Bütün gücünü Türkiye karşıtlığına yöneltmiş. Seçim hazırlıklarını, dış politikasını, Avrupa Birliği'nin geleceğine ilişkin perspektifini hatta ekonomi politikalarını Türkiye'yi tecrit etmeye, sindirmeye, Avrupa'nın dışına itmeye adamış. Avrupa ne ki, Türkiye'yi mümkünse Ortadoğu'dan, Balkanlar'dan, Kafkaslardan hatta Orta Asya'dan çıkarmak için yoğun çaba sarfediyor.
İbrahim KARAGÜL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim KARAGÜL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2011 Salı
7 Ekim 2011 Cuma
İsyan! Sessizlerin öfkesi başkentleri kuşatacak..
"Halkı satıp bankaları kurtardılar, Wall Street'i işgal edin" sloganlarını ve sessizlerin öfkesini artık bütün Batı başkentlerde duyacağız. New York'ta günlerdir devam eden, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı gösterileri küçümseyenler yanılacak. Zamanla ABD'nin diğer kentlerine, Avrupa başkentlerine sıçrayacak protestoların giderek ciddi sosyal krizlere yol açacağını şimdiden görmek zorundayız.
6 Ekim 2011 Perşembe
Sen de kimsin? Otur oturduğun yerde!..
Somali'nin Başkenti Mogadişu'da, Eğitim Bakanlığı'na yapılan bombalı saldırıda yetmişin üzerinde insan hayatını kaybetti. Bazı kaynaklar, sayının yüz otuz civarında olduğunu söylüyor. Haberler, Bakanlık önünde Türkiye'den burs kazananların listesinin açıklandığı anda bombanın patlatıldığını söylüyor.
Mogadişu, aslında ülkesine hakim olamayan, merkezi yönetim olamayan bir hükümetin Başkenti. Afrika gücüne bağlı askerler tarafından korunan bir hükümet.. Ülkenin geri kalanı u hükümetle savaşan grupların kontrolünde. Tıpkı Kabil gibi.
Mogadişu, aslında ülkesine hakim olamayan, merkezi yönetim olamayan bir hükümetin Başkenti. Afrika gücüne bağlı askerler tarafından korunan bir hükümet.. Ülkenin geri kalanı u hükümetle savaşan grupların kontrolünde. Tıpkı Kabil gibi.
1 Temmuz 2011 Cuma
Bu karar savaş çıkartır!
Suriye ile bölge ülkeleri ya da Batı arasında ne zaman kriz patlasa Lübnan'a bakılır. İran'la ilgili krizler ne zaman tırmansa Lübnan'a bakılır. Bölge içi güç mücadelesinde, İran-Suudi Arabistan kamplaşmasında ne zaman gerilim olsa Lübnan'a bakılır. İsrail ile bölge ülkelerinden biri arasında sıkıntı arttığı anda yine Lübnan'a bakılır.
Hep öyle yaptık, öyle de yapmaya devam etmeliyiz.. Çünkü bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesinin test edildiği kritik alanlar vardır. Lübnan bu test alanlarının en önemlilerinden biridir. Ülke içindeki etnik, dini ve mezhep eksenli farklılıklar yüzünden son derece kırılgan ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin iç sorunları yeterince endişe verici iken böyle bir test alanı yapılması vahimdir.
Hep öyle yaptık, öyle de yapmaya devam etmeliyiz.. Çünkü bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesinin test edildiği kritik alanlar vardır. Lübnan bu test alanlarının en önemlilerinden biridir. Ülke içindeki etnik, dini ve mezhep eksenli farklılıklar yüzünden son derece kırılgan ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin iç sorunları yeterince endişe verici iken böyle bir test alanı yapılması vahimdir.
27 Haziran 2011 Pazartesi
İran'a savaş ilan edelim!
Libya tam yüz gündür bombalanıyor. Bugüne kadar 5 bin hava saldırısı düzenlenen ülkede, özellikle elli hedef sürekli vuruluyor. Gerekçesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Kaddafi'ye karşı muhalefetin önünü açmak olan NATO saldırıları, bir ülkenin işgalinin, yıkımının amaçlandığını ortaya koyar nitelikte.
Şehirler, kasabalar, altyapı tesisleri, ülkenin kaynakları bombalanıyor, tam bir yıkım uygulanıyor. Kara saldırısı hazırlığı gizlenmiyor bile. Bir süre sonra işgal "zorunluluk" haline gelir ve muhalefetin kuracağı Libya yıllar sonraya ertelenebilir. Biz o zaman bir ülkenin daha kurban edilişini izlemiş oluruz. Kaddafi'ye karşı özgürlük isterken acaba bugünleri hiç düşündük mü? Sesimiz soluğumuz yüz günde kesiliverdi ve bizler şu an Libya için hiçbir şey söyleyemez hale geldik.
Şehirler, kasabalar, altyapı tesisleri, ülkenin kaynakları bombalanıyor, tam bir yıkım uygulanıyor. Kara saldırısı hazırlığı gizlenmiyor bile. Bir süre sonra işgal "zorunluluk" haline gelir ve muhalefetin kuracağı Libya yıllar sonraya ertelenebilir. Biz o zaman bir ülkenin daha kurban edilişini izlemiş oluruz. Kaddafi'ye karşı özgürlük isterken acaba bugünleri hiç düşündük mü? Sesimiz soluğumuz yüz günde kesiliverdi ve bizler şu an Libya için hiçbir şey söyleyemez hale geldik.
23 Haziran 2011 Perşembe
Suriye ile savaş zamanı: Hizbullah İsrail'i vurursa!
Suriye tankları Türkiye sınırında. Karşılıklı askeri hareketlilik bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Gelişme, sınırdan geçişleri önlemeye mi yönelik yoksa Şam, Türkiye'den gelecek tehdide karşı önlem mi alıyor? İkinci ihtimal gerçekse, vahim gelişmeler olacak demektir. İki ülke birbirini tehdit olarak görüyor anlamına gelir bu ve bundan sonra karşılıklı tehdit algılamalarına göre hareket edileceğine işaret eder. Daha bir yıl önce, birlikte bütün bölgeyi değiştirmeye çalışırken iki ülkenin savaşın eşiğine geliyor görüntüsü nasıl açıklanabilir? Dün akşam Suriye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı ve uyarıldı. Sınırdaki hareketlilik, PKK yüzünden savaşın eşiğine geldiğimiz dönemden çok daha ciddi.
İpler kopmuştu ama kopmanın ötesine geçilmiş olmalıki, tanklar sınıra yığılmaya başladı. Bu aşamadan sonra saat saat her gelişmeyi dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü saat saat her şey değişebilir. Türkiye-Suriye savaşın eşiğine gelmişse, Türkiye-İran ilişkileri de sert bir rüzgara teslim olacak, Lübnan'da fırtına esecek demektir.
Ama öyle görünüyor ki, uluslararası irade Baas rejimini devirecek. Geri sayım başladı. Ne zamana kadar dayanırlar elbette bilemeyiz ama ortada bir Kaddafi örneği var. Baas direnecek, direndikçe krizin yayılma haritası genişleyecek.
İpler kopmuştu ama kopmanın ötesine geçilmiş olmalıki, tanklar sınıra yığılmaya başladı. Bu aşamadan sonra saat saat her gelişmeyi dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü saat saat her şey değişebilir. Türkiye-Suriye savaşın eşiğine gelmişse, Türkiye-İran ilişkileri de sert bir rüzgara teslim olacak, Lübnan'da fırtına esecek demektir.
Ama öyle görünüyor ki, uluslararası irade Baas rejimini devirecek. Geri sayım başladı. Ne zamana kadar dayanırlar elbette bilemeyiz ama ortada bir Kaddafi örneği var. Baas direnecek, direndikçe krizin yayılma haritası genişleyecek.
13 Haziran 2011 Pazartesi
Yola devam! İlk sınav Suriye!
Türkiye bir kez daha seçimini yaptı. Sonuçlar, her şeyin kaldığı yerden devam edeceğini, Türkiye'nin hem içeride hem de dışarıda başlattığı uzun yürüyüşün daha da güçlenip hızlanacağını gösterdi. Bu millet, devlet için de kendisi için de nelerin doğru olduğunu kendine yol gösterenlerden çok daha iyi biliyor.
İktidar partisi ile muhalefet partileri arasındaki açı bu seçimle daha da büyüdü. Muhalefetin, bırakın projeyi, siyasi söyleminin bile Türkiye kamuoyunda karşılığının olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Tükenmişlik, yorgunluk, eskimişlik iktidarda değil muhalefette kendini gösterdi. AK Parti oylarını artırdı ve hiçbir siyasi kadronun kendine rakip olamayacağını ortaya koydu. Yüzde elli civarındaki oy, inanılmaz bir siyasi başarıdır. Oylarını sürekli artıran bir siyasi liderin karizması ve vizyonu işte bu uzun yürüyüşün en büyük güvencesidir... Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ciddi meydan okumasıdır, Türkiye'nin küresel ölçekte konumlanmasıdır.
Elbette sonuçları çok tartışacağız. Ama AK parti kadrolarını içeride ve dışarıda çok yoğun ve belki de en hareketli iktidar dönemi bekliyor. Bu hareketliliğin içinde de en önemlisi güney komşumuzda yaşananlar.
Peki Türkiye, yakın çevresinde nasıl bir seçim yapacak? Seçim yorgunluğundan çok daha yorucu, çetin bir sorun bu. Bugünden itibaren işte müthiş karmaşık bir sorunla yüzleşeceğiz. Çünkü ertelemek, görememek, içinden çıkamamak diye bir seçeneğimiz kalmadı. Can alıcı kararlar alınacak ve uygulanacak. Tabii bu kararlar kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açacak.
Türkiye seçime kilitlenmişken, ister istemez içeriye yönelmişken, alevler bütün çevremizi sardı. Kuzey Afrika'dan Türkiye sınırına uzanan bölgede, çaresizlikle, şaşkınlıkla, kafa karışıklığı ile izlediğimiz, bu coğrafyayı yaktığı gibi yüreklerimizi de yakan, içimizi sızlatan bir durumla karşı karşıyayız.
Tunus'la başlayan dalga sınırlarımıza dayandı. Yarın Türkiye sınırını aşıp aşmayacağına dair kimsenin bir öngörüsü yok. Bu kuşağa yönelik bütün istilacı girişimleri sorgularken, aynı istilacı zihnin kendi içimizdeki zorbalıklarını izliyoruz şimdi. Bu anlayışın bize, kendi insanına yaptıklarının açıklanabilir bir tarafı kalmadı. Bağımsızlık, ülke bütünlüğü, devlet, iktidar, özgürlük, güvenlik hepsi bir yana, insan yaşamını yok sayan zihnin tahammül sınırlarını çoktan aştı.
Suriye'de endişe verici gelişmeler oluyor. Hep birlikte izliyoruz. Ülkenin hassas pozisyonu, Türkiye açısından ne ifade ettiği, model ortaklık üzerinden devam eden bölgesel projenin ne olacağı, Fransa ya da diğer batılı ülkelerin bir hafta ya da bir ay sonra bu ülkeye neler yapabileceği elbette derinlemesine tartışılması gereken, tartıştığımız şeyler.
Ancak endişelerimiz korkuya, paniğe doğru yöneliyor. Baas yönetimi, kendisine tanınan krediyi, tahammül sınırını aştı.. Reform yapmaya, ülke içindeki huzursuzluğun üstesinde gelmeye yönelik beklenti sona erdi. "Beşşar Esad iyi niyetli ama ekibi, eski basçı kadro bunları yapıyor" söylemi de anlamını yitirdi. Bu konuda Türkiye kadar sabırlı davranan, Şam'a destek olan bir ülke olmadı. Suriye'yi daha doğrusu Suriye yönetimini en son terkedecek ülke Türkiye'ydi ve bu oluyor artık.
Bugünden itibaren, hükümetin önündeki en önemli gündemi Suriye olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son sözleri, iplerin koptuğunu gösteriyor. Türkiye, Şam yönetiminin kendi halkına yönelik acımasız tutumuna tahammül gösteren, çetelerin tamamen mezhepsel bir reaksiyonla sokakları kana bulamasını tolere eden bir ülke görüntüsü vermeyecek.
Beklenti şu:
En yakın zamanda Suriye ile son bir görüşme olacak. Pek şans tanınmasa da, "farklı" bir konuşma olacak bu. Alınan mesaj Türkiye'nin yeni durumunu belirleyecek. Kanaatimiz, Suriye yönetiminin Ankara'ya verdiği yanıltıcı bilgiler bu sefer ikna edici olmayacak. Ardından Ankara'nın ipleri kopardığını göreceğiz belki. Ve Şam'a karşı sertleştiğini...
Şu an bu ülkede yaşanan şey bir güvenlik önlemi değil. İç isyanı bastırmak da değil. Hiç kimsenin kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği bu yöntemin, İsrail'in Gazzelilere uyguladığı yöntemden farkı yok.
Düşmanlarının dostlarına karşı kullandığı yönetimi Suriye kendi halkına kullanıyor. Bir azınlık rejimi olduğunun açık görüntüsünü veriyor. Devlet olma yerine, kuşatıcı olma yerine örgüt gibi, mezhepsel bir kimlikle kıyım yapıyor.
Bu bölgede, neresi olursa olsun işgallere, dış müdahaleye karşı hassasiyetimiz en üst noktada. Suriye örneğinin yeni bir işgal senaryosunu meşrulaştıracağını, zihinleri buna hazırlanacağını çok iyi biliyoruz. İşgal ve istilaya karşıt duruşumuz devam edecek, bu endişemiz de devam edecek. Ancak muhalefet üzerinden, kan üzerinden, zaaflar üzerinden işgal senaryosu çizenlerin bu sefer ellerini güçlendiren şey Şam'daki mafya düzeninin eylemleri oldu. Suriye'ye yönelik böyle bir senaryo hazırlanıyorsa, bence hazırlanıyor, bunun en büyük müsebbibi bu yönetimidir.
Türkiye'nin bütün bölgeye yönelik ortaklık projelerini destekledik, desteklemeye devam edeceğiz. Ama bu, bütün günahları affetmemiz, gidişatı normal görmemiz anlamına gelmiyor. Kendi kalkına yönelmiş tankların, kurşunların affedilir bir yanı yok.
Beşşar Esad ve yönetimi kredisini tüketti, iyi niyetleri yok etti. Suriye'yi yalnızlaştırdı, yalnızlaştı. Bundan sonraki her cinayet, her kıyım bu kadrolara büyük bedel ödetecek.
"Türkiye Suriye'yi terkettiği anda Şam yönetimi biter" demiştik.
Galiba önümüzdeki günlerde bu olacak. Süreç, Soğuk Savaş artığı Baas rejiminin tasfiyesinin çok yakın olduğunu gösteriyor. Esad hata yaptı, çok büyük hata yaptı ve kaybetti. Artık yeni bir Suriye üzerine konuşma zamanı...
İktidar partisi ile muhalefet partileri arasındaki açı bu seçimle daha da büyüdü. Muhalefetin, bırakın projeyi, siyasi söyleminin bile Türkiye kamuoyunda karşılığının olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Tükenmişlik, yorgunluk, eskimişlik iktidarda değil muhalefette kendini gösterdi. AK Parti oylarını artırdı ve hiçbir siyasi kadronun kendine rakip olamayacağını ortaya koydu. Yüzde elli civarındaki oy, inanılmaz bir siyasi başarıdır. Oylarını sürekli artıran bir siyasi liderin karizması ve vizyonu işte bu uzun yürüyüşün en büyük güvencesidir... Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ciddi meydan okumasıdır, Türkiye'nin küresel ölçekte konumlanmasıdır.
Elbette sonuçları çok tartışacağız. Ama AK parti kadrolarını içeride ve dışarıda çok yoğun ve belki de en hareketli iktidar dönemi bekliyor. Bu hareketliliğin içinde de en önemlisi güney komşumuzda yaşananlar.
Peki Türkiye, yakın çevresinde nasıl bir seçim yapacak? Seçim yorgunluğundan çok daha yorucu, çetin bir sorun bu. Bugünden itibaren işte müthiş karmaşık bir sorunla yüzleşeceğiz. Çünkü ertelemek, görememek, içinden çıkamamak diye bir seçeneğimiz kalmadı. Can alıcı kararlar alınacak ve uygulanacak. Tabii bu kararlar kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açacak.
Türkiye seçime kilitlenmişken, ister istemez içeriye yönelmişken, alevler bütün çevremizi sardı. Kuzey Afrika'dan Türkiye sınırına uzanan bölgede, çaresizlikle, şaşkınlıkla, kafa karışıklığı ile izlediğimiz, bu coğrafyayı yaktığı gibi yüreklerimizi de yakan, içimizi sızlatan bir durumla karşı karşıyayız.
Tunus'la başlayan dalga sınırlarımıza dayandı. Yarın Türkiye sınırını aşıp aşmayacağına dair kimsenin bir öngörüsü yok. Bu kuşağa yönelik bütün istilacı girişimleri sorgularken, aynı istilacı zihnin kendi içimizdeki zorbalıklarını izliyoruz şimdi. Bu anlayışın bize, kendi insanına yaptıklarının açıklanabilir bir tarafı kalmadı. Bağımsızlık, ülke bütünlüğü, devlet, iktidar, özgürlük, güvenlik hepsi bir yana, insan yaşamını yok sayan zihnin tahammül sınırlarını çoktan aştı.
Suriye'de endişe verici gelişmeler oluyor. Hep birlikte izliyoruz. Ülkenin hassas pozisyonu, Türkiye açısından ne ifade ettiği, model ortaklık üzerinden devam eden bölgesel projenin ne olacağı, Fransa ya da diğer batılı ülkelerin bir hafta ya da bir ay sonra bu ülkeye neler yapabileceği elbette derinlemesine tartışılması gereken, tartıştığımız şeyler.
Ancak endişelerimiz korkuya, paniğe doğru yöneliyor. Baas yönetimi, kendisine tanınan krediyi, tahammül sınırını aştı.. Reform yapmaya, ülke içindeki huzursuzluğun üstesinde gelmeye yönelik beklenti sona erdi. "Beşşar Esad iyi niyetli ama ekibi, eski basçı kadro bunları yapıyor" söylemi de anlamını yitirdi. Bu konuda Türkiye kadar sabırlı davranan, Şam'a destek olan bir ülke olmadı. Suriye'yi daha doğrusu Suriye yönetimini en son terkedecek ülke Türkiye'ydi ve bu oluyor artık.
Bugünden itibaren, hükümetin önündeki en önemli gündemi Suriye olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son sözleri, iplerin koptuğunu gösteriyor. Türkiye, Şam yönetiminin kendi halkına yönelik acımasız tutumuna tahammül gösteren, çetelerin tamamen mezhepsel bir reaksiyonla sokakları kana bulamasını tolere eden bir ülke görüntüsü vermeyecek.
Beklenti şu:
En yakın zamanda Suriye ile son bir görüşme olacak. Pek şans tanınmasa da, "farklı" bir konuşma olacak bu. Alınan mesaj Türkiye'nin yeni durumunu belirleyecek. Kanaatimiz, Suriye yönetiminin Ankara'ya verdiği yanıltıcı bilgiler bu sefer ikna edici olmayacak. Ardından Ankara'nın ipleri kopardığını göreceğiz belki. Ve Şam'a karşı sertleştiğini...
Şu an bu ülkede yaşanan şey bir güvenlik önlemi değil. İç isyanı bastırmak da değil. Hiç kimsenin kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği bu yöntemin, İsrail'in Gazzelilere uyguladığı yöntemden farkı yok.
Düşmanlarının dostlarına karşı kullandığı yönetimi Suriye kendi halkına kullanıyor. Bir azınlık rejimi olduğunun açık görüntüsünü veriyor. Devlet olma yerine, kuşatıcı olma yerine örgüt gibi, mezhepsel bir kimlikle kıyım yapıyor.
Bu bölgede, neresi olursa olsun işgallere, dış müdahaleye karşı hassasiyetimiz en üst noktada. Suriye örneğinin yeni bir işgal senaryosunu meşrulaştıracağını, zihinleri buna hazırlanacağını çok iyi biliyoruz. İşgal ve istilaya karşıt duruşumuz devam edecek, bu endişemiz de devam edecek. Ancak muhalefet üzerinden, kan üzerinden, zaaflar üzerinden işgal senaryosu çizenlerin bu sefer ellerini güçlendiren şey Şam'daki mafya düzeninin eylemleri oldu. Suriye'ye yönelik böyle bir senaryo hazırlanıyorsa, bence hazırlanıyor, bunun en büyük müsebbibi bu yönetimidir.
Türkiye'nin bütün bölgeye yönelik ortaklık projelerini destekledik, desteklemeye devam edeceğiz. Ama bu, bütün günahları affetmemiz, gidişatı normal görmemiz anlamına gelmiyor. Kendi kalkına yönelmiş tankların, kurşunların affedilir bir yanı yok.
Beşşar Esad ve yönetimi kredisini tüketti, iyi niyetleri yok etti. Suriye'yi yalnızlaştırdı, yalnızlaştı. Bundan sonraki her cinayet, her kıyım bu kadrolara büyük bedel ödetecek.
"Türkiye Suriye'yi terkettiği anda Şam yönetimi biter" demiştik.
Galiba önümüzdeki günlerde bu olacak. Süreç, Soğuk Savaş artığı Baas rejiminin tasfiyesinin çok yakın olduğunu gösteriyor. Esad hata yaptı, çok büyük hata yaptı ve kaybetti. Artık yeni bir Suriye üzerine konuşma zamanı...
27 Nisan 2011 Çarşamba
Fransız uçakları Şam'ı bombalarken!
Suriye işgal mi edilecek? Şam yönetimi, şehir şehir kan akıtıyor, muhalefeti sindirmek için hazmedilemeyecek uygulamalara imza atıyor. Bu yönüyle pusuda bekleyen müdahaleci güçlere zemin hazırlıyor.
ABD, vatandaşlarını, zorunlu olmayan elçilik personelini Suriye'den çıkarıyor. İngiltere, aynı şekilde tahliye yapıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'la ABD Başkanı Barack Obama tam elli dakikalık ağırlıklı olarak Suriye konuşması yapıyor. Ardından Erdoğan mesajları Beşşar Esad'a aktarıyor.
CIA Başkanı Leon Panitta, bu bölgede her işgal, operasyon ve olağanüstü gelişmeler öncesinde olduğu gibi, Ankara'ya geliyor. Türkiye'ye ne dedi, ne istedi henüz belli değil. Suriye'nin "kritik eşikte" olmasının ötesinde, Türkiye'nin uyarılarının ötesinde neler elbette bilmiyoruz.
Ama ABD, özellikle de İngiltere bugünlerde Türkiye'ye şu teklifi ya da ikna edici öneriyi yapıyor olabilir mi: "Gel, Suriye'deki muhaliflere yakın dur, bu ülkede rejimi değiştirelim. Ya da buz bu ülkeye askeri müdahale yapacağız, sen kenarda dur, gölge etme..."
Şu anki harita bu tür ihtimalleri düşündürecek nitelikte.
Afganistan, Taliban ve El Kaide gerekçe gösterilerek işgal edildi. Irak, Saddam Hüseyin gerekçe gösterilerek işgal edildi. Sudan, benzer gerekçelerle parçalandı. Somali, doğalgaz kaynakları için yine istikrarsızlıklar gerekçe gösterilerek saldırılara uğradı. Son olarak Libya, Kaddafi rejimi gerekçe gösterilerek iç savaşa sürüklendi. Hava saldırıları devam ediyor, kara operasyonu hazırlıkları yapılıyor.
Irak işgalinden hemen sonra Suriye'yi işgal edeceklerdi. Irak'ta hesaplar tutmadı, gecikti, bölgesel direncin de tazyikiyle bu işgal engellendi. Suriye Lübnan'dan çıkarıldı. Ardından İsrail Lübnan'a saldırdı. Çünkü ülke tamamen savunmasız bırakılmıştı. Şimdi Suriye'ye yönelik askeri müdahale tartışmaları yeniden başlıyor.
Artık olay, Suriye'de rejim-muhalefet kavgasının ötesine geçti. Esad yönetiminin güvenlik birimleriyle muhalifler ve S. Arabistan/Ürdün'den gelen silahlı birimler arasında kıyasıya çatışmalar yaşanıyor. Tabi bu arada masum insanlara yönelik kitlesel şiddet kontrolden çıkıyor.
Peki bundan sonra ne olur:
Sanırım endişelerimizi aktarmakta başarısız olduk. Olayın vahametini aktaramadık. Bütün bölgeyi karıştıracak "kritik eşikteyiz" gerçekten. Nasıl mı?
Suriye'ye askeri müdahale olursa, Baas rejiminin devrilmesiyle sınırlı olmayabilir. Çok keskin Alevi-Sünni çatışmasına tanık olacağız. Aynı zamanda bir iç savaş yaşanacak ve toplumun bütün kesimlerini içine alacak. Etnik ve mezhep eksenli çatışma Suriye sınırlarına hapsedilemez.
Müdahale başladığı anda Lübnan'da iç savaş çıkacaktır. Yemen'deki olaylar rejimle hesaplaşmadan çıkıp benzer bir kimlik savaşına dönüşecektir. İran'ın etkisiyle Bahreyn'de izlediğimiz Şiilerin ayaklanması, S. Arabistan'ın doğu bölgelerindeki Şiileri etkisine alacak, benzer iç çatışmalar ya da kanlı operasyonlar bu ülkede de yapılacaktır. En önemlisi de, müdahale ihtimali kesinleştiği anda Suriye-Ürdün çatışması hemen başlayabilir.
Çok kötü işaretler alıyoruz. Türkiye'nin güneyini ateş sararsa, buna kim nasıl müdahale edebilecek? Şu an en sıkıntılı başkent Ankara. Suriye'deki her gelişmenin Türkiye için aynı zamanda bir iç güvenlik sorununa dönüşeceğini göreceksiniz. Hele de seçim öncesinde.
Libya'da ne oldu baksanıza. İç savaş ve işgal dışında ne var? Olay adalet, özgürlük mücadelesinden tamamen çıktı. Başka bir hesap görülüyor şimdi. Bir pazarlık... Açgözlü bir pazarlık.. Uzun süre bu iç savaşı ve işgali izleyeceğiz. Yarın Suriye'de çok daha kötüsü olacak. Bu senaryoya karşı Türkiye'de ülkede sözü olan kimse var mı? Ne diyeceksiniz o zaman? Neye müdahale edip neye karşı çıkacaksınız? O noktaya vardıktan sonra kimin hakkı, özgürlüğü, namusu kalacak? Irak'tan ders almadınız mı?
Bağdat bombalanırken duyduğumuz acı hala yüreğimizde. Şam bombalanırken ne hissedeceğiz...
ABD, vatandaşlarını, zorunlu olmayan elçilik personelini Suriye'den çıkarıyor. İngiltere, aynı şekilde tahliye yapıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'la ABD Başkanı Barack Obama tam elli dakikalık ağırlıklı olarak Suriye konuşması yapıyor. Ardından Erdoğan mesajları Beşşar Esad'a aktarıyor.
CIA Başkanı Leon Panitta, bu bölgede her işgal, operasyon ve olağanüstü gelişmeler öncesinde olduğu gibi, Ankara'ya geliyor. Türkiye'ye ne dedi, ne istedi henüz belli değil. Suriye'nin "kritik eşikte" olmasının ötesinde, Türkiye'nin uyarılarının ötesinde neler elbette bilmiyoruz.
Ama ABD, özellikle de İngiltere bugünlerde Türkiye'ye şu teklifi ya da ikna edici öneriyi yapıyor olabilir mi: "Gel, Suriye'deki muhaliflere yakın dur, bu ülkede rejimi değiştirelim. Ya da buz bu ülkeye askeri müdahale yapacağız, sen kenarda dur, gölge etme..."
Şu anki harita bu tür ihtimalleri düşündürecek nitelikte.
Afganistan, Taliban ve El Kaide gerekçe gösterilerek işgal edildi. Irak, Saddam Hüseyin gerekçe gösterilerek işgal edildi. Sudan, benzer gerekçelerle parçalandı. Somali, doğalgaz kaynakları için yine istikrarsızlıklar gerekçe gösterilerek saldırılara uğradı. Son olarak Libya, Kaddafi rejimi gerekçe gösterilerek iç savaşa sürüklendi. Hava saldırıları devam ediyor, kara operasyonu hazırlıkları yapılıyor.
Irak işgalinden hemen sonra Suriye'yi işgal edeceklerdi. Irak'ta hesaplar tutmadı, gecikti, bölgesel direncin de tazyikiyle bu işgal engellendi. Suriye Lübnan'dan çıkarıldı. Ardından İsrail Lübnan'a saldırdı. Çünkü ülke tamamen savunmasız bırakılmıştı. Şimdi Suriye'ye yönelik askeri müdahale tartışmaları yeniden başlıyor.
Artık olay, Suriye'de rejim-muhalefet kavgasının ötesine geçti. Esad yönetiminin güvenlik birimleriyle muhalifler ve S. Arabistan/Ürdün'den gelen silahlı birimler arasında kıyasıya çatışmalar yaşanıyor. Tabi bu arada masum insanlara yönelik kitlesel şiddet kontrolden çıkıyor.
Peki bundan sonra ne olur:
Sanırım endişelerimizi aktarmakta başarısız olduk. Olayın vahametini aktaramadık. Bütün bölgeyi karıştıracak "kritik eşikteyiz" gerçekten. Nasıl mı?
Suriye'ye askeri müdahale olursa, Baas rejiminin devrilmesiyle sınırlı olmayabilir. Çok keskin Alevi-Sünni çatışmasına tanık olacağız. Aynı zamanda bir iç savaş yaşanacak ve toplumun bütün kesimlerini içine alacak. Etnik ve mezhep eksenli çatışma Suriye sınırlarına hapsedilemez.
Müdahale başladığı anda Lübnan'da iç savaş çıkacaktır. Yemen'deki olaylar rejimle hesaplaşmadan çıkıp benzer bir kimlik savaşına dönüşecektir. İran'ın etkisiyle Bahreyn'de izlediğimiz Şiilerin ayaklanması, S. Arabistan'ın doğu bölgelerindeki Şiileri etkisine alacak, benzer iç çatışmalar ya da kanlı operasyonlar bu ülkede de yapılacaktır. En önemlisi de, müdahale ihtimali kesinleştiği anda Suriye-Ürdün çatışması hemen başlayabilir.
Çok kötü işaretler alıyoruz. Türkiye'nin güneyini ateş sararsa, buna kim nasıl müdahale edebilecek? Şu an en sıkıntılı başkent Ankara. Suriye'deki her gelişmenin Türkiye için aynı zamanda bir iç güvenlik sorununa dönüşeceğini göreceksiniz. Hele de seçim öncesinde.
Libya'da ne oldu baksanıza. İç savaş ve işgal dışında ne var? Olay adalet, özgürlük mücadelesinden tamamen çıktı. Başka bir hesap görülüyor şimdi. Bir pazarlık... Açgözlü bir pazarlık.. Uzun süre bu iç savaşı ve işgali izleyeceğiz. Yarın Suriye'de çok daha kötüsü olacak. Bu senaryoya karşı Türkiye'de ülkede sözü olan kimse var mı? Ne diyeceksiniz o zaman? Neye müdahale edip neye karşı çıkacaksınız? O noktaya vardıktan sonra kimin hakkı, özgürlüğü, namusu kalacak? Irak'tan ders almadınız mı?
Bağdat bombalanırken duyduğumuz acı hala yüreğimizde. Şam bombalanırken ne hissedeceğiz...
2 Mart 2011 Çarşamba
Libya'yı işgal: Yeni bir Ömer Muhtar çıkacak..
Libya'yı işgale hazırlanıyorlar. Irak'ı işgal ettikleri gibi, Afganistan'ı korkunç bir kaosa sürükledikleri gibi. Yemen'i, Sudan'ı, İran'ı vurmak istedikleri gibi. Bir ülkeyi daha belirsizliğe, sonu gelmez çatışmalara sürüklemek istiyorlar. On yıldır işgal, rejim değişikliği, demokrasi projeleri, iç savaş, etnik ve mezhep eksenli çatışmalar üzerinden yürüttükleri kontrol stratejilerini uygulamaya çalışıyorlar.
ABD savaş gemileri Süveyş Kanalı'ndan geçip Libya açıklarına demirliyor. İnsani yardım taşıdığı söylenen savaş gemileri Libya'ya yöneliyor. Helikopter gemileri zaten hazır. Bir de uçak gemisi gönderiyorlar. Göndermelerine gerek yok, zaten oradaydılar. Basra Körfezi dünyanın en büyük askeri yığınaklarından birine ev sahipliği yapıyor. Kızıldeniz, özellikle de Cibuti ABD ve müttefiklerinin donanma üssüne dönmüş durumda. Yeni takviyeye ihtiyaçları bile yok.
Dünya kamuoyunu müdahale için hazırlamaya çalışıyorlar. "Nasıl müdahale edelim? Irak'ta olduğu gibi Birleşmiş Milletler üzerinden zorlama kararlar mı çıkaralım? Doğrudan ABD, İngiliz, Fransız müdahalesi mi olsun? Yoksa NATO gibi dünyanın en büyük askeri örgütü üzerinden mi harekete geçelim?" gibi seçenekleri değerlendiriyorlar?
Hava sahasını kapatma görüşü ilk adım olarak ağrılık kazandı. Libya semaları denetim altına alınacak. Uçaklar uçamayacak. Zaten ülkeye ambargo kararları da alındı. Bu adımdan sonra ikinci adım gelecek? O da doğrudan askeri müdahale olacaktır.
Uçuş yasağını çok iyi biliyoruz biz. Yıllarca Irak'a uygulandı. Kuzey Irak'ta uçan her uçak vuruldu. Canları istedikleri anda Irak'ın her yerini bombaladılar. Ambargo ve uçuş yasağı yüzünden on binlerce insan hayatını kaybetti. Bir nevi Çekiç Güç operasyonu şimdi Libya için hazırlanıyor.
Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden halkları çok acı çekti. Yönettikleri dönemde acı çekti. Baskının ve acımasızlığın her türünü gördü. Özgürlüklerin yok edilişini, kaynakların israf edilişini, fakirliğe mahkum edilişi gördü. Sahte bir onur, şaşaalı meydan okumalarla uyutulan, kontrol altına alınan kitleler nefes alamaz hale getirildi. Şimdi aynı kadrolar, giderken ülkelerinin, toplumlarının başına yeni belalar açıyor.
Albay Muammer Kaddafi'ye bakın. İktidarını korumak için, kendini ölümsüz gördüğü için, ülkesinin işgaline zemin hazırlıyor. Halkını yeni yokluklara, acılara mahkum ediyor. Bir taraftan kendi şehirlerini, kasabalarını, petrol kuyularını bombalarken, ayakta kalmak için on binlerce insanın ölümünü göze alırken diğer taraftan Libya'nın kaynakları için ülkenin tamamını ateşe atabilecek açgözlülükle bekleyenlere kapı aralıyor.
Kaddafi'nin milyarlarca dolarlık hesaplarına el koyanların, onu sürgüne göndermek ya da yargılamak için kararlar alanların, ayağa kalkan Libya halkına yardım ediyor görüntüsü pazarlayanların yalanlarına kim inanır artık. Onların derdi Kaddafi'yi cezalandırmak mı sizce?
On yıldır bu coğrafyada söylemedikleri yalan, kullanmadıkları zaaf alanı kaldı mı? Bu senaryolara, ikna edici gerekçelere artık inanacak mıyız? Irak'ı Saddam yüzünden, Afganistan'ı Taliban yüzünden mi işgal ettiler sanıyorsunuz? Sudan'ı adalet için mi böldüler, Yemen'i El Kaide yüzünden mi iç savaşa sürüklediler?
Yeni özgürleştirme operasyonlarına karnımız tok. Libya halkı ABD'yi de, NATO'yu da istemiyor. Askeri müdahale istemiyor. Ambargo ya da uçuş yasağı istemiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın görüşme taliplerini bile reddettikleri söyleniyor. İnsan hakları sözcüsü Abdulhafız Ghoga, "Yabancı müdahalesine, askeri müdahaleye karşıyız. Libya halkı kendi başına bu işi bitirecek" diyor.
Libya halkı çok güçlü bir direniş geleneğine sahip. Ülkelerini özgürleştirmek için verdikleri mücadeleyi biliyoruz. Bu insanlar aynı gelenek üzerinden yeni bir direniş hattı kuruyorlar. Kaddafi ne kadar ülkesini bombalasa, şehirlerini yakıp yıksa da artık geri dönemeyecek. Attığı her adım, kendisini çok daha kötü bir sonuca hazırlıyor. Saldırıları direnişçilerin azmini kuramayacak, onları geri adım attıramayacak.
Böyle bir dönemde "nasılsa çaresiz kaldılar" diyerek bu ülkeye yönelik kirli hesaplar içine girenler, bir süre sonra aynı direniş hattıyla karşı karşıya kalacak. Direniş Kaddafi gittikten sonra yabancı müdahaleye karşı olacak ve Libya toprakları coğrafyanın tamamını desteğini alan keskin bir mücadeleye sahne olacak.
İşte o zaman, bütün bu kuşaktaki değişime bir de direniş dalgası eklenecek. O zaman büyük depremi, değişimi yönetmeye kalkışanların çaresizliğini göreceğiz. Libya'nın petrolüne, Mısır'ın Süveyş'ine, Yemen'in stratejik değerine, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz'in jeopolitik önemine yatırım yapanlara, bu yatırımı kâra dönüştürmek için kanlı senaryolar uygulayanlara karşı gerçek bir özgürlük mücadelesi dalga dalga yayılacak.
Bu coğrafyayı kanla dize getirmeye, terbiye etmeye çalıştılar, başaramadılar. Yeni yöntemler denediler, başaramadılar. Şimdi yine askeri seçeneğe dönüyorlar, yine başaramayacaklar. Her girişimleri kendilerini bu bölgeden daha da uzaklaştırıyor. Dostları giderken, yıllardır talimatlar yağdırdıkları iktidar yapıları dağılırken, yeni siyasi çevrelerle flört etmeye başladıkları bir dönemde Libya'ya müdahale hesaplarını tamamen bozacak.
Evet, Kaddafi gidecek. Gidişini boşluk görüp bu ülkenin geniş topraklarına, zengin kaynaklarına çöreklenmek isteyen akbabalar umduklarına ulaşamayacak.
Böyle giderse yeni Ömer Muhtarlar ortaya çıkacak. Bütün Türkiye'yi bu yeni işgal hazırlığına karşı duyarlı olmaya, kesin tavır koymaya çağırıyoruz...
ABD savaş gemileri Süveyş Kanalı'ndan geçip Libya açıklarına demirliyor. İnsani yardım taşıdığı söylenen savaş gemileri Libya'ya yöneliyor. Helikopter gemileri zaten hazır. Bir de uçak gemisi gönderiyorlar. Göndermelerine gerek yok, zaten oradaydılar. Basra Körfezi dünyanın en büyük askeri yığınaklarından birine ev sahipliği yapıyor. Kızıldeniz, özellikle de Cibuti ABD ve müttefiklerinin donanma üssüne dönmüş durumda. Yeni takviyeye ihtiyaçları bile yok.
Dünya kamuoyunu müdahale için hazırlamaya çalışıyorlar. "Nasıl müdahale edelim? Irak'ta olduğu gibi Birleşmiş Milletler üzerinden zorlama kararlar mı çıkaralım? Doğrudan ABD, İngiliz, Fransız müdahalesi mi olsun? Yoksa NATO gibi dünyanın en büyük askeri örgütü üzerinden mi harekete geçelim?" gibi seçenekleri değerlendiriyorlar?
Hava sahasını kapatma görüşü ilk adım olarak ağrılık kazandı. Libya semaları denetim altına alınacak. Uçaklar uçamayacak. Zaten ülkeye ambargo kararları da alındı. Bu adımdan sonra ikinci adım gelecek? O da doğrudan askeri müdahale olacaktır.
Uçuş yasağını çok iyi biliyoruz biz. Yıllarca Irak'a uygulandı. Kuzey Irak'ta uçan her uçak vuruldu. Canları istedikleri anda Irak'ın her yerini bombaladılar. Ambargo ve uçuş yasağı yüzünden on binlerce insan hayatını kaybetti. Bir nevi Çekiç Güç operasyonu şimdi Libya için hazırlanıyor.
Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden halkları çok acı çekti. Yönettikleri dönemde acı çekti. Baskının ve acımasızlığın her türünü gördü. Özgürlüklerin yok edilişini, kaynakların israf edilişini, fakirliğe mahkum edilişi gördü. Sahte bir onur, şaşaalı meydan okumalarla uyutulan, kontrol altına alınan kitleler nefes alamaz hale getirildi. Şimdi aynı kadrolar, giderken ülkelerinin, toplumlarının başına yeni belalar açıyor.
Albay Muammer Kaddafi'ye bakın. İktidarını korumak için, kendini ölümsüz gördüğü için, ülkesinin işgaline zemin hazırlıyor. Halkını yeni yokluklara, acılara mahkum ediyor. Bir taraftan kendi şehirlerini, kasabalarını, petrol kuyularını bombalarken, ayakta kalmak için on binlerce insanın ölümünü göze alırken diğer taraftan Libya'nın kaynakları için ülkenin tamamını ateşe atabilecek açgözlülükle bekleyenlere kapı aralıyor.
Kaddafi'nin milyarlarca dolarlık hesaplarına el koyanların, onu sürgüne göndermek ya da yargılamak için kararlar alanların, ayağa kalkan Libya halkına yardım ediyor görüntüsü pazarlayanların yalanlarına kim inanır artık. Onların derdi Kaddafi'yi cezalandırmak mı sizce?
On yıldır bu coğrafyada söylemedikleri yalan, kullanmadıkları zaaf alanı kaldı mı? Bu senaryolara, ikna edici gerekçelere artık inanacak mıyız? Irak'ı Saddam yüzünden, Afganistan'ı Taliban yüzünden mi işgal ettiler sanıyorsunuz? Sudan'ı adalet için mi böldüler, Yemen'i El Kaide yüzünden mi iç savaşa sürüklediler?
Yeni özgürleştirme operasyonlarına karnımız tok. Libya halkı ABD'yi de, NATO'yu da istemiyor. Askeri müdahale istemiyor. Ambargo ya da uçuş yasağı istemiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın görüşme taliplerini bile reddettikleri söyleniyor. İnsan hakları sözcüsü Abdulhafız Ghoga, "Yabancı müdahalesine, askeri müdahaleye karşıyız. Libya halkı kendi başına bu işi bitirecek" diyor.
Libya halkı çok güçlü bir direniş geleneğine sahip. Ülkelerini özgürleştirmek için verdikleri mücadeleyi biliyoruz. Bu insanlar aynı gelenek üzerinden yeni bir direniş hattı kuruyorlar. Kaddafi ne kadar ülkesini bombalasa, şehirlerini yakıp yıksa da artık geri dönemeyecek. Attığı her adım, kendisini çok daha kötü bir sonuca hazırlıyor. Saldırıları direnişçilerin azmini kuramayacak, onları geri adım attıramayacak.
Böyle bir dönemde "nasılsa çaresiz kaldılar" diyerek bu ülkeye yönelik kirli hesaplar içine girenler, bir süre sonra aynı direniş hattıyla karşı karşıya kalacak. Direniş Kaddafi gittikten sonra yabancı müdahaleye karşı olacak ve Libya toprakları coğrafyanın tamamını desteğini alan keskin bir mücadeleye sahne olacak.
İşte o zaman, bütün bu kuşaktaki değişime bir de direniş dalgası eklenecek. O zaman büyük depremi, değişimi yönetmeye kalkışanların çaresizliğini göreceğiz. Libya'nın petrolüne, Mısır'ın Süveyş'ine, Yemen'in stratejik değerine, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz'in jeopolitik önemine yatırım yapanlara, bu yatırımı kâra dönüştürmek için kanlı senaryolar uygulayanlara karşı gerçek bir özgürlük mücadelesi dalga dalga yayılacak.
Bu coğrafyayı kanla dize getirmeye, terbiye etmeye çalıştılar, başaramadılar. Yeni yöntemler denediler, başaramadılar. Şimdi yine askeri seçeneğe dönüyorlar, yine başaramayacaklar. Her girişimleri kendilerini bu bölgeden daha da uzaklaştırıyor. Dostları giderken, yıllardır talimatlar yağdırdıkları iktidar yapıları dağılırken, yeni siyasi çevrelerle flört etmeye başladıkları bir dönemde Libya'ya müdahale hesaplarını tamamen bozacak.
Evet, Kaddafi gidecek. Gidişini boşluk görüp bu ülkenin geniş topraklarına, zengin kaynaklarına çöreklenmek isteyen akbabalar umduklarına ulaşamayacak.
Böyle giderse yeni Ömer Muhtarlar ortaya çıkacak. Bütün Türkiye'yi bu yeni işgal hazırlığına karşı duyarlı olmaya, kesin tavır koymaya çağırıyoruz...
24 Şubat 2011 Perşembe
Akdeniz'de aç kurtlar dolaşıyor, dikkat!..
Albay Muammer Kaddafi'nin dünkü konuşmasını dinledik. Libya'da olanlardan El Kaide'yi sorumlu tutuyor. Ne tuhaf, ABD'nin küresel operasyonlarının gerekçesi El Kaide. İsrail'in güvenlik kaygılarının gerekçesi el Kaide. Ama daha tuhafı, Müslüman ülkelerdeki katil rejimlerin Batı'ya pazarladıkları en güçlü kozları da El Kaide.
Örgüt bu kadar meşhur olmadığı zamanlarda da onlar aynı dili kullanıyorlardı. O zamanlar El Kaide demiyorlar; "Biz gidersek İslamcılar gelir. Batı'nın çıkarları tehlikeye girer. Güveneceğiniz kişiler ve kadrolar bizleriz. Sakın başkalarıyla iş tutmaya kalkışmayın. Öyle yaparsanız sadece biz kaybetmeyiz, siz de bu bölgeyi ebediyen kaybedersiniz" diyorlardı.
Yirmi yıl boyunca bu tehditle ayakta durdular. Nasılsa ABD ve müttefikleri küresel düzeyde yeni İslam dalgasıyla, yepyeni bir tehditle savaşıyordu. "Batı medeniyetini korumak" için verilen bir savaştı bu! Aslında savaşın başlatılmasında İsrail ve ABD aşırı sağı kadar onlar da etkili oldu. Projeyi bizzat bizim coğrafyamızdaki Soğuk Savaş artığı rejimler önerdi.
Bunu yıllar önce tartıştık. Ama ABD'nin gürültülü savaş söyleminin etkisiyle kimse olayın bu tarafına bakmadı. Ortadoğu'da rejimler, İslam korkusu pazarlıyor, dünyanın en güçlü ülkesini bu alana yöneltiyor ve düzenlerini devam ettiriyordu.
Tam yirmi yıldır, aynı tehdidi kullanarak iktidarlarının ömrünü bu şekilde uzattılar. Karşılığında terörle mücadele için her türlü tavizi verdiler, ülkelerin işgaline ortak oldular, topraklarını gizli sorgu evlerine açtılar, kendi halklarına karşı terör estirdiler.
Rejimi ayakta tutmak için, zenginliği ellerinde tutmak için, kaynakları kendi istedikleriyle paylaşmak için, kitleleri kontrol altına almak için buldukları en orijinal formüldü bu. Başarılı da oldu.
Şimdi aynı dili kullanıyorlar. Etkisi kalmamış olsa bile, yeni bir dil geliştiremedikleri için o korkuya yatırım yapıyorlar. Bin Ali aynısını söyledi. Mübarek aynısını söyledi. Kaddafi de onu söylüyor. Yarın diğerleri de aynı cümleleri kullanacak. İsterseniz not edin ve izleyin..
El Kaide varsa ABD müdahale edebilir mi? Bir müdahale tartışılıyor zaten. ABD donanması Akdeniz'de, Kızıldeniz'de. İngiliz savaş gemileri Akdeniz'de. Müdahale sesleri giderek güç kazanıyor. BM üzerinden, NATO üzerinden, insani kaygı üzerinden hatta "El Kaide emirlik kurdu" haberleri üzerinden. ABD Başkanı Barack Obama'nın güvenlik birimlerine müdahaleye hazır ol talimatı verdiği iddia ediliyor.
Müdahale işgal demektir. Kaddafi rejimine yönelik rezervlerimiz ne kadar çoksa ondan daha fazla müdahaleye karşı duracağız. Şiddetle karşı duracağız. Hiçbir güç, çevre, bu ülkelerin zayıf anlarını fırsat bilip böyle bir hesap yapamaz. Ambargo uygulama dahil, askeri müdahale dahil, o ülkelerdeki istikrarsızlığı daha da artırma, bir şekilde oralara yerleşme gerekçesi oluşturamaz. Bu onurlu insanları başka maceralara, iç çatışmalara, yeni bir sömürge harekatına kurban edemez.
"Büyük deprem savaş, çatışma, işgal için zemin oluşturuyor, değişim güç boşluğu oluşturuyor, bu yeni ve ciddi bir tehlike" şeklindeki endişelerimizin ve uyarılarımızın nedeni işte buydu.
Birileri şu an aç kurtlar gibi Akdeniz'de dolaşıyor. Bütün dikkatimizle, hassasiyetimizle, direncimizle ve öfkemizle buna karşı durmak zorundayız ve duracağız.
Libya ya da bir başka bölge ülkesi, asla kurban edilmeyecektir. Böyle bir durumda hepimiz ayağa kalkacağız...
Örgüt bu kadar meşhur olmadığı zamanlarda da onlar aynı dili kullanıyorlardı. O zamanlar El Kaide demiyorlar; "Biz gidersek İslamcılar gelir. Batı'nın çıkarları tehlikeye girer. Güveneceğiniz kişiler ve kadrolar bizleriz. Sakın başkalarıyla iş tutmaya kalkışmayın. Öyle yaparsanız sadece biz kaybetmeyiz, siz de bu bölgeyi ebediyen kaybedersiniz" diyorlardı.
Yirmi yıl boyunca bu tehditle ayakta durdular. Nasılsa ABD ve müttefikleri küresel düzeyde yeni İslam dalgasıyla, yepyeni bir tehditle savaşıyordu. "Batı medeniyetini korumak" için verilen bir savaştı bu! Aslında savaşın başlatılmasında İsrail ve ABD aşırı sağı kadar onlar da etkili oldu. Projeyi bizzat bizim coğrafyamızdaki Soğuk Savaş artığı rejimler önerdi.
Bunu yıllar önce tartıştık. Ama ABD'nin gürültülü savaş söyleminin etkisiyle kimse olayın bu tarafına bakmadı. Ortadoğu'da rejimler, İslam korkusu pazarlıyor, dünyanın en güçlü ülkesini bu alana yöneltiyor ve düzenlerini devam ettiriyordu.
Tam yirmi yıldır, aynı tehdidi kullanarak iktidarlarının ömrünü bu şekilde uzattılar. Karşılığında terörle mücadele için her türlü tavizi verdiler, ülkelerin işgaline ortak oldular, topraklarını gizli sorgu evlerine açtılar, kendi halklarına karşı terör estirdiler.
Rejimi ayakta tutmak için, zenginliği ellerinde tutmak için, kaynakları kendi istedikleriyle paylaşmak için, kitleleri kontrol altına almak için buldukları en orijinal formüldü bu. Başarılı da oldu.
Şimdi aynı dili kullanıyorlar. Etkisi kalmamış olsa bile, yeni bir dil geliştiremedikleri için o korkuya yatırım yapıyorlar. Bin Ali aynısını söyledi. Mübarek aynısını söyledi. Kaddafi de onu söylüyor. Yarın diğerleri de aynı cümleleri kullanacak. İsterseniz not edin ve izleyin..
El Kaide varsa ABD müdahale edebilir mi? Bir müdahale tartışılıyor zaten. ABD donanması Akdeniz'de, Kızıldeniz'de. İngiliz savaş gemileri Akdeniz'de. Müdahale sesleri giderek güç kazanıyor. BM üzerinden, NATO üzerinden, insani kaygı üzerinden hatta "El Kaide emirlik kurdu" haberleri üzerinden. ABD Başkanı Barack Obama'nın güvenlik birimlerine müdahaleye hazır ol talimatı verdiği iddia ediliyor.
Müdahale işgal demektir. Kaddafi rejimine yönelik rezervlerimiz ne kadar çoksa ondan daha fazla müdahaleye karşı duracağız. Şiddetle karşı duracağız. Hiçbir güç, çevre, bu ülkelerin zayıf anlarını fırsat bilip böyle bir hesap yapamaz. Ambargo uygulama dahil, askeri müdahale dahil, o ülkelerdeki istikrarsızlığı daha da artırma, bir şekilde oralara yerleşme gerekçesi oluşturamaz. Bu onurlu insanları başka maceralara, iç çatışmalara, yeni bir sömürge harekatına kurban edemez.
"Büyük deprem savaş, çatışma, işgal için zemin oluşturuyor, değişim güç boşluğu oluşturuyor, bu yeni ve ciddi bir tehlike" şeklindeki endişelerimizin ve uyarılarımızın nedeni işte buydu.
Birileri şu an aç kurtlar gibi Akdeniz'de dolaşıyor. Bütün dikkatimizle, hassasiyetimizle, direncimizle ve öfkemizle buna karşı durmak zorundayız ve duracağız.
Libya ya da bir başka bölge ülkesi, asla kurban edilmeyecektir. Böyle bir durumda hepimiz ayağa kalkacağız...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)