telefon eden doktor; “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var... İyi haber şu: 24 saatlik ömrün kaldı!” Hasta çılgına döner: “Sen kafayı mı yedin doktor... Bunun neresi iyi haber?.. Bundan daha kötüsü ne olabilir ki?” Doktor, kötü haberi açıklar: “Nerelerdesin Allah aşkına; dünden beri sana ulaşmaya çalışıyorum!” AKİT OKURLARI UMRE’DE |
23 Haziran 2011 Perşembe
1991’de “Git” diyorlardı... 2011’de “Gel” diyorlar ama gelmiyorlar!
Olacağı buydu... Hep, “keriz”leri bol bir ülkede “kriz”ler eksik olmaz derdim ya, işte nur topu gibi bir “kriz”imiz daha oldu. Dün de yazdım; Gelin, hep birlikte YSK’nın üzerine çullanalım; “Sen ne yapıyorsun arkadaş?.. Senin görevin; milletin iradesini Meclis’e göndermektir, oligarşi safında yer alıp, kaos üretmek değil!” diyelim... Dahasını da diyelim!.. Hatta, daha fazlasını da diyelim!.. Gelin, hep birlikte YSK’yı topa tutalım, tokatlayalım, evire-çevire dövelim!.. Ama, merhum Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, “hırsız”ın hiç mi suçu yok?.. TEK SUÇLU YSK MI? |
22 Haziran 2011 Çarşamba
Hatip Dicle olayının aslı ve Merve Kavakçı’nın gözyaşı!
Daha önce de yazmıştım... “Kaos Teorisi”ne göre; “Hiçbir şey, birbirinden bağımsız değil”dir... Meselâ, “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa’da fırtına kopmasına sebep olabilir.” Ben de böyle düşünüyorum. Hiçbir olay, “tek boyutlu” değildir... Kelebeğin “kanat çırpması” nasıl ki fırtınayı “tetikler” ise, herhangi bir olay da, başka olayları tetikler. O halde, hiçbir olaya “bulunulan yer”den veya “tek pencere”den bakmamak lâzım. YİNE BDP, YİNE KAOS! |
21 Haziran 2011 Salı
Yüzde 50’nin şifresi... Bu ahmaklar varken!
Hikâyeyi bilirsiniz... Fatih Sultan Mehmed Hazretleri, adamları ile gezerken, yanına sokulan bir “dilenci”ye bir “altın” vermiş... Dilenci parayı alınca; “Aman Sultanım” demiş; “Koskoca bir padişah, kardeşine bu kadar para verir mi?” Fatih Sultan Mehmed, nereden kardeş olduğunu sorunca, dilenci, demiş ki; “İkimiz de Hazreti Adem’in çocukları değil miyiz?.. Elbette kardeşiz!” Sultan Fatih; “Bu keşifini sakın başkasına söyleme” diye gülümsemiş; “Diğer kardeşlerimiz de pay isterse, sana zırnık bile düşmez.” Hikâyeden de anlaşılacağı gibi; Fatih Sultan Mehmed hazretleri, yolunu kesen adamı “kardeş” olarak kabul etmekte, onun “zekâ”sını takdirle karşılayıp “ödüllendirmekte” ama, sıkı sıkı da tembih etmektedir; “Sakın diğer kardeşler duymasın!” Öyle ya; Eğer “diğer kardeşler” de duyarsa, senin payına bu kadar da düşmez!.. YÜZDE 50’NİN ŞİFRESİ! Hikâyeyi niye anlattım?.. Bu “gülümsetici” hikâyeyi anlattım, çünkü; CHP’nin “yoldaş ve candaş” kalemleri, “hezimet”e kılıf ararlarken, “salakça hatalar” yapmasınlar!.. Dün de yazdığım gibi; CHP Genel Başkanı Bay Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Haziran Çarşamba günü yapılan CHP Merkez Yürütme Kurulu toplantısında, “AK Parti’ye oy veren yüzde 50’lik kitle”ye “hakaret” etmiş ve onların “Stockholm Sendromu”na yakalandığını iddia etmişti ya; “CHP’nin başı” böyle söyler de “yoldaş ve candaş”ları hiç geri kalır mı?.. “Yoldaş ve candaşlar” da; Başladılar “halka hakaret” etmeye!.. AK Parti’ye oy verenler için “ahmak” dediler, “salak” dediler... Yapmadıkları hakaret kalmadı!.. Onları tanıyorsunuz... Onlar, daha önce de; bu millete “göbeğini kaşıyan adamlar” ve “bidon kafalılar” diyerek hakaret etmişlerdi!.. Gerçi, “köpeğini kaşıyan” ya da “teneke kafalı” adamlardan başka bir yorum da beklenmezdi ama, yine de o kadar “salak”lar, o kadar “ahmak”lar ve o kadar “embesil”ler ki; hem “hesap-kitap” bilmiyorlar, hem de “sap yiyip saman çıkardıklarının” farkında değiller!.. Bakın, neler yazmışlar; “Yüzde 50’nin şifresi çözüldü!..” Peki, neymiş şifre?.. “Tayyip Erdoğan’ın karizması” mı, yoksa, onun bir “dünya lideri” olması mı? AK Partili “belediyeler”in vatandaşa “hizmet” sunması mı, “kadın” ve “genç”lerin olağanüstü çalışması mı?.. “CHP’li adaylar” yan gelip yatarken “AK Partili adaylar”ın girmedik sokak, selâm vermedik “esnaf” bırakmaması mı?.. Nedir yüzde 50’nin şifresi?.. CHP “kaynağı meçhul projeler” açıklarken, AK Parti’nin “çılgın projeler” açıklaması ve halkın, bunların gerçekleşeceğine olan inancı mı? Nedir yüzde 50’nin şifresi?.. AK Parti’nin; “yapacakları”nı sıralarken, “yaptıkları”nı teminat olarak gösterip; “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” demesi mi?.. Hayır, hiçbiri değil!.. “Yüzde 50’nin şifresi”neymiş biliyor musunuz?.. “Devlet kesesinden dağıtılan 2 milyar liralık yardım”larmış!.. AK Parti, son bir yıl içinde “devlet kesesinden 2 milyar lira” yardım dağıtmış ve bu da sandıkta “oy”a dönüşmüş, iyi mi?!?.. KİME, NE VERİLMİŞ? AK Parti, bu parayı; “yakacak, yiyecek, nakit destek, eğitim yardımı, kalkınma projesi” gibi isimler altında dağıtmış ve “milyonlarca” kişi, bu yardımlardan yararlanmış!.. Peki, kime ne verilmiş?.. Onu da sıralamışlar: ¥ Süt sığırcılığı, damızlık koyun ve seracılık projeleri için 9 bin aileye 89 milyon 802 bin TL... ¥ Sosyal hizmet projeleri için 102 projeye 5 milyon 494 bin TL... ¥ Gelir getirici projeler kapsamında, 1571 projeye 4 bin 60 kişi için 35 milyon 392 bin TL... ¥ Toplum kalkınması projeleri kapsamında 27 projeye 12 bin 957 kişi için 2 milyon 704 bin TL... ¥ Sosyal konut projeleri için 2010 yılında fondan 251 milyon TL kaynak TOKİ’ye aktarıldı. ¥ İl ve ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına yönelik periyodik aktarımların tutarı 538 milyon 449 bin TL. ¥ Şartlı sağlık yardımı kapsamında 829 bin 464 kişiye toplam 73 milyon 731 bin TL... ¥ Yılda iki kez yapılan eğitim yardımları 92 milyon 106 bin TL... ¥ 267 milyon 112 bin TL’lik şartlı eğitim yardımı... ¥ Öğle yemeği için 597 bin 805 öğrenciye 190 milyon TL... ¥ Gıda, yakacak ve barınma yardımları için 2 milyon 103 bin 403 kişiye 113 milyon 557 bin TL... TAM BİR MERD-Î KIPTÎ KAFASI Hani, Ziya Paşa’nın bir sözü vardır: “Şecaat arzederken, merd-i kıpti, Sirkatin söylermiş!” Yani, kıpti, “kahramanlık”larını anlatırken, aslında “hırsızlık”larını sıralarmış! Bunlar da aynı kafa!.. Akılları sıra “AK Parti’nin nasıl kazandığını” anlatıp “çamur” atacaklar ama, aslında “devlet imkânının vatandaşa aktarıldığını” itiraf ediyorlar!.. Öyle ya; Bu devlet, bundan 10 yıl öncesinde, bırakın millete para dağıtmayı; “deprem yaraları”nın sarılması için yapılan “bağış”ları bile “memurlara maaş” olarak ödemişti!.. Ama şimdi; Aynı devlet, hem memurunun maaşını ödüyor, hem de “fakir-fukara”ya, ya da “iş” yapacak olana para ödüyor!.. Yani; “Varlıklı”dan alıyor, “Yoksul”a dağıtıyor!.. Zaten, “sosyal devlet” olmanın gereği de bu değil mi?.. Peki, bunun neresi suç?.. Ne yani; bu para “millet”e değil de “ensesi kalın”lara mı dağıtılmalıydı?.. Daha önce yapıldığı gibi!.. KİŞİ BAŞI 100 LİRA! “Madalyonun bir yüzü” böyle... Gelelim “madalyonun öteki yüzü”ne... AK Parti ne kadar oy aldı?.. 21 milyon 442 bin!.. Bu da demektir ki; Türkiye’de “iki kişiden biri” AK Parti’ye oy vermiştir. Şimdi, gelin bir hesap yapalım: “Dağıtılan 2 milyar lira”yı, AK Parti’ye oy veren “21 milyon” kişiye bölelim... “2 milyar bölü 21 milyon” ne eder biliyor musunuz?.. Taş çatlasın, “100 lira!” Hatta 100 liranın da altında!.. Peki, “yüzde 50’nin şifresi” neydi?.. AK Parti, “2 milyar lira” dağıttı ve bu da “oy”a dönüştü!.. Bu kadar salaklık, bu kadar ahmaklık, bu kadar aptallık, bu kadar embesillik olur mu?.. İnsanlara, resmen ve alenen hakaret edip, “oylarını 100 liraya sattıklarını” söylüyorlar ki, bu; insanları “aşağılamak”tan başka bir anlama gelmez!.. Ama, onlar için normaldir!.. Onlar, bu ülkenin halkını hiçbir zaman sevmediler ki?.. Bu ülkenin “köpek”lerini, “kuş”larını, “kedi”lerini, “yılan”larını ve “böcek”lerini sevdiler de, “insan”larını hiç sevmediler ki?.. Millet de onları sevmedi!.. Onlar ne derse, tersini yaptı!.. Onlar “CHP” dedi, millet AK Parti’ye yöneldi!.. Onlar “Kılıçdaroğlu” dedi, millet Erdoğan’ı kucakladı!.. Aslında, “yüzde 50’nin şifresi” budur! AK Parti’yi “yüzde 50’ye” çıkaran, işte bu “sevgi”dir... CHP’ye “yüzde 26 hezimeti” yaşatan da bu “ahmak”ların millete duyduğu “nefret”tir!.. Bay Kılıçdaroğlu; “yenilginin sebebi”ni merak ediyorsa, bu “ahmak”lara baksın!.. Bu “ahmak”lar varken, CHP “iktidar” yüzü göremez!.. Recep’in bereketi Yanılmıyorsam, “Üç Aylar”ın, yani “Recep, Şaban ve Ramazan” aylarının başlamasından bir gün önceydi... Başbakan Tayyip Erdoğan, o akşam Samanyolu Televizyonu’nda, kendisine sorulan soruları cevaplandırıyordu. Gazetecilerden biri, programın sonunda; ertesi gün “Recep Ayı’nın başladığını” hatırlatarak; “Bir mesajınız var mı?” diye sordu... Başbakan Tayyip Erdoğan da; “Biliyorsunuz, benim bir adım da Recep’tir... Recep ayının milletimize ve memleketimize hayırlar getirmesini diliyorum” dedi. Ne ilginç değil mi; seçimler “Recep ayı”nda yapıldı... 12 Haziran, “Recep ayının 9’u”na denk geliyordu. “Recep ayı”nda doğduğu için “Recep” adı verilen Recep Tayyip Erdoğan; bir “Recep ayı”nda girdiği seçimde, sadece “yüzde 50 oy” almakla kalmamış, aynı zamanda; “Oylarını artırarak, üst üste 3 defa iktidar olmayı” başaran “ilk başbakan” olma ünvanını da kazanmıştı. Hani, bazıları “şifre” aramaya pek meraklıdır ya; “Recep” kelimesinde de şifre arasınlar... Öyle ya; “Recep ayı”ndaki seçim, “Recep’in zaferi”ne vesile oldu. Recep’in kelime anlamı; “Büyüklük ve yücelik” demek... Recep Tayyip Erdoğan da, Recep’te büyüdü ve yüceldi... |
18 Haziran 2011 Cumartesi
Kılıçdaroğlu, İnönü’ye niye sahip çıkmadı?
Dünkü Akit’te de yer aldığı gibi, CHP, tam bir “Dallas” görünümünde... Kimin eli, kimin cebinde belli değil... “Baş” kim, “ayak” kim; o da belli değil!.. Herkes “baş” olmuş; ya ekran ekran dolaşıyor, ya da kameraların karşısına geçip demeç patlatıyor!... Kim haklı, kim haksız?.. O da belli değil!.. Her ağızdan farklı bir söz, her kafadan ayrı bir fikir çıkıyor!.. Bu durum, en sonunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun “patlamasına” yol açmış ki; önceki gün gazetecilerle yaptığı “sabah kahvaltısı”nda demiş ki; “CHP’lilerin medya üzerinden eleştiri yapmalarını doğru bulmuyorum... Ben, Genel Başkanım!.. Varsa eleştirilecek bir şey; randevu alınır, gelinir, eleştiriler yapılır, yanlışlarımız söylenir!.. Biz, herkese saygı duyar ve dinleriz.” Kılıçdaroğlu haklı ama şu da var ki; kendisi de “mesaj”larını yine “medya” üzerinden veriyor!.. RANDEVU VERDİN Mİ Kİ? “Genel Başkan” böyle yaparsa, “parti içi muhalefet” de, elbette aynı yolu izleyecek ve “eleştiri”lerini “medya” vasıtasıyla yapacak!.. Hele de, “randevu” talepleri kulak ardı yapılmışsa!.. Bay Kılıçdaroğlu “randevu alıp, gelsinler” diyor ya, sormak lâzım; acaba “randevu” veriyor mu?.. Olayı duymuş olmalısınız. Bay Kılıçdaroğlu, “Özel Kalem”i olan Hamret Şafak Erdemiş’in görevine son vermiş!.. Peki, niye son vermiş?.. Çünkü efendim; Hamret Şafak hanım, “genel başkanla görüşmek” için “randevu” talebinde bulunanları geri çeviriyormuş!.. Son olarak; Parti Meclisi Üyesi Mehmet Zeki Gündüz’ün “randevu” talebini geri çevirip; “Genel Başkan, şu anda kimseyle görüşmek istemiyor” deyince, aralarında tartışma çıkmış ve olay Kılıçdaroğlu’nun kulağına gidince, Hamret hanımın görevine son verilmiş!.. Mehmet Zeki Gündüz’e gelinceye kadar, Allah bilir kaç “CHP kurmayı”nın “randevu” talebi geri çevrildi?.. Bu durumda; “Eski CHP’li”ler, ya da “Yeni CHP’li”ler ne yapacak; elbette “ekran”lara çıkıp, “eleştiri”lerini oradan yapacak!.. Yaptılar... Yapıyorlar da!.. Yalnız, “kafa”ları, “o kafa!” KEMAL ANADOL’UN ELEŞTİRİSİ! Hâlâ “Eski CHP”ye toz kondurmuyorlar, hâlâ “İnönü despotizmi”ni savunuyorlar!.. Kemal Kılıçdaroğlu’nu da, “İsmet İnönü’ye sahip çıkmamakla” suçluyorlar!.. Başbakan Tayyip Erdoğan; miting meydanlarında “Milli Şef İnönü”ye eleştiri yağdırıp; onun, “ekmek karne”lerini, “Kürtler” üzerindeki baskılarını ve “Türkçe Ezan dayatmaları”nı gündeme getirdi ya; geçenlerde ekrana çıkan “Eski CHP”nin kurmaylarından Kemal Anadol dedi ki; “Kemal Kılıçdaroğlu bu suçlamalara niye cevap vermedi?.. Niye İnönü’ye sahip çıkmadı?.. İnönü yanlış bir şey mi yaptı ki, Kemal Bey, hiç sesini çıkarmadı?” Ne yapacaktı ki Kılıçdaroğlu?.. Adam, bir defa “Yeni CHP” demiş, elbette “eski” ile bağlarını koparacak!.. Yoksa, sorar millet; “Senin neren yeni?” BAŞBAKAN SAYDAM’IN STOKLARI! Kaldı ki, “İnönü faşizmi”nin nesine sahip çıksın Kemal Kılıçdaroğlu?.. Tamam, o zaman “savaş dönemi”ydi ve “yoksulluk” zirvedeydi... Dolayısıyla, “karneyle ekmek dağıtımı” da mazur görülebilirdi!.. Ama, ortada bir gerçek vardı... Ekonomiyi “savaş şartları”na göre düzenlemek için çıkarılan “Milli Koruma Kanunu” ile, “yoksulluk”ların da ötesinde tam bir “sefalet dönemi” başlamadı mı?.. Kanuna göre; “Arazisi 40 dönümden az” olan “çiftçi”lerin bütün “öküz”lerine devletçe el konulmadı mı?.. “Tarım ürünleri”nin büyük bölümüne “devletçe el konulduğundan”, özellikle Trakya köylerinde “açlıktan ölenler” olmadı mı?.. Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından stoklanmak için toplanan “buğday”lar, “depo” olmadığı için tren yolu kenarlarında çürümedi mi?.. Savaştan önce 9 büyük ticaret firması varken, savaştan sonra bunların sayısı 41’e çıkmadı mı?.. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, bu durumu “itiraf” ederek; “Zengin ve paralı adamlar için bir mesele mevcut değildir” demedi mi?.. O dönemde “vurguncu” ve “stokçu” zümresi türemedi mi?.. Saraçoğlu’nun ardından Başbakan olan “Refik Saydam’ın evinde” bile, “çuvallar dolusu stoklanmış mal” bulunmadı mı?.. Ne yapsın Kılıçdaroğlu; Başbakan’ı bile “vurguncu” ve “stokçu” olan bu CHP’ye mi sahip çıksın?.. HİTLER’İN İSTERİK ÜRPERİŞLERİ Ne yapsın Kılıçdaroğlu?.. 1942’de çıkartılan yasayla, “servet” sahibi herkesin “varlık vergisi” ödemekle yükümlü kılınmasına mı sahip çıksın?.. Malûm, o dönemde; “Azınlık”lardan, “gerçek servetlerinin bile üstünde vergi ödemeleri” istenmişti!.. Vergiyi ödeyemeyen çoğu “gayrimüslim” olan 1400 kişi, Erzurum Aşkale’deki “çalışma kampları”na sevk edilip, “taş” kırdırılmış ya da “yol” yapımında çalıştırılmıştı!.. Dönemin İstanbul Defterdarı bile; “Bu kanunun vergi kanununa benzer bir tarafı yoktu!.. Sinir sistemimizden Hitler’in isterik ürperişleri geçiyordu” demiştir ki, uygulanan “faşizm”i görmeye herhalde yeterlidir!.. İşte bu “Varlık Vergisi”(!) yüzünden, “azınlık”ların, hem de kitleler halinde Türkiye’yi terk ettiklerini de unutmayalım!.. Ne yapsın Kılıçdaroğlu; Bu İnönü’ye mi sahip çıksın?.. FAŞİZANLIK DİZBOYU! 1938’de ölen Atatürk’ün yerine Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Atatürk’ü “Ebedi Şef”, kendisini de “Milli Şef” ilân ettirmedi mi?.. “Basın Kanunu”; lehte ve aleyhte tek konuşma olmaksızın Meclis’te değiştirilmedi mi?.. “Gazete” ve “dergi”ler, bu dönemde “toplam 44 defa” kapatılmadı mı?.. Ve yine 1938’de; Bugün üzerine ağıtlar yakılan Nazım Hikmet, Donanma Askerî Mahkemesi tarafından “askeri isyana teşvik” suçundan “28 yıl ağır hapis cezası”na çarptırılmadı mı?.. Daha sonra Moskova’ya kaçırılan Nazım Hikmet’in; “CHP yandaşı” Cumhuriyet gazetesi tarafından 1. sayfaya fotoğrafı konulup, “tükürün bu adamın yüzüne!” denilmedi mi?.. Hangi birisini sayalım?.. “Millî Şef despotizmi”nin o kadar örnekleri var ki, saymakla bitmez!.. Bir, “İstiklâl Mahkemeleri” var ki; “Sanığın idamına, şahitlerin bilâhere dinlenmesine” diye kararlar verirdi. Bir “Mustaf Muğlalı olayı” vardı ki, 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde “33 Kürt köylüsü kurşuna dizdirilerek” katledilmişti!.. “Tan Matbaası baskını”nı, “Tabutluk”ları, “Tahrir-i Sükun”ları ve “seçim hileleri”ni şimdilik yazmıyorum. KÖYLÜYE DIŞKI YEDİRİLDİ! Ama, Senirkent’teki “dışkı yedirme” hadisesini yazmadan geçmek olmaz!.. Olay şudur: 1947’de, yani “CHP iktidarı” döneminde, “Demokrat Partili kooperatif başkanı” Hükümet tarafından görevden alınır. Bu karara karşı çıkan Isparta’nın Senirkent bucağı halkı ile “jandarma” arasında “çatışma” çıkar!.. “Köylü”ye öyle “işkence”ler yapılır ki; “dayak” en hafifidir... Çünkü köylüye “dışkı” da yedirilmiştir!.. Hatta, başlarındaki “şapka” alınmış, o şapkanın içine “işemeleri” istenmiş, sonra da işedikleri şapka, başlarına geçirilmiştir!.. Hatta ve hatta; Bazı köylüler yere yatırılmış, üzerlerine binilmiş ve bir “eşek” gibi dolaştırılmıştır!.. Kılıçdaroğlu ne yapsın şimdi?.. Bütün bu “despotluk”lara, Hitler’i aratmayan “faşistlik”lere ve “Türkçe ezan zulmü”ne sahip mi çıksın?.. Bütün bu “zulüm”leri unutmayan halk, CHP’ye iktidar yüzü göstermedi. Kılıçdaroğlu, belki de bu yüzden “Yeni CHP” dedi... Ki, eski “zulüm”ler gündeme gelmesin!.. Haaa, ancak “yüzde 26”da kalabildi ama, eğer “Eski CHP” söylemini devam ettirseydi, herhalde “yüzde 19”larda kalırdı!.. Bence, “Yeni CHP” demekle iyi yaptı... Ama, bu “söylem”in içini doldurmalı ve halka “güven” vermelidir!.. Kılıçdaroğlu’nun tek sorunu; “Halka güven verememek”tir!.. Halk da haklı; “CHP zulümleri”ni unutamıyor ki!.. Vali Bey’in genelgesi! Bu adamlar ya “salak”, ya da beyinlerinde “anlama kıtlığı” var... Belki hiçbiri değildir de, “gen”lerinde “domuz geni” vardır!.. Çünkü, aslında “domuz gibi biliyorlar” da, “bilmezlik”ten geliyorlar. Bunlar değil miydi; “Yasalar böyle kardeşim!.. Örtüyü yasaklayan biz değiliz ki!.. Biz yasalar ne diyorsa onu uyguluyoruz!.. Ortada anayasa var, yasalar var, genelge ve yönetmelikler var!.. Herkes yasalara göre hareket edecek!” diyen?.. Böyle diye diye, yüzbinlerce insana kan kusturmadılar mı?.. Böyle diye diye, nice genç kızın istikballerini katletmediler mi?.. Sezer’in “kamusal alan” ucubesine sığınıp, nice insana zulmetmediler mi?.. İşte şimdi, Giresun Valisi Dursun Ali Şahin de; “yönetmeliklere uygun bir genelge” yayınlayıp, demiş ki; “Mezuniyet kutlamalarına katılacak kız öğrencilerin etekleri dizlerini örtsün!” Kaç gündür kıyametler kopuyor!.. “Çağdışı vali” demelerinden tutun da; “oldu olacak, peçe taktır” demeye varıncaya kadar, bir sürü “domuzca saldırı” örneği!.. Oysa; “yasa, yönetmelik ve genelge”leri kendileri de biliyor... Ama dedim ya; “gen”lerinde “domuzluk” var!.. Bu yüzden, “hayvanlar kadar özgür” olmak istiyorlar!.. |
15 Haziran 2011 Çarşamba
CHP’den bahaneler... Halamın bıyıkları olsaydı amcam olurdu!
“Argo”da bir tabir vardır... “Yenilgi”lerine “kılıf” arayanlar için derler ki; “Hatice’yi bırak, neticeye bak!” Rakamlar ortada: “AK Parti yüzde 50, CHP ise yüzde 26” Gürsel Tekin başta olmak üzere, CHP’li kurmaylar diyorlarmış ki; “Şunlar şunlar olmasaydı, oyumuz daha yüksek çıkardı!” Doğrudur; Halamın “bıyıkları” olsaydı, “Amcam” olurdu!.. Bin dereden su getirip, “yenilgi”lerine kılıf bulmaya çalışıyorlar!.. Arkadaş, sen değil miydin; “Referandumda çıkan yüzde 42 Hayır’ın yüzde 36’sı CHP’nindir” diyen?.. Sen değil miydin; “CHP, yüzde 40’ın altına düşerse istifa ederim” diyen?.. Sen değil miydin; “Kaynağı meçhul anketler” yaptırıp; “Bizim oyumuz yüzde 38, AKP’nin oyu yüzde 37... Biz, AKP’nin 1 puan önündeyiz” diyen?.. Sen değil miydin; “Anket şirketlerinin kıçına, 12 Haziran’da teneke bağlayacağız” diyen?.. Şimdi de kalkmış; “Bahçeli hesabı” yapıyorsun!.. Hani, dün de yazmıştım ya; Devlet Bahçeli de, 2009 yerel seçimleri öncesinde, “2009’un, aynı zamanda MHP’nin 40. kuruluş yıldönümü” olduğundan hareketle, şöyle bir “iktidar hesabı” yapmıştı ya; “2009 yılındayız... Sıfırların üzerine çarpı koyun, atın. Ne kalır, 2 ile 9. Toplayın 11 eder. Şimdi de 29’la 11’i toplayın, 40 eder. Bunlar tesadüf olamaz.” Şimdi de, aynı hesabı CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin yapıyormuş. “Bizim asıl oyumuz yüzde 32’dir” deyip, hemen “amaaa”yı ekliyormuş; “Bizim asıl oyumuz yüzde 32’dir!.. Ama; 2 puan genel başkanın Alevi olduğunun işlenmesinden, 2 puan MHP’nin baraj altına gittiği endişesiyle sahillerden MHP’ye oy kaymasından, 2 puan da Ergenekoncuların aday gösterilmesinden kaybettik... Bunlar halen CHP’de sayılması gereken geçici kayıplardır.” Ne demiştik; “Halamın bıyıkları olsaydı, Amcam olurdu!” ADRES ARAYAN SİZ DEĞİL MİYDİNİZ? Neymiş; Eğer Kılıçdaroğlu’nun “Alevi” olduğu vurgulanmasaymış, “MHP’nin baraj altında kalacağı” endişesi olmasaymış ve de “Ergenekoncular aday gösterilmese”ymiş, CHP “6 puan” daha alıp, “yüzde 32’ye” çıkabilirmiş!.. İyi, hoş da; Hiç kimse, “yüzde 32’yi” tartışmıyor ki!.. Tartışılan rakam; senin ağzından çıkan; “yüzde 40, yüzde 38” rakamları!.. Bırak “yüzde 32”yi de; “Yüzde 38-40’a” gel!.. “Hatice”yi bırak, “netice”ye gel!.. Aldığın oy ortada: “Yüzde 26.” Bırak “bahane” aramayı, bırak “kılıf” bulmaya çalışmayı da, bir an önce “yenilginin faturası”nı öde!.. Bu, ne biçim mantıktır ki; Seçimlerden önce; “Silivri’den Ankara’ya tünel kazmaya” çalışan ve de; “Nerede bu Ergenekon?.. Adresini bulsam, gidip üye olacağım!” diyen sizdiniz!.. Şimdi kalkmış; “Ergenekon adayları bize 2 puan kaybettirdi” diyorsunuz!.. Uyan da, balığa gidelim!. Hem “Ergenekon”a kucak açacaksınız, hem de “oy kaybettirdiler” diyeceksiniz!.. Bu, ne perhiz, bu ne turşu!.. Siz onu-bunu boşverin de; Deniz Baykal’a kulak verin!.. Bakın, Baykal ne diyor; “Ben istifa etmeden önce CHP’nin oyu yüzde 29’du!.. 12 Haziran’da alınan yüzde 26’lık sonuç, bir başarısızlıktır... Hiç kimse kendini kandırmasın!” Ben demiyorum; Baykal söylüyor bunları!.. Demek oluyor ki; “Eski CHP”nin oyları, “Yeni CHP”den daha yüksekmiş!.. Ki, o zamanlar, “Eski CHP”nin arkasında “topyekûn medya desteği” yoktu!.. İşin doğrusu; “parti içi destek” de yoktu!.. O zamanlar; ne “CHP’ye oy verin” çağrısı yapan “The Economist” vardı, ne de “CHP, sandıktan kesin olarak birinci çıkacak” diyen İnan Kıraç gibi “The işadamları” vardı!.. Kelimenin tam anlamıyla; Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine, “dikensiz gül bahçesi” teslim edilmişti!.. CHP, KÖKÜNÜ İNKÂR ETTİ! Ama Kılıçdaroğlu ve ekibi ne yaptı?.. İlk önce, “CHP teşkilâtında kıyım”a başladılar!.. Artık, “Yeni CHP”ydiler ya; teşkilâtı da tepeden-tırnağa yenilediler!.. Dolayısıyla; “CHP il ve ilçe teşkilatı”ndan bir tek kişiyi bile “aday” göstermediler!.. Düşünebiliyor musunuz; “Demirel’in ricası” üzerine “10-12 eski DYP’li ve ANAP’lı”yı aday gösterdiler de “teşkilat”tan tek kişiyi aday göstermediler ve dolayısıyla teşkilatı küstürdüler!.. “Eski CHP”nin “alâmet-i farika”larından biri de; “Atatürk... Laiklik... Cumhuriyet ve 10. Yıl Marşı”ydı!.. Peki sorarım size; “Yeni CHP”nin mitinglerinde hiç “10. Yıl Marşı” çalındı mı?.. Hiç “lâiklik” ve “Atatürk”ten söz edildi mi?.. Bırakın bunlardan söz etmeyi; Bay Kılıçdaroğlu, bir “Alevi” olduğunu söylemekten bile kaçındı... Tayyip Erdoğan, sık sık merhum Adnan Menderes ve arkadaşları ile merhum Turgut Özal’ın isimlerini rahmetle anarken, Bay Kılıçdaroğlu ne İnönü’nün adını ağzına aldı, ne de Ecevit ve Baykal’ın!.. Seçim süresince, tam bir “inkâr politikası” uyguladı... Hatta, “Atatürk’ün bekçisi olmayacağız” diyen Sena Kaleli gibi birini, “aday” bile yaptı!.. Haa, sanılmasın ki “Eski CHP daha iyiydi” demek istiyorum. Asla!.. Ama, “köklerini inkâr” eden bir “yeni CHP”ye de, hiç kimsenin güven duymayacağı aşikârdı!.. Nitekim; “Kök”lerini inkâr eden, üstelik de “yeni bir şey” de söyleyemeyen CHP, sonunda “hüsran” yaşamaya mahkûm olmuştur. Bilirsiniz; Horasani Hazretleri şöyle der; “Zararlarından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve onları kazanmak için düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşmanlar dost olmadı. Ama, uzaklaştırılan dost, düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu!..” CHP’nin “yıkılma”sındaki en büyük sebep işte budur!.. “CHP dostları”nı uzaklaştırdılar, Hakkari’de olduğu gibi, BDP’liler ile oynaştılar!.. Demek istediğim o ki; Bay Kılıçdaroğlu, “yeni oydaş”lar kazanayım derken, “eski yoldaş”larını da kaybetmiş ve “hezimet” mukadder olmuştur!.. Gürsel Tekin, hiç kıvırmasın; “Kendi düşen ağlamaz!” CHP, kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüştür!.. Ağlamaya hiç hakkı yok!.. KAYBETTİLER, ÇÜNKÜ HEYECAN YOKTU! Sen, kalkar; Mezarlık girişinde yazılan “Her nefis ölümü tadacaktır” gibi bir “ayet”ten “itici” diye söz eden Binnaz Toprak gibi bir kadını “aday” yaparsan, olacağı budur!.. Hiç bilmez misiniz ki; bu millet, “dine Fransız”ları affetmez!.. Sen, kalkar; AK Parti İktidarı’nı, “en başarılı” olduğu “ekonomi”den ve “sağlık”tan vurmaya kalkarsan, işte böyle duvara toslarsın!.. “Bahane” mi arıyorsun?.. Ben, sana o kadar “bahane” sıralarım ki, senin bile aklına gelmez!.. Hani, Napolyon, generale sormuş ya; “Savaşı neden kaybettik?” General, “98 sebebi var” deyince, “say bakalım” demiş, general de saymaya başlamış ya; “Bir, barutumuz bitti!.. İki...” Napolyon sözünü kesip; “Barutu biten ordu elbette savaşı kazanamaz” demiş ya; CHP’ninki de o hesap!.. CHP’de “heyecan” bitmişti, heyecan! “Heyecan”ını yitiren bir parti, hiç “seçim” kazanabilir mi?.. Hem “heyecan” yoktu, Hem de “strateji!” Sen, Hakkâri’ye gidip, BDP’ye “özerklik” vaat ederken, “başörtülü” hanımlara “özgürlük” teminatı vermezsen, işte böyle yüzde 26’da kalırsın!.. Bizim Ajans Dİ’nin dediği gibi; “hava” almakla “nefes” almayı birbirine karıştırıp; “Türkiye rahat nefes alacak” sözünü slogan yaparsan, işte böyle “havanı alırsın!” YSK’YA DUA ETSİNLER! Bay Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin; yine de, yatıp-kalkıp YSK’ya dua etmelidir!. Kılıçdaroğlu, “Milletvekili sayısını artıran tek parti CHP’dir” diyerek “züğürt tesellisi”ne sarılıyordu ya; unutmasın ki, bunu “YSK’ya borçlu”dur!.. YSK, eğer; “milletvekillerinin bölgesel dağılımı”na ilişkin “düzenleme” yapmasaydı, tablo şöyle olacaktı: AK Parti: 331 CHP: 130 MHP: 56 BDP: 33 Yani AK Parti’nin milletvekili sayısı 5 daha artacak, CHP’nin milletvekili sayısı da 5 azalacaktı... MHP’nin sayısı 3 artacak, BDP’nin sayısı da 3 düşecekti. İşte, bu yüzden diyorum ki; CHP ve BDP, yatıp-kalkıp YSK’ya dua etmelidir!.. Çünkü CHP, “az oyla, çok milletvekili” çıkarmıştır!.. AK Parti’nin oyu ise “yüzde 50”ye yükselmiş ama 2007’deki milletvekili sayısından daha az çıkarmıştır!.. Dolayısıyla; eğer bir “başarı”dan söz edilecekse; bu, “Kılıçdaroğlu’nun başarısı” değil, “YSK’nın başarısı”dır!.. YSK, hem CHP’ye, hem BDP’ye “kıyak” yapmıştır!.. Baykal’ın dediği gibi; “Hiç kimse, kendini kandırmasın!” CHP, gerçekten “başarılı” olmak istiyorsa; ilk önce “halk”la ve “halkın inancı” ile barışmak zorundadır... Yoksa, daha çoook “bahane” aramaya, “kılıf” bulmaya devam eder!.. En başta dedik ya; “Halamın bıyıkları olsaydı, Amcam olurdu!” CHP “başarılı” olsaydı, Kılıçdaroğlu “Başbakan” olurdu!.. Çorbada tuzu olanlar! “İki hanımlı” ağa, evin geniş avlusunda “inşaat” yaptırıyormuş... Hanımlardan biri de, “usta”lara “yemek” hazırlıyormuş... “Çorba”yı koymuş ocağa, “tuz”unu da atıp, bir başka işe koyulmuş... Derken, diğer hanım gelmiş; bakmış, ocakta “çorba” var... “Bunun tuzu yoktur” deyip, bir kaşık da o “tuz” atmış... Meğer, “acıkan” ustalardan birinin gözü ocaktaymış!.. Çorbaya, iki hanımın da tuz attığını görünce; “Bu çorba nasıl olsa yenilmez” deyip, bir kaşık tuz da o atmış!.. Biraz sonra, “sofra” kurulmuş... Ağa, çorbadan bir kaşık almış ki, adeta ağzından püskürtmüş... Çorba; tuzlu mu tuzlu, zehir mi zehir!.. Fırlamış ayağa, eline bir odun alıp; bir o hanımına, bir bu hanımına vurmaya başlamış!.. İnşaat ustası; “Dur ağa” demiş, “Bir odun da bana vur!” Ağa, “Niye ki?” demiş... Usta; “Niye olacak” demiş; “O çorbada benim de tuzum var!” Tokat’tan Hasan Türk’ün anlattığı bu fıkra, tam da CHP’ye uygun!.. “Yüzde 26 hezimeti”nden sonra, herkes Kemal Kılıçdaroğlu’na vuruyor ama tek suçlu Kılıçdaroğlu değil ki!.. Bu “çorba”da, Gürsel Tekin’in de tuzu var, CHP’ye “gaz” veren “yoldaş ve candaş medya”nın da!.. Tekin ve medyaya da vurun ki, “adalet” yerini bulsun!.. |
8 Haziran 2011 Çarşamba
Bir seçim uyarısı... Savaş cephede değil, masada kazanılır!
“Askerlik” yapanlar bilir... Komutanlar derler ki; “Savaş, tanklarla başlar, piyadelerle biter...” Ve yine derler ki; “Zafer, piyadenin süngüsünün ucundadır.” Öyle değil midir. Savaş, ilk önce “savaş uçakları”ndan atılan “bomba”lar ve “füze”lerle başlar... Ardından “tankların bombardımanı” başlar... En sonunda da; “makinalı tüfek”lerle yapılan “yaylım ateş”le devam eder... Ancak, “cephe”ye “piyade” girmedikçe, bir anlamda “göğüs göğüse çarpışma” olmadıkça “netice” alınmaz... İnceliğe dikkat ederseniz; “Makina”larla başlayan savaş “piyade” ile, yani “insan”la sona erer!.. Yani, “zafer”i veya “mağlubiyet”i tayin eden, “insan”dan başkası değildir!.. Yalnız, şu da var: “Savaş”lar, her zaman “cephe”de kazanılmaz... Savaş, “masa”da kazanılır!.. Cephede “zafer” kazanan nice millet vardır ki, “masa”da kaybetmişlerdir!.. İşte Osmanlı, işte Türkiye... “İstiklâl Savaşı”nda yedi düvele karşı savaşan ve “işgalci”leri topraklarından kovan Türkiye, maalesef “Lozan Konferansı”nda kaybetmiştir!.. Demek oluyor ki; “Cephede kazandım” demekle iş bitmiyor... “Masada” da kazanacaksın!.. Aksi halde; kazandığın zafer, pekalâ “hezimet”e dönüşebilir!.. Çünkü “savaş”ın; böyle “cilve”leri, böyle “hile”leri çoktur!.. KOŞANER, İSTİFA MI EDECEK? Seçime “4 gün” kalmışken, kalkıp da “savaş muhabbeti” yapmaya niyetlendiğimi sanmayın... “Savaş”tan söz ettim ki; sizler bunu “seçim” olarak değiştirin!.. Çünkü “savaş meydanları” ile “seçim meydanları” birbirine çok benzerler... Her ikisinde de “hile”ler vardır, “cilve”ler vardır!.. Ve yine; “Seçim meydanları”nda kazanılan bir “zafer”, seçim günü “oy sandıkları”nın bulunduğu “salon”larda pekalâ bir “yenilgi”ye, bir “hezimet”e dönüşebilir!.. Şu anda bile; AK Parti, “yeni bir zafer” beklentisi içindeyken, onun “yenilgisini” bekleyenler olduğu iddia ediliyor. Meselâ, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’in, eğer “AK Parti tek başına iktidar” olursa, “derhal istifa” edeceği, bir “koalisyon” çıkarsa görevine devam edeceği ileri sürülüyor!.. İddialara göre; “İstifa mektubu” cebindeymiş Işık Koşaner’in!.. 12 Haziran akşamında, bir “koalisyon tablosu”nun çıkmasını dört gözle bekliyormuş!.. Aksi halde, “13 Haziran’ı beklemeden istifa etmeyi” ve böylece “AK Parti’ye seçimi kazanma sevinci yaşatmamayı” plânlıyormuş!.. Emre Uslu’nun bu iddialarına; bu yazının yazıldığı saat 19.30’a kadar Genelkurmay’dan da, Işık Koşaner’den de bir “yalanlama” gelmedi... Malûm; “Sükut, ikrardan gelir!” Acaba niye susuyor Koşaner?.. Yapacağı bir “yalanlama”nın; etrafındaki “abluka”yı daha da artıracağını mı düşünüyor yoksa “niyet”inin nasıl “deşifre” olduğunu mu araştırıyor?.. Kim bilir, belki de; “istifa niyeti”nin açığa çıkmasının “AK Parti’ye puan kazandıracağını” düşünmüştür!.. Belki, bu da “psikolojik harp teknikleri”nden biridir!.. Ama, şurası meçhul: Org. Işık Koşaner’i, bir “koalisyon beklentisi” içine sokan sebep ne?.. Yoksa, bir “son dakika operasyonu” ile gidişatın tersine çevrileceğine dair bir umudu, duyumu, tahmini veya bilgisi mi var?!?.. Ne olabilir “son dakika”da?.. CHP veya MHP, ya da BDP; son dakikada nasıl bir “oy patlaması” yapabilirler ki; “AK Parti’nin tek başına iktidarı”nı engellesinler ve bir “koalisyon” ihtimali doğsun?.. Dedik ya; “Savaş, hiledir!” “Seçim”ler de, “hile” ve “tuzak”larla doludur... Her an, “umulmadık bir yer”den “darbe” gelebilir ve Işık Koşaner gibileri bir “beklenti” içine sokabilir!.. Kim, ne derse desin; Şu anda, “seçim meydanları”nın galibi AK Parti’dir... “Miting meydanları”ndaki kalabalık, eğer “oy”a yansırsa, AK Parti’nin, “tek başına iktidar” olmanın da ötesinde, “fark atması” kesin görünüyor!.. Ama, endişem şu: “Miting meydanları”nda sağlanan bu üstünlük, ya “oy masaları”nda kaybedilirse!.. ÖLÜLER BİLE OY KULLANIRSA! Bir örnek vereyim: Tarih, 20 Mayıs Cuma... Başbakan Tayyip Erdoğan, Van’da “coşkulu bir kalabalığa” hitap etmiş... Akşamleyin, heyette bulunan Tarım Bakanı Mehdi Eker’le birlikte, Edremit ilçesinde, “Van Denizi”nin kenarındaki bir “çay bahçesi”nde sohbet ediyoruz... Sözü; “bölge halkının iradesinin BDP tarafından gaspedilmek istenmesi”ne getiriyor ve diyor ki; “BDP; sadece dirilerin iradelerini değil, ölülerin iradelerini bile gaspetti!” Nasıl yani?.. “Yaşadığı” bir olayı anlatıyor: “Bir sandıkta, diyelim ki 200 seçmen kayıtlı... Bunların 100’ü gelmiş, oyunu kullanmış!.. Ama 100 tanesi; ya tembelliğinden, ya mazeretinden ya da umursamazlığından, gelip de oyunu kullanmamış!.. Sandıkların kapanmasına yarım saat veya 15 dakika kala, sandık başkanı odada bulunan gözlemcileri ısrarla dışarı çıkartıp, kapatıyor kapıyı!.. Sonra da; Alıyor eline oy pusulasını, basıyor mührü, zarfa koyup, atıyor sandığa... Tabiî, 100 oyun tamamı BDP’ye!.. Geçen yerel seçimlerde, Diyarbakır’ın bir ilçesinde, sadece 57 oy farkıyla başkanlığı kaybetmiştik. Tutanakları getirtip, incelettim. Aaa, o da ne?.. Hastanelerde yatan yatalak ve kötürümlerden tutun da, cezaevinde hapis yatan, ya da ölüp mezarda yatanlara kadar, birçok kişi oy kullanmış!.. Düşünebiliyor musunuz; Mezardakiler bile oy kullanmış!.. Saydım, en az 55 ölünün sandığa gidip, oy kullandığını tesbit ettim... BDP’liler, ölülere kullandırdıkları oylarla kazandılar seçimi!.. Elbette itiraz ettim... Ama, ne İlçe Seçim Kurulu, ne de İl Seçim Kurulu, oralı bile olmadı...” Peki niye?.. SANDIK BAŞKANI BDP’Lİ OLURSA! “Çünkü” diyor Mehdi Eker; “İl veya ilçelerde; en yaşlı, en kıdemli hakim, il veya ilçe seçim kurulu başkanı olur... Dolayısıyla, sandık başkanlarını belirleme yetkisi onlara aittir... Dönemin Diyarbakır Valisi, bir liste yapmış... Listedeki insanların güvenilir kişiler olduğunu, dolayısıyla sandık başkanlıklarına bu kişilerin atanmasının uygun olacağını bildirmiş... Gelin, görün ki; o listedeki isimlerden bir teki bile sandık başkanı yapılmamış!.. Dolayısıyla, sandık başkanlarının çoğu BDP’lilerden oluşmuş... Onlar da; oy kullanmayanların yerine; basmış mührü BDP’ye, atmış sandığa!” Mehdi Eker bunları anlatırken, inanın kanımız dondu... Şu hâle bakın; bir şekilde “sandık başkanlığı”nı eline geçiren bir BDP’li, boynundaki “poşu”suyla oturuyor sandığın başına, “seçimin gidişatı”na yön veriyor!.. Ne oluyor o zaman; “Meydan üstünlüğü” olmayan BDP, seçimi “masa”da kazanıp; “yenilgi”yi “zafer”e dönüştürüyor!.. AK Parti veya bir başka parti, istediği kadar “miting üstünü” olsun!.. “Milletvekili adayları, il ve ilçe teşkilatları, kadın ve gençlik kolları üyeleri ya da gönüllüler” istedikleri kadar çalışsın, istedikleri kadar “ayak basmadıkları yer, çalmadıkları kapı” bırakmasın!.. Sonuçta, “boynu poşulu bir BDP’li” oturuyor sandığın başına, “seçmenin iradesi”ni gaspediyor!.. Hatta, “ölülerin iradesi”ni bile gaspediyor!.. OY PUSULASINA DİKKAT! Dedik ya, savaş hiledir!.. İşte gördünüz; seçim de, “hile”lerle dolu!.. Bu yazıyı yazarken, Konya’da faaliyet gösteren Denge Hukukçular Derneği’nden de bir açıklama geldi. Denge Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Ramazan Aslan da, tıpkı benim gibi, 12 Haziran’daki muhtemel “seçim hileleri”ne dikkat çekmiş... Ramazan Aslan, yapılacak “en küçük bir hile”nin halk iradesinin sağlıklı şekilde sandığa yansımasının önüne geçilebileceğini söylemiş... Seçmenlerin, oylarını sandığa atmadan önce mürekkep, çizik, yırtık gibi hileli eylemlere karşı uyanık olmasını isteyen Başkan Aslan demiş ki; “Vatandaşlarımız, oyunu kullanmadan önce tercih mührünü basıp, zarfa yerleştirmeden ve sandığa atmadan önce mutlaka oy pusulalarını kontrol etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, kasıtlı ve hileli fiillerle, işaretlenmiş veya mürekkep lekeleri ile parmak izleri bırakmış oy pusulaları geçersiz sayılacak ve kullandığınız oy heba edilmiş olacaktır.” Yapılabilecek hileleri bir örnekle açıklayan Denge Hukukçular Derneği Başkanı Aslan, bazı sandık görevlilerinin bilerek ya da bilmeyerek tek bir hareketle, oy pusulasını geçersiz hale getirebileceğine dikkat çekmiş ve şu uyarıyı yapmış: “Oy kullanacak olan vatandaş uzaktan gelirken, pusulayı teslim edecek görevli, vatandaşı kılığından kıyafetine, bıyığından sakalına kadar çok ince bir şekilde süzüp, eğer kendi düşüncesinden olmadığını kestirdiği birisi ile karşı karşıya ise, imza attırmak için daima elinde tuttuğu kalemi ile, oy pusulasını vatandaşa teslim ettiği sırada arka tarafına “ufacık” bir çizik atar veya parmaklarını önceden mürekkebe daldırarak pusulayı alırken-verirken mürekkeple işaret bırakır. Tüm bu olanlardan habersiz olan vatandaş seçimini yapar ve oyunu sandığa atar. Oy sayım işlemleri sırasında pusulalar önlü arkalı kontrol edilir. Bu sırada arka tarafta tespit edilen o küçük önemsiz gibi görülen çizik veya mürekkep izi sebebiyle oy geçersiz sayılır. Çünkü her türlü işaretli oy pusulaları geçersizdir. İşte bu yüzden oyunuzu kullanmadan önce oy pusulasının temizliğinden mutlaka emin olun.” Görüyorsunuz ya; Sadece “savaş”larda değil; “Seçim”lerde de işte bu tür “hile”ler olabiliyor!.. O halde, ne yapmak lâzım?.. Her şeyden önce, “uyanık” olmak lâzım!.. Unutmayın ki; Savaşlar, “uçak, tank, top ve füzeler”le başlasa da, “zafer”i belirleyen “piyade” yani “insan”dır!.. O halde; “insan” olarak oyunuza sahip çıkın ve “hile”ye geçit vermeyin. Aksi halde; “Seçim meydanları”nda kazandığınız üstünlük, “masa”da mağlubiyete dönüşebilir!.. Bilmem, anlatabildim mi?.. Kılıçdaroğlu’nun yeğeni! Hani, AK Partililer; “Kastamonu’da kurşunlandık, Hopa’da taşlandık” diyorlar ya, her iki “saldırı”yı yapanlardan birinin “PKK’lılar”, diğerinin de “Halkevleri” olduğu kesinleşti!.. “Halkevleri” adlı örgütün de, “CHP’nin arka bahçesi” olduğunu, geçenlerde belgeleriyle ortaya koymuştuk... Çünkü “Halkevleri”nin “yönetim kadrosu”nda “4 CHP kurmayı” bulunuyor!.. Böylece; “Hopa’daki saldırının bir CHP tezgâhı” olduğu, tartışılmaz bir gerçek haline geldi... Şimdi ben, işbu “Halkevleri” konusunda, “Kılıçdaroğluvari sorular” sormak istiyorum... İlk sorum şu: “Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Atilla Kılıçdaroğlu adlı bir yeğeni var mıdır?..” Devam edelim sormaya: “Kılıçdaroğlu’nun öz be öz yeğeniyim” diye ortalıkta dolaşan işbu Atilla Kılıçdaroğlu, halen Kocaeli Üniversitesi kampüsünde faaliyet gösteren İş Bankası Şubesi’nde “güvenlik görevlisi” olarak çalışmakta mıdır?” İşbu Atilla Kılıçdaroğlu, aynı zamanda “Kocaeli Halkevleri’nin bir üyesi” midir?.. Çevresinde; “küfürbaz” ve “anarşist ruhlu” biri olarak tanınan işbu Atilla Kılıçdaroğlu; katıldığı birçok “eylem”den sonra, kaç defa “gözaltı”na alınmıştır?.. Bu soruların cevabını kim verirse versin... İster Kemal Kılıçdaroğlu versin, ister Halkevleri, isterse yeğen Kılıçdaroğlu!.. Yeter ki, şu “Halkevleri”ni iyice tanıyalım!.. |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)