Nuray MERT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuray MERT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2011 Salı

Suriye’ye giden ‘mesaj’


17 Kasım 2005 tarihli Hürriyet gazetesinin manşeti ‘Sonun Saddam gibi olmasın’dı. Dünkü Hürriyet gazetesinin bu kez iç sayfalardaki başlığı ‘Mübarek gibi sonun olmasın.’ Uyarılan kişi, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat. Kasım 2005’te, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, güvenlik zirvesi ardından Rice‘ın ‘Hariri suikastının aydınlanmasında işbirliği istiyoruz’ mesajını Suriye’ye iletmek üzere Şam’a uçmuştu.

Kaçınılmaz durum
Dün Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Suriye Türkiye’nin ‘katliamlara son ver’ mesajını iletmek üzere uçtu. Türkiye’nin Suriye’de yaşananlara sessiz kalmasını beklemek haksızlık olurdu. Ancak daha önce de yazdığım gibi, konu ‘insani müdahalede’den ziyade ‘reel politika’ konusu. Bu 2005’te de böyleydi, şimdi de böyle. Türkiye’nin içinde bulunduğu Batı ittifakı ile Suriye-İran cephesi, Davutoğlu’nun ‘hayalci dış politika’ diye eleştiri hedefi yapılan tüm çabalarına rağmen kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelecekti ve geldi.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Yalan dünya

Dünya yalan olmaya yalan da, ‘her şey bomboş’ değil, ‘yalan dünya’ yalan dolu, hesap, kitap, kirli pazarlık dolu. Kimse, iki günlük dünya için ‘değmez’ demiyor. Hal böyle iken, en rahatsız edici olan, bunca hesap kitabın, ‘insanlık’ kisvesine büründürülmeye çalışılması.
Son günlerde, Suriye’de içler acısı şeyler oluyor, bu güzel ülke yine kana bulandı. 1982’de Hama’da yaşanan katliam, ne yazık ki, yine kanla, katliamla gündeme geldi, hatırlandı. Hama katliamı için rejim yanlılarının, ‘Lübnan gibi 15 yıl iç savaştan ise, iki gün daha iyidir’ dediği bilinir. Yani anlayış, bu anlayış! Şimdilerde herkes, birdenbire o karanlık olayı hatırlıyor, isyan ediyor. Ama o kadarla kalmıyor, bu olaylar üzerinden Suriye’ye müdahale için zemin hazırlanıyor. Bir karanlık işin içinden, başka bir karanlık işin yolu yapılıyor. Türkiye ‘göreve’, ‘enerjik olmaya’ davet ediliyor. Oğul Esad için, Uluslararası Ceza Mahkemesi sözü dolaşıyor. Sahi, o mahkeme bugüne kadar ne yapıyordu? Hama katliamının komutanı, amca Rıfat Esad, bunca yıl Batı ülkelerinde elini kolunu sallayarak dolaşmadı mı? Şimdi nerede?

Yanına kalmasın ama...

30 Haziran 2011 Perşembe

‘İkna Odaları’ndan ‘İkna Meclisi’ne

‘Otoriterlik’ sadece bir devlet veya rejim sorunu değildir. Otoriterlik, her şeyden önce veya her şey bir yana, bir zihniyet meselesidir. Öyle görünüyor ki, Türkiye’nin temel meselesi bu.
Türkiye’de halihazırda iktidar olanlar, otoriter bir devlet ve rejim anlayışının mağduru idiler. Özgürlük talep ettiklerinde, ‘önce biat edin!’ deniliyordu. Önce ‘irticacı olmadığınızı kanıtlayın’, ‘önce yasalara uyun’, ‘önce başınızı açın, sonra konuşun’ deniliyordu. Üniversiteye girmeye hak kazanmış öğrenciler ‘ikna odaları’nda, mevcut anlayışa, mevcut yasalara biat etmeye ‘davet’ ediliyordu. Oysa sorun mevcut yasalarda, ‘irtica tehdidi’ adına kısıtlanan özgürlük anlayışında idi. Hâlâ, bu eşiği bile tam aşmış değiliz. Bu kafada olanlar güçlerini yitirdiler, ama çoğunun kafası değişmiş değil.

27 Haziran 2011 Pazartesi

‘Kürt isyanı’ mı?

Geçtiğimiz hafta sonu, Cengiz Çandar’ın TESEV için kaleme aldığı ‘Dağdan İniş, PKK nasıl silah bırakır’ raporu, iki gün süren bir toplantılar dizisi çerçevesinde tartışıldı. Çok önemsememe ve çok istememe rağmen, üniversitede dönem sonu yoğunluğuna rastladığı için, maalesef bu toplantılara katılamadım, tartışmaları basından izlemek durumunda kaldım.

26 Haziran 2011 Pazar

Şeytana uymayalım

Hiç uzatmadan hemen konuya girelim. ‘Şeytan detayda gizlidir’ derler. Biz şeytana uymayalım. Aslında bu tabir, ‘detayları atlamayalım, bazı olayların en önemli unsuru bazen detayda gizlidir’ anlamında kullanılır. Ancak, son YSK kararlarına ilişkin olarak, biz tam tersini yapmalıyız, çünkü artık hiçbir detayın anlamı ve önemi kalmadı, her şey gün gibi ortada. Bu durumda ‘detay’ apaçık olanın üstünü örtmek, ‘göz boyamak’ için devreye giriyor.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Doğru bildiğini söylemek ve bedeli

Kim iktidar olursa olsun, iktidar olmanın imkânlarının sonuna kadar kullanılabildiği, karşı çıkan kim olursa olsun sonuna kadar yıldırılabildiği bir ülkede, iktidarlara direnmek ‘kolay’ demiyorum. Bu ülkede, iktidarlara direnenlerin başına nelerin geldiğini, gelebildiği, ne türden bedellerin ödendiğini biliyoruz.
Bu bedeller arasında geçmişte faili meçhullere kurban gitmek de, hapis, sürgün, işkence de vardı. Ama sadece o değil, nesiller boyunca insanlar, o veya bu iktidar kurgusuna ters düştükleri için gelecekleri karardı. İktidarlar, solcuların, Kürtlerin üzerinden silindir gibi geçti. Ama sadece onlar değil, inandıkları değerler adına eğilip bükülmeyi reddeden herkes, bu silindirlerden payını aldı. Binlerce insan, namaz kıldığı, eşi başörtülü olduğu için mesleklerinde ne kadar başarılı olursa olsun, düzenin dışına itildi. Binlerce genç kız, başörtüsünü çıkarmayı reddettiği için tahsillerine devam edemedi, dahası birçok hemcinsi tarafından yalnız bırakıldı, küçümsendi.

18 Haziran 2011 Cumartesi

‘Kimliğe oy’ ve ‘yeni statüko’

Batmanlı Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, ‘Güneydoğu Seçim Analizi’ yapmış, Akşam gazetesi de; özellikle Batman için söylediklerini ‘Hizmete Değil, Kimliğe Oy’ başlığı ile cuma günü manşet yapmış.
Buradan hareketle biz de bir ‘Türkiye Seçim Analizi’ yapalım, seçim sonrası Türkiye tablosunu anlamaya çalışalım. Şimşek, belli ki, seçim bölgesinde, bir ‘gerçeği’ görmüş, ama eksik görmüş.
Aslında, tüm Türkiye ölçeğinde insanlar, belirleyici ölçüde ‘kimliğe’ oy veriyor. Ama, genelde, ‘kimlik’ vurgusu yapanlar Kürtler olduğu için, bu ülkede ‘kimlik’ ve kimlik siyaseti denilince sadece Kürt siyasetleri anlaşılıyor. Oysa, insanlar, özellikle de bu ülkede öteden beri ‘kimlik’ diye özetlediğimiz, ‘kendini belli bir çerçevede tanımlama’ anlayışı içinde oy verirler. Siyasetin dilini ‘sağ’ ve ‘sol’ siyaset jargonunun belirlediği zaman dahi, kültürel, etnik, dini kimlikler önemliydi. Sağ ve sol siyaset dili tükendiğinde, kimliklerin belirleyici etkisi daha fazla öne çıktı.
Halihazırda, Türkiye’de insanlar öncelikle ‘kim daha iyi yönetiyor veya hizmet sunuyor’ diye değil, dünya görüşleri, inançları ve bunlara dayalı ‘gelecek tasavvurları’ çerçevesinde siyasi tercih yapıyorlar. Bu, insanların körü körüne bir kimlik temsiline yöneldiği anlamına gelmiyor. Nitekim, muhafazakâr kesimi temsil etme iddiasında birden fazla temsil ve bir o kadar da temsil çabası var, ancak tüm bunlar muhafazakâr oyların AKP’ye akmasını engellemiyor. İnsanlar bu noktada, bu temsil iddiaları içindeki seçenekler arasında, ‘kimin daha iyi yönetebileceği’ tercihini yapıyorlar.
Ancak sonuçta, muhafazakâr insanlar da, laikliği dünya görüşlerinin merkezine oturtanlar da, tıpkı Kürtlerin birçoğu gibi ‘kimlik’ eksenli siyasal tercih yapıyorlar. Bu kimlikler tabii ki, ayrıştığı gibi, zaman zaman örtüşen kimliklerdir. AKP’ye oy veren Sünni Kürtler ve CHP’ye oy veren Alevi Kürtler, kendilerini öncelikle nasıl tanımladıklarına göre tercih yapıyorlar.
Alevilerin büyük ölçüde CHP seçmeni olması da böyle bir durumdur. Sünni Müslüman çoğunluk karşısında, laikliği merkeze alan CHP; Aleviler için, her zaman en korunaklı yer olmuştur. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Son seçimlerde, CHP’nin laik kimliğini merkeze yerleştiren bir söyleme itibar etmemesi son derece olumlu bir adımdır. Bu süreçte, CHP’nin ‘katı laiklik’ anlayışını demokratikleştirmesi için bir fırsat doğmuştur. Ben bu hususu çok önemsiyorum. Ancak, bu CHP’ye akan oyların, öncelikli olarak laik kimlik veya muhafazakârlığa karşı bir kaygı temelli bir tercih olduğu gerçeğini değiştirmez.
İktidar partisine gelince, AKP seçmeninin asıl mayasını teşkil eden muhafazakâr sağ dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, Türkiye’de, AKP seçmenini bile aşan, toplumun ezici çoğunluğunu tarif edebilir. Diğer taraftan, AKP’nin muhafazakârlığı dönüştürme başarısı göstermiş olması, başarısının ölçüsünde ve devamlılığında en önemli etken oldu. Ancak bu dönüşümün, Türkiye siyaset tablosunun geneline yansıttığı renk, daha demokratik bir Türkiye değildir. Muhafazakâr demokrasinin sınırları, bazılarının korktuğu gibi dindar-muhafazakârlığın baskısı ile değil, sağ otoriter siyaset ve toplum algısı istikametinde belirlendi.
Halihazırda, Türkiye’nin son on yılda yaşadığı değişimin geldiği nokta, sağ-muhafazakâr siyasi temsilin toplum desteği ile tahkim etmeyi başardığı ‘yeni statüko’nun tescillenmesidir. Daha demokratik bir Türkiye hayal edenlerin, en az eskisi kadar güçlü ve en az eskisi kadar kırılgan bir yeni statüko ile karşı karşıya olduğunu kavraması ve daha fazla demokrasi talebinde ısrarlı olması, geleceğimiz açısından hayati önem taşıyor.
Daha fazla demokrasi talebini yeni statükoya ‘dilekçe’ yazarak gerçekleştirmeyi ummanın anlamsızlığı ve faydasızlığı apaçık ortada. Daha fazla demokrasi, dünyanın her yerinde ve tarihin her anında, daha fazla özgürlük isteyenlerin, taleplerinde eğilip bükülmeden ısrarcı olması ile mümkün olur. Büyük Türk demokratlarının, demokratikleşme konusunda iktidara tam vekâlet vermelerinin sonucunu gördük, vekâleten demokrasinin bu kadar olacağını artık anlasalar iyi olur.
‘Kimlik’ dediğimiz şey değişmeyen, dönüşmeyen bir şey değil, ancak tüm kimlikler veya daha genel bir ifade ile ‘siyasal-toplumsal kategoriler’ değişim ve dönüşüm süreçleri içinde kendilerini yeniden üretiyorlar. İsterseniz sözü uzatmadan Türkiye’ye getireyim; Türkiye’de, ulus devlet projesinin baskıladığı dinsel ve etnik kimlikler, bu proje zayıfladığında ve baskı hafifleyince ilk biçimleri ile su yüzüne çıkmış değil.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yeni Türkiye’nin yeni devlet partisi

Ta en başında, 2002 yılında bile, AKP’nin merkez sağ’ın yeni partisi olduğu konusunda kuşkum yoktu. Bunun tartışmasını çok yaptık. AKP’nin ‘merkez sağ’ı temsil ettiğini kabul etmeyenlerin sorunu, ‘merkez sağ’ın tanımının, zaman içinde doğal olarak değişmekte olduğu hususu idi. Ancak, geldiğimiz noktada, anlaşılması gereken tek husus, AKP’nin merkez sağın gelmiş geçmiş en güçlü partisi olmasının tescili değil. AKP’nin iktidar dönemi, Türkiye için sıradan bir zaman dilimi değil, bir büyük dönüşümün  yaşandığı yıllar. AKP, arkasına aldığı geniş ve güçlü toplumsal destek ile bir büyük dönüşümün baş aktörü olmayı başardı.

CHP’yi ‘başarısız’ saymaya gerek yok
AKP’nin Türkiye’de, toplumsal dinamikler karşısında, meşruiyetini giderek daha fazla yitiren siyasal sistemin, kaçınılmaz dönüşümünü üstlenen ve bu nedenle demokratikleşmenin motor gücü olduğu düşüncesi, bu çerçevede son derece doğru bir tespittir. Türkiye’de demokratikleşme sürecinde yaşanan aksaklık, demokratikleşme talep ve beklentilerinin, tümüyle AKP’nin siyasal hattına yüklenmiş olmasıdır. Sonuç, hepimizin gördüğü gibi, beklenen ve umulan bir demokratikleşme süreci olmadı. AKP, özellikle ikinci iktidar döneminde, devleti ve sistemi demokratikleştirmeyi değil, ‘devletleşme’yi ve sistemin tüm kontrolünü eline geçirmeyi hedefledi ve bunu büyük ölçüde başardı.
Sonuçta, AKP yeni Türkiye’nin ‘yeni devlet partisi’ olmuştur ve son seçimlerde bu yeni devlet anlayışı ve partisi toplumun yarısının güçlü desteğini almıştır. Bu yeni devlet, birçoklarının beklediği ölçüde ‘demokratik’ bir devlet olmaktan çok uzaktır. Daha kötüsü, bu yeni devlet anlayışına karşı çıkanların çoğunun, daha demokratik bir devlet ve sistem talebi ve itirazı ile değil, daha az demokrasi adına karşı çıkıyor oluşudur. Aslında, öteden beri, daha fazla değil, daha az demokrasi için muhalefet, iktidarın otoriterleşmesinin en önemli nedenlerinden biri oldu.
Özellikle, yeni CHP’nin bu hususu kavramasında sonsuz fayda var. Ben, birçokları gibi, yeni CHP’nin bu seçimlerde ‘başarısız’ sayılması gerektiğini düşünmüyorum. Tam tersine, bu denli çalkantılı ve sancılı bir değişim geçiren ana muhalefet partisinin, tabanının sosyolojik sınırları da hesaba katılırsa, beklenenden çok daha fazla başarılı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de daha fazla demokrasi adına CHP’den beklememiz gereken şey, önümüzdeki dönemde değişim söylemini derinleştirmesi, seçim sürecinde yer yer teslim olduğu ulusalcı baskılar ile daha cesur biçimde hesaplaşmayı göze almasıdır. Ben CHP’nin aldığı oyun azımsanıp yıpratılmak yerine bu yönde cesaretlendirmesi ve desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Güç sınamanın sonu felaket olur
Son olarak, esas ivmesini ‘Kürt siyasal hareketi’nin belirlediği Bağımsız adayların başarısının verdiği mesajın doğru ve hakkaniyetli algılanması, Türkiye’de demokratikleşmenin en önemli belirleyicilerinden biri olacak. İktidar partisi hoyratlığı, ana muhalefet partisi çekingenliği sürdürmekte ısrar ederse, bu ülkede yaşayan herkes için toplumsal barış umudu biraz daha kararacak. 
Bunu en çok algılaması gereken, kuşkusuz iktidar partisi. Ellerindeki güç hepimizin geleceğini karartmaya fazlasıyla yeter, ama artık bunu sınamaktan vazgeçseler iyi olur. En önemlisi, güç sınamanın sonunun felaket olduğunu, makbul olanın; gücü, güçlükleri aşmak için kullanmak olduğunu kavramalarıdır. 

6 Mayıs 2011 Cuma

‘Kefenli’ demokrasi

‘İleri demokrasi’nin geldiği yere bakar mısınız? Öyle bir noktaya geldik ki, ‘yola çıkarken’, ‘kefen’ giymek gerekiyor!
Başbakan, Kastamonu’da konvoyuna yapılan ve bir polis memurunun hayatına mal olan saldırıyı Amasya mitinginde kınarken, ‘biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık’ demiş. Sakın yolumuzu yitirmiş olmayalım? Hani kimse artık öldürmeyecek, kimse ölmeyecekti, ‘analar ağlamayacak’tı? Hedefimiz ‘analar ağlamasın’ ise, neden kefen kuşanıp, yola çıkılıyor?
Bildiğim kadarıyla henüz Kastamonu saldırısını üstlenen olmadı, ancak bu olayın, 26 Nisan’da Tunceli’de yapılan bir operasyona karşı misilleme olduğu düşünülüyor. Dün Diyarbakır’da, bu operasyonda yaşamını yitiren 7 PKK’lının, dördünün cenaze törenleri yapıldı. Taraf gazetesi, haberi ‘Bir şehir sustu’ alt başlığı ile vermiş. PKK bayraklarına sarılı cenazelerin ardında binlerce insan saf tutmuş, kepenkler kapanmış.
Bu manzara karşısında söylenecek şey, ‘kefenleri giyip yola çıkalım’ olabilir mi? Allah esirgesin, iç savaşa mı hazırlanıyoruz? PKK eylemsizlik kararı almışken operasyonların sürmesi, gerilimi artırmaktan, can kaybından başka hiçbir şeye hizmet etmiyor. Bunu görmüyor muyuz? Kınamak, yaşamını yitiren polis memurunun hayatını geri getiriyor mu? Dahası, ülkenin bir yanı, yaşamını yitiren polis memuruna, diğer yanı yaşamını yitiren militanlara ağıt yakarken, barış ufkunu tümden yitirmiş görünüyoruz. Bu böyle mi sürecek? Bırakalım kefen kuşanmayı, acilen çözüm bulmaya çalışalım!

Barış, seçim yarışına kurban!
Halihazırda, toplumsal barış, seçim yarışına kurban gitmiş vaziyette. İktidar partisi, bir yandan milliyetçi, diğer yandan dini duyguların kışkırtılmasına bel bağlamış, meydanlar uğursuz bir kavga alanına dönmüş vaziyette. İşte ileri demokrasinin geldiği yer burası.
Kürt meselesinde milliyetçi mevziye çekilen Başbakan, ana muhalefet partisine de, din üzerinden yüklenmekten geri durmuyor. Kılıçdaroğlu’nun, ‘statükonun Allah’ı Ankara’da’ sözünü, ‘Yaradan’a saygısızlık’ ilan ediyor, kitlesini bu yönde adeta öfkeye davet ediyor. Oysa, bu tabirde, yaygın olarak, Allah ‘en büyük’ manasında kullanılır, ‘statükocu’nun Allah’ı’ demek ‘en büyüğü’ anlamındadır. Herkes de bunu böyle anlar, kimse bu tabiri ‘şirk’ olarak görmez. Kılıçdaroğlu’nun iyi bir hatip olmadığı aşikâr. Halk dili kullanmak veya delikanlı çıkış hevesi ile, son derece eğreti bir üslup benimsemiş vaziyette. Bu başka şey, muhalefeti ‘din’ konusunda sıkıştırmaya çalışmak başka şey.
Bu arada, CHP’nin bu sıkıştırma karşısında, kendini din eksenli savunmaya girişmesi de son derece sorunlu. İktidar partisinin din konusunu tekeline alma girişimine karşı çıkmakta haklılar. Ancak, din konusunda sıkıştırıldıklarında, tartışmayı din üzerinden yürütmeyi reddetmedikleri sürece, açığa düşüyorlar. CHP muhafazakâr ve dindar insanların partisi değil, bu durum tüm seçmenlerini bağlamasa da, din konusunda özensizlik ve bilgisizlikleri ortada. Hurşit Güneş’in ‘Cuma namazının kazaya kalması önerisi’ bunun en güzel örneklerinden biri.

Herkes dindar olmak zorunda değil
O halde, burada iki sorunlu husus var. Birincisi, kimse ‘olmadığı gibi görünmeye’ çalışmamalı. İkincisi, hiç değilse muhalefet partisi, siyasal tartışmanın giderek daha fazla din tartışmasına çevrilmesine karşı çıkmalı. Laiklik konusunda katı tavırdan vazgeçmek de, toplumun inanç ve kültürel değerlerine özen göstermeye çalışmak da, son derece önemli adımlar. Ancak, din ve inanç konusunda demokratik bir tavır takınmaya başlamak başka bir şey, siyasal tartışmanın ‘dinselleşmesi’ne teslim olmak başka bir şey.
Başbakan seçim meydanlarında, CHP PM üyesi ve milletvekili adayı Binnaz Toprak’ın Zincirlikuyu mezarlığı kapısında yazan ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ ayetini ‘korkutucu’ bulduğu şeklindeki yorumuna da yüklendikçe yüklendi. Eski hocam ve çok sevdiğim bir dostum olan Toprak ile, bu konuyu çok tartışmışlığımız vardır, sonuçta hemfikir olamadık. Bu başka şey, Toprak’a, ‘profesör olmuş ama bir şey bilmiyor’ demek başka. Toprak, ilahiyat profesörü değil. Diğer taraftan, unutmayalım, bu ülkede yaşayan herkes dindar veya hatta inançlı olmak zorunda değil. Ancak, bu konuda sınır gittikçe daralıyor. Dün fikir özgürlüğü savunan İslamcı yazarlar, artık ‘bu ülkede yaşayan din ve kültür konusunda haddini bilecek’ imalı yorumlar yapmaya başladılar.
Kefen giyen, din polisliğine soyunulan bir ülkede demokrasi ileri değil, geriye gidiyor demektir. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir.
Son olarak bu kötü gidiş içinde çocuğunu yitiren herkesin acısını paylaşıyor, yakınlarına hiç ayırım yapmadan, Allah’tan sabır diliyorum.