Hasan CEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan CEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Müslümanlarla Kürt sorunu ve Kürtçe eğitim!

Bir Müslüman, Cemal Uşak özeleştiri yapıyor: “Kendine mümin diyen kişiler, farklı dillerin ve kimliklerin özgürlüğünü kabul etmeli ve bu özgürlüğün temini için elinden geleni yapmalıdır. Dindarlar bu sorumluluğu yerine getiremediler.”

15 Eylül 2011 Perşembe

Erdoğan’a verilen gazın ölçüsü...

Başbakan Erdoğan’ın Mısır-Tunus-Libya gezisi elbette önemli. 11 Eylül ve Arap Baharı, Türkiye’nin doğu ve batıdaki ‘borsa değeri’ni arttırdı. Ama abartmamak şartıyla...

Başbakan Erdoğan’ın Mısır-Tunus-Libya’yı kapsayan Arap Baharı turu elbette önemli.
Altı çizilmesi gereken bir gezi.
Arap dünyasına açılmanın, başta ekonomik ve siyasal açılardan olmak üzere Türkiye’ye birçok yararı var.
Arap âlemiyle ilişkilerinin gelişmesi, Türkiye’nin Batı’yla, Amerika’yla, Avrupa’yla ilişkilerini de olumlu etkiler.
Şöyle söylemek mümkün:
Doğu’ya açılan pencerelerin çoğalması, Türkiye’nin Batı nezdinde de daha çok ağırlık kazanmasını sağlar.
Türkiye böyle bir ülke.
Hem Doğu’ya hem Batı’ya eşzamanlı bakabiliyor.
Bir başka deyişle:
İlle de Batı, ille de Doğu değil!
İkisi, Türkiye açısından birbirinin alternatifi değil çünkü. Böyle bir saplantı, Türkiye’yi çıkmaza sürükler.
Türkiye bu nedenle ABD’den, AB’den vazgeçmeden Arap ve İslam âlemiyle de, Rusya’sıyla da, Çin’iyle de ilişki modellerini oluşturup her yöndeki yürüyüşünü devam ettirmek zorunda.
Ettiriyor da...

5 Ağustos 2011 Cuma

Kürt sorunu: Bardağın dolu ve boş tarafı!

Bir Kürt aydını ve hassasiyeti... Onu neler incitebiliyor? Kendini hâlâ nasıl aşağılanmış hissediyor?.. Yeni İçişleri Bakanı Şahin’in sözlerini neden ayrımcı buluyor, niye rahatsız oluyor?..

Sevgili arkadaşım Ümit Fırat’tan mektup var. Bir aydının Kürt olarak günümüzde duyarlı olduğu konuları anlatan mektubunu köşeme alıyorum.

Sevgili Hasan,
Geçen ay uzun yıllardır gidemediğim memleketim Kiğı’ya gittim.
Kiğı, Bingöl’e bağlı büyük bir ilçe iken, benim hâlâ tümünü de Kiğı olarak hissettiğim ve uydurulmuş isimlerle kendisinden koparılmış üç yeni ilçe ile birlikte dörde bölünmüş.
Bölgedeki birçok il ve ilçeye defalarca gitmiş, Kürt meselesi hakkında çeşitli sıkıntılara tanık olmuş, yaşamış ve dile getirip talep etmiş bir insanım.

Yer adları meselesi...

2 Ağustos 2011 Salı

Genelkurmay’dan internet siteleri, hükümeti yıpratmak için...

ASKER SORUNU DEYİNCE... 2

Asker 2000’lerde kendi ‘vesayeti’ni sürdürmek istedi ama sürdüremedi. Erdoğan teslim olmadı. Cumhurbaşkanı Gül-Başbakan Erdoğan ikilisi, bugüne kadar demokratik hukuk devletinin yolunu tıkamış olan askeri vesayetin çözülüşüne giden yolların taşlarını döşediler


Tam 43 tane internet sitesi... Genelkurmay tarafından kurduruluyor.
Karar, emir-komuta zinciri içinde alınıyor, yani ‘birinci başkan’a kadar uzanıyor.
Ne yapıyor bu siteler?
Erdoğan hükümeti aleyhine yayın...
İftira kampanyaları...
Ak Parti hakkında kara propaganda...
Ama yakayı ele veriyorlar.
Şimdi adı internet andıcı olan iddianameyle, aralarında Ege Ordu Komutanı’nın ve 5 muvazzaf generalle amiralin de bulunduğu 22 sanık hakkında ağır hapis cezaları istenmekte...
Sözü uzatmak yersiz.
Sadece bu örnek bile tek başı

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Terörist mi, özgürlük savaşçısı mı?

Kulağıma eğiliyor: “O düşmanını yüreğinle affedemezsin ama aklınla affedebilirsin, eğer barış diyorsan...” Peki, bu saat ne zaman çalar? İki taraf da birbirini şiddetle tüketemeyeceğini anlayınca...


EDİNBURGH
Dokuz asırlık bir şato, İskoçya’nın en eskisiymiş. “27 kral ve kraliçe gördü bu şato” diyor. Çoğu avlanmak için gelirmiş...
Akşam yemeği.
Şatonun kapısında etekli bir İskoç tarafından karşılanıyoruz, pür ciddiyet gaydasını çalıyor.
Şömine çıtır çıtır...
Ayaküstü sohbet.

28 Temmuz 2011 Perşembe

‘Çatışmayı bırakarak siyasal olarak anlaşabiliriz dedik’

Adı Gerry Kely, Kuzey İrlanda parlamentosunda Sinn Fein milletvekili. Anlatıyor: “Gençliğimizde bize, Katoliklere kötü davranıyorlardı. Britanya’nın sömürgesiydik. Eşitlik yoktu, adalet yoktu. IRA’ya böyle üye oldum. Toplam on beş yıl hapis yattım. Sonra silahı bırakıp Sinn Fein’e, politikaya katıldım. İki taraf da birbirini yenemeyeceğini anlamıştı çünkü...”


BELFAST

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Şehitler için elbette ağlayalım ama...

Eğer devlet adamlığı varsa, eğer liderlik varsa, önce yapılacak iş parmakların mutlaka tetikten çekilmesini sağlamaktır. Yoksa yine oğullar ölür, analar ağlar, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi...

Demek ki yetmedi bu kadar kan ve gözyaşı... Demek ki yetmedi anaları bugüne kadar ağlatan acılar...
Demek ki bu topraklar hâlâ doymadı, yaşanmış olan korkunç trajedilere...
Demek ki hâlâ olgunlaşamadık.
Demek ki daha hâlâ birbirimizi tüketebileceğimizi sanıyoruz.
Demek ki hâlâ acı çekmek zorundayız, oturup barışı konuşmak yerine...
Demek ki, ille de acı çekmek lazım bu topraklarda yaşamak için...
Öyle mi?..
Ne yazık.
Silvan’daki 13 şehit asker elbette içimi acıtıyor. PKK’nın bu saldırısını elbette kınıyor ve barışa bir darbe olarak görüyorum.
Ve aynı şeyleri söylüyorum.
Asker de şehit olmasın, PKK’lı da!
Silah ve şiddet çıkmaz yoldur çünkü.
Silahın kullanım süresi doldu.
Parmaklar tetikten çekilsin!
Sabırla, inatla barışı konuşalım.
Ve barışın arkasına siyasal kararlılığımızı, devlet adamlığımızı, liderliğimizi koyalım.
Başka çaremiz yok.
Aklın yolu budur.
Gazete manşetlerine bakıyorum:

25 Haziran 2011 Cumartesi

‘Sorun Apo’da değil bizde, hâlâ tek devlet haline gelemedik!’

‘Devletin yüksek bir şahsiyeti’ Cengiz Çandar’a diyor ki: “Devlet 1999’dan beri görüşüyor Öcalan’la. Onda bir sorun yok, sorun bizde... Biz hâlâ tek devlet haline gelemedik.”


Önümde TESEV’in yeni raporu, Cengiz Çandar imzasını taşıyor. Uzun bir adı var:
“Dağdan İniş-PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması...”
On aylık bir saha çalışmasının ürünü olan yüz sayfalık bir rapor.
Cengiz Çandar’ın bu süre içinde nasıl çalıştığını iyi biliyorum.
Kandil’den Irak Kürdistan’ına, Bağdat’a, Brüksel ve Washington’a, Almanya’daki değişik duraklara, elbette Ankara’ya, hükümetle devlete, Diyarbakır’la Hakkâri’ye uzanan yolculuklarda şekillenmiş bir rapor.
Bir masa başı gazetecisi olmayan Cengiz Çandar, Kürt sorununu kitaplardan değil, hayatın içinden bilen ender kişilerden biridir.
Gazetecilik heyecanı tükenmez. Kendi kendisiyle yarışı da hiç bitmez.
Bu arada güncel gerçeğin peşinden koşarken, hem tarihi ve coğrafi, hem de akademik referansları yazı ve röportajlarından hiç eksik etmez.
“PKK nasıl silah bırakır?” raporu da Cengiz Çandar’ın kırk yıldır süren bu gazetecilik maratonunda yeni ve güzel bir aşama.

23 Haziran 2011 Perşembe

Ak Parti inşallah tutumunu gözden geçirir!

Hem Hatip Dicle olayında bu kadar katı davranacaksınız, hem BDP’ye bu kadar sırtınızı döneceksiniz, hem de Kürt sorununu çözüm rayına oturtacak yeni bir anayasa yapacaksınız barış için! Pek inandırıcı değil

Bu yazıma şöyle başlamıştım: Önce Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi...
Arkasından, CHP listesinden milletvekili seçilen Balbay ve Haberal’ın tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesi...
Ve Güneydoğu’dan gelen haberler...
BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekillerinin bazı ‘somut adımlar’ atılıncaya kadar Meclis’e girmeme yolundaki açıklamaları...
Yani boykot!
Hava hiç hoş değil.
Siyaset yeniden geriliyor.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Evet, kaos ortamına geçit vermeyelim!

Ahmet Türk, “Türkiye’yi kaos ortamına sürüklemek istiyorlar” demiş... Evet, isteyenler var. Ama onların değirmenine su taşımaktan kaçınmak da hepimizin görevi...


Türkiye’nin sükunete, huzur ortamına ihtiyacı var. Siyaseti soğutmak zorundayız.
12 Haziran döneminde olağanüstü yükselen siyasal tansiyonu düşürmek bir görev, hatta en önde gelen bir sorumluluktur.
Bu görev ve sorumluluğun bilincinde olması gerekenler ise öncelikli olarak siyasetçilerdir.
Bu bakımdan siyaset kurumunun yanı sıra, kendine düşen sorumluluk payını üstlenmek durumunda olan bir güç daha var:
Yargı!
Özellikle yüksek yargının yakın zamanda aldığı ve şu günlerde almakta olduğu bazı kararların ‘siyasal barış’la ilgili olumlu bir katkısından söz edilemez.
Bu açıdan en çarpıcı örnek Hatip Dicle’ye ilişkin kararlardır.
Halen KCK davasından tutuklu olarak yargılanan Hatip Dicle 12 Haziran’da 80 bin oyla Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçildi.
BDP’nin desteklediği Dicle hakkında 12 Haziran öncesi ‘terör örgütü propagandası’ suçundan bir mahkûmiyet kararı verilmişti.
Bu mahkûmiyet, ilginç bir zamanlamayla, Yargıtay tarafından seçimin hemen ertesinde onaylandı.
Kısa adı YSK olan Yüksek Seçim Kurulu da, Yargıtay’ın bu onama kararına dayanarak önceki gece Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürdü.
Ve 80 bin oy boşa gitti.

21 Haziran 2011 Salı

CHP ne zaman ciddiye alınır?..

Sayın Kılıçdaroğlu; “CHP neden kaybediyor, Ak Parti niçin kazanıyor?” sorusunu ciddiyetle araştırmak yerine, kabahati önce halkta aramak hiç yakışık almadı


Stockholm sendromu... Kendisine eziyet edeni sevmek diye tarif edilebilir.
Anlaşılan o ki, Kılıçdaroğlu partisinin yetkili organında, Ak Parti’nin yüzde 50 oyundan söz ederken, ‘Stockholm sendromu’ benzetmesi yapmış...
Ama nasıl yapmış, AK Parti’ye oy verenleri hangi bağlamda böyle bir illetin kurbanı olduklarını öne sürmüş, pek o kadar belli değil.
Bu konuda Kılıçdaroğlu kampından tek tük tevil çabaları da görülüyor.
Ancak inandırıcı olmaları güç.
CHP Genel Başkanı’nın böyle bir benzetme yapabilmiş olması gerçekten vahim.
Bilinçaltındaki bir şeylerin dışavurumu da olsa, bilinçli de olsa vahim...
Her şeyden önce bu benzetmede seçim sandığına dönük bir güvensizlik, halkın oyuna dönük inançsızlık söz konusu.
Halk benim partime oy verirse iyi, vermezse kötü zihniyetiyle demokrasi bağdaşmaz.
Bu millet 1950’lilerden beri kendisine eziyet edenlere mi seçim kazandırdı, oy attı?
Kılıçdaroğlu bunu mu ima ediyor?
Türkiye’de askeri darbeler hep seçim sandığına güvenmeyenler tarafından yapıldı.
Bu milletin ne zaman ‘demokrasi’ye layık olacağı konusunda kendisini yetkili gören askeri cuntalardı darbeleri yapan, muhtıraları veren.
2000’li yılların darbe tertiplerinde, Sarıkız gibi darbe tezgâhlarında hep bu zihniyet rol oynadı.
“Türkiye henüz demokrasiye hazır değil; baksanıza her seferinde sandıktan irtica çıkıyor; önce bir mıntıka temizliği yapalım, sonra zamanı gelince seçime gideriz” diyenler, ülkede darbe ortamını oluşturmak için olmadık fırıldaklar çevirdiler.
Ergenekon’un özü budur.
Balyoz’un özü budur.
Komuta kademesinde yukarılara doğru sirayet etme sinyalleri veren ıslak imza ya da ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın özü budur.
“Baykal CHP’si”nin selam durduğu 27 Nisan E-Muhtırası’nın da özü bundan farklı değildir.
Halkın oyunu umursamayanlar, hatırlayın, 2007 genel seçimlerinden sonra da Ak Parti’nin yüzde 47’sini küçümsemişlerdi.
Cahil halk demişlerdi.
Bidon kafalı demişlerdi.
Eğitimsiz halk demişlerdi.
Göbeğini kaşıyan adam demişlerdi.
Sayın Kılıçdaroğlu;
Siz de şimdi biraz incelterek, belki biraz entelektüel sos katarak Stockholm sendromu dediniz.
Yazık!
“CHP neden kaybediyor, Ak Parti niçin kazanıyor?” sorusunu ciddiyetle araştırmak yerine, kabahati önce halkta bulmak, halkta aramak hiç yakışık almadı.
Sayın Kılıçdaroğlu;
Bu öylesine bir tavır ki, Baykal’ın 27 Nisan’ı sahiplenmesiyle ya da yine Baykal’ın ‘Ergenekon avukatlığı’na soyunmasıyla sizi, özünde, aynı çizgiye getirip bırakabiliyor.
Ali Bayramoğlu dün köşesinde şu isabetli satırları yazmıştı:
“Bir siyasi yapı neden krize düşer?
İhtiyaçları farklılaşan, yapısı karmaşıklaşan bir toplumun yenilenen, artan, nitelik değiştiren taleplerine yanıt vermeyi reddederse düşer.
Yani bu talepleri ve talep sahiplerini sisteme entegre edebilecek sosyal, kültürel, siyasi önlemlere yanaşmazsa düşer.
Yani değişimi hastalıklı bir gelişme olarak görürse düşer...
Çünkü bu durumlarda, toplumsal gidişatı göremez, yönlendiremez hale gelir.
Bu durum kuralsızlığa, ilkesizliğe, hepsinden önemlisi otoriterleşmeye hız kazandırır.
Baykal’ların, Sav’ların gemi azıya aldığı, iktidar mücadelesi havasına girmiş bir CHP’de, sosyal demokratlara düşen ilk iş düşünmek, yaşadığı ülkeyi hatırlamak, tanımaktır.” (Yeni Şafak, 21 Haziran 11, s.3)
CHP ne zaman ciddiye alınır sorusunun yanıtlarından biri de bu satırlarda yer alıyor.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Silah ve şiddetle Kürt kimliği!

Silahlara veda ve kimliğe saygı, kalıcı barış ancak böyle kurulur. Acılardan kaynaklanan olgunluk, güçlü liderlik ve devlet adamlığıyla birleşebilirse, barışın temelleri sağlam atılabilir.


Gidin askere sorun: Kürt meselesinde silah artık çare mi diye... Elde silah dağda hâlâ PKK’yı kovalayarak bu mesele biter mi diye...
Yanıt hayır çıkar.
Gidin Kandil’e sorun:
Silah ve şiddetin kullanım süresi doldu mu diye... Silahlı mücadelede artık yolun sonuna gelindi mi diye...
Yanıt evet çıkar.
Gidin hükümete sorun:
Devletin bunca yıldır güvenlik politikalarını öne çıkaran ‘sopa’ politikaları devam etsin mi diye...
Yanıt hayır çıkar.
Gidin İmralı’ya sorun:
Silahlı mücadele devam etsin mi diye...
Yanıt hayır çıkar.
Bir ‘mutabakat’tan söz ediyorum.
Elbette genel bir mutabakat...
Özeti şu:
‘Silah’ın kullanım süresi doldu.
Ama bir mutabakat daha var.
Bu da ‘kimlik’le ilgili.
Gidin askere, Ankara’ya sorun:
Cumhuriyet’in kuruluşundan beri reddedilen Kürt kimliği yok oldu mu diye...
Yanıt evet çıkabilir mi?..
Aynı soruyu kime isterseniz sorabilirsiniz. Ama aklı başında hiç kimse bugün artık Kürt kimliğini reddedemez, inkar edemez.
Şimdi iki genel mutabakat var.
İlki, ‘silah ve şiddet’in devrini doldurmuş olması... Diğeri, ‘Kürt kimliği’nin tanınmış olması...
Bu iki genel mutabakat noktasına kolay gelmedi Türkiye. Çok acı çekti. Oluk gibi kan ve gözyaşı aktı.
Ülkenin kalkınmasına, refahına yatırılacak kaynaklar, silaha ve savaşa harcandı. Türkiye yalnız kalkınma değil, demokrasi ve hukuk yolunda da fena halde tökezledi.
Ne yazık ki, böylesine korkunç bir bedel ödeyerek gelindi, bu iki genel mutabakata:
Silahlara veda!
Kimliğe saygı!
Önümüzdeki dönemde barış ancak bu iki ayağın üstünde kurulabilir.
Ayrıca bu bir başlangıç noktasıdır.
Geçmişte yaşanmış olan acıların getirdiği olgunluk, eğer liderlik ve devlet adamlığıyla birleşebilirse, Türkiye’de de barış ve huzurun temelleri sağlam atılabilir.
Güney Afrika’da böyle oldu.
İrlanda sorununda böyle oldu.
İspanya’da böyle oldu.
Liderler kararlı davrandı, devlet adamlığı devreye girdi ve taraflar, mazide yaşanmış acıların esiri olmadılar.
Önce silahlar sustu.
Parmaklar tetikten çekildi.
Zamana şans tanındı.
Sabırla davranıldı.
Gizli ve açık her türlü diplomasiden yararlanıldı.
Ve uzlaşma fikri hiç unutulmadı.
Soruyorum, bizde neden olmasın?
Yeterince acı çektik çünkü...
İktidarıyla muhalefetiyle siyaset kurumunda olumlu bir havanın uç verdiği söylenebilir.
Artık Baykal sahnede yok.
Erdoğan’la Kılıçdaroğlu uzlaşabilir.
İmralı’yla Kandil sinyalleri de iyi.
36 milletvekiliyle ve büyük bir seçim başarısıyla Meclis’e gelmekte olan BDP’nin barış yolunda -yemin gibi- krizlere yol açacağını sanmıyorum.
Uzun lafın kısası:
12 Haziran sonrası barış açısından hayati önem taşıyan yeni anayasa yolunda Türkiye eğer yol alabilecekse, silah ve kimlik konusundaki bu iki genel mutabakat, yolculuğu hakikaten kolaylaştırabilir.
Son söz Bacon’dan:
Yeni çareler bulamayanlar, yeni kötülükler beklesin.
Seçim notlarının yedincisi yarın.

10 Haziran 2011 Cuma

Sözüm Erdoğan’a: Elde yağlı urganla siyaset yapılmaz demokrasilerde...

Aslında lafı fazla uzatmak istemiyorum. Kısa bir yazı olabilir bu.
Ben idam cezasına karşıyım.
Kim olursa olsun karşıyım.
İskilipli Atıf Hocalar’ın da, Menderesler’in de, Talat Aydemirler’in de, Deniz Gezmişler’in de, Erdal Erenler’in de, Öcalanlar’ın da idam sehpalarına gönderilmesine karşıyım.
Bu benim savunduğum bir ilke.
Ölüm cezasına inanmıyorum.
Devlet Bahçeli, bir seçim kampanyası sırasında kürsüden Öcalan için yağlı bir urgan fırlattığı vakit dehşete kapılmıştım. O urganın defalarca gösterildiği televizyon ekranlarına bakamamıştım.
Şimdi sıra anlaşılan Erdoğan’da.
Yazık.
İdam cezası üzerinden siyaset yapıyor, oy avcılığına çıkabiliyor. MHP’yi yüzde 10 barajının altına iteceğim diye ‘yağlı urgan’dan medet umabiliyor.
Gerçekten çok yazık.
Veya çok acıklı!
Erdoğan diyor ki:
“Ben olsam asardım!”
Devam ediyor:
“Öcalan ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildikten sonra iktidarda kim vardı? Merhum Ecevit, Bahçeli, Yılmaz. Ve idamı ne oldu, ertelenmesine dair karar verildi. Altında kimlerin imzası var? Ecevit, Bahçeli, Yılmaz. Ey Bahçeli, sen bunun hesabını nasıl vereceksin? Eğer siz o zaman bunu ertelemeseydiniz, sümen altı yapmamış olsaydınız, şu anda bu iş çoktan bitmiş olacaktı. Bu ülkenin gündeminde de bu tür bir şey olamayacaktı.”
Lafı uzatmak yersiz.
“Ben Öcalan’ı asardım” diyebilen bir Erdoğan...
İdamı savunan bir Erdoğan...
Ölüm cezası üzerinden siyaset yapan, oy avcılığı yapabilen bir Tayyip Erdoğan...
Böyle bir Erdoğan, yarından sonra nasıl olacak da, barış ve demokrasi açısından bu ülkenin bir numaralı sorunu olan Kürt meselesini çözüm rayına oturtabilecek?..
Sözüm Erdoğan’a:
Elde yağlı urganla siyaset yapmanın demokrasilerde, özgürlük ve insan hakları düzenlerinde yeri yoktur.



Ahmet Altan’dan Tayyip Erdoğan’a!
Başbakan Erdoğan bir yazısından dolayı Taraf’ın Başyazarı Ahmet Altan hakkında suç duyurusunda bulundu ve hapse atılmasını istedi. Ahmet Altan önceki gün mahkemede savunmasını yaptı. Bu savunmanın bazı bölümlerini köşeme alıyorum.
* * *
Sayın Yargıç,
Beni buraya, hapse atılmamı isteyerek gönderen adam, bu ülkeye çok yararlı hizmetleri olmuş, değerli bir adamdır.
Kendisi de sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış biridir. Benim hapsedilmemi isteyen adam, bu ülkenin başbakanıdır.
Bir zamanlar şiir okuduğu için sistemin efendileri tarafından hapsedilmiş bir kurbanın, kendisi iktidara geldiğinde yazarların hapsedilmesini isteyen birine dönüşmesi, o adamın geçtiği yollarda yaşadığı yenilgilerden değil, zaferlerden dolayı yolunu şaşırdığını gösterir.
Bugün benim burada yazdığım bir yazıdan dolayı sanık sandalyesinde oturmama yol açan mesele, Başbakan’ın bir heykel hakkındaki haksız, yersiz, haddini fevkalade aşan bir hüküm vermesiyle başladı. Kars’taki bir heykele “ucube” diyerek, yıkılmasını istedi.
Kendisi hakkında yazılmış bir yazı karşısında gösterdiği tepki, o yazıyı yazanın hapsedilmesini istemek olacak kadar kendisini önemseyen biri, bir başkasının eseri hakkında bu kadar rahatça aşağılayıcı sözcükler kullanabiliyorsa ve bunu doğal buluyorsa, o adam kendisini kutsallaştırmaya, başkalarını ise saygıyı hak etmeyen insanlar olarak görmeye başlamış demektir.
Ülkemiz çirkin heykellerle, çirkin binalarla dolu, şehir meydanlarında fevkalade kötü yapılmış Atatürk heykelleri, her yanda inançlı insanların da yakınmasına neden olan estetik yoksunu camiler var.
Başbakan, çirkin bulduğu herhangi bir Atatürk heykeline ya da camiye “ucube” diyebilir mi, onları yıktırtabilir mi, cesareti buna yeter mi?
Onlara dokunamayan birinin sahipsiz bir heykeltıraşın heykelini aşağılayarak yıktırtması nasıl tarif edilebilir?
Bir başbakan “beğenmedim” diyerek bir heykeli nasıl yıktırır?
Hangi hakla yıktırır?
Allah muhafaza bu başbakan roman okumaya başlarsa ne olacak, bir düşünün.
Başbakan beğenmediği için Madam Bovary’yi, kocasını aldatan bir kadını anlattığı için Anna Karenina’yı meydanlarda mı yakacağız?
Sokaklarda henüz kitap yakmamayı, Başbakan’ın roman okumamasına mı borçlu olacağız?
Başbakan kendini her türlü eser hakkında hüküm verecek kadar yetkin ve beğenmediği her şeyi yok ettirecek kadar güçlü görüyorsa, Türkiye’de bütün sanat eserlerinin kaderi Başbakan’ın iki dudağı arasına mı sıkışacak?
Buna itiraz etmeyecek miyiz?
Buna isyan etmeyecek miyiz?
Sayın Yargıç,
Vereceğiniz karar benimle ilgili olmayacak.
Siz bu ülkenin hukukunun, keyfi davranışlara, gücün hoyratça kullanılmasına, güçsüzlerin ezilmesine cevaz verip vermediğine karar vereceksiniz.

6 Mayıs 2011 Cuma

Yaşadığından utanarak yaşamak!

AĞITLAR VE ZILGITLARLA GEÇEN BİR HAYAT

Biz dört çocuğunu yolcu eden Diyarbakır’ın kopup gidişini izlerken, Kastamonu’da da bir polis memuru pusuya düşürülen bir konvoyda öldürüldü.
Önce el bombası atmışlar sonra taramışlar.
O genç polisi de aksakallı başka ihtiyarlar uğurlayacak.
Diyarbakır’daki acıyı ve nefreti Kastamonu’da da göreceğiz.
Yedi gerillayı Dersim Dağları’nda vurdular, bir genç polisi Ilgaz Dağları’nda.
Gençler ölüp gidiyor.
Sessiz ihtiyarlar, kederli kadınlar kalıyor geriye.
Daha ne kadar gençleri ihtiyarlara gömdürteceğiz?
Daha ne kadar ağıt söylenecek, daha ne kadar zılgıt çekilecek?
Diyarbakır’ı, Dicle’yi, Ilgaz’ı, dağları, ormanları, ihtiyarlığı biliyorum.
Benim de aksakallarım var, ben de her cenazede saf tutuyorum.
Tabutların üstündeki bayraklara bakmıyorum, hiçbir bayrak, onun altında genç bir ölünün yattığını unutturmuyor bana.
Gün gün azalan bu ömrüm, çocukların ölmemesi için yalvararak, her ölümle biraz daha solarak geçiyor.
Çocukların ölümünden bir fayda çıkmayacağını, bu karşılıklı ölümlerin bir derde deva olmayacağını, tek çarenin gençleri yaşatmak olduğunu biliyorum.
Bilmek bir işe yaramıyor.
Cenazeleri görüyorum yalnızca, susan şehirleri, saf tutan ihtiyarları, ağlayan kadınları görüyorum, patlayan silahları, intikam yeminlerini, öfkeli nutukları duyuyorum.
Bu savaş bitecek, bu savaş bitecek ama bitene kadar daha kaç genci gömeceğiz? Daha kaç genç sakallarına ak düşmeden toprağa düşecek?
Diyarbakır’ın nar ağaçları çiçeklenmiştir, o çiçekler meyveye dönmeden daha kaç çocuk can verecek?
Diyarbakır’ı bilirim, Ilgaz’ı bilirim.
Ölüm çıkar yol değil.
Bunu bilirim.
Bunu bilmenin bir işe yaramadığını da bilirim.
Bunları bilen, her cenazede saf tutan aksakallı, çaresiz bir ihtiyarım.
Gençler ölür.
Ben yaşadığımdan utanarak yaşarım.
________________
Yukarıdaki satırlar benim değil.
Ahmet Altan’ın (* ).
Ben bu kadar güzel yazamam.
Bunlara daha ne eklenebilir ki?
Dersim Dağları’nda pusu kurup gerillayı vurdular, Ilgaz Dağları’nda da pusu kurup polisi...
Yazık değil mi?
Evet, ölüm çıkar yol değil!
Bu klişeyi kim bilir kaç kez yazdım.
Yazıyorsun ama değişmiyor.
Dağlarda da dolaştım.
PKK’lının dünyasını da, askerin dünyasını da anlamaya, hissetmeye çalıştım.
Gerillayla da, askerle de, polisle de konuştum yıllar yılı.
Ölümler bitsin diye... Ölümler çıkar yol değil diye... Silah ve şiddet çıkmaz yol diye...
Şimdi oturdum yine yazıyorum, Kürt sorunu üzerine ikinci kitabımı...
Ölümler bitsin diye yazıyorum.
Bitecek mi, bilemiyorum.
Bir gün mutlaka bitecek.
Ama kan ve gözyaşı bugün hâlâ yakamızı bırakmış değil.
Kimi zılgıt çekiyor.
Kimi ağıt yakıyor.
Diyarbakır’da PKK’lının cenazesi kalkıyor, taziye çadırları kuruluyor.
Kastamonu’da polis memurunun cenazesi kalkıyor, cami avlusu doluyor.
Yazıktır, günahtır.
Sevgili Ahmet’in dediği gibi:
“Gençler ölür, ben yaşadığımdan utanarak yaşarım.”
_____________________________
* Ahmet Altan’ın 5 Mayıs 2011 tarihli Taraf’taki başyazısından bir bölüm.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Evet’le hayır çantada keklik değil!

21 Temmuz 2010

Önümüzdeki 12 Eylül’de referandum var! Evet mi, hayır mı?..
Bu soru siyaset gündemine çoktan oturmuş durumda.
Erdoğan’la partisinin ‘yeminli düşmanları’ ve Ak Parti’yi bir an önce iktidardan uzaklaştırmak isteyenler hayır için çalışıyor.
Buna karşılık Erdoğan’la kurmayları da ‘evet’in kendi gelecekleri açısından ne denli yaşamsal olduğunun bilincinde olarak Anadolu yollarına çıkıyorlar.
Evet, hele farklı bir evet, bir yandan Kılıçdaroğlu’na ciddi bir darbe indirecek, öte yandan Erdoğan’ın genel seçimlerde elini güçlendirecek.
Bu nedenle önce 12 Eylül referandumu, sonra 2011 genel seçimleri, Erdoğan’ın ‘gelecek planlaması’nda iki yaşamsal duraktır.
Bu iki durak iyi geçilirse, Erdoğan’ın Çankaya yolu için düğmeye basacağı söylenebilir. Halk oyuyla beş yıllığına seçilecek cumhurbaşkanı ve başkanlık, yarı başkanlık gibi sistem değişikliği arayışları da bu çerçevede yer alıyor.
İşte, Erdoğan’ı iktidardan düşürmek ya da onun elini kolunu en azından bir koalisyon ortağıyla bağlamaktan yana olanlar, bu kez Erdoğan’ın Çankaya yolunu şimdiden kesmenin peşindeler.
Ve bu açıdan ilk aşama 12 Eylül.
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu için olmak ya da olmamak diye de nitelenebilecek bir mücadele sürecine giriliyor.
Evet mi, hayır mı?
Her ikisi de çantada keklik değil.