*Vatan Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Vatan Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Erdoğan’ın Suriye’ye bakışı değişti, iyi de oldu

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer’in haberine göre Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Eylül başında kabul ettiği CHP heyetine “Ben değişmedim, Tayyip Erdoğan değişti” demiş. Haksız sayılmaz. Ama onun bu tespiti doğru diye Ankara’nın son dönemde geliştirmeye çalıştığı Suriye politikasının “yanlış” olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

7 Ekim 2011 Cuma

Telefonlarını değil, biraz da Kürtlerin kalbini dinleyin

El Kaide’nin 11 Eylül 2001 günü gerçekleştirdiği terör saldırısının şokunun etkisiyle ABD’de şuna benzer sorular sorulur olmuştu: “Uydu aracılığıyla, dünyanın herhangi bir köşesinde araba kullanan herhangi birinin kolundaki saati bile okuyabilen bizler nasıl oldu da bu saldırıyı önceden öğrenemedik, engelleyemedik?”

4 Ağustos 2011 Perşembe

PKK olmasaydı?

Hafta sonu Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) genel kurulu yapıldı. DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un burada yaptığı uzun açılış konuşmasına daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Tuğluk o konuşmada “Yaşanan kimi zihni ve kısmi yasal değişiklikleri AKP’nin iktidarı ve vizyonu ile açıklama yanılgısına kim se düşmemelidir” demiş ve şöyle devam etmişti: “Ret ve inkâr politikalarını Başbakan sonlandırmamış; varlığımızı ve kimliğimizi kabul etmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu halk direndi ve ‘Kürt vardır’ dedirtmek için korkunç bedeller ödendi. Ne acılar çektiğimizi bir biz biliriz, bir de bize bu acıyı yaşatanlar. Doğru yerden bakmayı bilmek, bazı yanılgıları ortadan kaldırmak lazım. Kimsenin bize bahşettiği bir şey yok!”

Bu paragraftan da anlaşılacağı gibi AKP iktidarıyla Kürt siyasi hareketi arasında “Ben verdim”, “Hayır, ben kazandım” şeklinde özetlenebilecek bir çekişme var. “Peki kim haklı?” diye sorulacak olursa birbirinden farklı cevaplarla karşılaşıyoruz. Örneğin 31 yıl sonra ülkeye dönen Kürt siyasetçi Kemal Burkay, AKP iktidarının Kürt sorununun çözümü yolunda attığı adımları hayli önemsiyor ve bunları küçümseyen, açılım sürecinde hükümete destek vermek yerine köstek olan Öcalan liderliğindeki hareketi açık ve sert bir biçimde eleştiriyor.

Erdoğan BDP’yi ara seçimle vuracak

Seçimlerden sonra hemen yaz tatiline girildiği için Meclis halkın gündeminde yok, bu nedenle ilgi ve merak yaratmıyor henüz. Ama “sayılı gün çabuk geçer” kuralı işleyeceği için gözümüzü açıp kapayıncaya kadar 1 Ekim’e varacağız.

Meclis’in açılışıyla birlikte “şenlik” de başlayacak tabii. En önemli sorun BDP adına seçilen bağımsızların yemin edip etmeyeceği.

BDP’liler şimdilik yaz tatilinden yararlanarak durumu idare ediyorlar, ama 1 Ekim’den itibaren bu güçleşecek.

AKP çevrelerinden aldığım bilgiye göre BDP’nin “Yemin etmeyeceğiz” ısrarı sürerse Erdoğan hiçbir taviz vermeye yanaşmadan ara seçime gidecek.

2 Ağustos 2011 Salı

Burkay’ın sırtındaki ağır yük

1991 genel seçimlerinden “şeffaf devlet” vadeden Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi (DYP) birinci parti çıkmış ve Erdal İnönü liderliğindeki Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile koalisyon hükümeti kurmuşlardı. Demirel-İnönü ikilisi ilk fırsatta Güneydoğu’ya gidip “Kürt realitesi”ni tanıdıklarını açıkladıklarında umutlar iyice artmıştı. Fakat bu vaatin ilk ciddi sınaması olan 1992 Newroz/Nevruz kutlamalarında bütün hayaller yıkıldı ve ülke görülmedik ölçüde bir çatışma ortamında yıllarca savruldu.

O tarihte Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyordum ve Diyarbakır’daki kutlamaları izlemekle görevlendirilmiştim.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Evet, CHP’yi bilerek üzdüm

CHP ile ilgili dünkü yazımın parti yönetiminde ciddi bir üzüntüye neden olduğunu öğrendim. Başta Erdoğan Toprak ve Osman Korutürk olmak üzere pek çok CHP’li ile konuştum. Hepsi de çok kibar biçimde üzüntülerini belirttiler.
Ben de hemen şunu söyledim “Evet, bu yazımın üzüntüye neden olacağını biliyordum ve bunu bile bile yazdım.”
Hatta çok yakınım olan bir arkadaşım “Pes yani, sen de dozunu kaçırmışsın, biraz haksızlık olmamış mı?” diye sitem etti.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Fransız Lejyonu’ndan Türkiye terörüne..

Çok önemli bir gözlem geldi, tam 25 yıldır Fransa’da yaşayan ve 10 yıl “Fransa Yabancı Lejyoner Birliği”nde görev yapmış bir okuyucumuzdan.. Halit Karan’ın yazdıklarını çoğumuz görüyor, fark ediyoruz ama bu kadar deneyimli ve “çağdaş dünyanın en bilinen profesyonel asker birliği”nden gelen gözlemler olayı çok daha net anlatıyor.

PKK hakkında doğru bilinen yanlışlar 1

Silvan’daki saldırı haberini memleketimde, yani Hopa’da öğrendim. Kemalpaşa’da, ailemizin en yaşlılarından, 90’ını çoktan devirmiş Meryem Hala’nın (Lokumcu) elini öptükten hemen sonra aldığım bu haberin şokunu atlatmak kolay olmadı. Tatili bir kenara bırakıp hemen bu saldırı üzerine yazmayı düşündüm ama tıpkı daha önce, Dağlıca saldırısının ardından olduğu gibi, sıcağı sıcağına yazmak yerine bekleyip, tepkileri ve gelişmeleri gördükten sonra yazmaya karar verdim. Silvan saldırısı bir kez daha Kürt sorunu ile PKK sorunu arasında nasıl bir bağ bulunduğu, hangisinin öncelikli olduğu sorularını da beraberinde getirdi. Bu vesileyle, bittiğini düşündüğümüz birçok tartışmanın hiç de bitmemiş olduğunu, sorunu çözmek yerine daha derinleştirdikleri kanıtlanmış bazı “terörle mücadele” taktik ve stratejilerinin hiç de rafa kaldırılmadığını veya kaldırıldıkları raflardan indirilmekte olduklarını gördük.

5 Temmuz 2011 Salı

Helal olsun Tayyip Erdoğan’a, önünde saygıyla eğiliyorum

Neden eğiliyorum biliyor musunuz? Çünkü Başbakan bütün Türkiye’yi dize getirdi. Her şeyin tek hâkimi oldu. Ondan habersiz artık kuş bile uçamıyor.

Yargı elinde, asker en kötü dönemini yaşıyor, bürokrasi Başbakan’ın ağzına bakıyor, bakanların hiçbir konuda konuşamadıklarını, sadece Başbakan’ın talimatlarını yerine getirdiğini biliyoruz.

İş dünyası hizaya gelmiş, medya hazırolda.
Diğerlerini bir kenara bırakayım, kendi alanımla ilgili olanları yazayım.

Evet, medyanın artık AKP iktidarına karşı bırakın muhalefet etmeyi minik bir eleştiride bile bulunma gücü yok. Çünkü Başbakan’ın hiçbir eleştiriye tahammülü yok.

30 Haziran 2011 Perşembe

“Sen yine de Tayyip’e o kadar çok vurma be abi”

Zaman zaman gittiğim yerler vardır. Mısır Çarşısı’nda gezmek, Fatih’teki Özurfa Kebapçısı’nda lahmacun yemek, Kavacık’taki Bayramoğlu dönercisinin lezzetini tatmak, Tuzla’ya köfteye koşmak, metroyla, metrobüsle bir hattı başından sonuna gitmek vs. gibi...

Tabii bunların hepsinde kısa kısa da olsa vatandaşlarla sohbet olanağı doğuyor ki, zaten bu gezilerimi de bu nedenle yapıyorum.

Önceki gün hiç beklemediğimiz bir anda aramızdan ayrılan Ertuğrul Ar’ın cenazesine törenine katıldım. Ertuğrul Ar İstanbul’un en eski ayakkabı imalatçılarından. Markalar Türkiye’ye girmeden ünlü isimlerin hepsi mutlaka Ertuğrul Ar’a uğrardı. O tarihlerde ısmarlama ayakkabı çok modaydı. Özellikle gelin ayakkabılarının üstadıydı. Bir dönem de Feriköy’de futbol oynamıştı, İstanbul ligi zamanında. Çok üzüldük erken ve vakitsiz ölümüne.

Cenazeden çıkıp gazeteye Aksaray yolundan gittim. Aksaray’a varınca da aklıma geldi, Horhor’un bittiği noktadaki ciğercilere uğrayayayım dedim.

23 Haziran 2011 Perşembe

Umutla umutsuzluk arasında


Zülfü Livaneli
Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın serbest bırakılmaması korkunç ve beklenmeyen bir gelişme. Bunu duyar duymaz üzüntüyle, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazdım. Korkularımı belirttim. Sonra Türkiye’nin böyle bir kaosa sürüklenmemesi için gerekli adımların atılacağı umuduna kapıldım. Yangın ne kadar büyük olursa, söndürme gayreti de o kadar güçlü olur. Bütün canlılarda bulunan bir refleks bu.

“Türkiye de kendini ateşe atmaz!“ diye düşündüm.

Dileğim, temennim ve beklentim şudur:

Üst mahkemede itirazın kabul edilmesi ve Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal’ın, Engin Alan ve KCK davasında yargılanan milletvekillerinin de serbest kalmaları ve böylece krizin çözülmesi.

“Peki bunları yapacaklarsa yayı niye bu kadar gerdiler?” diyebilirsiniz.

Haklısınız ama belki de Hatip Dicle gerginliğini yatıştırmak için böyle bir yöntem benimsenmiştir. Daha büyük bir yangın çıkarıp, sonra söndürürseniz, ilk yangını unutturmuş olursunuz.

Bütün kalbimle bunun olmasını dilerken, olayın ilk sıcaklığı üzerine yazdığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum:

“MİLLİ İRADE” PARMAKLIKLAR ARKASINDA

22 Haziran 2011 Çarşamba

Erdoğan’ın talimatı gerek

Yüksek Seçim Kurulu Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürünce kıyamet koptu. Ki zaten kopacağı biliniyordu. BDP’liler seçim gününden beri “Dicle’ye bir engel çıkartılırsa buna çok sert tepki vereceklerini” açıklıyorlardı. Tabii tepkiden kasıt başta Güneydoğu olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde sokak eylemleri yapmak, kent yaşamlarını cehenneme çevirmek.

Yüksek Seçim Kurulu adaylık sürecinde de benzer bir karar almış, bazı BDP destekli bağımsız adayların adaylıklarını iptale kalkmıştı. Aynı YSK, “Siz ülkeyi kana mı bulamak istiyorsunuz” eleştirileri üzerine “Ne yapalım oldu artık, bari birkaç belge getirsinler de adaylıkları geri verelim” demiş, belgelerin gelmesi üzerine de “Bak şimdi oldu, artık yeniden adaysınız” kararı alarak BDP destekli bağımsız adaylara yeşil ışık yakmıştı.

Önceki geceden itibaren yaşadıklarımız farklı. Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve yerine bir AKP’liye mazbata verilmesi “dönüşü olmayan yol” gibi görünüyor. YSK nasıl bu kadar cesaretli bir kadar aldı, anlamak çok zor. “Hukuk böyle diyor, biz de buna göre karar verdik” diyebilirler de kimse için inandırıcı olmaz bu.
Daha da güçlenerek yerini koruyan iktidar Güneydoğu konusunda daha sert ve şahin bir politika izleyecek gibi bir görünüm vermek istiyor olabilir.

15 Haziran 2011 Çarşamba

'Demirel Meclis’te' yazısı üzerine


Zülfü Livaneli Pazartesi günü yazımı gazeteye gönderip havaalanına gittim. On saat havadaydım. Uzun bir uçuş sonunda New York’a geldiğimde akşam olmuştu. Haber sitelerini ve gazeteleri ancak okuyabildim.

Gördüm ki bizim yazı ortalığı karıştırmış. Birçok sitede “Bomba iddia“ adıyla verilmiş.

Önce şaşırdım. Çünkü benimki olsa olsa bir tahmindi. Örneğin, “Haberal’ın böyle bir niyeti var“ diye yazmadım. Yazıda da bunun bir iddia olmadığı açıkça belli.

Sonra düşündüm; acaba bu mutevazı yazı niçin bu kadar büyük bir gürültü koparmıştı?

İnanın ki marifet bende değil, yazımdaki olasılığın çok yüksek oluşunda.

Aslında siyaset üstüne düşünen herkes bu ihtimali görüyor, konuşuyor ama pek yazan olmadı, olduysa da ben görmedim.

Mesele bundan ibaret!

Yani bir çocuğun hiçbir art niyeti olmadan kralın çıplak olduğunu söylemesi...

***


Kemal Kılıçdaroğlu’nun yarattığı heyecanı, gösterdiği büyük çabayı, CHP’yi halkla barıştırma gayretlerini her zaman destekledim. Eski arkadaşımdır; severim, sayarım. Onun lehine yazdığım bunca yazı tanığımdır.

Ama milletvekili listeleri yapıldığı zaman birçok kişi gibi ben de şaşırdım. (Bu arada belirteyim: CHP üyesi değilim, defalarca açıkladığım gibi kesinlikle günlük siyasetle uğraşmıyorum. Milletvekilliği için ise ancak “Allah yazdıysa bozsun!“ derim. Yani olaylara partiler dışından bakıyorum.)

Ancak bu listeler yalnız beni değil birçok kişiyi şaşırttı. Yıllarını CHP’ye vermiş, partinin iyi bir noktaya gelmesi için hayatını feda etmiş olanlar, örgüt mensupları, il ilçe başkanları listelerde yoktu. Baykal dönemi tasfiye ediliyor deseniz, o da doğru çıkmıyordu. Çünkü Baykal’ın tasfiye ettiği kişilerin çoğu, Kılıçdaroğlu tarafından da tasfiye edilmişti.

Bunun yerine sağcılıklarıyla, hatta CHP düşmanlıklarıyla tanınan isimler seçilecek yerlerdeydi.

Bu isimlerin hiçbirini tanımam, bilmem; kendileriyle kişisel bir sorunum da yoktur. Vekilliklerini kutlarım.

Ama “Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatmakla yanlış yaptı“ diyen bir bey ya da “Ben Atatürk ilkelerinin bekçisi falan değilim kardeşim“ diyen bir hanım ve buna benzer onlarca örnek, nasıl oldu da sosyal demokratların, solcuların, Mustafa Kemal’cilerin yerini almıştı?

Bunu kim ve kimler, ne niyetle yapmıştı?

“Yeni CHP“nin başarılı olmasını isteyen bir yurttaş olarak bu konular üstünde kafa yordum ve “Demirel Meclis’te“ yazısını yazdım.

Bu sadece bir tahmindir, temenni falan değildir ama şurası kesin ki, CHP’nin yeni Meclis grubunda birbiriyle taban tabana zıt fikirlere sahip, apayrı siyasi disiplinlerden gelen kişiler var.

Seçim kampanyası sırasında bu ayrılıklar su yüzüne çıkmadı. Çünkü kampanya haklı olarak Kemal Kılçdaroğlu imajı üzerine kuruldu. Parti kaynaklarının belirttiği 80 trilyon TL bu amaçla harcandı ve doğru bir biçimde, sadece Kılıçdaroğlu konuştu.

Ama bundan sonra böyle olmayacak. Herkes konuşacak.

Mesela Kılıçdaroğlu’nun Hakkâri konuşmasında söylediği “Avrupa Konseyi yerel yönetimler özerklik şartını kabul edeceğiz“ sözü, Meclis’e geldiği zaman nasıl fırtınalara sebep olacak, hep birlikte göreceğiz.

Yıllarca Baykal’ı uyardım; yalvardım yakardım dinlemedi. Sonuç ortada.

CHP’de eleştiri ve özeleştiri yapmak tabu. Her dönemin genel merkezi din gibi algılanıyor.

Ama bizzat Kılıçdaroğlu “sorumlulardan hesap soracağım“ demedi mi?

Demek ki ortada “hesap sorulacak“ bir şey olduğunu düşünüyor.

Bunun ne olduğunu anlatacaktır herhalde.

Ben iyi niyetli bir dostu olarak, gözlemlerimi dile getiriyorum sadece. Zaten işlerine karışmak niyetinde de değilim hiç.

***


CHP konusunda en çok üzüldüğüm şu:

Partiyi Gazi Mustafa Kemal kurmuş olduğu için, sanki her seçimde kendisi yarışa giriyor ve yeniliyor havası yayılmakta.

Oysa Gazi, herkesin, her kesimin, bu ülkeyi seven her yurttaşın kurucu lideri.

CHP’de olup bitenler; düşmanı Venizelos’un bile Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiği bu büyük insanın anısını zedelememeli.

Gazi başka, partiler başka.

O sadece CHP’nin değil Türkiye’nin kurucu lideridir.

CHP sandıkların ne kadarına sahip çıktı?


Can AtaklıSeçimler bitti, AKP 3. kez üstelik zafer kazanarak iktidarını sürdürme hakkı kazandı. Elbette kazanan taraf çok sevinçli ve mutlu, kaybedenler ise durumdan pek hoşnut değil. Bunlar çok doğal.

Ancak seçimden önce kamuoyunun bir bölümünde oluşan kuşkuların da giderilmesi gerek. Bir yılda artan 8 milyonun üzerinde yeni seçmen, bazı adreslerde görünen hayali seçmenler, mükerrer oy kullanıldığına ilişkin iddialar, bilgisayar sisteminin sağlıklı olup olmadığı konusundaki sorular herkesi rahatlatacak ölçüde cevaplanmadı.
Elbette Yüksek Seçim Kurulu “resmi” açıklamalarıyla bu tür iddiaları yalanladı, buna karşı muhalefet partileri seçim öncesi yapılan bu uyarıları ne kadar dikkate aldı ve seçimleri iyi izledi mi, orası henüz bilinmiyor.
Örneğin CHP’nin bu seçimlerde iddialı olduğu gibi sandıklara sahip çıktı mı? Her sandık başında en az bir müşahit bulundurdu mu, sandık sonuçlarının resmi tutanakları alındı mı, birleştirme tutanaklarının yazılımı sırasında başında duruldu mu, tutanak alındı mı?
CHP’nin bu konudaki görevlileri, başta Emrehan Halıcı olmak üzere kamuoyunu tatmin edici açılama yapmak zorunda.
CHP’nin intenet sitesinde sandıklara göre kullanılan oylar görülüyor. Ama bu liste YSK’nın internet sitesinde yok. Sandık bazındaki sonuçlar YSK sitesine konacak mı?
CHP sitesine bütün sandıkları koyduğuna göre bunun sağlaması yapıldı mı, bütün sandıklar toplandı ve YSK’nın açıkladığı toplam sonuç bulundu mu? CHP’nin bu konudaki çalışması ile ilgili de açıklama yapması gerek.
Gelelim gelen bazı ihbar ve şikâyetlere.

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker diyor ki “Bazı yerlerde adayımıza hiç oy çıkmadı, buna karşı adayımız olmayan bazı yerlerde bize verilmiş oylar var, bu nasıl iş.”

Bir okurum göndermiş. Şöyle diyor: “Tek katlı evimizde karı koca oturuyoruz. Seçimden önce asılan seçmen listelerinde bizim adreste tanımadığımız üç kişinin oturduğunu gördük. İhbar ettik. Düzeltildiğini söylediler. Ama sonra evimize bu tanımadığımız üç kişi adına seçmen kartı geldi. Hemen şikâyette bulunduk, kartları alıp yanlışlık olduğunu söylediler. Seçim günü oyumuzu kullandıktan sonra özellikle bizim evde yanlışlıkla yazıldığı söylenen isimleri aradım ve buldum. Bizim adreste oturuyor görünüyorlardı ve bizden önce gelip oylarını kullanmışlardı.”

Bunun bir izahı olacaktır herhalde.

Hem Tuncay Özkan’a hem CHP’ye basılmış 10 bin pusula iptal edilmiş örneğin. Birkaç kişi hata yapabilir ama 10 bin fazla. Güya bazı seçmenlere “İkisine de basarsanız hem CHP oy alır hem Tuncay Özkan seçilir” denmiş. 10 bin kişi bu kadar aptallık yapabilir mi? Tabii “tepki oylarıdır” diyenler de var, ama durum yine de kuşkulu.

Yine fazla basılan 19 milyon oy pusulasının sağlıklı biçimde iade edilip edilmediği, bunlardan kaybolan olup olmadığı da merak konusu.

CHP ve tabii ki MHP’nin seçim birimlerinin bu konuları iyi araştırması ve her partinin en azından kendi mensuplarını tatmin edecek açıklamalar yapması gerek.

******

Şımarıklığı bırakın artık

Biat etmiş gazetecilerin çılgınca sevinmelerini anlıyorum. Göstermiyorlardı pek ama yürekleri ağızlarındaydı. Genel hava onları da tedirgin ediyordu. İşin sonunda AKP’nin beklenenden az oy alması da vardı. Bu nedenle son günlerde hiç de ahlaki olmayan yöntemlerle hem muhalefete hem de AKP’den yana olmayan gazetecilere karşı saldırıya da geçmişlerdi.

Neyse ki seçimler bitti, biat etmişlerin morali yerine geldi, şimdi saldırılarını artırdılar.

Türk halkını tanımayanlar, değişimin farkına varmayanlar, gelişmeleri okuyamayanlar yine yenilmiş. Tahminler tutmamış.
Dün de yazdım, seçim yaptık maç yapmadık. Ya da loto oynamadık.

Tahminde bulunmak ve yanılmak sanki dünyanın en kötü şeyi.
Hepsini geçiyorum. Hazımsızlar zaten her yerde olduğu gibi seçimde de kazanınca kendilerinden olmayanları alaya almaya; sataşmaya, hakaret etmeye pek yatkındır. Bunlara aldırmam.

Ama biat etmek dışında gazetecilikle ilgisi olmayanlar “Bunlar Türkiye’yi okuyamıyor, artık yazı da yazmasınlar, kalemlerini bıraksınlar, gazetecilik yapmasınlar” diye kampanya açmalarını anlayamıyorum.
Bu iktidardan karnını doyuran, zenginleşen, patronluk taslayanların, bir yandan demokrasi, özürlükler, hukuk diye naralar atarken diğer yandan kendileri gibi biat etmemiş olan, başka fikirleri de savunanları topyekûn yok etmeye çalışmaları herhalde bize özgü ibret verici bir durum.
Her gazeteci, yazar yanlış gözlemler de yapar.

Örneğin Habur rezaletinin milli duygular üzerinde etkisi olacağını tahmin edersiniz bu tutmaz.

Bir vatandaşın taş attı diye ölmesine hak vermenin toplumda ters etki yaratacağını sanırsınız yanılırsınız.

Siftah bile etmediğini söyleyip “ailecek açız” diye feryat edenlerin oy tercihi tahmininde yanılırsınız.

“Bu iktidar çiftçiyi, hayvancıyı öldürdü, bir lokmaya muhtaç hale getirdi” diye ağlayanların muhalefete oy vereceğini sanır, yanılırsınız.

İki üniversite bitirmiş üç lisan bilen kızının evde oturduğunu ağlayarak anlatan babadan etkilenirsiniz, yanılırsınız.

Mitinglere otobüs otobüs adam taşındığını, devlet dairelerinin tatil edildiğini, öğrencilerin bile meydanlara taşındığını görür “Bu nedir?” diye sorar, yanılırsınız.
1 milyon 700 bin öğrencinin yaşadığı stresten sonra bir tepki oluşacağını tahmin edersiniz, yanılırsınız.
İyi de bu tahminlerinde yanılanlara “Defolun gidin, gazetecilik yapmayın artık” diye ayar vermeye çalışanlar, aylardır “MHP barajı geçemeyecek, CHP yüzde 21’i anca bulur” tahminleri tutmayanların yerlerinde kalmasını neden isterler ki?

*****

CHP’de yeni Parti Meclisi

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Partimiz seçimden güçlenerek çıktı” demesine rağmen CHP’de kazanlar kaynamaya başladı. “Yeni CHP”den rahatsızlık duyanların başı çektiği isyancılara, Kılıçdaroğlu’nun yanındaki bazı isimlerin de destek verdiğini öğrendim.

Bu arada Baykal’ın da atağa kalktığı ve Parti Meclisi’nin yeniden oluşturulması için Kurultay toplanmasını isteyeceği belirtiliyor. Kurultay çağrısı için imza toplanmaya başlanmış bile.

Baykal’ın “şimdilik” Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını tartışmaya açmak istemediği ama başta Gürsel Tekin olmak üzere birçok yöneticinin yerlerini bırakmasını istediği ileri sürülüyor. Baykal’ın şu sıralarda hiçbir şekilde yönetimde yer almayı düşünmediğini de öğrendim.

*****

CHP’nin oluşturduğu komisyon AKP’nin aldığı yüzde 50’yi araştıracakmış. İşe CHP’nin alamadığı yüzde 74’ü araştırarak başlasalar daha iyi olmaz mı? (Gani Yıldız)

13 Haziran 2011 Pazartesi

Hoca’nın rüyasını talebesi gerçekleştirdi


Ruşen Çakır
Necmettin Erbakan 1990’ların ortasında “Yoldan iki kişiyi çevirin; biri Milli Görüşçüdür, diğeri de olmayı bekliyordur” dediğinde ülkenin çoğu gülüp geçiyordu. Yaklaşık 15 yıl sonra onun bir “rüya”, hatta “ütopya” olarak görülen bu sözleri, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki talebeleri tarafından hayata geçirildi. Tabii burada Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkardık” sözlerini unutmamak lazım. Ama unutmamamız gereken bir başka husus da Milli Görüş’ten doğan diğer iki partinin toplam oylarının ancak yüzde 2’yi bulması, yani gönülleri Milli Görüş’te olan seçmenin ezici bir çoğunluğunun bu gömlek çıkartmayı çok da fazla önemsemeyip AKP’ye yönelmiş olmasıdır.

AKP’nin bu muazzam başarısının birçok nedeni var. AKP’nin 2007’deki yüzde 46.6 oyunun ana gerekçesi olarak 27 Nisan e-muhtırasının yol açtığı mağduriyet gösterilmişti ki hiç de yanlış bir tespit değildi. Fakat 4 yıl sonra, ortada herhangi bir mağduriyet yokken, hatta “mağdurlar mağrur oldu” iddiaları öne çıkarken yaşanan bu oy patlaması öncelikle her iki seçmenden birinin AKP iktidarından memnun olduğunu gösteriyor. İktidar partisinin Karadeniz ve İç Anadolu’daki hakimiyetini iyice pekiştirmesi ve buralarda MHP’yi marjinalize etmesi çok önemlidir. Yine AKP’nin sahil şeridinde, 12 Eylül referandumunda yaşamış olduğu hayal kırıklığından belli ölçülerde sıyrılmış olması, örneğin İzmir’de oylarını bariz bir şekilde artırması çok dikkat çekicidir. Sonuç olarak AKP’nin süregiden başarısını izah etmek için üretilen, “göbeğini kaşıyan adam”, “makarna, altın dağıtarak alınan oylar” gibi hiçbir inandırıcılığı olmayan iddialar artık mutlak bir şekilde tarihin çöplüğüne atılmıştır.

AKP’nin başarısının nedenlerini ilerleyen günlerde daha detaylı bir şekilde tartışırız ama bugünlük son olarak Erdoğan faktörünün altını çizmekle yetinelim. AKP’nin yüzde 50’yi yakalamasında birinci derecede belirleyici faktörün Erdoğan olduğuna inanıyorum. Bu sonuç onun “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” olma arzusunu (ki ben böyle düşünüyorum) iyice kamçılamış olmalı.

İkinci galip

Bu seçimin AKP’den sonraki en büyük galibi BDP’dir. En iyimser yorumlarda bile 30 milletvekilliğini zorlaması beklenen bağımsızların 35 ya da 36 milletvekili çıkartmış olmasını olabildiğince sağlıklı bir şekilde değerlendirmek gerekir. İlginç olan BDP’nin 2007’ye göre, hemen hemen MHP’nin kaybettiği sayıda milletvekili kazanmış olmasıdır. Yani Türk miliyetçiliğinin ana odağında net bir gerileme yaşanırken Kürt siyasi hareketi öngörülenin çok üzerinde bir başarı elde etti. Eğer AKP bu olağanüstü çarpıcı yeni durumu iyi yönetebilirse Kürt sorununun çözümü noktasında son derece ileri ve yapıcı adımlar atılabilir. Yanlış yapması durumundaysa çok kritik yeni eşiklerle karşılaşabiliriz.

Bu noktada AKP kadar, hatta yer yer ondan daha fazla BDP’ye rol düşüyor. Daha önce de yazdığımız gibi BDP Meclis’te “çok iddialı ve güçlü” bir grup kuracak. Bu grup normal şartlarda çözümü kolaylaştırır fakat Başbakan Erdoğan kampanya dönemindeki dilini kullanmayı sürdürürse aynı grup işleri çok daha zorlaştırabilir.

CHP’nin karışık durumu

Tam da bu noktada CHP kilit parti olarak sivriliyor. Eğer CHP, Kürt açılımı dönemindeki gibi safını MHP’nin yanında tutar ve çözümün değil de sorunun parçası olmayı tercih ederse, diğer bir deyişle iktidar partisini BDP ile başbaşa bırakırsa işler daha da karışacaktır. Bunun tersine, Kılıçdaroğlu kampanyada vaat ettiği gibi çözüm için bedel ödemeye bile razı bir pozisyon alırsa MHP iyice yalnızlaşır ve işler kolaylaşır. Fakat Kılıçdaroğlu’nun elinin çok da kuvvetli olmayacağı açık. Her ne kadar oylarını 2007’ye kıyasla 5 puan artırmış olsa da AKP’nin yüzde 50 oyu karşısında bu ilerleme hiç de tatminkâr değil. 13 Haziran sabahından itibaren CHP içinde başlayacak olan yeni iktidar savaşlarının ana temalarından birinin de Kılıçdaroğlu’nun başlatmış olduğu açılımlar, örneğin Kürt sorunu konusundaki pozisyon değişikliği olacağı kesindir.

MHP’nin belirsiz geleceği

Aslına bakılacak olursa bu seçimden her partinin bir şekilde “başarılı” çıktığı söylenebilir. AKP ve BDP’nin başarıları çok bariz, CHP de oylarını 5 puan artırmış olmakla teselli bulabilir, MHP’ye gelince yüzde 10 barajını aşmış olması bile tek başına başarı olarak algılanabilir; hele bu konunun seçim döneminin en önde gelen tartışma konularından biri olduğu düşünülürse.

Fakat MHP’nin oyunun azalmış, milletvekili sayısının net bir şekilde düşmüş olması, zaten kaset skandallarıyla sarsılmış olan Devlet Bahçeli’yi iyice sarsacaktır. Kampanya boyunca MHP Lideri’nin partisindeki gerilemeyi durdurabilecek politika ve stratejiler geliştiremediğini görmüştük. Hatta bu partiyi baraj altına çekmek için tezgahlanmış olduğu açık olan kaset komplolarının bu parti için bir tür doping etkisi yaratmış olduğunu bile ileri sürebiliriz. Sonuç olarak 12 Haziran’ın MHP’ye hiç ama hiç yaramadığını, bu partinin kendisini toparlamasının hayli güç olacağını söyleyebiliriz.

Toparlarsak ana gündem maddesinin Kürt sorunu olduğu yeni bir döneme giriyoruz. Bu dönem çok çetin geçecek. 12 Haziran seçimleri, Kürt sorununun çözümü için sayısız fırsatlar sunuyor, ama eski ve yeni riskleri de yabana atmamalı.

Bu anlamda Başbakan Erdoğan bu seferki “balkon konuşması”nda da umut verdi. Temennimiz onun yeni bir anayasa için uzlaşmayı sonuna kadar zorlama sözünü, muhtemel her türlü engelleme ve zorluğa rağmen yerine getirmesidir.

İlk notlar

Ben de herkes gibi televizyonda o kanaldan bu kanala geçip sonuçları izliyorum.

Aslında uzun uzun analizler yapmaya gerek yok. Seçim sonuçlarını gösteren haritaya bir göz atmak durumu anlamak için yeterli.

Türkiye, bir iki il istisnası ile baştan başa sarıya boyanmış durumda.

AKP kıyılar dahil olmak üzere ülkenin her yerinde oylarını artırmış. Hem de 3. dönemi olmasına rağmen.

Aslında konuşulacak iki şey var:

Galip niye galip, mağlup niye mağlup?

AKP açısından durum net. Halk ona ‘Yola devam!’ diyor.

***


Asıl konuşulması gereken konu ana muhalefet: CHP, iktidarın dokuzuncu yılındaki AKP’nin yarısı kadar oy almış olmayı nasıl yorumluyor?

Acaba ‘Nerede hata yapıyoruz?’ sorusunu soruyor mu kendisine?

***


Önemli bir soru da böyle yamalı bir grupla CHP’nin Meclis’te ne yapacağı.

Sezgin Tanrıkulu ile Sinan Aygün’ü, Turhan Tayan’ı yan yana oturtan parti, kritik konularda nasıl reaksiyon verecek?

Mesela Kürt konusunda!

İlk sınav bu konuda verilecek.

***


CHP Genel Başkanı seçimden önce Avrupa Konseyi’nin özerklik şartının önündeki engelleri kaldırma sözü verdi.

Bu söz, Kürtlere özerklik içeriyor.

Şimdi AKP ve BDP tarafından TBMM’ye getirilecek olan bu önemli konuda grup bütünlüğü korunabilecek mi?

Yoksa tarihte çok görüldüğü gibi CHP, içinden yeni partiler mi doğuracak?

***


2011 seçimi Türkiye’de temel bir değişim yaşandığını ortaya koydu.

Ülke değişiyor, halk değişiyor, egemen çevreler değişiyor, sermaye değişiyor, medya değişiyor, devlet kurumları değişiyor.

Bir anlamda adı konmamış bir altüst oluşun tam göbeğindeyiz.

Bu fırtına seçimden ya da partilerden daha da önemli.

Önümüzdeki yıllar Türkiye’nin yapısal değişimlerinin tartışılacağı yıllar olacak.

Kürt bölgesine özerklik, anayasa değişikliği, başkanlık sistemi gibi kasırgalar bekliyor ülkeyi.

Kolay bir dönem olmayacak.

Hep birlikte izleyeceğiz.

Türkiye’yi kolay günler beklemiyor


Can Ataklı
Seçim sonuçları jet hızıyla alındı. AKP’nin “oran

başarısı” beni şaşırttı mı? İtiraf etmeliyim ki evet şaşırttı.

Seçimlerden önce “sürpriz olabileceğini” yazmıştım. Sonuçta sürpriz oldu ama başka türlü.

Açıkçası AKP’nin bu orana ulaşabileceğini beklemiyordum. Yüzde 40’lı bir rakam olabileceğini tahmin etmiştim. 2007 seçimlerinde aldığı oy oranına ulaşsa bile milletvekili sayısının hayli düşeceği kesindi.

Hatta yüzde 50’lerde oy almasına rağmen bile AKP’nin milletvekili sayısı düştü. Tabii ki bu durum AKP’nin seçim başarısını gölgelemez.

Seçimlerin bana göre en önemli sürprizi CHP’nin kaldığı nokta. Kılıçdaroğlu’nun performansı, toplumda yarattığı sempati, CHP’nin reklamlarının başarısı, TV programlarında Erdoğan’ı geçen reytingleri, meydanların coşkusu demek ki sandığa yansımadı.

AKP’nin tüm partilerin ve bağımsızların toplamından bile fazla oy alması elbette çok büyük başarıdır ama bunun Türkiye’nin geleceğinde çok olumlu etkiler yaratacağını düşünmek de doğru değil.

AKP’nin büyük başarısına rağmen ulaşabildiği milletvekili sayısı ile Türkiye’nin, yakın çevremizin ve dünyanın yaşayacağı sorunlar nedeniyle kolay günler geçirmeyeceğimizi söyleyebilirim.

Türkiye içinde yaşayacağımız en önemli sorun “söz verilen” yeni anayasa konusunda olacaktır. AKP tek başına anayasa yazacak 330’a ulaşamadı ama o sayıya çok yaklaştı. Bu nedenle BDP’nin dış desteği ve CHP ile MHP’den gelecek desteklerle yeni anayasa çalışmaları yapılacaktır. Ancak bir sonuca ulaşılması mümkün olabilir mi, o şimdilik meçhul.

Bunun yanı sıra, seçimlere kadar Başbakan’ın ağzından yeni anayasa sözlerini çok duyduk ama bunun bırakın detaylarını, ana hatlarını bile bilmiyoruz.

Seçimlere kadar İmralı ile neler konuşuldu, ne teklifler verildi, ne tekliflerle karşılaşıldı. Bir söz verildi mi, bu da meçhul.

Buna karşı bilinen şu ki İmralı’daki “istediklerimizi alamazsak 15 Haziran’dan sonrasına karışmam” diyecek kadar kendinden emin görünüyor.

O halde anayasa çalışmalarının da Kürt sorununa çözüm getirecek hukuksal düzenlemelerin de sanıldığı kadar kolay olmayacağını söyleyebiliriz.

Bu seçim sonuçlarının CHP’de büyük depreme neden olacağı da kesindir. Kılıçdaroğlu’nun da yakın çalışma ekibinin de topa tutulacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Kılıçdaroğlu baskıya direnebilir, yerini korur mu, bu da yakın geleceğin meçhullerinden.

Elbette önümüzdeki günlerde seçim ve sonuçlarıyla ilgili pek çok yorum ve analizler yapacağım. Bugünlük bu kadar.

Sadece şunu da eklemek isterim. Başkanlık sistemine geçilsin ya da geçilmesin Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkmayı garantilemiş durumda.

15 Mayıs 2011 Pazar

Bahçeli’ye yapılan şantajla CHP de vurulmak isteniyor

Can Ataklı Gazeteci olarak 1977 yılından beri yapılan bütün seçimleri izliyorum. Hiçbir seçimde seviyenin bu kadar aşağı indiğine, belaltı vuruşların bu kadar çok olduğuna tanık olmadım.

Elbette seçim atmosferinde, siyasetçiler normal zamanlarda söylediklerinin yaptıklarının dışına çıkarlar, seviyeyi biraz düşürürler, yine normal zamanda hoş karşılanmayacak bir üslubu kullanırlar, ama şimdi yaşadıklarımız hiç olmadı.
Özel hayatlara tecavüz edilmesi, insanların gizlice izlenmesi, kayda alınması, sonra bunların kamuya açık hale getirilmesi yetmedi bir de üstüne şimdi şantaj belası çıktı karşımıza.

Peki, bunları yapanlar cesareti nereden alıyorlar?
Bugünkü iktidarın yarattığı iklimden.

Özellikle son üç yıldır, imzasız ihbar mektuplarına, nereden atıldığı belli olmayan e-maillere, gizli telefon dinlemelerinin, gizli video çekimlerinin, ses kayıtlarının uluorta yayınlanmasına ses çıkarmayan, çıkarmadığı gibi bunlara sarılıp muhalif gördüklerini hapislere tıkan iktidar zihniyeti tehditçileri, şantajçıları cesaretlendiriyor.

Ama daha da önemlisi, aslında herbiri bir suç yumağı olan bu tür eylemleri önleyecek ve hesap soracak konumdaki Başbakan’ın, bunları seçim malzemesi yapması, karanlık güçleri daha da yüreklendiriyor.

Kim adına çalışırsa çalışsın, karanlık güçler siyasi rakiplerini altetmenin de ötesinde siyaseti “dizayn etmeye” soyunmuş durumdalar.

Örneğin MHP Lideri Bahçeli’yi “18 Mayıs’a kadar istifa etmezsen diğer kasetler yolda” diye tehdit eden güçler, aynı zamanda parti içine nifak da sokarak “Oktay Vural geçici genel başkan olsun” koşulunu da öne sürüyor.
Bu ister istemez CHP’deki genel başkan değişimini de hatırlatıyor herkese. Böylelikle CHP’yi sarsan kaset olayının da belli bir plan dahilinde yürütüldüğü, şimdi aynı oyunun MHP’de oynandığı hissini oluşturuyor.
Şu anda Devlet Bahçeli ne kadar zor durumdaysa, partinin parlayan yıldızlarından Oktay Vural da aynı durumdadır.
Oktay Vural’a “MHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’su” muamelesi yapmak isteyen karanlık güçler böylelikle “bir taşla iki kuş vumayı” hesaplıyor.

Elbette, bu puslu ortamda elinde kanıt olmadan hiç kimse iktidarı planlayıcı olarak suçlayamaz. Ancak seçim meydanlarında bel altı operasyonlarını hararetle savunması nedeniyle Başbakan ister istemez “bir numaralı hedef” haline geliyor.

Sanıyorum Başbakan ve kurmayları eleştirilere rağmen, tamamen ahlâki duygulara yönelik bu tür propagandanın rakiplere zarar kendilerine ise kazanç sağlayacağını düşünüyor.

Ancak bu tür durumlarda terazinin iki kefesine de bakmak gerekir. Elbette bu propagandadan etkilenip oyunu MHP veya CHP’den esirgeyecekler çıkacaktır. Buna karşı, mağduriyete olan zaafı nedeniyle kamuoyunun önemli bir bölümünün de öfkelenmesi ihtimali daha fazladır.

Başbakan ve kurmaylarının hem seviye hem de “kazanç” açısından bu çirkin propagandayı bir daha düşünmelerinde yarar vardır.

*****

Nedir bu e-mail gürültüsü

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “bir bakanın e-mailinden ” söz edince kıyamet koptu.

Aslında olan şudur: ÖSYM skandalı patlayıp konu savcılığa intikal ettikten sonra yapılan incelemeler sırasında “bir bakanın adının geçtiği” bir e-mail bulunuyor ÖSYM bilgisayarlarında.

Bu mailde, söz konusu bakan “yeğeninin bir tıp fakültesine yerleştirilmesini” istiyor.

Bu mail de Kılıçdaroğlu’nun eline geçiyor.

Bir bakanın e-mail yoluyla ÖSYM Başkanı’ndan böyle bir talepte bulunması mantıklı ve inandırıcı mı? Değil.
Nitekim Kılıçdaroğlu isim de açıklamıyor, sadece bir soru soruyor.

Olayın gelişimi ondan sonra ilginç hale geliyor.
Anlıyoruz ki bu mail bir yıl önce gönderilmiş. Üzerinde hiçbir işlem yapılmamış. Muhtemelen o bakanın da haberi olmamış.

Ancak ne zamanki Kılıçdaroğlu böyle bir mailden söz ediyor, belli ki bakan hemen uyarılıyor, o da harekete geçip bu mailin kendi adını kullanan bir başkası tarafından gönderildiğini açıklıyor. Üstüne de bir yeğeni olmadığını belirtiyor.

Bakanın açıklamasıyla birlikte yandaş kalemler de “durumdan vazife çıkarıp” Kılıçdaroğlu’na yönelik bir karalama kampanyası başlatıyor. Kılıçdaroğlu’nun ne yalancılığı kalıyor ne iftiracılığı.

Bu telaş ve öfkeyi anlamak mümkün değil. Ayrıca, benzer durumlarda “anında suçlama” hakkını kendilerinde bulanların bu konuda kalkan haline gelmeleri de çok manidar.
İktidar zihniyeti kendilerinden olmayanlara karşı bu kampanyayı sürdürdü hep. Şimdi ok kendilerine döndü ya şahin kesildiler.

Vatandaş her halde bu farkı görüyordur.

*****

Pazar fıkraları

Yıldırım Tuna fıkraları ile keyifli pazarlar;

Salakça işler

Müdür memurunun tanzim ettiği evraklara göz gezdirdikten sonra “İnanamıyorum” demiş sinir içinde, “Bu kadar salakça işleri yapmayı bir insan bir güne nasıl sığdırabilir?” Memur “Şeyy efendim” diye cevap vermiş ceketinin düğmelerini iliklerken, “Ben sabahları çok erken kalkarım efendim!”

Boğa kovalıyor

Adamın biri dükkana koşarak girip “Çabuk.. karımı bir boğa kovalıyor..!” demiş telaşla. “Tamam da beyefendi ben ne yapabilirim ki?” diye cevap vermiş dükkan sahibi. “Sizden bir şey yapmanızı beklediğim yok..” demiş adam heyecanla, “Bana çabuk bir fotoğraf filmi verin.. Çabuk..!”

Dur bir hele

Dut gibi bir sarhoş taksiye binip gitmek istediği otelin adresini vermiş, şoförün hareket etmesiyle de başlamış içerde soyunmaya.. “Hoop” demiş dikiz aynasına bakan şoför telaşlanarak, “Daha otele gelmedik dur.” Adam “Öff..!” demiş sinirlenerek, “Yahu şunu kapının önünde ayakkabılarımı çıkarttığımda söyleseydin ya!”

İnanç farklılığı

Hakim mahkemede adama “Karından neden boşanmak istiyorsun?” diye sormuş. “İnanç farklılığı nedeni ile bu evliliği sürdürebilmem imkansız efendim” diye saygılı bir şekilde cevap vermiş adam. “Nasıl yani?” diye detaya girmek istemiş hakim. “Kendisi acayip paraya tapıyor efendim.”

*****

Gani Yıldız’dan

Milletvekilleri için yapılan yeni odalarda kahve makinasından dokunmatik masaya her türlü teknolojik yenilik varmış. Merak ettiğimiz konu; gizli kamera ve dinleme cihazı standart mı yoksa isteğe bağlı mı alınıyor?

***

Bülent Arınç, “Vekil maaşı AB normunda olmalı!” demiş. Doğru, hep söylenegelmiştir: “Batı’nın iyi yanlarını almakta fayda var!”

***

Malatya’da 22 bin kişi bir araya gelerek “Sefiller”i okumuş, “Aynı Anda Aynı Yerde Aynı Kitabı Okuma Rekoru”nu kırmış. “Aynı Anda Aynı Ülkede Aynı Sefilliği Çekme Rekoru” denenseydi bu sayı milyonları bulurdu!

***

Vatandaş, anketlerin klasik sorusu olan “Pazar günü seçim olsa kime oy verirsiniz?”e ne cevap veriyor? “Cumartesi günü kapıma yardım paketini bırakan partiye!”

***

Bakan Yazıcı, Kılıçdaroğlu için, “Adam çıkıyor, ‘Kaynak benim!’ diyor. Hiç duydunuz mu adamdan kaynak olmayı?” demiş. Neden olmasın? Başbakan, “Temel özgürlüklerin güvencesi benim!” dediğinde kabul görüyorsa, Kılıçdaroğlu’nun “kaynaklığı” da pekâlâ olabilir!

***

Mart ayının cari açığı beklenenin çok üzerinde çıkmış. “Fâninin açlığı”nda ise yine sürpriz yok; milyonlar her zamanki gibi aç!

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Haçlı seferine bilerek katıldık

Can Ataklı
Başbakan Erdoğan Libya liderini uyardı ve “Artık bitti, çek git” dedi. Kaddafi’nin şimdilik buna kulak astığı yok ama, Başbakan’ın artık çok alıştığı “one minute”lerden etkilenen ve Erdoğan’ı “kahraman” gibi gören kamuoyunun pek çok gerçekten haberi yok.

Erdoğan Libya’ya karşı bir NATO operasyonundan söz edildiğinde “Bu ne saçmalık ya, NATO’nun orada ne işi var?” demişti.

Oysa Başbakan operasyon için plan yapıldığını biliyordu ve Türkiye de resmen bu planın içindeydi.

Bundan 4 ay önce NATO Libya’daki olası bir kargaşaya karşı Libya halkını Kaddafi’nin zalimliğinden koruma adı altında ama aslında petrol bölgelerini kontrol altına almak için bir plan geliştirdi.

“Southern Mistral 2011” adı verilen plana göre Kaddafi gitmemek için direnirse Fransa savaş uçaklarının önderliğinde Libya’ya karşı bir operasyon başlatılacaktı. Buna daha sonra İngiltere ve Amerikan güçleri de katılacak ve operasyona NATO damgası vurulacaktı.

“Müslüman bir ülke” olmasından dolayı Türkiye’ye ise “denizden abluka” görevi öngörülmüştü. Ancak Türkiye aynı zamanda operasyonun merkez üssü görevini de yürütecekti.

Başbakan atıp tuttu ama, önce Birleşmiş Milletler kararı ile operasyon başladı, ardından “Southern Mistral 2011” planı gereği devreye NATO girerek tüm sorumluluğu üzerine aldı.

Türkiye’nin bu operasyona “katılmama” gibi bir lüksü yoktu ve nitekim daha operasyon başlar başlamaz önceden emir almış olan Türk donanması bölgeye doğru harekete geçti. 6 gemiden oluşan Türk filosu şu anda Libya açıklarında abluka görevini sürdürüyor.

İşin Türk halkından gizlenmeyen, ama üzerinde pek durulmayan bir yönü de, Batılı güçlerin operasyonu bir “haçlı seferi” olarak nitelemesi.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı bu tanımlama da pek etkilemedi ve Erdoğan “haçlı seferi” konusunda aynen şunları söyledi;

“Bugün haçlı seferlerinin bir başka boyutunu da görmek, haçlı seferlerini artık farklı şekilde değerlendirmek durumundayız. Haçlı seferleri iki kültürün iki medeniyetin iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bugün batı medeniyetinin temellerinde de doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini kimse inkâr edemez. Haçlı seferleri tarihi sadece savaşla çatışmalar tarihi değil aynı zamanda bir kültürel etkileşim, yakınlaşma, birbirini doğrudan tanıma tarihidir.”

Ve işin çok ilginç tesadüflerinden biri, Libya’ya karşı sürdürülen operasyondaki ABD savaş gemisinin adı Andrea Doria. Barbaros Hayrettin’in Preveze’de yendiği amiral.
Adamlar hiçbir şeyi unutmuyor. Bize ise figüranlık yapmak düşüyor.

*****

Bu da hayal miydi?

AKP’nin reklamlarını izliyoruz TV ekranlarında. 1999 depreminde hasar gördüğü için yapımı yılan hikâyesine dönen Bolu Tüneli’ni açmakla övünüyorlar.

Günün modası biliyorsunuz “Büyük hayaller kurmak ve bunları gerçekleştirmek.” AKP reklamlarında da Bolu tüneli hayalinin nasıl gerçekleştiği anlatılıyor.

Tabii ki bir hayalin gerçekleşmesi güzel bir duygudur. Ama bir okurum uyarmış. Hayalin gerçekleştiği ve tünelin açıldığı 2005 yılında o tünelden geçen kamyonların kullandığı motorinin litresi 1.87 liraydı.

Şimdi ise aynı motorin 3.59 lira. Acaba AKP’nin “büyük” hayalinde motorin fiyatlarını buraya kadar yükseltmek de var mıydı?

*****

Oy uğruna aynı anda işlenen 4 suç

Başbakan Erdoğan “kimliği (güya) belirsiz kişilerin” ortalığa yaydığı bazı görüntüleri çok sevdi.

Daha önce “Bu tür siyaset bize yakışmaz” diyen Erdoğan şimdi o görüntülere “can simidi” gibi sarılmış durumda.
Oysa konumu gereği her biri suç olan bu görüntülerin kimler tarafından yayıldığını bulmak ve gereğini yapmak zorunda.
Ama Erdoğan bunun yerine işlenmiş bir suça ortak olarak ve hatta bu suçu överek oy uğruna kendi itibarını da sarsıyor.
“Ne özeli, bunlar genel, genel. Genel ahlaksızlık” diyen Erdoğan 4 suça ortak oluyor.

Evlere gizlice girilmiş. Bu suç.

Girilen evlere görüntü alma cihazı gizlice yerleştirilmiş. Bu suç.

Cihazla gizlice görüntü alınmış. Bu suç.
Elde edilen görüntüler kamuoyuna sunulmuş. Bu da suç.
Aslında bu dört suçun hesabını sormak zorunda Başbakan. Ama seçim var; kim takar hukuku, öyle değil mi?

*****

Bizim donanma da mı insanlığını yitirdi?

Tüm dünya Akdeniz’de Libyalı mültecileri taşıyan geminin batmasını konuşuyor. İddialara göre batan gemide 600’e yakın mülteci olduğu ve bunların çoğunun boğulduğu belirtiliyor.

Arızalandığı için akıntıya kapılan ve batan geminin yardım çağrılarına hiç kimsenin cevap vermediği, bölgedeki NATO güçlerinin de yardıma koşmadığı ileri sürülüyor.
Dün sabahtan beri çeşitli televizyonlarda konuşanlar mültecilere yardım edilmemesini ve ölüme terk edilmelerini “vicdansızlık” olarak nitelerken “Batı bunu hep yapar, çünkü çıkarları bu yöndedir” görüşlerini ekliyorlar.

Oysa bölgedeki NATO güçleri içinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait gemiler de var. Libya’yı abluka altına alan 4 gemimiz ile iki denizaltımızın bu durumdan haberdar olmamaları mümkün değil.

“Vicdansız NATO” kılını kıpırdatmamış ama bizim donanmamızın da hiçbir şey yapmadığı ortada.

NATO’ya aklım eriyor da, bizim donanmamızın “NATO emri ile” vicdansızlık yapmasını içime sindiremiyorum.

Ama sonra düşünüyorum da, istihbarat odasının zemininde kendi silah arkadaşlarını hapse attıracak düzmece belgelerin konmasını bile engelleyemeyen bir deniz kuvvetlerinden ne beklenir ki?

*****

Örgütlü okurlar

Her gün hem internetteki yazımın altına pek çok yorum
yazılır hem de e-mail’ler gelir. Hepsini okurum, notlarımı alırım, cevap da yazarım.

Ancak seçim hileleri ve YGS hakkındaki yazılarıma gelen yorum ve mesajlarda bir örgütlülük hissediyorum.
Bilgisayarla seçim hilesi yapılamayacağını söylüyor birçok okur. Aynı şekilde ÖSYM’nin de YGS konusunda hiçbir hatası olmadığını savunuyor aynı kişiler.

Elbette ikisinde de kesinlik yok, ama ciddi kuşkular var.
Amerika bilgisayarlı seçimden vazgeçti. Yunanistan ihaleyi iptal etti. Avrupa ülkeleri kullanmıyor bu yöntemi.
Ama bizim bazı örgütlü okurlar hiçbir kuşkuya kapılmadan “hile olamaz” diyebiliyor.

YGS konusunda ortaya çıkan gerçekler rezalet halini almışken yine aynı örgütlü okurlar “Şifre, kopya, kayırma, hepsi sizin uydurmanız, bu mümkün olamaz zaten” diyebiliyorlar.

Demek ki bir yere ait olmak gözleri böylesine karartabiliyor.

*****

Bülent Arınç, “Anayasanın değiştirilemez üç maddesi arasından sadece ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’e dokunulmaması gerek” demiş. Durumu AKP’nin sloganıyla özetlersek: “Cumhuriyet’in temellerini tartışmak hayaldi, gerçek oldu!” (Gani Yıldız)

6 Mayıs 2011 Cuma

PKK ne yapmak istiyor?

Ruşen Çakır
Öncelikle, Kastamonu’daki saldırıyı PKK dışındaki herhangi bir gücün gerçekleştirmiş olabileceğini düşünmüyorum. Zaten fazlasıyla zorlama komplo teorilerini bir kenara bırakacak olursak, olayın ardında PKK’nın bulunduğu yolunda genel bir mutabakatın oluştuğunu da görüyoruz. Bununla birlikte, büyük bir çoğunluğun benimser göründüğü “PKK’lı ama örgüt merkezinden bağımsız hareket eden militanlar” tezi bana fazla makul görünmüyor.

Aslına bakılacak olursa PKK tarihinde sözünü ettiğimiz tezin geliştirilmesini mümkün kılan nice olay yaşandı. Hatta Abdullah Öcalan başta olmak üzere, değişik dönemlerde değişik PKK yöneticileri genel olarak geniş kamuoyunu fazlasıyla rahatsız eden bazı sansasyonel eylemlerin kendi bilgileri dışında kotarılmış olduğunu itiraf ettiler. Yine de bu “itiraf”ların ne derece samimi olduğu kuşkuludur. Kaldı ki PKK yöneticilerinin, ummadıkları sonuçlara yol açan kimi eylemler için “bize haber vermediler ama bizimkiler yapmış” demelerinin bir yerden sonra hiçbir anlamı yok.

PKK’nın, içindeki bazı grupların merkezden bağımsız eylemler yapabildiği bir örgüt olduğu doğrudur. Yine PKK’nın, en azından bazı kollarının, kimi iç ve dış güç odaklarının sızıp yönlendirmesine son derece açık olduğu da doğrudur. Ama bütün bunlara rağmen Başbakanlık konvoyuna saldırının örgütün merkezinin bilgi ve onayı, hatta talimatı kapsamında gerçekleştirilmiş olduğu kanısındayım.

Misillemeden öte

Peki PKK bu saldırıyı neden yapmış olabilir? Hiç kuşkusuz akla ilk olarak, son günlerde yoğunlaşan bazı askeri operasyonlar ve Tunceli’de 7 militanın öldürülmesi geliyor. PKK’nın defalarca ilan etmiş olduğu “ateşkes”, “eylemsizlik” ve “çatışmasızlık” kararlarının, yine örgüt tarafından, genellikle “misilleme” gerekçesiyle delindiğine tanık olduk. Bu sefer de öyle olacağa benzer.

Ama bunun sıradan bir “misilleme” olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Her şeyden önce seçilen hedef son derece sembolik: Her ne kadar kendisi aralarında olmasa da Başbakanlık konvoyu. Hedef sembolik olunca misillemenin ötesinde bir amaç aramak gerekecektir. Bu bağlamda iki noktanın altını çizmek istiyorum:

1) Gerek çok güçlü bir aday listesi çıkarması, gerekse YSK vetosuyla bütün ilgileri üzerine toplaması nedeniyle son günlerde Kürt siyasi hareketi denilince akla esas olarak BDP gelmeye başladı ve PKK hayli gölgede kaldı. Dolayısıyla son saldırıyı, PKK’nın kendini hatırlatması, kendisinin şu ya da bu şekilde dışlanmasına yanaşmayacağının ilanı olarak görebiliriz.

2) İlk bakışta bu saldırının, devletle düzenli bir şekilde görüşen Öcalan’ı zor durumda bırakabileceği düşünülebilir. Fakat son avukat görüşmelerinden dışarıya yansıyanlara bakıldığında Öcalan’ın görüşmelerin gidişatından pek memnun olmadığı ve PKK kartını hep elinde tuttuğu anlaşılıyordu. İşte PKK bu saldırıyı pekala Öcalan’ın elini güçlendirmek için yapmış olabilir.

İpotek kalkmıyor

PKK’nın bu tür beklenmedik ve aşırı ölçüde sansasyonel saldırıları düzenlemesinden en büyük zararı hiç kuşkusuz tüm Türkiye görüyor. Zaten kırılgan olan “iç barış”ı iyice tehlikeye atan bu saldırıların yasal Kürt siyasi hareketini de çok zor durumda bıraktığı da ortadadır. Kürt sorunuyla ilgili olarak gözler sandığa çevrilmiş ve 12 Haziran’dan sonra oluşacak olan BDP Meclis Grubu’nun performası merakla beklenirken, PKK, bu saldırıyla, yasal hareket üzerindeki ipoteğini kaldırmaya kolay kolay razı olmayacağını bir kere daha göstermiş oldu. Bakalım 12 Haziran’da seçilecek olan BDP destekli adayların bu ipoteği kaldırmaya güçleri yetecek mi?