El Kaide’nin 11 Eylül 2001 günü gerçekleştirdiği terör saldırısının şokunun etkisiyle ABD’de şuna benzer sorular sorulur olmuştu: “Uydu aracılığıyla, dünyanın herhangi bir köşesinde araba kullanan herhangi birinin kolundaki saati bile okuyabilen bizler nasıl oldu da bu saldırıyı önceden öğrenemedik, engelleyemedik?”
Ruşen ÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruşen ÇAKIR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Ekim 2011 Cuma
4 Ağustos 2011 Perşembe
PKK olmasaydı?
Hafta sonu Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) genel kurulu yapıldı. DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un burada yaptığı uzun açılış konuşmasına daha önceki yazılarımızda değinmiştik. Tuğluk o konuşmada “Yaşanan kimi zihni ve kısmi yasal değişiklikleri AKP’nin iktidarı ve vizyonu ile açıklama yanılgısına kim se düşmemelidir” demiş ve şöyle devam etmişti: “Ret ve inkâr politikalarını Başbakan sonlandırmamış; varlığımızı ve kimliğimizi kabul etmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu halk direndi ve ‘Kürt vardır’ dedirtmek için korkunç bedeller ödendi. Ne acılar çektiğimizi bir biz biliriz, bir de bize bu acıyı yaşatanlar. Doğru yerden bakmayı bilmek, bazı yanılgıları ortadan kaldırmak lazım. Kimsenin bize bahşettiği bir şey yok!”
Bu paragraftan da anlaşılacağı gibi AKP iktidarıyla Kürt siyasi hareketi arasında “Ben verdim”, “Hayır, ben kazandım” şeklinde özetlenebilecek bir çekişme var. “Peki kim haklı?” diye sorulacak olursa birbirinden farklı cevaplarla karşılaşıyoruz. Örneğin 31 yıl sonra ülkeye dönen Kürt siyasetçi Kemal Burkay, AKP iktidarının Kürt sorununun çözümü yolunda attığı adımları hayli önemsiyor ve bunları küçümseyen, açılım sürecinde hükümete destek vermek yerine köstek olan Öcalan liderliğindeki hareketi açık ve sert bir biçimde eleştiriyor.
Bu paragraftan da anlaşılacağı gibi AKP iktidarıyla Kürt siyasi hareketi arasında “Ben verdim”, “Hayır, ben kazandım” şeklinde özetlenebilecek bir çekişme var. “Peki kim haklı?” diye sorulacak olursa birbirinden farklı cevaplarla karşılaşıyoruz. Örneğin 31 yıl sonra ülkeye dönen Kürt siyasetçi Kemal Burkay, AKP iktidarının Kürt sorununun çözümü yolunda attığı adımları hayli önemsiyor ve bunları küçümseyen, açılım sürecinde hükümete destek vermek yerine köstek olan Öcalan liderliğindeki hareketi açık ve sert bir biçimde eleştiriyor.
2 Ağustos 2011 Salı
Burkay’ın sırtındaki ağır yük
1991 genel seçimlerinden “şeffaf devlet” vadeden Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi (DYP) birinci parti çıkmış ve Erdal İnönü liderliğindeki Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile koalisyon hükümeti kurmuşlardı. Demirel-İnönü ikilisi ilk fırsatta Güneydoğu’ya gidip “Kürt realitesi”ni tanıdıklarını açıkladıklarında umutlar iyice artmıştı. Fakat bu vaatin ilk ciddi sınaması olan 1992 Newroz/Nevruz kutlamalarında bütün hayaller yıkıldı ve ülke görülmedik ölçüde bir çatışma ortamında yıllarca savruldu.
O tarihte Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyordum ve Diyarbakır’daki kutlamaları izlemekle görevlendirilmiştim.
O tarihte Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyordum ve Diyarbakır’daki kutlamaları izlemekle görevlendirilmiştim.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
PKK hakkında doğru bilinen yanlışlar 1
Silvan’daki saldırı haberini memleketimde, yani Hopa’da öğrendim. Kemalpaşa’da, ailemizin en yaşlılarından, 90’ını çoktan devirmiş Meryem Hala’nın (Lokumcu) elini öptükten hemen sonra aldığım bu haberin şokunu atlatmak kolay olmadı. Tatili bir kenara bırakıp hemen bu saldırı üzerine yazmayı düşündüm ama tıpkı daha önce, Dağlıca saldırısının ardından olduğu gibi, sıcağı sıcağına yazmak yerine bekleyip, tepkileri ve gelişmeleri gördükten sonra yazmaya karar verdim. Silvan saldırısı bir kez daha Kürt sorunu ile PKK sorunu arasında nasıl bir bağ bulunduğu, hangisinin öncelikli olduğu sorularını da beraberinde getirdi. Bu vesileyle, bittiğini düşündüğümüz birçok tartışmanın hiç de bitmemiş olduğunu, sorunu çözmek yerine daha derinleştirdikleri kanıtlanmış bazı “terörle mücadele” taktik ve stratejilerinin hiç de rafa kaldırılmadığını veya kaldırıldıkları raflardan indirilmekte olduklarını gördük.
13 Haziran 2011 Pazartesi
Hoca’nın rüyasını talebesi gerçekleştirdi
Necmettin Erbakan 1990’ların ortasında “Yoldan iki kişiyi çevirin; biri Milli Görüşçüdür, diğeri de olmayı bekliyordur” dediğinde ülkenin çoğu gülüp geçiyordu. Yaklaşık 15 yıl sonra onun bir “rüya”, hatta “ütopya” olarak görülen bu sözleri, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki talebeleri tarafından hayata geçirildi. Tabii burada Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkardık” sözlerini unutmamak lazım. Ama unutmamamız gereken bir başka husus da Milli Görüş’ten doğan diğer iki partinin toplam oylarının ancak yüzde 2’yi bulması, yani gönülleri Milli Görüş’te olan seçmenin ezici bir çoğunluğunun bu gömlek çıkartmayı çok da fazla önemsemeyip AKP’ye yönelmiş olmasıdır.
AKP’nin bu muazzam başarısının birçok nedeni var. AKP’nin 2007’deki yüzde 46.6 oyunun ana gerekçesi olarak 27 Nisan e-muhtırasının yol açtığı mağduriyet gösterilmişti ki hiç de yanlış bir tespit değildi. Fakat 4 yıl sonra, ortada herhangi bir mağduriyet yokken, hatta “mağdurlar mağrur oldu” iddiaları öne çıkarken yaşanan bu oy patlaması öncelikle her iki seçmenden birinin AKP iktidarından memnun olduğunu gösteriyor. İktidar partisinin Karadeniz ve İç Anadolu’daki hakimiyetini iyice pekiştirmesi ve buralarda MHP’yi marjinalize etmesi çok önemlidir. Yine AKP’nin sahil şeridinde, 12 Eylül referandumunda yaşamış olduğu hayal kırıklığından belli ölçülerde sıyrılmış olması, örneğin İzmir’de oylarını bariz bir şekilde artırması çok dikkat çekicidir. Sonuç olarak AKP’nin süregiden başarısını izah etmek için üretilen, “göbeğini kaşıyan adam”, “makarna, altın dağıtarak alınan oylar” gibi hiçbir inandırıcılığı olmayan iddialar artık mutlak bir şekilde tarihin çöplüğüne atılmıştır.
AKP’nin başarısının nedenlerini ilerleyen günlerde daha detaylı bir şekilde tartışırız ama bugünlük son olarak Erdoğan faktörünün altını çizmekle yetinelim. AKP’nin yüzde 50’yi yakalamasında birinci derecede belirleyici faktörün Erdoğan olduğuna inanıyorum. Bu sonuç onun “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” olma arzusunu (ki ben böyle düşünüyorum) iyice kamçılamış olmalı.
İkinci galip
Bu seçimin AKP’den sonraki en büyük galibi BDP’dir. En iyimser yorumlarda bile 30 milletvekilliğini zorlaması beklenen bağımsızların 35 ya da 36 milletvekili çıkartmış olmasını olabildiğince sağlıklı bir şekilde değerlendirmek gerekir. İlginç olan BDP’nin 2007’ye göre, hemen hemen MHP’nin kaybettiği sayıda milletvekili kazanmış olmasıdır. Yani Türk miliyetçiliğinin ana odağında net bir gerileme yaşanırken Kürt siyasi hareketi öngörülenin çok üzerinde bir başarı elde etti. Eğer AKP bu olağanüstü çarpıcı yeni durumu iyi yönetebilirse Kürt sorununun çözümü noktasında son derece ileri ve yapıcı adımlar atılabilir. Yanlış yapması durumundaysa çok kritik yeni eşiklerle karşılaşabiliriz.
Bu noktada AKP kadar, hatta yer yer ondan daha fazla BDP’ye rol düşüyor. Daha önce de yazdığımız gibi BDP Meclis’te “çok iddialı ve güçlü” bir grup kuracak. Bu grup normal şartlarda çözümü kolaylaştırır fakat Başbakan Erdoğan kampanya dönemindeki dilini kullanmayı sürdürürse aynı grup işleri çok daha zorlaştırabilir.
CHP’nin karışık durumu
Tam da bu noktada CHP kilit parti olarak sivriliyor. Eğer CHP, Kürt açılımı dönemindeki gibi safını MHP’nin yanında tutar ve çözümün değil de sorunun parçası olmayı tercih ederse, diğer bir deyişle iktidar partisini BDP ile başbaşa bırakırsa işler daha da karışacaktır. Bunun tersine, Kılıçdaroğlu kampanyada vaat ettiği gibi çözüm için bedel ödemeye bile razı bir pozisyon alırsa MHP iyice yalnızlaşır ve işler kolaylaşır. Fakat Kılıçdaroğlu’nun elinin çok da kuvvetli olmayacağı açık. Her ne kadar oylarını 2007’ye kıyasla 5 puan artırmış olsa da AKP’nin yüzde 50 oyu karşısında bu ilerleme hiç de tatminkâr değil. 13 Haziran sabahından itibaren CHP içinde başlayacak olan yeni iktidar savaşlarının ana temalarından birinin de Kılıçdaroğlu’nun başlatmış olduğu açılımlar, örneğin Kürt sorunu konusundaki pozisyon değişikliği olacağı kesindir.
MHP’nin belirsiz geleceği
Aslına bakılacak olursa bu seçimden her partinin bir şekilde “başarılı” çıktığı söylenebilir. AKP ve BDP’nin başarıları çok bariz, CHP de oylarını 5 puan artırmış olmakla teselli bulabilir, MHP’ye gelince yüzde 10 barajını aşmış olması bile tek başına başarı olarak algılanabilir; hele bu konunun seçim döneminin en önde gelen tartışma konularından biri olduğu düşünülürse.
Fakat MHP’nin oyunun azalmış, milletvekili sayısının net bir şekilde düşmüş olması, zaten kaset skandallarıyla sarsılmış olan Devlet Bahçeli’yi iyice sarsacaktır. Kampanya boyunca MHP Lideri’nin partisindeki gerilemeyi durdurabilecek politika ve stratejiler geliştiremediğini görmüştük. Hatta bu partiyi baraj altına çekmek için tezgahlanmış olduğu açık olan kaset komplolarının bu parti için bir tür doping etkisi yaratmış olduğunu bile ileri sürebiliriz. Sonuç olarak 12 Haziran’ın MHP’ye hiç ama hiç yaramadığını, bu partinin kendisini toparlamasının hayli güç olacağını söyleyebiliriz.
Toparlarsak ana gündem maddesinin Kürt sorunu olduğu yeni bir döneme giriyoruz. Bu dönem çok çetin geçecek. 12 Haziran seçimleri, Kürt sorununun çözümü için sayısız fırsatlar sunuyor, ama eski ve yeni riskleri de yabana atmamalı.
Bu anlamda Başbakan Erdoğan bu seferki “balkon konuşması”nda da umut verdi. Temennimiz onun yeni bir anayasa için uzlaşmayı sonuna kadar zorlama sözünü, muhtemel her türlü engelleme ve zorluğa rağmen yerine getirmesidir.
AKP’nin bu muazzam başarısının birçok nedeni var. AKP’nin 2007’deki yüzde 46.6 oyunun ana gerekçesi olarak 27 Nisan e-muhtırasının yol açtığı mağduriyet gösterilmişti ki hiç de yanlış bir tespit değildi. Fakat 4 yıl sonra, ortada herhangi bir mağduriyet yokken, hatta “mağdurlar mağrur oldu” iddiaları öne çıkarken yaşanan bu oy patlaması öncelikle her iki seçmenden birinin AKP iktidarından memnun olduğunu gösteriyor. İktidar partisinin Karadeniz ve İç Anadolu’daki hakimiyetini iyice pekiştirmesi ve buralarda MHP’yi marjinalize etmesi çok önemlidir. Yine AKP’nin sahil şeridinde, 12 Eylül referandumunda yaşamış olduğu hayal kırıklığından belli ölçülerde sıyrılmış olması, örneğin İzmir’de oylarını bariz bir şekilde artırması çok dikkat çekicidir. Sonuç olarak AKP’nin süregiden başarısını izah etmek için üretilen, “göbeğini kaşıyan adam”, “makarna, altın dağıtarak alınan oylar” gibi hiçbir inandırıcılığı olmayan iddialar artık mutlak bir şekilde tarihin çöplüğüne atılmıştır.
AKP’nin başarısının nedenlerini ilerleyen günlerde daha detaylı bir şekilde tartışırız ama bugünlük son olarak Erdoğan faktörünün altını çizmekle yetinelim. AKP’nin yüzde 50’yi yakalamasında birinci derecede belirleyici faktörün Erdoğan olduğuna inanıyorum. Bu sonuç onun “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” olma arzusunu (ki ben böyle düşünüyorum) iyice kamçılamış olmalı.
İkinci galip
Bu seçimin AKP’den sonraki en büyük galibi BDP’dir. En iyimser yorumlarda bile 30 milletvekilliğini zorlaması beklenen bağımsızların 35 ya da 36 milletvekili çıkartmış olmasını olabildiğince sağlıklı bir şekilde değerlendirmek gerekir. İlginç olan BDP’nin 2007’ye göre, hemen hemen MHP’nin kaybettiği sayıda milletvekili kazanmış olmasıdır. Yani Türk miliyetçiliğinin ana odağında net bir gerileme yaşanırken Kürt siyasi hareketi öngörülenin çok üzerinde bir başarı elde etti. Eğer AKP bu olağanüstü çarpıcı yeni durumu iyi yönetebilirse Kürt sorununun çözümü noktasında son derece ileri ve yapıcı adımlar atılabilir. Yanlış yapması durumundaysa çok kritik yeni eşiklerle karşılaşabiliriz.
Bu noktada AKP kadar, hatta yer yer ondan daha fazla BDP’ye rol düşüyor. Daha önce de yazdığımız gibi BDP Meclis’te “çok iddialı ve güçlü” bir grup kuracak. Bu grup normal şartlarda çözümü kolaylaştırır fakat Başbakan Erdoğan kampanya dönemindeki dilini kullanmayı sürdürürse aynı grup işleri çok daha zorlaştırabilir.
CHP’nin karışık durumu
Tam da bu noktada CHP kilit parti olarak sivriliyor. Eğer CHP, Kürt açılımı dönemindeki gibi safını MHP’nin yanında tutar ve çözümün değil de sorunun parçası olmayı tercih ederse, diğer bir deyişle iktidar partisini BDP ile başbaşa bırakırsa işler daha da karışacaktır. Bunun tersine, Kılıçdaroğlu kampanyada vaat ettiği gibi çözüm için bedel ödemeye bile razı bir pozisyon alırsa MHP iyice yalnızlaşır ve işler kolaylaşır. Fakat Kılıçdaroğlu’nun elinin çok da kuvvetli olmayacağı açık. Her ne kadar oylarını 2007’ye kıyasla 5 puan artırmış olsa da AKP’nin yüzde 50 oyu karşısında bu ilerleme hiç de tatminkâr değil. 13 Haziran sabahından itibaren CHP içinde başlayacak olan yeni iktidar savaşlarının ana temalarından birinin de Kılıçdaroğlu’nun başlatmış olduğu açılımlar, örneğin Kürt sorunu konusundaki pozisyon değişikliği olacağı kesindir.
MHP’nin belirsiz geleceği
Aslına bakılacak olursa bu seçimden her partinin bir şekilde “başarılı” çıktığı söylenebilir. AKP ve BDP’nin başarıları çok bariz, CHP de oylarını 5 puan artırmış olmakla teselli bulabilir, MHP’ye gelince yüzde 10 barajını aşmış olması bile tek başına başarı olarak algılanabilir; hele bu konunun seçim döneminin en önde gelen tartışma konularından biri olduğu düşünülürse.
Fakat MHP’nin oyunun azalmış, milletvekili sayısının net bir şekilde düşmüş olması, zaten kaset skandallarıyla sarsılmış olan Devlet Bahçeli’yi iyice sarsacaktır. Kampanya boyunca MHP Lideri’nin partisindeki gerilemeyi durdurabilecek politika ve stratejiler geliştiremediğini görmüştük. Hatta bu partiyi baraj altına çekmek için tezgahlanmış olduğu açık olan kaset komplolarının bu parti için bir tür doping etkisi yaratmış olduğunu bile ileri sürebiliriz. Sonuç olarak 12 Haziran’ın MHP’ye hiç ama hiç yaramadığını, bu partinin kendisini toparlamasının hayli güç olacağını söyleyebiliriz.
Toparlarsak ana gündem maddesinin Kürt sorunu olduğu yeni bir döneme giriyoruz. Bu dönem çok çetin geçecek. 12 Haziran seçimleri, Kürt sorununun çözümü için sayısız fırsatlar sunuyor, ama eski ve yeni riskleri de yabana atmamalı.
Bu anlamda Başbakan Erdoğan bu seferki “balkon konuşması”nda da umut verdi. Temennimiz onun yeni bir anayasa için uzlaşmayı sonuna kadar zorlama sözünü, muhtemel her türlü engelleme ve zorluğa rağmen yerine getirmesidir.
6 Mayıs 2011 Cuma
PKK ne yapmak istiyor?
Öncelikle, Kastamonu’daki saldırıyı PKK dışındaki herhangi bir gücün gerçekleştirmiş olabileceğini düşünmüyorum. Zaten fazlasıyla zorlama komplo teorilerini bir kenara bırakacak olursak, olayın ardında PKK’nın bulunduğu yolunda genel bir mutabakatın oluştuğunu da görüyoruz. Bununla birlikte, büyük bir çoğunluğun benimser göründüğü “PKK’lı ama örgüt merkezinden bağımsız hareket eden militanlar” tezi bana fazla makul görünmüyor.
Aslına bakılacak olursa PKK tarihinde sözünü ettiğimiz tezin geliştirilmesini mümkün kılan nice olay yaşandı. Hatta Abdullah Öcalan başta olmak üzere, değişik dönemlerde değişik PKK yöneticileri genel olarak geniş kamuoyunu fazlasıyla rahatsız eden bazı sansasyonel eylemlerin kendi bilgileri dışında kotarılmış olduğunu itiraf ettiler. Yine de bu “itiraf”ların ne derece samimi olduğu kuşkuludur. Kaldı ki PKK yöneticilerinin, ummadıkları sonuçlara yol açan kimi eylemler için “bize haber vermediler ama bizimkiler yapmış” demelerinin bir yerden sonra hiçbir anlamı yok.

PKK’nın, içindeki bazı grupların merkezden bağımsız eylemler yapabildiği bir örgüt olduğu doğrudur. Yine PKK’nın, en azından bazı kollarının, kimi iç ve dış güç odaklarının sızıp yönlendirmesine son derece açık olduğu da doğrudur. Ama bütün bunlara rağmen Başbakanlık konvoyuna saldırının örgütün merkezinin bilgi ve onayı, hatta talimatı kapsamında gerçekleştirilmiş olduğu kanısındayım.
Misillemeden öte
Peki PKK bu saldırıyı neden yapmış olabilir? Hiç kuşkusuz akla ilk olarak, son günlerde yoğunlaşan bazı askeri operasyonlar ve Tunceli’de 7 militanın öldürülmesi geliyor. PKK’nın defalarca ilan etmiş olduğu “ateşkes”, “eylemsizlik” ve “çatışmasızlık” kararlarının, yine örgüt tarafından, genellikle “misilleme” gerekçesiyle delindiğine tanık olduk. Bu sefer de öyle olacağa benzer.
Ama bunun sıradan bir “misilleme” olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Her şeyden önce seçilen hedef son derece sembolik: Her ne kadar kendisi aralarında olmasa da Başbakanlık konvoyu. Hedef sembolik olunca misillemenin ötesinde bir amaç aramak gerekecektir. Bu bağlamda iki noktanın altını çizmek istiyorum:
1) Gerek çok güçlü bir aday listesi çıkarması, gerekse YSK vetosuyla bütün ilgileri üzerine toplaması nedeniyle son günlerde Kürt siyasi hareketi denilince akla esas olarak BDP gelmeye başladı ve PKK hayli gölgede kaldı. Dolayısıyla son saldırıyı, PKK’nın kendini hatırlatması, kendisinin şu ya da bu şekilde dışlanmasına yanaşmayacağının ilanı olarak görebiliriz.
2) İlk bakışta bu saldırının, devletle düzenli bir şekilde görüşen Öcalan’ı zor durumda bırakabileceği düşünülebilir. Fakat son avukat görüşmelerinden dışarıya yansıyanlara bakıldığında Öcalan’ın görüşmelerin gidişatından pek memnun olmadığı ve PKK kartını hep elinde tuttuğu anlaşılıyordu. İşte PKK bu saldırıyı pekala Öcalan’ın elini güçlendirmek için yapmış olabilir.
İpotek kalkmıyor
PKK’nın bu tür beklenmedik ve aşırı ölçüde sansasyonel saldırıları düzenlemesinden en büyük zararı hiç kuşkusuz tüm Türkiye görüyor. Zaten kırılgan olan “iç barış”ı iyice tehlikeye atan bu saldırıların yasal Kürt siyasi hareketini de çok zor durumda bıraktığı da ortadadır. Kürt sorunuyla ilgili olarak gözler sandığa çevrilmiş ve 12 Haziran’dan sonra oluşacak olan BDP Meclis Grubu’nun performası merakla beklenirken, PKK, bu saldırıyla, yasal hareket üzerindeki ipoteğini kaldırmaya kolay kolay razı olmayacağını bir kere daha göstermiş oldu. Bakalım 12 Haziran’da seçilecek olan BDP destekli adayların bu ipoteği kaldırmaya güçleri yetecek mi?
Aslına bakılacak olursa PKK tarihinde sözünü ettiğimiz tezin geliştirilmesini mümkün kılan nice olay yaşandı. Hatta Abdullah Öcalan başta olmak üzere, değişik dönemlerde değişik PKK yöneticileri genel olarak geniş kamuoyunu fazlasıyla rahatsız eden bazı sansasyonel eylemlerin kendi bilgileri dışında kotarılmış olduğunu itiraf ettiler. Yine de bu “itiraf”ların ne derece samimi olduğu kuşkuludur. Kaldı ki PKK yöneticilerinin, ummadıkları sonuçlara yol açan kimi eylemler için “bize haber vermediler ama bizimkiler yapmış” demelerinin bir yerden sonra hiçbir anlamı yok.
PKK’nın, içindeki bazı grupların merkezden bağımsız eylemler yapabildiği bir örgüt olduğu doğrudur. Yine PKK’nın, en azından bazı kollarının, kimi iç ve dış güç odaklarının sızıp yönlendirmesine son derece açık olduğu da doğrudur. Ama bütün bunlara rağmen Başbakanlık konvoyuna saldırının örgütün merkezinin bilgi ve onayı, hatta talimatı kapsamında gerçekleştirilmiş olduğu kanısındayım.
Misillemeden öte
Peki PKK bu saldırıyı neden yapmış olabilir? Hiç kuşkusuz akla ilk olarak, son günlerde yoğunlaşan bazı askeri operasyonlar ve Tunceli’de 7 militanın öldürülmesi geliyor. PKK’nın defalarca ilan etmiş olduğu “ateşkes”, “eylemsizlik” ve “çatışmasızlık” kararlarının, yine örgüt tarafından, genellikle “misilleme” gerekçesiyle delindiğine tanık olduk. Bu sefer de öyle olacağa benzer.
Ama bunun sıradan bir “misilleme” olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Her şeyden önce seçilen hedef son derece sembolik: Her ne kadar kendisi aralarında olmasa da Başbakanlık konvoyu. Hedef sembolik olunca misillemenin ötesinde bir amaç aramak gerekecektir. Bu bağlamda iki noktanın altını çizmek istiyorum:
1) Gerek çok güçlü bir aday listesi çıkarması, gerekse YSK vetosuyla bütün ilgileri üzerine toplaması nedeniyle son günlerde Kürt siyasi hareketi denilince akla esas olarak BDP gelmeye başladı ve PKK hayli gölgede kaldı. Dolayısıyla son saldırıyı, PKK’nın kendini hatırlatması, kendisinin şu ya da bu şekilde dışlanmasına yanaşmayacağının ilanı olarak görebiliriz.
2) İlk bakışta bu saldırının, devletle düzenli bir şekilde görüşen Öcalan’ı zor durumda bırakabileceği düşünülebilir. Fakat son avukat görüşmelerinden dışarıya yansıyanlara bakıldığında Öcalan’ın görüşmelerin gidişatından pek memnun olmadığı ve PKK kartını hep elinde tuttuğu anlaşılıyordu. İşte PKK bu saldırıyı pekala Öcalan’ın elini güçlendirmek için yapmış olabilir.
İpotek kalkmıyor
PKK’nın bu tür beklenmedik ve aşırı ölçüde sansasyonel saldırıları düzenlemesinden en büyük zararı hiç kuşkusuz tüm Türkiye görüyor. Zaten kırılgan olan “iç barış”ı iyice tehlikeye atan bu saldırıların yasal Kürt siyasi hareketini de çok zor durumda bıraktığı da ortadadır. Kürt sorunuyla ilgili olarak gözler sandığa çevrilmiş ve 12 Haziran’dan sonra oluşacak olan BDP Meclis Grubu’nun performası merakla beklenirken, PKK, bu saldırıyla, yasal hareket üzerindeki ipoteğini kaldırmaya kolay kolay razı olmayacağını bir kere daha göstermiş oldu. Bakalım 12 Haziran’da seçilecek olan BDP destekli adayların bu ipoteği kaldırmaya güçleri yetecek mi?
27 Eylül 2010 Pazartesi
Kurtulmuş parti kurar mı? Kursa tutar mı?
rcakir@gazetevatan.com
Numan Kurtulmuş önce Genel İdare Kurulu’nun, ardından il başkanları ve belediye başkanlarının büyük çoğunluğunun desteğini aldı ve galiba kendisini Saadet Partisi’nden ayrılıp yeni bir parti kurmanın eşiğinde buldu. Dün bir grup muhafazakâr gazeteci ve aydınla görüşen Kurtulmuş, bugün-yarın kamuoyunun karşısına çıkıp yeni partiye start verdiklerini açıklayabilir.
Kurtulmuş liderliğindeki yeni bir partinin şansını tartışmadan önce zamanlamayı ele alalım: Anlaşıldığı kadarıyla Kurtulmuş, kayyum eliyle düzenlenecek olan SP kongresine katılmayacak ve ondan önce yeni parti için kolları sıvayacak. Bu haliyle kongreyi kazanma ihtimali çok ama çok düşük olduğu için böyle yapması isabetli olur. Aksi takdirde “kongreyi kazanamayınca çekip gitti” denir ki daha baştan Kurtulmuş ve yeni partisinin imajı ciddi bir şekilde zedelenmiş olur. Kongre demişken, eğer bazı SP’liler, Necmettin Erbakan faktörünü öne çıkarıp yapılmış olan kongrenin iptalini istediğinde Kurtulmuş bizzat olağanüstü kongreye gitmeye yanaşmış olsaydı, durum bugünkünden hayli farklı olabilirdi. Neyse, zamanı geriye sarmak mümkün olmadığı için ileriye bakmaya devam edelim..
Hem solcu, hem İslamcı
Kurtulmuş liderliğindeki yeni bir partinin şansını tartışmadan önce zamanlamayı ele alalım: Anlaşıldığı kadarıyla Kurtulmuş, kayyum eliyle düzenlenecek olan SP kongresine katılmayacak ve ondan önce yeni parti için kolları sıvayacak. Bu haliyle kongreyi kazanma ihtimali çok ama çok düşük olduğu için böyle yapması isabetli olur. Aksi takdirde “kongreyi kazanamayınca çekip gitti” denir ki daha baştan Kurtulmuş ve yeni partisinin imajı ciddi bir şekilde zedelenmiş olur. Kongre demişken, eğer bazı SP’liler, Necmettin Erbakan faktörünü öne çıkarıp yapılmış olan kongrenin iptalini istediğinde Kurtulmuş bizzat olağanüstü kongreye gitmeye yanaşmış olsaydı, durum bugünkünden hayli farklı olabilirdi. Neyse, zamanı geriye sarmak mümkün olmadığı için ileriye bakmaya devam edelim..
Hem solcu, hem İslamcı
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Gülen cemaatine yönelik ilk değil ama en inandırıcı ve en ağır suçlamalar
Hanefi Avcı’nın kitabının ana ekseninde Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki kadrolaşması ve bu kadrolar aracılığıyla yürüttüğü yasadışı faaliyet iddiaları olduğu ortada. Her ne kadar kitaptan hoşlanmayan çevreler “belge yok” dese de 557-563. sayfalarda yer alan ve cemaatten birileri tarafından daha üst bir merciye yollandığı ileri sürülen raporvari şikayet mektubu başlıbaşına yeterlidir. Avcı’nın, cemaatin Emniyet içindeki “imamı”nın “Kozanlı Ömer” kod adını kullanan Osman Hilmi Özdil adlı bir şahıs olduğunu ileri sürmesi de, bu iddiaların doğru ya da yanlış olduğunu anlayabilmek için çok önemli bir ipucudur.
Avcı ile yaptığımız NTV’deki Yazı İşleri programı öncesi Özdil’in avukatından bir ihtarname aldık. Bu da gösteriyor ki o isimde biri var. Ama kendisi ortaya çıkmış ve hakkındaki iddialara cevap vermiş değil. Adli ve idari mercilerin de kendisinin ifadesine başvurduğunu duymuş değiliz.
Avcı, Emniyet (ve devletin MİT, TSK gibi diğer kritik kurumlarındaki) cemaat yapılanmasının kendi önlerinde engel gördükleri kişi, grup, çevre ve kurumlara karşı bir dizi komplo düzenlediklerini ileri sürüyor. Ona göre Şemdinli İddianamesi, Van 100. Yıl Üniversitesi eski Rektörü Yücel Aşkın’a yönelik dava, çoğu üst düzey rütbeli subay olan birçok kişinin özel hayatlarının kayıt altına alınıp internet ve diğer medya araçları üzerinden yayılması, Erzincan’da Başsavcı İlhan Cihaner, Org. Saldıray Berk ve bazı MİT mensuplarını da kapsayan dava gibi birçok olayın arkasında Gülen cemaatinin komploları bulunuyor.
Avcı, Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Sabri Uzun, Celal Uzunkaya, Faruk Ünsal, Ahmet İlhan Güner gibi polis şeflerine yönelik soruşturma, yargılama, görevden alma, kızağa çekilme gibi uygulamaların ardında da yine cemaatin olduğuna inanıyor.
12 Ağustos 2010 Perşembe
Kılıçdaroğlu tuzağa düşüyor
Medyanın hakkını çok da yememek lazım. Liderlerin de aslında paketin kendisini çok fazla öne çıkarttıkları da söylenemez. Başbakan Erdoğan’ın (ve “evet” yanlılarının) stratejisi çok basit: Bir yandan 12 Eylül günü 12 Eylül 1980 askeri rejimiyle hesaplaşılacağını söylerken diğer yandan CHP, MHP ve BDP’nin aynı çizgide birleştiklerini ileri sürüp her üç parti tabanında rahatsızlık ve kopmalar yaratmaya çalışıyorlar.
Büyük aldatmaca
6 Ağustos 2010 Cuma
Fethullah Gülen neden kendini riske atıyor?
Bir gazeteci olarak 25 yıllardır Gülen’i, onun yazıp söylediklerini izlemeye çalışırım. Son mülakatın beni hayli şaşırttığını itiraf etmeliyim. Her şeyden önce şu noktanın altını çizmek lazım: Gülen’in, Nurcu hareketin ana gövdesinden kopup kendi cemaatini örgütlediği 1970 ortalarından itibaren Türkiye’de defalarca seçimler ve halkoylamaları yapıldı ama hiçbirinden önce bu kadar açık bir şekilde tarafını deklare ettiğine tanık olmamıştık. Çünkü Gülen stratejisini “siyasetten uzak durmak” ve “bütün partilere eşit mesafede bulunmak” ilkeleri üzerine oturtuyordu. Daha doğrusu oturttuğunu söylüyordu (ki son mülakatında referandumda bu kadar angaje olmasına rağmen aynı iddiasını koruyor ama MHP, CHP ve BDP’nin aynı kanıda olmadığı kesin) fakat onu ve cemaatini yakından takip edenler, her seçim öncesi cemaatin belli bir tercih içinde hareket ettiğini, bu tercihin de genellikle “en güçlü”den yana olduğunu biliyorlardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)