Eisenhower, 1955 yılında Süveyş krizi çıktığında, "Osmanlı İmparatorluğu bu bölgede varolsaydı bunları yaşamazdık" demiş, bilmiyordum, Mehmet Barlas'tan öğrendim.
Yazıya böyle girersen okunma şansın da kalmaz çelebi! Hem iki tane yabancı isim, hem 1955 gibi gençlere "tarih öncesi" gelen bir yıl...
Neyse canım, beterin beteri var: Yorumculuk yaptığım yıllarda bizim televizyonda çalışan bir lumpen oğlan vardı... Kadın berberi... Bir gün çocukluk anılarımı anlatıyordum, Başkan Eisenhower'ın 1959 yılında Ankara'ya gelişinden sözettim... Lumpen oğlan "hadi be," dedi, "Amerikan başbakanı Charles Aznavour ne zaman Türkiye'ye geldi ki?"
Engin ARDIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Engin ARDIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2011 Salı
9 Ekim 2011 Pazar
Gibi yapıcılar
Ferhan Şensoy'la uzun süredir aramız bozuk, yıllar oldu görüşmeyeli ama çocuğun bazı "hasletlerini" de inkâr edemem.
Ferhan kurduğu topluluğa "Ortaoyuncular" adını vermişti, bu özentili bir abartmaydı (çünkü oynadıkları ortaoyunu değildi) ama kendi tiyatro anlayışını tanımlamak için çok yerinde bir deyimle "gibi yapanlar" terimini kullanır.
Genç kuşakların hiç tanımadıkları Bertolt Brecht estetiğine göre, sahnede sergilenenin gerçek yaşam değil bir oyun olduğu seyirciye her öğeyle hatırlatılır, buna oyun tarzı olduğu kadar dekor, kostüm ve ışık da dahildir.
Ferhan kurduğu topluluğa "Ortaoyuncular" adını vermişti, bu özentili bir abartmaydı (çünkü oynadıkları ortaoyunu değildi) ama kendi tiyatro anlayışını tanımlamak için çok yerinde bir deyimle "gibi yapanlar" terimini kullanır.
Genç kuşakların hiç tanımadıkları Bertolt Brecht estetiğine göre, sahnede sergilenenin gerçek yaşam değil bir oyun olduğu seyirciye her öğeyle hatırlatılır, buna oyun tarzı olduğu kadar dekor, kostüm ve ışık da dahildir.
8 Ekim 2011 Cumartesi
O dediğin ibrişim kuşak
Başbakana acılı gününde başsağlığı dilemekten bile çekinir olduk, basının iti kopuğu "yağcı" diye üstümüze saldırır...
Aslında Türk basınının bazı soytarılıklarına bayılırım: Paris'in en ücra banliyösünde beş araba ateşe verilir, manşeti basarlar: "Paris yanıyor!"... Çatalca'nın köyünde aç ve uyuz bir kurt görülüp kovalanır, başlık hazırdır: "İstanbul'a kurt indi!"
Fıkrası bile var, hani doktorlar iktidarsızlık çeken erkeklere tavsiye ediyorlarmış, çırılçıplak soyunun, oranıza bir gazete serin... Çünkü basın herşeyi büyütür!
Şimdi de "68 kuşağı" hortlamış.
Aslında Türk basınının bazı soytarılıklarına bayılırım: Paris'in en ücra banliyösünde beş araba ateşe verilir, manşeti basarlar: "Paris yanıyor!"... Çatalca'nın köyünde aç ve uyuz bir kurt görülüp kovalanır, başlık hazırdır: "İstanbul'a kurt indi!"
Fıkrası bile var, hani doktorlar iktidarsızlık çeken erkeklere tavsiye ediyorlarmış, çırılçıplak soyunun, oranıza bir gazete serin... Çünkü basın herşeyi büyütür!
Şimdi de "68 kuşağı" hortlamış.
Mahalle olmayınca baskısı da olmaz
Söyleyin bakalım, "nikâhsız bir birliktelikten" doğmuş olmak hoşunuza gider miydi? Türkçe'ye tercüme edelim: Piç olmak ister miydiniz?
Ve de doğar doğmaz yabancı bir aileye evlatlık verilmek, yani bırakılmak, terkedilmek, sokağa değilse bile...
Sizi evlat edinen ailenin Hagopyan soyadını taşıması ne kadar "kanınıza dokunurdu" acaba? Gerçek babanızın adı Abdülfettah.
Ve de doğar doğmaz yabancı bir aileye evlatlık verilmek, yani bırakılmak, terkedilmek, sokağa değilse bile...
Sizi evlat edinen ailenin Hagopyan soyadını taşıması ne kadar "kanınıza dokunurdu" acaba? Gerçek babanızın adı Abdülfettah.
7 Ekim 2011 Cuma
Ördek ile sazan
Fransa'nın ünlü bir mizah gazetesi vardır, "Le Canard Enchaine"... Haftalık bir gazetedir bu. Mizah gazetesidir ama bizim gecekondu oğlanlarının lumpen dergileri gibi karikatür değil, yazı ağırlıklıdır. Genelev kuyruğunda bekleyen lise öğrencilerine değil, okuması yazması düzgün aydınlara seslenir.
Yarım yamalak Fransızca öğrenmiş birçok Türk aydını, Le Canard Enchaine'nin "zincirli ördek" anlamına geldiğini sanır. "Parisler'de falan" bulunmuş haybeciler dahil. Bunlar yerli yersiz bu tür yayın organlarının isimlerini "zikredip" ne kadar kültürlü olduklarını göstermeye çalışırlar.
Oysa "canard", Fransız argosunda "gazete" anlamına gelir.
Yarım yamalak Fransızca öğrenmiş birçok Türk aydını, Le Canard Enchaine'nin "zincirli ördek" anlamına geldiğini sanır. "Parisler'de falan" bulunmuş haybeciler dahil. Bunlar yerli yersiz bu tür yayın organlarının isimlerini "zikredip" ne kadar kültürlü olduklarını göstermeye çalışırlar.
Oysa "canard", Fransız argosunda "gazete" anlamına gelir.
Küskünler kahvesi
Dün burada "konuk ettiğimiz" yargıç var ya... Hani, darbecilikten yargılanan "koskoca paşaları" falan salıvermeyi düşünen yargıç... O da koskoca bir ağırceza reisi...
Hani canım diyordu ki darbeciler darbeci sayılamazlar çünkü yaptıkları plan "tasarım aşamasında" kalmış, kuvveden fiile çıkmamış. Üstelik emekliye ayrılan arkadaşlarının yerine yenilerini almamışlar, cuntayı tazelememişler.
Cuntanın tazesi makbul. Bayat balık gibi bayat cuntanın da hiç kıymeti yok. Herhalde cezai ehliyeti de yok!
Hani canım diyordu ki darbeciler darbeci sayılamazlar çünkü yaptıkları plan "tasarım aşamasında" kalmış, kuvveden fiile çıkmamış. Üstelik emekliye ayrılan arkadaşlarının yerine yenilerini almamışlar, cuntayı tazelememişler.
Cuntanın tazesi makbul. Bayat balık gibi bayat cuntanın da hiç kıymeti yok. Herhalde cezai ehliyeti de yok!
5 Ekim 2011 Çarşamba
Darbe falan yokmuş, çünkü biz eşeğiz
Vay be, "balyoz gibi" bir açıklama yapmış adam, bu bir "hukuk dersi" oluyormuş. Aydın Doğan'ın adamları öyle yazıyorlar.
Bunlar bu kafada giderlerse Aydın Bey'e elinde kalan son malı da sattırıp onu tavukçuluğa, mukavva kutuculuğa ve yedek parçacılığa mahkûm edecekler galiba...
Açıklamayı yapan, "balyoz davasının" hâkimi.
Yaptığı açıklama değil, yazdığı bir "muhalefet şerhi" aslında.
Bunlar bu kafada giderlerse Aydın Bey'e elinde kalan son malı da sattırıp onu tavukçuluğa, mukavva kutuculuğa ve yedek parçacılığa mahkûm edecekler galiba...
Açıklamayı yapan, "balyoz davasının" hâkimi.
Yaptığı açıklama değil, yazdığı bir "muhalefet şerhi" aslında.
4 Ekim 2011 Salı
Zavallılık senfonisi
Aslında "kakofonisi" demek doğru olacaktı da, bazı okurlar anlamazlar diye çekindim, böylece ortaya zıt anlam çıktı.
Hayretle izliyorum: Yayınlarını yalan dolan, pislik ve iftira üzerine kurmuş, pek öyle "tıklaması mıklaması" da olmayan, kıytırık bir Internet sitesi... Gazete değil, televizyon değil, alt tarafı bir site... (Korkma Memduh, seninki değil, seninki kıskançlık ve uyuzluk üzerine kurulu.)
Buradan "yayın yapan" kara sakallı karanlık bir adam, eski Maocu (elbette!), yeni faşist... Televizyona yazdığı "faşo" dizileriyle tanınıyor... Her tarafı buram buram gizli örgüt kokuyor...
Burada ona buna "tohum atan", bu piyasada hiçbirimizin tanımadığı, gazeteci olduğu söylenen sıradan bir kadıncağız...
Hayretle izliyorum: Yayınlarını yalan dolan, pislik ve iftira üzerine kurmuş, pek öyle "tıklaması mıklaması" da olmayan, kıytırık bir Internet sitesi... Gazete değil, televizyon değil, alt tarafı bir site... (Korkma Memduh, seninki değil, seninki kıskançlık ve uyuzluk üzerine kurulu.)
Buradan "yayın yapan" kara sakallı karanlık bir adam, eski Maocu (elbette!), yeni faşist... Televizyona yazdığı "faşo" dizileriyle tanınıyor... Her tarafı buram buram gizli örgüt kokuyor...
Burada ona buna "tohum atan", bu piyasada hiçbirimizin tanımadığı, gazeteci olduğu söylenen sıradan bir kadıncağız...
15 Eylül 2011 Perşembe
Ankara'nın amblemi yoktur ve olamaz
Uzun süredir tartışılan bir konudur:
Ankara'nın amblemi ne olmalı?
Bürokrasi bunun "Hitit güneşi" olmasına karar vermişti, halkın temsilcileri olan belediyeciler de ille "camili mamili" bir şey istiyorlar. Kavga çıktı.
Oysa Ankara'nın, benzetmek gibi olmasın, oranlamak için söylüyorum, "katedral" düzeyinde bir tek camii var, hem çok parlak bir mimari ürünü değil, hem de yeni, 1940 tarihli (türbeyi falan saymıyorum.) Bürokrat cenazeleri oradan kaldırılır, hani İstanbul'da burjuva cenazelerinin Şişli'den, entellektüel cenazelerinin de Teşvikiye'den kaldırılmaları gibi!...
Ankara deyince akla cami gelmiyor.
Çünkü Ankara "çakma" bir başkenttir.
Doksan yıl öncesine kadar sıradan bir bozkır kasabasıydı. Görkemli bir geçmişi yoktur.
Ankara deyince akla "kalesi" malesi de gelmiyor. Turistik olmasına turistik ama "yeni Ankara'yı" simgeler yanı yok.
Ankara'nın amblemi ne olmalı?
Bürokrasi bunun "Hitit güneşi" olmasına karar vermişti, halkın temsilcileri olan belediyeciler de ille "camili mamili" bir şey istiyorlar. Kavga çıktı.
Oysa Ankara'nın, benzetmek gibi olmasın, oranlamak için söylüyorum, "katedral" düzeyinde bir tek camii var, hem çok parlak bir mimari ürünü değil, hem de yeni, 1940 tarihli (türbeyi falan saymıyorum.) Bürokrat cenazeleri oradan kaldırılır, hani İstanbul'da burjuva cenazelerinin Şişli'den, entellektüel cenazelerinin de Teşvikiye'den kaldırılmaları gibi!...
Ankara deyince akla cami gelmiyor.
Çünkü Ankara "çakma" bir başkenttir.
Doksan yıl öncesine kadar sıradan bir bozkır kasabasıydı. Görkemli bir geçmişi yoktur.
Ankara deyince akla "kalesi" malesi de gelmiyor. Turistik olmasına turistik ama "yeni Ankara'yı" simgeler yanı yok.
10 Eylül 2011 Cumartesi
Rosenbergler ölmemeli... mi?
Sizin "balıkçı" olarak tanıdığınız sakallı şair Orhan Alkaya çok eski arkadaşımızdır.
Bizim gibi altmışında heves edip sakal bırakanlardan değildir, bildik bileli sakallıdır.
Orhan'ın dizinin yeni bölümünde oynamaması dedikodulara yol açtı, acaba yapımcıyla kavga edip ayrılmış mıydı? (Bu tür saçmalıklar eğitimi ve beğenisi kıt ev kadınlarına yönelik mükemmel reklam oluyor, Internet'te sitecilik eden çocuklara da ekmek çıkıyor: Balıkçı öldü mü, Ali Kaptan kaldı mı, Caroline geneleve düştü mü?)
Alkaya, bu dizi serüvenini "tadında bırakmak" gerektiğini açıklamış (dizici esnafında hiç rastlanmayan bir meziyet), üstelik işi başından aşkınmış, şu sıralar Şehir Tiyatroları'nda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu sahneye koymaktaymış...
Bizim gibi altmışında heves edip sakal bırakanlardan değildir, bildik bileli sakallıdır.
Orhan'ın dizinin yeni bölümünde oynamaması dedikodulara yol açtı, acaba yapımcıyla kavga edip ayrılmış mıydı? (Bu tür saçmalıklar eğitimi ve beğenisi kıt ev kadınlarına yönelik mükemmel reklam oluyor, Internet'te sitecilik eden çocuklara da ekmek çıkıyor: Balıkçı öldü mü, Ali Kaptan kaldı mı, Caroline geneleve düştü mü?)
Alkaya, bu dizi serüvenini "tadında bırakmak" gerektiğini açıklamış (dizici esnafında hiç rastlanmayan bir meziyet), üstelik işi başından aşkınmış, şu sıralar Şehir Tiyatroları'nda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu sahneye koymaktaymış...
9 Eylül 2011 Cuma
Bir zamanlar maziye bakma
Bu adamların niçin "kurtuluş savaşı edebiyatından" başka bir şey yapamadıklarını hiç merak etmediniz mi? Plan nanay, proje nanay, varsa yoksa vatan millet Sakarya, Dumlupınar geldik sana, yüz sürmeye toprağına... Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu...
Bu adamlar derken, bürokrasi yanlısı, kendine sosyaldemokrat süsü vermeye hevesli muhalefet yani... Malum gazeteler, malum parti...
Satacak başka malları yok da ondan!
Bu adamlar derken, bürokrasi yanlısı, kendine sosyaldemokrat süsü vermeye hevesli muhalefet yani... Malum gazeteler, malum parti...
Satacak başka malları yok da ondan!
6 Eylül 2011 Salı
Asker locası
Üst katta otururlar, meclise tepeden bakarlar, konuşmalara karışamazlar ama varlıklarıyla "ağırlıklarını koyarlardı"...
Ağırlık da ağırlıktı ha, Faruk Gürler'in "göbekli heybetini" hatırlar mısınız? Herkes İlker Başbuğ misali "tığ gibi" olamazdı ki...
Mecliste asker locası...
Daha doğrusu, depo çavuşunun ya da bölük yazıcısının gelip de oturum izleyecek hali yok ya, komutan locası.
Açılışlara da gelirlerdi, önemli oturumlara da. Hele hele cumhurbaşkanı seçimine...
Beğenmeyecekleri bir gelişme olursa Damokles'in kılıcını balkondan genel kurul salonuna doğru şöyle bir sallamak için!
Sonra meclis başkanlığı bir de bakmış ki, dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir meclisinde kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı için böyle özel bir dinleyici locası yok!
Basın locası var, yabancı diplomatlar locası var, bazı monarşilerde "kraliyet ailesi" locası var, özel olarak asker locası hiçbir ülkede yok.
Ağırlık da ağırlıktı ha, Faruk Gürler'in "göbekli heybetini" hatırlar mısınız? Herkes İlker Başbuğ misali "tığ gibi" olamazdı ki...
Mecliste asker locası...
Daha doğrusu, depo çavuşunun ya da bölük yazıcısının gelip de oturum izleyecek hali yok ya, komutan locası.
Açılışlara da gelirlerdi, önemli oturumlara da. Hele hele cumhurbaşkanı seçimine...
Beğenmeyecekleri bir gelişme olursa Damokles'in kılıcını balkondan genel kurul salonuna doğru şöyle bir sallamak için!
Sonra meclis başkanlığı bir de bakmış ki, dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir meclisinde kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı için böyle özel bir dinleyici locası yok!
Basın locası var, yabancı diplomatlar locası var, bazı monarşilerde "kraliyet ailesi" locası var, özel olarak asker locası hiçbir ülkede yok.
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Fazla bel bağlamayın demiştim
Kürt politikacıları, son derece yanlış bir yoldan gittikleri, başbakanla oturup çatır çatır pazarlık etmek yerine başbakana düşmanlık gütmeyi tercih ettikleri için, "yeni anayasayı etkileme güçlerini" kaybettiler.
Ne Apo kurtulacak, ne de federasyon olacak!
Arkadaşımız Zübeyde Yalçın'ın haberine göre, eski anayasanın ilk üç maddesi değişmeyecekmiş.
Yani "devletin Atatürk milliyetçiliğine bağlı olduğu" keyfiyeti aynen kalıyor!
Dil de Türkçe.
Atatürk 9 Kasım'da mı öldü?
Siz Muammer Kaddafi'yle uğraşadurun, benim önümde çok daha ilginç bir konu var. "Profesyonel" açıdan daha uygun düşerdi ama kasım ayını bekleyemeyeceğim, kimse kusura bakmasın.
Latife Hanım'ın kızkardeşinin torunu Mehmet Sadık Öke, Atatürk'ün 9 Kasım'da öldüğünü söylemiş. ("Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor" diyecekler bu yazıyı hiç zahmet edip okumasınlar.) Sayın Öke 44 yaşında. Bu iddia, birinci elden tanıklık değil, aile içinde konuşulanlardan ve herhalde Latife Hanım'ın kızkardeşi, anneannesi Vecihe Hanım'dan duyduğu bir şey...
Latife Hanım'ın kızkardeşinin torunu Mehmet Sadık Öke, Atatürk'ün 9 Kasım'da öldüğünü söylemiş. ("Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor" diyecekler bu yazıyı hiç zahmet edip okumasınlar.) Sayın Öke 44 yaşında. Bu iddia, birinci elden tanıklık değil, aile içinde konuşulanlardan ve herhalde Latife Hanım'ın kızkardeşi, anneannesi Vecihe Hanım'dan duyduğu bir şey...
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Seviye düşerse
Yeni bir dünya savaşının patlaması için bütün şartlar oluşmuştur... Böyle demişti birkaç yıl önce, ünlü tarihçi Eric Hobsbawm. Kendisi komünisttir, bir ara "Avrupa komünizmi" adı verilen saçmalığı destekliyordu. Yani, öngörülerinin ne kadar "çıktığı" tartışmalıdır.
Başta Marx olmak üzere hepsi için geçerli değil midir bu, tahlil doğru, teşhis ve tedavi nanay...
Şimdi de krizden krize sürüklenen Batı dünyasında "felaket tellallığı" yapan "gamlı baykuşlar" pek revaçta.
Ülkemizde bu karamsarlık eğilimi azıcık korkuyla ama büyük bir zevkle izleniyor. "Oh olsun, batsınlar" dürtüsü, kollektif bilinçaltımızda yer etmiş Batı düşmanlığıyla örtüşüyor. Bunlara "kapitalizm sona eriyor" diye ellerini oğuşturan çapsız Türk solcuları da ekleniyorlar. Hepsinde "küresel uygarlık batıyor" diye bir sevinç bir sevinç... Sanki olup bitecekleri televizyonda seyredecekler, Batı batacak, kendileri ayakta kalacaklar... Türkiye'de iç savaş bekleyen ahmaklar gibi...
Batı batarsa bizi de aşağı çeker mi?
18 Ağustos 2011 Perşembe
Çantaya bak!
Seksenli yıllarda, Türkiye'de, "Anadolu solcularına" umut bağlayan iyi niyetli ve saftırık aydınlar vardı.
Anadolu solu (herhalde Alevi kardeşlerimiz olsa gerek) ülkeyi kurtaracaktı. Kimin elinden? Turgut Özal'ın, yani liberalizmin elinden!
Bu gibi saf ve temiz aydınlar, fazla kurcaladıkları kontrgerilla örgütü tarafından öldürüldüler. Geride kalan "Kemalist sosyalistler" çapsız oldukları için bu tür cinayetlerden gerekli dersi çıkaramadılar (içlerinde bu cinayetleri "dincilerin" işlediğini sanan ahmak sayısı bugün de çoktur.)
Gene aynı çevrelerde Gorbaçov'a umut bağlayanlar da vardı.
Sovyet bolşevizminin demokratik içerikli bir sosyalizme doğru "evrilebileceğini" sanıyorlardı...
Gorbaçov açıklık (glaznost) ve yeniden yapılanma (perestroyka) reformlarını gerçekleştirecek, Rusya özgürlükçü sosyalizme kavuşacaktı...
Ört ki ölem!
16 Ağustos 2011 Salı
Seviye tesbiti
Otuzlu yıllarda Türkiye'yi yönetenleri çok fazla da suçlamayalım canım: Hedefi "kalkınma" olarak değil de "muasır medeniyet seviyesine ulaşma" olarak koyunca, olacağı buydu!
Çünkü "bir" değil "üç" ayrı çağdaş uygarlık düzeyi vardı o dönemde...
Birincisi, kapitalist ve demokrat Batı uygarlığı, gözden düşmüş, hele 1929 ekonomik kriziyle esaslı bir darbe almıştı. Sonunun geldiği düşünülüyordu...
İkincisi, Sovyet komünizmiydi. İçyüzü henüz bilinmediğinden, bir umuttu. Ne mal olduğunu anlatanlara kimse kulak asmıyordu.
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Turistik gerçekçilik
Hiçkimsenin umurunda olmayan konularda fırtına yaratmaya bayılıyorlar, Elif Şafak'ın son romanı çalıntı mıymış değil miymiş?
Gözyaşlarına garkolsa da son tahlilde bu gürültü Elif Hanım'ın da işine geldiğinden ("reklamın kötüsü olmaz" ilkesi), alan memnun satan memnun...
Çünkü yazarının erkek kılığına girerek kapak resmi çektirdiği bir roman sözkonusu, ve burada temel amaç "mal satmak"... (Orhan Kemal'i "Hanımın Çiftliği" romanının kapağında kadın kılığında düşünün, sonra gene bana kızacaksanız kızın.)
Gözyaşlarına garkolsa da son tahlilde bu gürültü Elif Hanım'ın da işine geldiğinden ("reklamın kötüsü olmaz" ilkesi), alan memnun satan memnun...
Çünkü yazarının erkek kılığına girerek kapak resmi çektirdiği bir roman sözkonusu, ve burada temel amaç "mal satmak"... (Orhan Kemal'i "Hanımın Çiftliği" romanının kapağında kadın kılığında düşünün, sonra gene bana kızacaksanız kızın.)
5 Ağustos 2011 Cuma
Bıldır yediğin yumurtalar
Deniz Gezmiş devlet tarafından öldürülmeseydi şimdi 64 yaşında olacaktı...
Ve de belki CHP milletvekili!
Bir "sol Kemalist"...
Öne çıkardığı sosyalizm değil, Amerika ve NATO düşmanlığıydı... (İkiye bölünmüşlerdi, "sosyalist Türkiye" diye slogan atanlar ve "bağımsız Türkiye" diye slogan atanlar... Birbirleriye sık sık kavga ederlerdi, sonra işi birbirlerini öldürmeye kadar da götürdüler.)
Oysa, NATO'dan çıkmaya kalkanlara Amerika'nın ne yaptığını isterseniz Silivri'ye sorabilirsiniz, dilerseniz Hasdal'a.
Ve de belki CHP milletvekili!
Bir "sol Kemalist"...
Öne çıkardığı sosyalizm değil, Amerika ve NATO düşmanlığıydı... (İkiye bölünmüşlerdi, "sosyalist Türkiye" diye slogan atanlar ve "bağımsız Türkiye" diye slogan atanlar... Birbirleriye sık sık kavga ederlerdi, sonra işi birbirlerini öldürmeye kadar da götürdüler.)
Oysa, NATO'dan çıkmaya kalkanlara Amerika'nın ne yaptığını isterseniz Silivri'ye sorabilirsiniz, dilerseniz Hasdal'a.
4 Ağustos 2011 Perşembe
Sivil Süleyman
Gençlerin kulağına çalınmışlığı vardır, hani Gülriz Sururi'nin "bir zamanlar tiyatroyla uğraşmış olması" gibi...
Bizim için daha dündür. Unutmayız, unutturmayız o rezil günleri. Anlatırız, öğretiriz.
Ne zamanın bir işleri? Tam kırk yıl öncesinin bir işleri... 12 Mart dönemi... Daha sonra gelen 12 Eylül döneminin bunun üzerine "tüy dikmiş" olmasından bile, nasıl bir kazurat olduğu bellidir.
Ama bu kazuratta gül bittiğini, bunun da Demirel "sayesinde" gerçekleştiğini sananlar var.
Efendim Demirel şapkasını alıp kaçarken bakmış, ne yapabilirim diye düşünmüş...
Direnebilirdi, Tağmaç-Gürler-Batur üçlüsünü hemen emekliye sevkedebilirdi (Eyiceoğlu olayda "aksesuardır", adını bile kimse hatırlamaz.)
Ya da muhtıranın açık seçik tehdidi olan darbenin "fiilen" yapılmasını beklerdi, gerekirse alnının akıyla kodese de girerdi. (Nitekim, dokuz yıl sonra, bu sefer 12 Eylül darbesinde kodesten kurtulamadı. Gerçi kodes denize nazır, "mutena" bir yerdeydi ama sonuçta kodesti işte.)
Beceremedi, kaçtı. Sıkmadı. Yemedi. Kaçarken, gerek kendi iddiasına, gerekse taraftarlarının kamuoyunda işlediklerine göre "ne yapabilirim de meclisin kapatılmasını önlerim" diye düşünmüş!
Helal olsun. Çünkü efendim, meclisin açık olması önemliymiş. Meclis açık olursa, uygulanan rezilliğe faşizm denmezmiş.
Bizim için daha dündür. Unutmayız, unutturmayız o rezil günleri. Anlatırız, öğretiriz.
Ne zamanın bir işleri? Tam kırk yıl öncesinin bir işleri... 12 Mart dönemi... Daha sonra gelen 12 Eylül döneminin bunun üzerine "tüy dikmiş" olmasından bile, nasıl bir kazurat olduğu bellidir.
Ama bu kazuratta gül bittiğini, bunun da Demirel "sayesinde" gerçekleştiğini sananlar var.
Efendim Demirel şapkasını alıp kaçarken bakmış, ne yapabilirim diye düşünmüş...
Direnebilirdi, Tağmaç-Gürler-Batur üçlüsünü hemen emekliye sevkedebilirdi (Eyiceoğlu olayda "aksesuardır", adını bile kimse hatırlamaz.)
Ya da muhtıranın açık seçik tehdidi olan darbenin "fiilen" yapılmasını beklerdi, gerekirse alnının akıyla kodese de girerdi. (Nitekim, dokuz yıl sonra, bu sefer 12 Eylül darbesinde kodesten kurtulamadı. Gerçi kodes denize nazır, "mutena" bir yerdeydi ama sonuçta kodesti işte.)
Beceremedi, kaçtı. Sıkmadı. Yemedi. Kaçarken, gerek kendi iddiasına, gerekse taraftarlarının kamuoyunda işlediklerine göre "ne yapabilirim de meclisin kapatılmasını önlerim" diye düşünmüş!
Helal olsun. Çünkü efendim, meclisin açık olması önemliymiş. Meclis açık olursa, uygulanan rezilliğe faşizm denmezmiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)