*Sabah Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Sabah Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

İttihatçı'dan adam olur mu?

Eisenhower, 1955 yılında Süveyş krizi çıktığında, "Osmanlı İmparatorluğu bu bölgede varolsaydı bunları yaşamazdık" demiş, bilmiyordum, Mehmet Barlas'tan öğrendim.
Yazıya böyle girersen okunma şansın da kalmaz çelebi! Hem iki tane yabancı isim, hem 1955 gibi gençlere "tarih öncesi" gelen bir yıl...
Neyse canım, beterin beteri var: Yorumculuk yaptığım yıllarda bizim televizyonda çalışan bir lumpen oğlan vardı... Kadın berberi... Bir gün çocukluk anılarımı anlatıyordum, Başkan Eisenhower'ın 1959 yılında Ankara'ya gelişinden sözettim... Lumpen oğlan "hadi be," dedi, "Amerikan başbakanı Charles Aznavour ne zaman Türkiye'ye geldi ki?"

Köstebek, Beşir Atalay mı?

Kemal Kılıçdaroğlu, grup toplantısındaki konuşmasını "Köstebek, Beşir Atalay'dır" cümlesiyle tamamladı. Peki neye dayanıyordu? 14 Ekim 2009'da, saat 22.19'da, İçişleri Bakanlığı Özel Kalem'inden, bakanın koruma müdürünün yaptığı konuşmaya istinaden bu iddiasını ortaya atmıştı. Koruma, Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz'ı aramış, ona, Deniz Feneri'yle ilgili bazı kişilerin ev ve işyerlerinin aranacağı haberini vermişti. Veli Korkmaz, saat 22.22'de, Kanal 7 televizyonu Genel Yayın Müdürü Mustafa Çelik'i aradı. Çelik, hemen arkasından ortağı İsmail Karahan'a haber verdi. Aynı zamanda, Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman'ı da arayarak hemen bir toplantı düzenlenmesini sağladı. Zaten, İsmail Karahan'ın savcılık ifadesinden de, Mustafa Çelik'in, arama yapılacağı haberini kendisine verdiği anlaşılıyor. Karahan, "Çelik bir yere ayrılmamamı, gerekirse bilgime müracaat edeceklerini söylemek için beni haberdar etti" diyor savcıya.

9 Ekim 2011 Pazar

Gibi yapıcılar

Ferhan Şensoy'la uzun süredir aramız bozuk, yıllar oldu görüşmeyeli ama çocuğun bazı "hasletlerini" de inkâr edemem.
Ferhan kurduğu topluluğa "Ortaoyuncular" adını vermişti, bu özentili bir abartmaydı (çünkü oynadıkları ortaoyunu değildi) ama kendi tiyatro anlayışını tanımlamak için çok yerinde bir deyimle "gibi yapanlar" terimini kullanır.
Genç kuşakların hiç tanımadıkları Bertolt Brecht estetiğine göre, sahnede sergilenenin gerçek yaşam değil bir oyun olduğu seyirciye her öğeyle hatırlatılır, buna oyun tarzı olduğu kadar dekor, kostüm ve ışık da dahildir.

8 Ekim 2011 Cumartesi

O dediğin ibrişim kuşak

Başbakana acılı gününde başsağlığı dilemekten bile çekinir olduk, basının iti kopuğu "yağcı" diye üstümüze saldırır...
Aslında Türk basınının bazı soytarılıklarına bayılırım: Paris'in en ücra banliyösünde beş araba ateşe verilir, manşeti basarlar: "Paris yanıyor!"... Çatalca'nın köyünde aç ve uyuz bir kurt görülüp kovalanır, başlık hazırdır: "İstanbul'a kurt indi!"
Fıkrası bile var, hani doktorlar iktidarsızlık çeken erkeklere tavsiye ediyorlarmış, çırılçıplak soyunun, oranıza bir gazete serin... Çünkü basın herşeyi büyütür!
Şimdi de "68 kuşağı" hortlamış.

Gerçekten dün dündür bugün de bugündür...

Toplumun o andaki eğilimlerine bakarak davranışlarınızı belirlemeye çalıştığınız zaman "Eşeğine kendisi mi binsin, oğlunu mu bindirsin, yoksa eşeğe hiç yük bindirmesin mi" kararsızlığı altında ezilen Nasrettin Hoca'nın durumuna düşersiniz.
Buluşları ile insanların iletişime ve bilgiye katılmalarını kolaylaştıran ve bu açıdan dünyayı değiştiren Amerikalı Steve Jobs'un arkasından yakılan ağıtların mürekkebi henüz kurumadı.
Buna karşı filmlerdeki rolleri ve temsil ettiği sosyo-politik kimlikle Amerika'nın "Vahşi Batısı"nın vurdulu kırdılı beyaz ideolojisini temsil eden aktör John Wayne (1907-79) eşyalarının satışında rekorlar kırılmış önceki gün.
Örneğin Amerika'nın Vietnam'daki haksız savaşına destek veren "Yeşil Bereliler" (1968) filminde giydiği yeşil bereye bir alıcı 168 bin dolar vermiş.
Steve Jobs neyi simgeliyorsa John Wayne onun tam tersinin simgesidir.

Her şey değişir

Annelerini yitirenlerin yürekleri yanar...

Yüreğinde ve sırtında sade kendi ülkesinin sorunlarının ağırlığını değil Somali'nin de, Gazze'nin de, Suriye'nin de trajedilerinin acısını taşıyan bir Başbakanın annesini yitirmesi, bunlara eşit yük bindirir insan ruhuna.
Başbakan Erdoğan'ı iyi günlerinde de kötü günlerinde de tanımış bir kişiyim
Onun başarılı siyasetçi kimliğinin ötesinde dost bir insan, vefalı bir arkadaş, duygusal bir aile reisi olduğuna tanıklık edebilecek kişilerdenim.
Ama artık bütün bunların ötesinde o da annesini yitirmiş çaresiz bir evlat bugün.
Ama ölüme çare yok.

Mahalle olmayınca baskısı da olmaz

Söyleyin bakalım, "nikâhsız bir birliktelikten" doğmuş olmak hoşunuza gider miydi? Türkçe'ye tercüme edelim: Piç olmak ister miydiniz?
Ve de doğar doğmaz yabancı bir aileye evlatlık verilmek, yani bırakılmak, terkedilmek, sokağa değilse bile...
Sizi evlat edinen ailenin Hagopyan soyadını taşıması ne kadar "kanınıza dokunurdu" acaba? Gerçek babanızın adı Abdülfettah.

7 Ekim 2011 Cuma

İşte, Ahmet Hakan'a yol!

Ben bir soru soruyorum. Soruyu sorduğum kişi ise Genelkurmay gibi son derece kritik bir kurumda bir dönem başkanlık yapmış İlker Başbuğ...
Diyorum ki Sayın Başbuğ'a:
"Sayın Paşa... Oda TV İddianamesi'nin ek klasörlerinde yer alan bir telefon görüşmesinde sizinle ilgili inanılmaz bir iddia yer alıyor. Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun'un iddiasına göre, onun askerlikten muaf tutulmasıyla ilgili bizzat benimle yaşadığı tartışmalarda siz alenen kendisine taraf olmuşsunuz! Sözcünüz bizzat beyefendiyi aramış. 'Size sahip çıkmak için Genelkurmay Başkanımızdan talimat aldık' demiş. Doğru mu Sayın Başbuğ bu iddialar? Eğer doğruysa bunun nedenini lütfen bize açıklar mısınız? Söyler misiniz, askerliği ile ilgili son derece muammalı bir geçmişi olan, askeri dille kendisini 'çürük' diye anabileceğimiz bu arkadaşa acaba nereden icap etti bu sahiplik etme ihtiyacı?"

Kısır döngüleri kıran insanlar olmasaydı...

Steve Jobs gibi insanlar olmasaydı, aslında hayat bir kısır döngü olmaktan ileriye gidemezdi.
Eğer 15'inci yüzyılda yaşasaydım bu cümleyi "Gutenberg gibi insanlar olmasaydı, aslında hayat bir kısır döngü olmaktan ileriye gidemezdi" şeklinde yazardım herhalde...
Bu kısır döngüyü kanıtlayacak o kadar çok durum var ki...
Mesela saatlerin ekim sonunda yine bir saat geriye alınacağı açıklandı.
Kim bilir kaç yıldır saatlerimizi her baharın başında bir saat ileriye ve her sonbaharın sonunda bir saat geriye alıyoruz.

Ördek ile sazan

Fransa'nın ünlü bir mizah gazetesi vardır, "Le Canard Enchaine"... Haftalık bir gazetedir bu. Mizah gazetesidir ama bizim gecekondu oğlanlarının lumpen dergileri gibi karikatür değil, yazı ağırlıklıdır. Genelev kuyruğunda bekleyen lise öğrencilerine değil, okuması yazması düzgün aydınlara seslenir.
Yarım yamalak Fransızca öğrenmiş birçok Türk aydını, Le Canard Enchaine'nin "zincirli ördek" anlamına geldiğini sanır. "Parisler'de falan" bulunmuş haybeciler dahil. Bunlar yerli yersiz bu tür yayın organlarının isimlerini "zikredip" ne kadar kültürlü olduklarını göstermeye çalışırlar.
Oysa "canard", Fransız argosunda "gazete" anlamına gelir.

Küskünler kahvesi

Dün burada "konuk ettiğimiz" yargıç var ya... Hani, darbecilikten yargılanan "koskoca paşaları" falan salıvermeyi düşünen yargıç... O da koskoca bir ağırceza reisi...
Hani canım diyordu ki darbeciler darbeci sayılamazlar çünkü yaptıkları plan "tasarım aşamasında" kalmış, kuvveden fiile çıkmamış. Üstelik emekliye ayrılan arkadaşlarının yerine yenilerini almamışlar, cuntayı tazelememişler.
Cuntanın tazesi makbul. Bayat balık gibi bayat cuntanın da hiç kıymeti yok. Herhalde cezai ehliyeti de yok!

5 Ekim 2011 Çarşamba

Darbe falan yokmuş, çünkü biz eşeğiz

Vay be, "balyoz gibi" bir açıklama yapmış adam, bu bir "hukuk dersi" oluyormuş. Aydın Doğan'ın adamları öyle yazıyorlar.
Bunlar bu kafada giderlerse Aydın Bey'e elinde kalan son malı da sattırıp onu tavukçuluğa, mukavva kutuculuğa ve yedek parçacılığa mahkûm edecekler galiba...
Açıklamayı yapan, "balyoz davasının" hâkimi.
Yaptığı açıklama değil, yazdığı bir "muhalefet şerhi" aslında.

4 Ekim 2011 Salı

Zavallılık senfonisi

Aslında "kakofonisi" demek doğru olacaktı da, bazı okurlar anlamazlar diye çekindim, böylece ortaya zıt anlam çıktı.
Hayretle izliyorum: Yayınlarını yalan dolan, pislik ve iftira üzerine kurmuş, pek öyle "tıklaması mıklaması" da olmayan, kıytırık bir Internet sitesi... Gazete değil, televizyon değil, alt tarafı bir site... (Korkma Memduh, seninki değil, seninki kıskançlık ve uyuzluk üzerine kurulu.)
Buradan "yayın yapan" kara sakallı karanlık bir adam, eski Maocu (elbette!), yeni faşist... Televizyona yazdığı "faşo" dizileriyle tanınıyor... Her tarafı buram buram gizli örgüt kokuyor...
Burada ona buna "tohum atan", bu piyasada hiçbirimizin tanımadığı, gazeteci olduğu söylenen sıradan bir kadıncağız...

İyi ki doğmuşun Neyzen Baba

28 Ocak 1953... Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii avlusu tıklım tıkış dolu. Sırf orası mı? Cami avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarı'nı da doldurmuş halde.
Tuhaf bir 'Profili' var cemaatin. Üst düzey bürokratlar, anlı şanlı profesörler, siyasiler, sporcular, sanatçıların yanı sıra çoğu ipten kazıktan kurtulma tipler, hane-i berduşlar, ayakta durmakta zorlanan alkolikler. Çünkü cenazesi kalkan herkesten biraz, herkeste de ondan biraz olan bir adam., Neyzen Tevfik'tir.

Tanıtalım onu

Sızlanmayı bırakalım da genç kuşaklara ucundan acuk olsun tanıtalım Neyzen Baba'yı. Derler ki; henüz 7-8 yaşlarındayken eşkıyanın çarşıda götürdüğü insan başlarını görmesiyle bağlantılı olarak sara nöbetleri başlamıştır.
Ailesinin yaşadığı Urla'da usta bir neyzenden nota bilgileri alarak kendini geliştirir.
İleride şairliğini de etkileyecek olan Mehmet Akif Ersoy'la tanışır, Farsça öğrenir.
İzmir idadisinde bir süre okuyarak bitirmeden ayrılır. Bir süre sonra İstanbul'a yerleşir ve Galata Mevlevihanesi'ne devam eder. 1902 yılında Bektaşi Dervişi olur Neyzen baba. Usta bir neyzendir lakin hiciv ve taşlamalarıyla ünlenir.
1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde çalar. Yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüler. 1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, Azâb-ı Mukaddes adı ile kitaplaştırır. 1951 yılında "Onu Affettim" adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. 1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesi yapılır.

2 Neyzen Tevfik anısı

PKK, BDP, KCK ve devlet

Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP'nin) yemin edip, TBMM'de yerini alması umut yaratırken, İstanbul, Diyarbakır ve G. Antep'te başlayan KCK tutuklamaları, olumlu havayı dağıttı. Demek, kutuplaşma ve tırmanma sürecek.
KCK, Murat Karayılan başkanlığında faaliyet gösteren illegal bir yapı. Dolayısıyla, mecburen, savcılar takibata geçiyor. Ama galiba ipin ucu kaçıyor. BDP'liler arasındaki her konuşma, KCK talimatı gibi değerlendiriliyor.

16 Eylül 2011 Cuma

Avrupalıların kafa yapıları acaba değişebilir mi?

Ulusların kendi dışlarındaki milletleri kategorize etmeleri de zemine ve zamana göre değişiyor.
Komünizmin veya Sovyet Kızıl Ordusu'nun kapitalist dünyayı tehdit ettiği Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupalılar Türkleri
"Hür Dünya'nın sınır bekçileri" olarak görürlerdi.
Türklerin dinleri, gelenekleri falan önemli değildi.
"Askeri demokrasi"nin varlığı da önemsizdi.
Türkler Kore Savaşı'nda komünizme karşı mücadele eden silah arkadaşlarıydı.
Eğer 1970'lerin sonunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in "Onlar ortak biz pazar olacağız" içerikli sabit görüşü olmasaydı, Türkiye de 1980'lere Yunanistan'la birlikte AB üyesi olarak girebilirdi.
Bugün ise Batı Avrupalılar Türkleri "Farklı kültüre sahip Müslümanlar" olarak görüyorlar.

Barcelona değil, Trabzon!..

Milli takım dahil, son yıllarda bir Türk takımının bu kadar mükemmel bir futbol oynadığını görmedim.. Hatta bir dünya takımını da görmedim..
Futbol deyince, hemen herkesin aklına Barcelona geliyor. Bitmez tükenmez paslar yaparak rakibi, bu arada benim gibi anlamsız pas seyretmekten hoşlanmayan seyirciyi de bıktıran Barcelona..
Trabzon, maçın ikinci yarısında o Barcelona'yı da gölgeleyen bir futbol ortaya koydu..
Mucizeydi.. Neden?..

Başbakan laikliği savundu: Başımıza taş yağacak

Başbakan Erdoğan'ın Mısır'da yaptığı açıklama, "Bunu da gördüm ya...
Artık ölsem de gam yemem" dedirtecek cinsten...
Ben "geleceği de düşünen" her "akıllı"
Müslüman'ın, laikliği savunması gerektiğini defalarca yazdım.
Dindar insanların yönettiği TV kanalları da dahil olmak üzere, her yerde bu fikrimi açıkça savundum.
Tabii burada kastettiğim, Kemalistlerin ordu merkezli bir vesayet rejimini kurmak veayakta tutabilmek için halka dayattığı "otoriter laiklik" değil. Ben "özgürlükçü laiklikten" bahsediyorum.
***

Geleceği düşünen, akıllı Müslüman:
1) İslam'ın farklı biçimlerde yaşandığını bilir. Allah, Kuran ve Peygamber aynı olsa da, örneğin Suudi Arabistan'daki Vahabi İslam'ı ile İran'daki Şii İslam'ı farklıdır.
2) Değişik dinlerden insanların aynı ülkeyi, aynı devleti paylaşmalarını normal karşılar. Saflık arayışının bir tür ırkçılık olduğunu düşünür.

15 Eylül 2011 Perşembe

Ankara'nın amblemi yoktur ve olamaz

Uzun süredir tartışılan bir konudur:
Ankara'nın amblemi ne olmalı?
Bürokrasi bunun "Hitit güneşi" olmasına karar vermişti, halkın temsilcileri olan belediyeciler de ille "camili mamili" bir şey istiyorlar. Kavga çıktı.
Oysa Ankara'nın, benzetmek gibi olmasın, oranlamak için söylüyorum, "katedral" düzeyinde bir tek camii var, hem çok parlak bir mimari ürünü değil, hem de yeni, 1940 tarihli (türbeyi falan saymıyorum.) Bürokrat cenazeleri oradan kaldırılır, hani İstanbul'da burjuva cenazelerinin Şişli'den, entellektüel cenazelerinin de Teşvikiye'den kaldırılmaları gibi!...
Ankara deyince akla cami gelmiyor.
Çünkü Ankara "çakma" bir başkenttir.
Doksan yıl öncesine kadar sıradan bir bozkır kasabasıydı. Görkemli bir geçmişi yoktur.
Ankara deyince akla "kalesi" malesi de gelmiyor. Turistik olmasına turistik ama "yeni Ankara'yı" simgeler yanı yok.

10 Eylül 2011 Cumartesi

"Nasıl olsa ABD arkamızda" aymazlığının sonuçları...

El Kaide'nin yolcu uçaklarını kamikaze silahları olarak kullanıp, ABD'yi vurmasının üzerinden 10 yıl geçti.
Yıllar boyunca kendisini bir Sovyet saldırısına (veya komünist saldırısına) karşı korumak için silahlanan, savunma ve saldırı sistemleri kuran ABD, El Kaide darbesi ertesinde, dünyaya bakış açısını radikal biçimde değiştirdi.
Anti-komünist ideolojinin yerine "İslamofobi" geçti.
Önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi.