Hulki CEVİZOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hulki CEVİZOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2011 Çarşamba

Elveda!

24. dönem TBMM için genel seçimler yapıldı ve AKP, yüzde 50’lik ezici bir oyla 3. kez tek başına iktidar oldu, Menderes’in rekorunu kırdı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerde kullandığı slogan ile “bir hayali gerçek
yaptı.”
Muhtar bile olamazdı, 3. kez ezici bir güçle başbakan oldu!
Hayaldi, gerçek oldu!
Şimdi sıra “hayal edilemeyene” geldi:
Yakında devletin en tepesine “başkan”
olacak!
Hiç kıvırmaya ve kıvırtmaya gerek yok.
Makyavelist yani “zafer için her şey mubahtır” taktiğini kullansa da AKP’yi kutlamak gerekir.
Çünkü, ne demişti Atatürk:
“Hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz!”
(Ki, aynı yöntemi Kılıçdaroğlu da kullandı. AKP’ye benzeyerek, Atatürk’ü anmayarak, yardımcıları ve kendisi Atatürk aleyhtarı demeçler vererek oy toplayacağını sandı.Yanıldı... Yani, iki Makyavelist aynı anda kazanamıyor!)

***

Seçimden önceki son yazımda, “Kofti vekil seçmeyiniz!” demiştim.
Sözüm iktidara muhalif seçmenlere idi.
Şimdi “sözün bittiği yerdeyiz.”
10 yıl boyunca “söylenmedik bir şey
bırakmadık.”
Her türlü uyarıyı yaptık, öneride bulunduk, bu köşede, (olabildiğimiz ölçüde) ekranlarda ve politik alanlarda susmadık.
Bundan sonra daha ne söylenebilir ki?
Ne diyordu şair (Özdemir Asaf):
“Benim haykırdığım gecelerde
yoktunuz!”
Bir başkası;
“Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan?.. Kaç olunca çok; kaçta kalınca azdı rakamlar?..” diyor.
“CHP’nin konuşmacısı” Kemal Kılıçdaroğlu da, kaç hezimetten sonra gerçeği anlayacak acaba? (İlk hezimeti, referandumda AKP’nin yüzde 58’ine engel olamaması idi.) (Zaten görevi de, Dersim!! arşivlerini açmak, özerklik getirmek vb. Şimdiden, Erdoğan’a el uzatarak, anayasayı değiştirelim, diyor!)

***

Bir başka şair-yazar Murathan Mungan’ın sözlerinden alıntı yaparak devam edeyim.
“Uykudaki bir yanardağın soluk alıp
verişine benzetmiştim” seçmenin sessizliğini.
Yanılmışız.
Seçimlere 2. kez “Atatürk’ün Ankara’sından!” bağımsız aday olarak girdim. 2007’de
aldığım oyun çok altında kaldım.
Kendi adıma zerre kadar üzülmedim, moralimi bozmadım.
Ama Türkiye adına ve Atatürk’ün Ankara’sı, Çankaya adına üzüldüm.
Daha bir süre de üzülmeye devam
edeceğim.
Yine seçim öncesi son yazımda, “13 Haziran’da da sesimizin çıkmasını istiyorsanız, güç sizde, oyunuzu ona göre kullanıp, yetki veriniz” demiştim.
Yetki vermediniz.
Mutlaka bir bildiğiniz vardır.
Gerekçeleriniz ne olursa olsun katılmıyorum ama saygı duyuyorum.
Canınız sağ olsun.

***

Atatürk, biri Kurtuluş Savaşının başlarında diğeri zaferden sonra olmak üzere iki kez “Bırakmayı Düşündüm” demişti. (Bakınız, aynı adlı kitabım.)
Ama “neden bırakmadığını” da açıklamıştı.
Ben de asla bırakmayı düşünmüyorum.
Ama, sözlerin muhataplar tarafından anlamsız algılandığı ortamda bir süre dinlenmenin yararı var.
Artık 10 yıldır yazdıklarımızı tekrarlamanın hiçbir anlamı yok.
Laf bir kere söylenir.
Biz, bin kere de söyledik.
Sussak gönül razı değildi, söyledim
tesiri olmadı! (Fuzuli)
Ben siyaseti milletim için yapmak istedim.
Bundan sonra da milletim, “sana ihtiyacım var” derse yine koşarak gelirim.
Ama şimdi “sana ihtiyacım yok” diyorsa, yapacak şey susmak, saygı göstermek ve kazananları kutlamaktır.
Kutluyorum.

HAYAT DEĞİRMENİ
- “Muhterem çiftçiler, yeni seçimi çok mühim bir vatan meselesi olarak kabul ediniz. Çünkü bundan sonra toplanacak olan meclisin ülkeye, millete yapmaya mecbur olduğu görevler çok güç, çok ağır, çok önemlidir. İçinizde ülkeyi ve milleti en çok seven, aklına, sezgisine, vicdanına en çok güvendiğiniz insanları seçiniz.” Mustafa Kemal (16 Mart 1923)
- “Görünüşlerinin aksine tabiatın en zayıf canlıları devlerdir. Çünkü, ilk onlar silindiler yeryüzünden.”
Murathan Mungan (2011)

7 Haziran 2011 Salı

İçine etmek!

Seçime 4 gün kala, yabancı medya Başbakan Erdoğan’ı “Otokratik” bir yönetim kurmakla eleştiriyor.
Yani, “tek kişilik yönetim.”
Görünürde parlamento ve hükümet var ama, bu tür yönetimlerde padişahlık (krallık, diktatörlük) gibi tek kişinin sözü geçiyor.
Onun dediği kanun oluyor, var olan kanunlar ise onun dediği gibi yorumlanıyor.
Bir kısım yandaş medya ise hâlâ başbakanı savunuyor.
Oysa o, eski yandaşlarına “namert” diyor!..
İngiliz ve Amerikan medyasının (The Economist, The New York Times, The Observer) ağır eleştirilerine yandaş kalemlerden Nuray Mert’ten sonra Mehmet Altan da katıldı.
Altan, Star gazetesindeki köşe yazısında (06.06.2011), “Erdoğan’ın baskıcı yönetim kurduğunu” kabul ederek, adına “baskıcı muhafazakârlaşma” diyor.
Bunun “demokratikleşme” olmadığını, Başbakanın “özeleştiri” yapması gerektiğini ve asıl olanın “bizde konuşulmayan” hukuk olduğunu vurguluyor.
Ama önceki gün katıldığım Med-Cezir programında Nagehan Alçı hâlâ başbakanı savunuyor!..

30 Yıllık pilotun açıklaması
Pazartesi gecesi Beyaz TV’deki Latif Şimşek’in programında yine “Kâbe’ye karşı şampanya” reklamı gündeme getirildi. (THY’nin Skylife dergisindeki bu reklamı ilk ben ortaya çıkarmıştım.)
Genç gazeteci Alçı, ısrarla “İslâmi Şampanya!” tezini savundu. Gazetesi Akşam’ın o günkü manşeti de ne hikmetse “Alkolsüz şarap!” idi.
Atatürk devrimlerine ve Cumhuriyete karşı çıkanların sürekli kullandığı bir “İskilipli Atıf Hoca” var.
Onu sordum.
Atıf Hoca, “Frenk Mukallitliği” (Gavur Taklitçiliği) adlı kitapçığında “Batıya özenmenin, gavurlaşmak olduğunu” ileri sürüyor ve ağır eleştiride bulunuyor. Şarap ya da şampanyanın alkolsüzünü (!) yaparak Kabe’ye karşı reklam etmeyi Atıf Hoca mantığıyla nasıl açıklayacaklarını sordum.
Laf kalabalığı ile yanıt aldım.
Her neyse, o sırada aldığım bir e-postayı paylaşarak konuyu kapatayım:
“Hulki Beyciğim,
Orada içki olmaz diyor Latif Şimşek. Ben 30 senedir havacıyım ve .... havayollarının, ki .....’ya aittir. Suudi Arabistan’a hac uçuşları yaptık. Suudi Arabistan’da ’under table’dediğimiz şekilde içkinin padişahını bulursunuz ve içersiniz. Nagehan hanımın telaşla ’alkolsüz’diye bağırması inanılmaz bir koruma ve kollama sanatına döndü, komik oldu. Teşekkürler. (İsim, telefon)”
?
Üçüncü kez katıldığım Med-Cezir programında, Pazar günkü 32. Gün programına da değindim.
M.Ali Birand’ın Başbakan Erdoğan’ı ağırladığı Kanal D’deki programda ilginç açıklamalar oldu.
Beyaz TV’de bunlara yanıt verilemedi.
Neydi onlar?
Başbakanın öfkesi.
Recep Tayyip Erdoğan, kendisini uzun süre koşulsuz destekleyen gazeteci Nuray Mert’e “namert” demesini savunurken ısrar etti: “Ben önce düşünürüm, sonra konuşurum.”
“Hesap ederek söyledim.”
“Dersim’de bizim yaptığımız .... “, “Dersim’le yan yana getirmek suretiyle...
Allah aşkına söyler misiniz?
Türkiye Cumhuriyeti başbakanının sürekli söylediği “Dersim” diye bir kentimiz var mı?
81 kentimizin hangisi Dersim?
Cumhuriyet’in 100. yılını hedefleyerek “Hedef 2023” diye ilanlar veren Cumhuriyetin başbakanı, Cumhuriyet’te olmayan bir kenti nasıl telaffuz eder?
Nagehan Alçı ve Latif Şimşek, “Halk öyle telaffuz edip rahatlıyorsa böyle demenin ne sakıncası var” gibi savunmaya geçtiler.
Ben de dedim ki, “O zaman İstanbul’a da Bizans ya da Konstantinopolis mi diyeceksiniz?”
Ve sordum, “Dersim neresidir?”
Herkes sanıyor ki, Tunceli’nin eski adı Dersim’dir.
Öyle değil.
Erdoğan, o programda “Önceki başkan ÖSYM’nin içine etti!” gibi laf söyledi.
Birand üzerinde durmadı, diğer medya korkudan yazmadı, ben kulaklarıma inanamadım. Konduramadım.
Med-Cezir’de dedim ki, “12 Haziran seçimlerinden sonra gerçek Atatürkçülerin seçilememesi durumunda, dışarıda hiçbir muhalif ses kalmayacak.”
Şimdi böyle bir ortamda, seçimden önceki son seçim yazımla karşınızdayım. Pazar günü siyaset yazmak yasak.
Şimdiden son uyarımı yapmış oluyorum.
Özellikle Ankara 1. Bölgedeki seçmenlere.
Sesimizin çıkmasını istiyorsanız, güç sizde, oyunuzu ona göre kullanıp, yetki veriniz.

1 Mayıs 2011 Pazar

Ankara, Atatürkçüsüne sahip çıkacak mı?

Bugün 1 Mayıs.

Benim doğum günüm.

53. yaşımı bitirmeye iki gün kala birdenbire “Ergenekon şüphelisi” sıfatıyla sorgulandım.

Brüt 5 saatlik sorgunun sonunda -şimdilik- hakkımda bir tutuklanma istemi olmadı, adli takibat, yurt dışı yasağı ve benzeri önlemler istenmedi.

Çıkarken, yeni Ergenekon Savcısı Cihan Kansız’a sordum:

“Buraya gelirken ’şüpheli’idim. Şimdi giderken neyim? Yine şüpheli miyim? Son sözünüz nedir?”

“Evet” dedi, “Ben son sözümü iddianamede söyleyeceğim. İki şık var. Ya Ergenekon Terör Örgütü Üyesi sıfatıyla iddianamede yer alarak yargılanacaksınız, ya da suçsuzluğunuza kanaat getirirsem iddianamede yer almayacaksınız.”

Cümleler tam böyle olmayabilir ama mealen

böyleydi.



Gerçekler..

Yeni Ergenekon Savcısı Cihan Kansız, bana ve iki avukatıma çay ve su ikramını eksik etmedi.

Bir kere 10 dakikalık mola verildi, ama 20 dakika civarında sürdü.

Biraz Ceviz Kabuğu programı gibiydi.

Ama roller değişmiş, ben soran değil, sorgulanan idim.

Heyecanlı mıydım?

Hayır.

Korkuyor muydum?

Hayır.

Ama dışarıda bekleyen eşim, yakınlarım ve dostlarım adına rahatsız oldum. Onları çok beklettiğim için.

Savcının odasından çıkarken imzaladığımız ifade tutanağı 37,5 sayfa idi.

Ama bu sayfaların çoğu, soruların uzunluğundan kaynaklanıyordu. Benim toplam yanıtlarımı alt alta yazsak belki birkaç sayfa ancak

tutar.

Çıkışta gazeteci meslektaşlarımın sorularını yanıtlarken bu konuya değinilince, “Benim yanıtlarım çok kısaydı. Çünkü gerçekler kısa, açık ve net olur” dedim.

Sonra televizyonda bu sözlerimi izleyince de, açık söyleyeyim, çok beğendim!!

Mola sırasında balkona çıktım. Meslektaşlarım el sallamamı istedi, salladım. Arka cepheye baktığınızda müthiş bir boğaz manzarası görülüyordu. Yan tarafta ise, ünlü Four Seasons oteli yer alıyordu.

Bu Ergenekon sorgulamasıyla ilgili yorum ve görüşlerimi burada paylaşmayacağım.

Ancak şunu belirtmeliyim.

Sorgulanmam tümüyle televizyon programlarım (özellikle misyonerlik konulu) ve bu konudaki kitaplarımla ilgiliydi.

Yani gazeteciliğim sorgulanıyordu.

Başbakanının kulakları çınlasın.



Önemli bir espri!..

Kendimi esprili bulduğumu da (!) ifade etmeliyim.

Savcı Cihan Kansız’ın odasından çıkarken, çaylar için teşekkür ettim.

Ama devamını da

getirdim.

Yargılama masraflarını devlet mi karşılayacaktı, yargılanan mı?.. Ankara’dan iki avukatım da geldiği için bunu sorayım dedim, sordum:

“Şimdi uçak ve otel masraflarını da karşılayacak mısınız?”

Savcı gülümsedi, avukatlarım tedirgin oldu.

“Biz sizi uçakla da getirtip masraflarınızı karşılardık. Ama bunun ne demek olduğunuzu avukatınıza sorun... Üç gün de Emniyet’te misafir ederdik”

dedi.

Ben gülümsedim. Avukatlarım da “Aman Hulki Bey neler söylüyorsun? Ya, Savcı birden fikrini değiştirirse” tedirginliği oldu.

Aslında ikinci bir notu da yazmalıyım. Belki bu da espri kapsamına girer!

Geçenlerde Beyaz TV’de Latif Şimşek’in Dinamit adlı programına çıkmıştım. (Latif, bak dikkat et!! Bir yanda Ergenekon, bir yanda Dinamit kelimesi!!)

Programdan ayrılırken, daimi konuşmacı Rasim Ozan Kütahyalı, “Abi, ya senin adın hiçbir iddianame geçmiyor” demişti.

Şimdi Rasim’e diyecek sözüm yok ama, onun gazetesi Taraf’ın yöneticilerinden Marker Eseyan’a bir sözüm var.

Eseyan, son aylarda köşe yazısında benim misyonerlik programlarımı diline dolamış, haksız eleştiriler yapıyordu.

Meğer hedef gösteriyormuş, onu anladım.

Şimdi avukatlarıma gereken talimatı vereceğim.

Taraf’ın müdürlerinden Eseyan gibi bu işe “at gözlüğü” ile bakarsak, benim misyonerlik programlarımın yanında şu programlarım gözden kaçar ve art niyet-kasıt aranır:

Ben 2000’li yıllarda Georges Marovitch (Vatikan İstanbul Kilisesi Türkiye Sözcüsü, Katolik Ruhani Reisler Kurulu Sözcüsü, İslam Hıristiyan Diyalog Komisyonu Sözcüsü), Turgay Üçal (Türk Dünyası Presbiteryan Kiliseleri Ruhani Kurul Başkanı), Attilio Constantino Cedolini (İstanbul St.Antuan Kilisesi Cemaati Üyesi), Kirkor Ağabaloğlu (Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Pastörü ve Başkanı), İsa Karataş (İstanbul Katolik Cemaati Sözcüsü) ve benzerleri ile de İnanç Turizmini savunanlarla da programlar yaptım.



Şimdi halk (seçmen) sahip çıkmalı ki...

Ergenekon sorgusundan çıktıktan sonra izleyicilerim de yanıma yaklaştı. Bir hanım, “Hulki Bey, bundan sonra susacak mısınız? Susmayın sesimiz olun” dedi.

Ona verdiğim yanıtı, bağımsız milletvekili adayı olduğum Ankara 1.Bölgedeki seçmenlerime de söylüyorum:

“Susmamı istemiyorsanız, gür sesiniz ve vekiliniz olmamı istiyorsanız; bunu resmileştirin Meclise gönderin. Susmamamız için halkın sahip çıkması gerekiyor.”

16 Şubat 2011 Çarşamba

Operasyonlar ve Kandil hakkında BİLMEDİKLERİMİZ...

Tarihe not:
Önceki gün, Balyoz Davası kapsamında, 6-7 yıl önce darbe yapacaklardı iddiasıyla çoğu asker 163 kişi tutuklandı. (İçlerinde görevde bulunan Korgeneral rütbesinde komutanlar, Orgeneral ve Kuvvet Komutanı rütbesinde emekli paşalar var.)
Önceki günün gecesinde, Mevlid Kandili ve Sevgililer Günü kutlandı
Dün ise, “iktidar muhaliflerinin en büyük internet haber sitesi” ODA TV adlı sitenin yöneticilerine baskın yapıldı, gözaltına alındı.
Yine dün; Başbakan Erdoğan partisinin TBMM Grup Toplantısında konuşma yaptı.

Akıllarımız tutuldu!
 Başbakan Erdoğan, öyle şeyler söyledi ki, bizlere tam bir “akıl tutulması” yaşattı.
Dedi ki, “Sandıkla iktidara gelen gelmenin faziletine inanıyorsak, tersini de erdem olarak görüyoruz.”
Ben de dedim ki; “Peki Mısır’da 3 ay önce Hüsnü Mübarek yüzde 87 ile seçimle gelmemiş miydi? Bu fazilet idiyse, askeri darbeyle gitmesi niçin erdemmiş gibi desteklediniz?”
Dedi ki, “Tunus’un derdi bizim derdimiz, Mısır’ın meselesi bizim meselemiz.”
Peki, “Amerikan askerleri tarafından katledilen Irak’lıların derdi niçin sizin derdiniz olmadı?”
Dedi ki, “Türkiye’de eylem ve gösteri yapanlar anti-demokratik bir şeyler olur mu diye baktılar. Cumhuriyet Mitingleri düzenlediler. Bizde anti-demokratik yollarla iktidarı değiştirmek isteyenler meydanlarda gösteri yaptılar.”
İşte burada tam bir akıl tutulması ve şok yaşattı.
ABD destekli Mısır ordusu, halkı meydanlara dökerek post modern bir 27 Mayıs darbesi yaptı, bizim başbakan bunu demokratik gördü! Darbeyle ilgisi olmayan Cumhuriyet mitinglerini ise anti-demokratik buldu.

Asker biliyorduysa niçin sustu?Soner Yalçın başta olmak üzere, ODA TV adlı internet sitesi yöneticilerinin gözaltına alınmasına neden olarak, Ergenekon davalarının kaderini değiştirecek denen bazı görüntüleri yayınlaması da gösteriliyor.
Bu görüntülerde, Zir Vadisi’ndeki kazılarda bulunan bombaların iki gün önce konduğu ve polislerin bunları daha önceden bildiği yolunda askerlerin konuşması var. Görüntüler üzerindeki alt yazılarda, polislerin ABD’li uzmanlardan eğitim aldığı ve kazı görüntülerinin polisler tarafından internete konulacağı söz ediliyor!..
Bunlar doğru ise, askerler bunu biliyorduysa; niçin kamuoyuna ve mahkemelere sunmadı?
Yine, eğer bu iddialar doğruysa, kamuoyunun bir kesiminde var olan, “Aslında Genelkurmay da bu operasyonları destekliyor” görüşü doğrulanmış mı oluyor böylece?

Kandillerin bilinmeyenleri
 Son bir bilinmeyen ya da az bilinen konuya geleyim.
Önceki gece Mevlid Kandili’ni kutladık. Her kandilde sorarım: Bu geceki kandilin anlamı nedir, diye.
Kandili kutlayanların çoğu ya unutur ya karıştırır ya da bilmez.
İşte sizlere, küçük bir bilgi desteği sunuyorum.
Kandil: İslâmiyet’teki “kutsal gecelere” verilen addır. Hz.Muhammed’in uygulamasında yoktur. 3.yüzyıldan itibaren kutlanmaya başlanmış, bizde ise 2.Selim zamanında (1566-1574) minarelerde kandil yakılarak halka duyurulduğu için kandil adını almıştır. (2. Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın oğludur.)
Mevlid Kandili (14-15 Şubat gecesi): Hz. Muhammed’in doğduğu gecedir.Mevlid, kelime anlamı olarak “doğum zamanı” demektir.
Regaip Kandili (9-10 Haziran gecesi): Hz.Muhammed’in annesi Amine Hatun’un Peygamberimize hamile olduğunu fark ettiği gecedir. Regaip kelimesi Kur’an’da geçmez. Bu gece, Hz. Muhammed’in iki rekat namaz kıldığı söylenir. Kelime olarak “arzulamak, meyletmek” anlamına gelir..
Mirac Kandili (28-29 Haziran gecesi): Bu gece, Hz. Muhammed’in Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürüldüğüne, oradan da gökleri aşarak Allah katına ulaştığına inanılır. Kelime olarak “Göğe çıkış” demektir.
Berat (Berâet) Kandili (15-16 Temmuz gecesi): Kur’an’ı Kerim’in Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kelime olarak, “Temize çıkmak” anlamındadır.
Kadir Gecesi (26-27 Ağustos gecesi): Kur’an’ı Kerim’in Hz.Muhammed’e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlandığı gecedir. Buna da “tenzil” denir.  Ayette, “bin aydan hayırlı olduğu” bildirilmiştir.
HAYAT DEĞİRMENİ
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk'ün doğum gününü bilen varsa lütfen bildirsin!...
(19 Mayıs yanıtı demeyiniz.)

19 Eylül 2010 Pazar

İlk hedef Akdeniz’dir...

12 Eylül referandumundan yüzde 58 oranında “evet” çıkınca “Yaşasın özgürlük!” diye yazmıştım.
Şimdi olaya, AKP’nin özgürlük anlayışı çerçevesinden bakalım.
Ve de, onlara destek olan BBP (Büyük Birlik Partisi), SP (Saadet Partisi), terörist çetebaşı Öcalan ve sözde ilerici bazı eski solcular çerçevesinden..
İlk deneme fiyasko
Referandum sonrası ilk “özgürlük denemesi” fiyasko ile sonuçlandı.
Nedir o?
250 kişilik yabancı Ortodoks grubun Ayasofya’da ayin girişimine özgürlükçü AKP’den “yasak” geldi.
Herhalde ilk şaşıranlar, kendilerine destek veren, yukarıda saymayı unuttuğum, Batılılardır!..
(Ama, üzülmesinler, AKP yakında iç kamuoyunu uyutarak, değişik görüntüler altında bu ayine izin verir.)
Şimdi AKP’ye “evet” diyerek, 12 Eylül’den hesap soracağını zanneden, daha çok özgürlük geleceğine inanan (inanmış görünen) BBP ve SP’lilere de bir
sözüm var.

8 Ağustos 2010 Pazar

Denizci Genelkurmay Başkanı olsun!

Türk Ordusu’nun yönetim kademesinin belirlenmesinde yaşanan çok sancılı süreç devam ediyor.
Normal “teamüllere” göre yapılacak atamaları iktidar engelliyor.
Bir hükümet, istediği yöneticilerle çalışma hakkına sahiptir. Ancak burada ortaya çıkan durum başka.
Başbakan Erdoğan, bir süre önce yazdığım gibi, devamı olduğunu söyleyip gurur duyduğu Turgut Özal’ı aşmak istiyor. (Bu tür ruh yapısını ayrıca analiz etmek gerekir.) Özal, “İki Necdet’ler Operasyonu” ile asker üzerinde bir güç gösterisi yapmıştı! Şimdi Erdoğan Özal’ı aşmak istiyor.
Bu sıkıntılı dönemi aşmak için ben önemli bir öneri getiriyorum. (Geçen Çarşamba Beyaz TV’deki Düşünce Fırtınası programında da söyledim.)
Genelkurmay Başkanı denizci olsun!