Ahmet Turan ALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Turan ALKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2011 Salı

Besmele, hamdele, salvele

İlk üç maddesi, yeni anayasa görüşmelerinin en patırtı çıkaracak kısmı olacak gibi görünüyor; doğrusu 1982 Anayasası'nı yazanlar, sıkıntılı bir miras bırakmışlar.

Öyle bir üç madde ki, yok farzedilerek işe beyaz ve boş bir kâğıtla başlamak kabil olmuyor; bütün varlık sebebini üç maddeyi olduğu gibi muhafazaya adamış iki parti (CHP ve MHP) şu an Meclis'te temsil ediliyor. Birkaç ay boykot yaptıktan sonra "Kerhen ve lûtfen" Meclis'e dönen BDP ise muhtemelen bütün itirazlarını üç maddeye yöneltip her şeyden nem kapar alıngan ve kavgacı siyaset diliyle "Çok iyi-niyet gösterdik ama olmuyor" bahanesine sığınacak. İnşallah yanılırım.

6 Eylül 2011 Salı

Arda'ya ikinci ve son mektup

Sevgili Arda, önceki gün akşam, eline tutuşturulmuş kâğıttan -belli ki, senin geleceğini ve kariyerini senden çok düşünen uzak görüşlü büyüklerinin kaleme almış olduğunu tahmin ettiğim- "Beni bu işlere karıştırmayın" mesajını okurken, acı acı gülümsedim.

"Sen futbolcusun aslanım; neyine gerek gümüşlü zurna?" diye bir güzel azarlamış olmalılar seni. Anlayışla karşılıyorum, kınamıyorum, istihzâ etmiyorum. Samimi düşüncelerini açıkladın; doğru ve insânî şeyler söyledin. Belki maç yorgunluğu ile kelimeleri bir araya getirirken maksadını aşmış şeyler de vardı ama niyetin güzeldi, hâlisti, art niyet taşımıyordu ama artık öğrenmiş olmalısın; Türkiye'de fikir sahibi olmanın bir bedeli vardır ve sen bu bedelin nereye kadar uzanabileceğini kısa zamanda hissederek âcil bir açıklamayla işin önünü çeviriverdin. Artık sadece önündeki maçlara bakacaksın futbolcu tâbiriyle! İyi olur, öyle yap.

9 Ağustos 2011 Salı

Yaklaşın, size bir hikâye anlatayım...


"Gördüğüm lüzum üzerine" size bir hikâye anlatayım mı?..

Hikâye değil, hakikat. Edebiyatımızın pek bilinmeyen büyüklerinden Şevket Arı'nın "Kırdan Bayırdan Hikâyeler" isimli kitabından (Ötüken, 1998) aldım. Bulabilirseniz tam Ramazaniyeliktir diyerek "Asker Kaçağı" adlı hikâyeye dönüyorum.

Mehmed, I. Dünya Harbi'nin sonlarına doğru silahı, fişekliğiyle birlikte askerden kaçıp, Marmara Bölgesi'ndeki köyü civarına gelip saklanıyor ve o günlerde âdet olduğu üzre civardaki çetelerden birine katılıyor. Asker kaçağı ama Mehmed iyi atıcı, cesur bir savaşçı olduğu için kısa zamanda çete içinde öne çıkıyor; bir zaman sonra güvendiği arkadaşlarıyla ayrılıp kendi çetesini kuruyor.

2 Ağustos 2011 Salı

Ordular ve Ülkücüler

O fotoğraf doğru fotoğraf; askerimizin bugüne kadar kendi içinde liste tanzim edip siyasilere imzalattırarak hükümet ve meclisi noter mevkiine koyması yanlıştı; biz buna yıllarca müsaade etmekle orduyu kendisi için varolan bir kurum yaptık ve haksızlık ettik.

Görevini kendisi yazan bir kurumun bundan daha iyi cümle kurması beklenemezdi. Bu yanlışı ordu içinde görüp değerlendiren az adam çıktı, buna üzülmeliyiz. Orduda özeleştiri yapmaya kalkışanların hâlâ aşağılanması, yalnızlaştırılması, köşeye itilmesi "Orduevine nasıl gideceksin bu yüzle" diye muahezeye uğraması câlib-i dikkattir.

Ordunun ayrı bir yargı sistemi bile var ama kendi zaaf ve nâkısesini görebilecek bakış açısı yok demek ki. "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar" sözü herkes için geçerli. Ordu, devlet içinde toplam gücün önemli bir kısmını kuruculuk kıdeminden ve Milli mücadeleyi kazanmış olmanın verdiği onurdan ötürü sahiplendi ve denetimsiz kullanmaya alıştı. Darbe yapıp seçimle gelmiş başbakanı astırabiliyordu ama velev ki herhangi bir generalini aklından darbe geçtiği için yargılamak lüzumunu hissetmiyordu.

Aşırı güç dejenere eder, öyle oldu. Şimdi olup bitenler, orduyu geçelim, devletin menfaatinedir. Hayırlı oldu, inşallah fazla gecikilmemiştir.

12 Temmuz 2011 Salı

Çikiletâ

Oo merhaba yeğenim, hoş geldin sen, safâlar getirdin, oğlum Yaşar, tâze vekilimize iskemle getir, bana bir bol köpüklü gayfe pişirttir, arkadaşlara da sor ki ne içerler? Çayı boşver, demliğin dibi kaldı zaten; lâfımın sizce pek gıymatı yoktur emme ben yine de şöyle yağı yerinde buzlu ve tuzlu bir ayran tavsiye ederim şahsan. Yornuğunuzu alır, dizinize fer, zihninize küşâyiş, batnınıza cilâ verir.

10 Temmuz 2011 Pazar

Şike olayını açıklıyorum

Yazıyı kaleme aldığım şu dakikalar itibariyle ortalık şike iddialarıyla yıkılıyor. Haberi duyduğumuzda, "Bunun da arkası fos çıkar; Türkiye'de şike yapıldığını herkes bilir, kimse ispat edemez" diye düşündükse de geçen saatler itibariyle meselenin ciddi olduğu hissedildi.

Kulağı delik gazeteci arkadaşlar endişeli bir tonda, "Yığınla dinleme, kamera kaydı vesaire varmış; hepsini belgelemişler" diye konuşmaya başladılar.
El mi yaman, hukuk mu yaman göreceğiz.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Kim oy veriyor bu adamlara?..

"Kim oy veriyor bu adamlara?" sorusu, bugünlerin en gözde esprisini teşkil ediyor. Araştırmacı gazeteci yazar olarak, neredeyse 75 seneden beri cevabını bulmamış bu önemli soruya bir karşılık olur ümidiyle, bir hafta önce aldığım iki mektubu dikkatinize sunuyorum.

Bakalım kim oy vermiş bu adamlara; o sokakta yürüyen her iki kişiden biri kimmiş anlayalım bakalım... İlk mektup, çok uzaklardan, Avustralya, Melbourne'den geliyor.
*
Gurbet saati gece 11:30'u gösteriyordu. Ailece salona doluşmuş, seçimleri izlemek için hazırlıklar yapıyorduk. Malum sabahlıyacaktık, çünkü bu gün bizim bayramımızdı, hissedebiliyorduk. Bayram telaşı ve hazırlıkları derken kapı çalındı ve kuzenim içeriye girdi. Annem onu görünce çok sevindi, 'Balam bizimle seçimleri izlemeye gelmiş' dedi Erzurum şivesiyle. Ama abim 'Şu televizyonu hele bir kapatın' dedi. Yüzünde ciddi bir ifade, tek eliyle bıyıklarının kenarını kıvırıyor, halımızın göbeğindeki desene iyice bir bakıyordu...
O an sanki zaman duruverdi ve herşey yavaşladı. Hepimizin yüz ifadesi değişti, soldu. Annem ellerini bağrına bastı. Babamın esmer teni kızardı. Ben odadan dışarı fırladım. İki gün sonra hukuk sınavım vardı, stresliydim, emindim ki bu habere bedenim dayanamazdı...
"Başımız sağolsun, anneannem Hakkın rahmetine kavuştu" dedi abim.
Annem derin bir 'ah' çekti. Ağlaması, bağırması gerekirken "Elhamdulillah" dedi. Tam bir Osmanlı kadını. O anda bizlere, çocuklarına örnek olması gerektiğini biliyordu; acısını bağrına basıp yutkundu. "Rabbim evlatlarımıza hayırlı uzun ömürler versin" diye dua etti, ama gözyaşlarını gizleyemedi...
Herkesin şok atlatma metodu farklıdır. Annem konuştukça rahatlayan, iş yaptıkça acısı hafifleyen birisi. Onu konuşturuyor, sessizliğe müsaade etmiyorduk. Gurbetin gözü kör ola! Annem istese bile annesinin cenazesine yetişemezdi ki. 20 bin kilometre az mesafe midir? Ve bu uzaklığın verdiği ayrı bir acı...
Nenem ölümden çok korkardı. Ne kadar ahirete inancı sonsuz olsa bile ölüm deyince ürperirdi. "Aman balalarım beni morga sakın koymayın' diye tembih ederdi, çünkü soğuğa hiç dayanamazdı. Erzurum'dan kalma birşeydi galiba, çabuk üşürdü...
Seçim arefesi nenem teyzemi yine tembihlemiş, "Bak ben ölür-mölürüm, sakın bağıra bağıra ağlamayın; günah, hanım hanım ağlayın" demiş. Teyzem de onu teselli etmiş "Yok ana sen iyisin maşallah". Sabah namazına 80 yaşındaki nenem teyzemi kaldırmış, beraber namaz kılmışlar. 'Ben hasta olduğum için beni kaldırmıyorsunuz' diye çok kızardı ve hasta hasta kendi kalkıyordu. 'Ana çok hastasın, sadece farzı kılsan yeter' diyene her zaman iki çift lâfı vardı. İbadet aşkı her yanını sarmıştı. Aynı hastalıkları gibi...
Sabah kahvaltısını yapıp tekrar dinlenmeye çekilmiş nenem. Bu arada teyzem seçimde oy kullanmaları için belgeleri hazırlıyor... İçinden 'Anam nasıl gidecek oy kullanmaya, ayakta duracak hali bile yok' diye düşünüp duruyor ama nenem oy kullanmada kararlı, hatta bütün çocuklarını oy kullanmaları için iyice tembihlemiş, 'AKP'ye oy vermeyene sütüm helâl değil' demiş...
Ölümden çok korkan nenem, seçim günü vefat etti. Ne bir çırpınma, ne bir bağırma, ne bir haykırış... Vasiyeti üzerine hemen ikindi ezanıyla defnedilmiş ve morga da koyulmamış. Nenemin sıkı tembihlemesi nedeniyle teyzem, aynı gün oy kullanmaya mecbur kalmış. Cenaze evinden çıkıp, önce sakinleştirici iğne vurulmuş, sonra anasına ve memleketine olan borcunu ödemeye gitmiş. Bizim burada gurbet ellerde kullanamadığımız oyu, o kullanabilmiş. Görevliler nenemin soyadını görüp 'Aynı soyadı taşıyan bu kişi de gelecek mi?' diye sorunca teyzemin dili tutulmuş, 'Çok istemişti, ama anam şu an musalla taşında yıkanıyor, gelemez' diyememiş...
*
İkinci mektup biraz daha yakınlardan, Kahraman Maraş'tan geliyor; okuyalım:
"Bizim akaryakıt istasyonumuz var. Şu saatlerde otururken istasyonumuza Arap plakalı bir otomobil girdi park etti. İçinden arkadaşım çıkınca şaşırdım tabi sordum.
Aracın sahibi kayınbiraderiymiş. İsmi A. H., Süleymaniye'de bir okulda müdürmüş. Okulun duvarı üzerine yıkılmış, ayağı kırılmış. Ayağının biri tamamen alçıda olduğu halde bir mezun öğrenci şoförlüğünü yapmış, çile ve sıkıntılarla yolculuk ederek K.Maraş'a oy vermek için gelmiş.
Oyunu kullandı, şimdi Maraş'ta bir hastanede tedavisi devam ediyor...
Benim kalbim rikkatli olmadığı için çok ağlayamadım..." diyor mektubun sahibi son satırda.
*
Daha gümrük destanlarına dokunmadık bile; o dosyada neler var neler var... Nereden baksanız adam başına bin Euro civarında para harcıyor, iki gününüzü telef ediyorsunuz. Niçin? Oy kullanmak için!
*
Kim oy veriyor bu adamlara sorusu yanlış soru; "Bu adamlara bu vazife hissini telkin eden muhabbet mercîi nedir?" diye sorarsanız, belki cevabını bulacaksınız efendiler.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Hele bir soluklan yeğenim...

Bak emmoğlu, bu işler karşıdan göründüğü gibi değil; hele bir soluklan, terin soğusun, bir çay iç, kendine gel; sana başına gelenlerin sebebini anlatayım bir güzel; dinlersen ne âlâ, dinlemezsen sen bilirsin...

Türkiye rahaat bir nefes alacak dedinizdi meselâ... Güzel fikirdi fakat ahali yanlış anladı; evvelâ rahaat bir nefes aldı, ardından sandık başına gidip nefesini sandığa üfleyiverdi. Niçin diyeceksin; hele bir çayını iç, anlatayım sana...
İki iki dört; Efendim bu sağ seçmen denilen adamların gönlünü kazanmazsan iflâh olacağın yoktur; bunu bil baştan! Ha, bakma öyle sandıklarda gümbür gümbür gürlediklerine; esâsen mazlum adamlar bunlar. Bir siyasi haksızlığa uğrarlar meselâ, ne bileyim bir hakarete uğrarlar; öyle meydanlara dökülüp miting yapayım, değneklerle gidip polisin kalkanına, olmadı miğferine miğferine çakayım da hıncımı devletten çıkarayım filan bilmez. Ne mahkemede dayısı, ne vesâyetçide arkası vardır. Ne yapar? Kuzu kuzu bekler; tâ ki güz gelene değin. Bunlar cücüğü de yazın değil, güzün sayarlar yeğenim. Güzün dediğim de söz temsili yani; anladın sen onu. Ha, bir de âh ederler ki evlerden ırak yeğenim, aman ha!
Çok zorlarına giderse oturup bir türkü yakarlar; o da olmazsa alıp başlarını gurbetlere giderler. Feleğe küser, bahtına sitem eder, kara talihim der avunur. Bunlarda öyle devlete kafa tutma, dağa çıkma, yol kesme, bina bombalama, pusu kurma damarı yoktur efendi. Vaktiyle "Ulû'l-emre itaat lâzımdır" denilmiş, itaat ederler. Devlet, "Oğlunu askere göndereceksin" der, bunlar üstüne bir de düğün-dernek kurup davul-zurna vurdurup, koç yiğitlerini kınayla yollarlar. "Vergi vereceksin" diye ferman salar, eyvallah derler.
Karşıdan bakar saf sanırsın; temiz yürekli adamlardır ama bir kere aldanır. İnanmayan, daha dün sandıkları çatlatarak iktidara gelip de sonra milletin vekâletini vesâyetçilerle kırdıran sağ partiler kabristanına şöyle bir göz atsın derim ben: İbrettir; Doğru yolun yolcularına, Demirkırat tavlasındaki kişneyen atlara, Anavatan'ın aklıkarışık evlatlarının bugün nerelerde durduğuna bakınca anlarsın.
Bunların hesabı, illâ ki sandık iledir yeğenim. Sandık görünce Arab taylar gibi açılıp bir neş'elenirler ki öyle olur. Vaktiyle Anadolu'da ahalinin % 80 itibariyle rençberlikle geçim ettiği demlerde nasıl bütün hesaplar, sünnetler, düğünler, nişanlar harman zamanı görülüyor idiyse, şimdi de siyasi hesaplarını sandığa kadar soğuklukta bekletip diyeceklerini öyle derler.
İki gün önce de aynen böyle yaptılar; önce rahaat bir nefes aldılar, sonra sandığa gidip diyeceklerini hâl diliyle söylediler. Derim ki, Kemâl Bey'e kim bu akılları öğütlediyse yanlış yaptı; "Dişini sökerim, kimyanı bozarım" iri lâflar bunlar. Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur. Seçim akşamı gördüm şöyle bir, acıdım; yazıktır, pancara dönmüş adam, kıpkırmızı öyle...
Bir hükümete üç kere üst üste kredi açtıkları görülmüş-duyulmuş işlerden değildi, onu da yaptılar. Anadolu'da eskiden "Falan köy burdan kaç saat çeker?" diye soranlara, "hele bir yola koyul ki gidişini görüp öyle söyleyelim" diye ârifâne cevap verirlerdi. Demek ki, hükümetin gidişatını fenâ görmemişlerdir. Şimdi adamın biri kalkıp dedi ki, "Bunlara yine de oy verirseniz, lâyıktır size filan". Ben kibarcasını söylüyorum, o daha ağırını da söyledi. Bunlar çürük lâftır efendi. İşte krediyi tazeleyip, üstüne biraz da ilâvede bulundular. Ne yapacaksın, kahredip de terk-i diyar mı edeceksin? Büyük lokma ye, büyük lâf etme demiş ecdadımız.
Çayını içtin, terini soğuttun; haydi Allah yolunu açık etsin, dersini çalış yine gel; gözümüz tutarsa seni de destekleriz yeğenim. Sen de memleket çocuğusun; garezimiz yok. Efendi ol, canımı ye...
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan 

15 Haziran 2011

12 Haziran 2011 Pazar

Berberde

-Merhaba berberbaşı!
-Vaay abim hoşgeldin sen; epeydir görünmedin ama bak. Saçları kime kestirmişsin bakayım bu arada? Fena da kesmemiş hani, helâl olsun, yakışmış.

Nasıl yapalım, biraz etrafı toparlasak, biraz da üstten almamı ister misin? Tamam, madem benim zevkime bıraktın yaparız bir şeyler. Onu diyordum sahi... Bizim ufaklığı karate kursuna yazdırdım geçen hafta, daha yedi yaşında ama zaptebilene aşkolsun hani. Gelinin illallah dedi bunun yaramazlığından. Doktora götürdük. Hiperaksiyon mudur, nedir, hah, hiperaktif olmuş bu dedi. Kötü bir şey mi doktor bey dedim, geçer mi? Geçer ama sizi biraz yorar bu arada dedi. Fazla enerji birikiyormuş bunlarda abi. Tıpkı babası, yani ben. Çocukken apartmanın damına çıkmışım; damdan da bacaya. Baca dediğin damdan iki metre daha yükseltisi var. Çocuk aklı işte, nasıl çıktın birader değil mi? Bilmiyorum ama nasıl çıktığımı. Çıkmak neyse de bir inebilsem... Orada karanlık basana kadar beklemişim. Ortalık birbirine giriyor, karakol, hastane filan. Neticede itfaiye kurtardı beni abi. İnince rahmetli babam komşuların ortasında bir şey söylemedi ama eve girince bir temiz zılgıt, ardından papara, sonra cennetten çıkma beş kardeşler tatlısı. Benim hiperliğim orda bitti. Bisiklet tamircisi vardı mahallede, oraya çırak verdiler o sene. Ertesi sene bakkalda çıraklık ettim. Yanda bir berber var, gel be kerata yanımda çalış, hem de sanat öğrenirsin dedi. Gider miyim? Kafaya koydum uzay mühendisi olacağım fakat dersler iyi değil. Abi sana bir şey söyleyeceğim inanmayacaksın; hep derlerdi ki sende zehir gibi kafa var. Zekiymişim yani. Annem hâlâ der ki, sendeki kafa başbakanda bile yok oğlum fakat seni hep o yaramaz arkadaşların baştan çıkardı. Baştan çıktığımızda nedir yani, sinemayı biletsiz seyrederiz, tatil günleri sahilde korsanlamasına denize gireriz, iki apartman arasında kovboyculuk oynarız filan. Matematik hocamız vardı Şadi Bey, Allah selâmet versin; oğlum gel şu imtihana gir boş kâğıt ver, seni geçireceğim, yeter ki okulu asma derdi de kıymetini bilmedim. Bizim bir Kıtipiyoz Murat var, böyle sümsük bir şey; basit bir şeyi kırk kere okumadan anlamaz abi, öyle geri zekâ. Nerede şimdi Murat?.. Murat şimdi Belçika'da abi. Üniversitede hocalık ediyormuş. Haa, ne diyeceğim eğitim şart diyorlar ya abi! Boş ver o lâfı sen. Eğitim önemli değil, önemli olan yürek, bilek, kalp temizliği abi. Nitekim bu dükkânı açtığımda bir ortağım vardı Şevki diye, kulakları çınlasın, abi bu çocuk üniversite mezunuydu inanmazsın. Bir gün bir turist kız girdi dükkâna. Bunlar bir şakır şakır konuşmaya başladılar, zannedersin dil otu yemiş bizim Şevki. Başımızı biraz eğelim şöyle, tamam... Şevki stil ustasıydı abi, berberliği kısaydı ama şöyle yap böyle yap diye bir saç tarifi yapar, amele gibi dükkândan giren müşteri, holivut artisi gibi çıkar kapıdan. Sonra bu bir kıza tutuldu. Kız bir subayın kızıymış; kara sevda bunlar. Tayinleri çıkınca Şevki de arkalarından gitti. Gidiş o gidiş. O tarihlerde benim de bir konuştuğum kız var ayıptır söylemesi. Nasıl yanık ama bana. O zaman böyle değilim abi; bu saçlar karasakız gibi simsiyah, pırıl pırıl; çalı gibi de gür. Nerdeyse her gün kısalttırıyorum arkadaşlara. Bu kız böyle camın önünden geliyor geçiyor filan ama hiç bakmıyor. Öyle hafif biri değil, hanımefendi. Neyse tesadüfe bak, annem bu kızı gözüne kestiriyor, bir iki yoklama çekiyor filan. Bana çıtlattı bir ara. Askerden yeni gelmişim, olur be anacığım dedim, sen lâyık gördükten sonra. Aile arasında küçük bir nişan yapıp yüzükleri taktık. Yüzük dediğim basit bir halka işte, en ucuzundan. Kız nasıl ama abi, pırlanta... Gözlerinizi kapatsanız bir, fırçayla alayım şu dökülenleri. Sonrası... kızı kaçırdık abi. Afedersin hıyarlık bende oldu; bak yeminle söylüyorum, bir zerre kabahati yok kızın. Bana da deli gibi âşık. Nerden anladın diyeceksin? Anlaşılıyor işte be abi. Bir basit mesele yüzünden erkeklik tasladım, kalbini kırdım, yattı iş. Geçen sene dolmuş kuyruğunda gördüm, içim cızz gitti. Kucağında üç yaşlarında bir çocuk. O öfke ile gittim bir keman aldım. Ne âlâka diyorsun şimdi? Abi küçük yaştan beri müziğe istidadım vardır; istidad var imkân yok. Arkadaşlar arasında taklidini yapmadığım ses sanatçısı yoktu vallahi. Plastik çamaşır leğenini darbuka gibi çalarak acayip müzikler yapardım. O zaman olsaydı bir keman. Haa, niye keman?.. Biraz daha kısaltayım mı yanlardan?.. Subay traşı yapıyoruz yani, tamam... Filmin birinde esas oğlan Kartal Tibet midir, Ediz Hun mudur, kızın penceresinin altında keman çalıyor, sinemadaki bütün millet hökür hökür salya sümük mendilleri çekti ağlaşıyor. Niçin, kız verem abi. Verem, siz benden iyi bilirsiniz o tarihte kime değse götürüyor, öyle bir illet yani... Kız oğlanı seviyor ama oğlan bunun verem olduğunu bilmiyor, kemanıyla aşkını ilan ediyor. O dakika dedim ki, ben de keman çalacağım! Neticede çalamadım tabii... Neden? Basit, keman yok. Neyse dolmuştan indim, baktım bir seyyar eskici arabasında bir keman kutusu eski püskü bir şey. İki teli eksik, bir de arşesi dağılmış. Kaç kâat dedim bu? Yüze bırakırım dedi; altmışa bağladık. Tel-mel takdırdım, akort ettirdik, hoca da buldum fakat çalamıyorum. Niçin, abi şu parmaklarıma baksana; afedersin Çengelköy hıyarı gibi her biri. Telin birine basıyorum, üçünü birden iptal ediyor ânında. Hanım dedi ki, konu-komşudan utanıyorum, ne olur çalma şunu... O neyse fakat baktım, ben keman çalarken çocuklar, sanki birini öldürüyormuşum gibi ağlamaklı, korkulu bir yüzle bakıyorlar bana. Dedim, ben naapıyorum yaa! O saat bıraktım tabii. Sen bu parmakla ancak akordeon çalarsın dediler. Şimdi elden düşme birşey arıyorum, görürsen bir alo demen kâfidir abi. Ensemiz nasıl oldu, aynayı şöyle tutayım... Sakal istemiyorsun, friksiyon filan? Evet, şimdi başını yasla abi kaşlara bakalım bir... Ne demek abi damat tıraşı filan; bizim için her müşteri, en az bir damat kadar muteber bir velinimettir vallahi. Bu arada biraz çenem düşmüş olabilir, başınızı ağrıttıysam çok özür dilerim. Geçen gün bir müşteri geldi, ağzından merhabadan başka bir Allah kelâmı çıkmadı iyi mi? Yahu insan biraz yârenlik eder, lâfa lâf verir, değil mi? Neyse bir güzel saç sakal tıraşı yaptım abimize. Çıkarken iyi bahşiş bıraktı, sonra kulağıma eğilip dedi ki, tıraşını beğendim, bir dahaki sefere hiç konuşmadan traş edersen iki mislini veririm. Abi çok afedersiniz ama böyleleri de var işte. Karşıdan bakıyorsunuz beyefendiyi bir şey zannediyorsunuz. Dedim ki buna, velinimetimsiniz fakat meslek haysiyetimle oynamanıza müsaade etmeye izzetinefisim engel oluyor. Kıpkırmızı oldu gitti. Bir daha gelmez sandım ama on günü sektirmez damlar muntazaman. Sıhhatler olsun abim, çok yakıştı. Kolonya alır mıydınız, limon çiçeği, erkeğe başkası gitmez zaten. Aman efendim Allah bereket versin, yine bekleriz abi, kendinizi özletmeyin lütfen!

29 Nisan 2011 Cuma

İktidar, uçkurlarımıza sahip çıkmalıdır

Değerli basın ve mensup arkadaşlarım, başkanınız Hayri Gülle olarak 1946 yılı seçimlerine birbuçuk ay kalası bazı konu ve mevzularda fikirlerimi ve projelerimi paylaşmak isterim.

Böyle şeyler ayıptır, mahcub oluyorum fakat danışman arkadaşlarım "Ölümüzü öp" diye yemin ettirdikleri için değiniyorum. Sayın mensup ve basın, bakınız, sizlere daha önce dağıtılmış bulunan ve şu anda elimizde tutmuş olduğumuz İngiliz Ekonomik gazetesinin şahsım hakkında yazdığı övgülere teşekkür ediyorum. Eksik olmasınlar az bile yazmışlar fakat, "Başkan Hayri Gülle bir sonraki başbakan olmayabilir ama gitgide ciddi bir rakip oluyor" sözleri olmamıştır. Sahibine aynen geriye iade ediyorum. Yani böyle öveceklerine dövseler daha iyiydi. Seçimlerde şerefli ikincilikler kazanmaktan başımız döndü mensup arkadaşlar, yıldık, usandık, serseme döndük. Bunlar bize yine seçim kaybettirecekler ve şimdiden sebep belli olmuştur. Uluslararası güç ve basın odakları ellerini partimizden çeksinler yani.
Başbakan'ın çılgın projesi, Başbakan'ın çılgın projesi... Nedir bu görmemişlik mensup ve basın dostlarım? Bunlar kendi şahsımın 2008 vaadleri videosundan çalınmıştır ve Hayri Gülle adına tescillidir. Kaldı ki yeryüzünde ilk kanal projesi Hazreti Musa zamanında gerçekleşmiş, buna rağmen Beni İsrail kavmi, ilk seçimde Hazreti Musa'ya oy vermemişlerdi. Yandaşlarımız sâkin olsun, Hz. Mûsa'ya kalmayan kanal, onlara da kalmaz. Böyle tırışkadan projelerle halkımızı ikiye bölmek, birbirinden ayırıp uzaklaştırmak, arayı sulamak istiyorlar. Düşünün basın ve mensup arkadaşlarım, tam ortasından çılgın proje geçen bir köstebek ailesinin yuvasını dağıtmak hem ekolojik duyarlığa hem de mimarlar odasının içtüzüğüne, genel ahlâka ve ayrıca Şeriat-i Garrâ-yı Muhammediye'ye aykırıdır. Bunlar dini sömürürken dini bile bilmiyorlar.
Hükümet bednamdır. Youtube'daki Hayri Gülle videolarından kopya çekerek halkımızı kandırmasınlar; sıkıysa Sarıyer açıklarına Kızkulesi yapsınlar da görelim... Yapamazlar, onu ben bile yapamam...
Değerli basın ve mensup arkadaşlarım, ortalıkta bazı internet görüntüleri dolaşıyor ve buradan hükümeti kınıyorum, çünkü icraatın başıdır ve her nevi icraattan sorumludur. Bazı arkadaşlarımız, "başımızda hükümet var, başbakan var" diye güvenerek uçkurlarına sahip çıkmamış olabilirler, binaenaleyh iktidar uçkurlarımıza da sahip çıkmalı, aksi takdirde istifa etmelidir, hatta etsinler; mağduriyetimiz diz boyudur.
Proje de proje olsa sayın mensup ve basın arkadaşlarım; bakınız biz Türklerin denizle denizcilikle aramız zaten iyi değildir; bunlar inadına İstanbul'a deniz getiriyorlar. Niçin, yandaşlarına yağmalatmak için. Sıkıysa Sarıyer'e Kızkulesi, Mardin'e asansör yap, Artvin'e trafik sinyalizasyonu yap da görelim bir. Silivri'den Karadeniz'e çocuklar da kanal açar.
Haa, bir dakika, sen kimin malına kanal yapıyorsun hoop bilader? Bak, kapı gibi Montreux Sözleşmesi var burada Elhamdülillah! Bu sözleşme, boğazdan gemi geçiren diğer ülkelerin haklarını arslanlar gibi korumaktadır çok şükür! Olmasaydı bu iktidar Deli Dumrul gibi kanalın başında bekleyip geçenden 50, geçmeyenden 100 bin dolar haraç alacak, yandaşlara yağmalattıracaktı.
Dinsizin hakkından imansız gelir basın ve mensupları; sıkıysa boğazların altından tren geçirsinler de görelim. Yaa, o kadar kolay değil bunlar, sorunuz bakalım bir Hayri Gülle kaç yılda yetişmiştir?

3 Nisan 2011 Pazar

Bahtsız Kaya Sultan'la Melek Ahmet Paşa'nın hikâyesi

Melek Ahmet Paşa, Osmanlı tarihinde Bağdat fatihi diye bilinen IV. Murad'ın Kubbealtı vezirlerinden iken gün geldi talih kuşu başına kondu ve padişahın dindarlığı ile ün yapmış kızı Kaya Esmehan Sultan ile nikâhlanarak saraya damat oldu.


Kaya Sultan, rüya tabirine meraklı bir kızcağızdı; evlenmeden önce müneccimler, "Aman sultanım, sen Melek'ten hamile kalma; eğer ondan kız doğurursan şehide olursun." diye Kaya Sultan'ı korkutmuşlardı. Bu yüzden Kaya, nikâhları kıyıldıktan sonra, tam yedi sene Melek Ahmet Paşa'yı yanına uğratmadı.

"Bir dakika bir dakika! Nereden biliyorsun sultanların özel hayatına dair dedikodu kabilinden şeyi?" diye bana kızmayınız efendim. Ben, doğumunun 400. yılı münasebetiyle bu yılı şerefine tahsis ettiğimiz ünlü seyyâhımız Evliya Çelebi'den okudum bu rivayeti. Daha doğrusu, Evliya Çelebi hakkında doktora tezi yaptıktan sonra bu yakınlarda "Evliya Çelebi'nin Gözlemleriyle 17. Yüzyılda Kadınlar" adlı bir ilmî çalışması yayımlanan Dr. Nurettin Gemici'nin eserinden naklediyorum (Kitap Lamure Yayınları'ndan neşredildi; bu rivayet ve daha niceleri, meselâ bütün beldelerin hâtunları hakkında Evliya Çelebi'mizin söylediklerini öğrenmek için bu esere başvurabilirsiniz).

Padişah ailesine damat olmanın pek öyle imrenilecek bir şey olmadığını şuradan çıkarmalıyız ki, iyi huyuyla şöhret bulan Melek Ahmet Paşa, hicranını içine atıp sesini çıkarmadan yedi yıl bekledi. Derken bir gün meşhur Kösem Valide Sultan, Kaya'dan ses-seda çıkmadığını (yani çoluk-çocuk olmadığını) fark edince, "Tiz Melek'i getirin." diye ferman edip durumu sordukta Paşa, "Vallahi biz yedi yıldır şeriat evine girmedik." deyince Kösem Sultan, Melek'e kızdı, "Vur Kaya'yı öldür, Kethüda kadını ve cümle musahibelerini." diye emretti.

Emir büyük yerdendi.

Bakalım, müneccimlerin dedikleri çıkacak mıydı?

İki genç dünyaevine girdikten sonra saadetle zaman geçirirken günün birinde Kaya Sultan, bir rüya görür ve eşi Melek Ahmet Paşa'ya anlatır; buna göre Kaya Sultan rüyasında cennette gezerken dedesi Sultan Ahmed Han'ı görür, torununu cennette gezdirirken kardeşi Sultan Mustafa, "Ey birader, bu kız Murad'ın nâmurad kızıdır, bırak da dünyada nesli kesilmesin." diye ricada bulunur. Ahmed Han, "Bu niyete fatiha" diyerek elini Kaya'nın yüzüne sürünce eline kan bulaşınca Kaya korkuyla uyanır ve kocasına rüyayı tabir ettirir. Melek Ahmet "Pek güzel, rüyada cennet görmek salih bir iştir, hayrolur inşallah." dedikten sonra hanımına etrafına bolca sadaka dağıtmasını tavsiye eder.

Peki, bu hadiseyi Evliya Çelebi nasıl bilebiliyor? Biliyor, çünkü Evliya, Melek Ahmet'in çok yakınındaki görevlilerden biridir ve paşanın itimadını kazanmıştır. Nitekim bu hadiseden sonra taşraya bir sefer esnasında rüyayı Evliya'ya anlatır. "Bu bir esrâr-ı Huda'dır. Sende emanet olsun." diye yeminler ettirir ve,

-Allahu a'lem, bizim Sultan va'z-ı haml ederken kanı akar ve şehide olur, dedikten sonra ağlar.

Taşra görevinden bir başka vesileyle çabuk dönen Melek Ahmet, eşiyle baş başa kalınca Kaya Sultan'ın gördüğü bir başka rüyayı daha dinleyecektir. Bu rüyasında Kaya Sultan, Eyüp'le Sarayburnu arasında bütün Haliç'in kayıkla kaplı olduğunu, içindeki yüzlerce insanın karaya çıkıp camide dua ettikten sonra imamın evini basarak eşini bir beyaz çuvala koyup ağzını bağlayarak kayığa koyduklarını götürdüklerini anlatır. Kaya Sultan, olanları, sahil sarayının penceresinden görmektedir. Haber yollayıp, kadıncağızı serbest bırakmaları için ne para isterlerse vereceğini vaad etse de, "Bu imam Ahmed'in karısı kanludur. Bunun işi artık Allah iledir." diye ricasını kabul etmezler. Kaya duruma çok üzülür, "Bunun bir kızcağızı var, hatunu öldürürlerse yetim kalır; ortalıkta bırakmam, ol kızı ben beslerim." diye kendine söz verir ve keder içinde uyanır.

Melek Ahmet, esasen rüyayı hayra yormamakla birlikte eşini teselli için yine güzel tevillerde bulunur; beyaz çuvalın Girid'i temsil ettiğini, inşallah yakında Kandiye'nin feth olunacağını söyler ve yine sadaka dağıtmasını tembihler. Lakin Kaya Sultan, kocasının "beyaz yalan" söylediğini anlamıştır. Melek kızar, "Sen baban Murad Han gibisin; bir rüyanın peşine takılıp gidiyorsun." diye araya laf kaynatır.

Çok geçmeden bu defa Melek Ahmet bir rüya görür ve sabahında hemen Evliya'ya anlatır; buna göre Kaya Sultan ile münakaşa ederler ve Kaya, "Bak a paşa; şimden gerü ne sen benim ehlimsin ne de ben senin hatununum. Heman benim nikâhımı ver." deyince Melek küplere biner, reddeder. Kaya ise, "Benim karnımda kızın var, al kızını, nikâhım helâl canım azad olsun, boşa beni." der, kocası "Aman sultanım, o nasıl söz!" deyince Sultan dolaba girip kaybolur.

Bu defa rüyayı Evliya yoracaktır fakat o da efendisi gibi tevili tercih eder, iyiye yorar; paşa inanmaz, "Ben zaten bu mesele hakkında başka rüyalar da görmüştüm akıbet fenadır." diye söylendikte Evliya Efendisi'ne takılır, "Düş görende değil yorandadır." diye teselliye kalkışır ama Melek Paşa fitili almıştır.

Bu hadiseden 26 gün sonra Kaya Sultan'ın sancıları tutar, saray hekimleri ve ebeleri başına toplanıp doğuma yardımcı olurlar. Kaya Sultan'ın kızı olmuştur fakat rahimde hâlâ "son" tabir edilen "masumlar" bulunduğu anlaşılınca Kaya Sultan için feci saatler başlar. Son parçayı almak için ebeler olanca hünerlerini gösterirlerse de muvaffak olamazlar.

"Sultanı kilimler içre koyup çalkaya çalkaya tamam ettiler ve baş aşağı sultanı iki kerre asdılar ve bal fıçısı içre leb-ber-leb çiçek suyu koyub sultanı fıçı içre kodular. Hülasa i kelam üç gün üç gece sultana eyle işkence ettiler kim cihanda ettiği zevkleri cümle burnundan çıkardılar..."

Doğumdan sonra dördüncü gün nihayet Kaya Sultan can verip şehîde olur.

Rüya çıkmıştır.

Evliya Çelebi, nedense bizde "Palavracıdır, uydurma şeyler anlatır." diye kötü ünlenmiştir fakat böyle konuşanlar onun tarihçi yanını bilmiyorlar. Evliyamız, gezileri esnasında folklor derlemelerinden dil araştırmalarına, tarihi hadiselerden efsanelere kadar gördüğü, duyduğu, şahit olduğu her şeyi aktarmıştır bize. İşte Melek Ahmet Paşa'yla bahtsız Kaya Sultan'ın hikâyesini biz ancak Evliya'mız naklettiği için bilebiliyoruz.

Evliya Çelebi'miz 400 yaşında; daha nice yıllara...