Mümtaz'er TÜRKÖNE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mümtaz'er TÜRKÖNE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Helikopterin sökülen parçaları

Muhsin Başkan'ı sevenlerin bir kısmı, samimiyetle suikast iddiasında ısrar ediyorlar. Israrın ötesinde adeta temenni ediyorlar.

Belki biraz da bu suikast tartışmaları ile onun aziz hatırasını daha diri tutuyorlar. Bir helikopterin içinde sıradan bir ölümü ona yakıştırmak yerine, her türlü hayal gücünü kışkırtan suikast tartışmalarının gizemine sığınıp teselli buluyorlar. Muhsin Başkan'ın kaybı çok erkendi. Hepimiz hazırlıksız yakalandık. Hele bu kadar hızlı, bu kadar iddialı ve dolu dolu yaşarken.

16 Eylül 2011 Cuma

PKK ve MİT

Benim anladığım sadece çözüme yönelik güçlü ve kararlı bir iradenin mevcudiyeti. Türkiye'nin terör sorununu çözmek üzere iş başında risk alan siyasetçiler var.

Daha ötesi risk alan devlet adamlarının önü, hükümet tarafından sonuna kadar açılıyor. Hakan Fidan'ın MİT Müsteşar Yardımcısı görevinde iken PKK'nın lider kadrosundan Sabri Ok ve Zübeyir Aydar ile yaptığı görüşmenin, daha ötesinde konuşulan konuların başka bir anlamı var mı?

Hükümetin onayı ve talimatıyla, devlet adına Abdullah Öcalan'la görüşmeler yürütüldüğü zaten biliniyordu. Benzer görüşmelerin PKK'nın lider kadrosu ile Avrupa'da sürdürüldüğü, hatta İmralı ile PKK'lılar arasında devlet kontrolünde haberleşmenin sağlandığı ve bunlardan altıncısına, 2010 yılının başlarında Başbakan'ı temsilen Hakan Fidan'ın da katıldığı toplantının dinleme kayıtlarından anlaşılıyor. Konuşulanları öğrenince sorulacak soru çok basit: 'Eee, ne olmuş?'

10 Eylül 2011 Cumartesi

12 Eylül ve Mustafa Pehlivanoğlu

Gönüllerde Birlik Vakfı bugün 17.30'da Ulucanlar Cezaevi'nde "12 Eylül 1980-Görülmüştür" başlığıyla bir etkinlik düzenliyor.

Bu etkinlikte ben de yer alacağım. İnsanı insan yapan, beşerî hafızası. Türkiye büyük zulümler yaşadı. Bu zulümleri unutmadık. Unutmadığımız içindir ki bugün benzer zulümlere hazırlananlar soluğu önce savcı karşısında alıyor, sonra masum insanları tıkmayı düşündükleri cezaevlerinde ziyaretçilerine kirli çamaşırlarını verip temizlerini alıyorlar. Versinler ve alsınlar. Yakın tarihimizde çok fazla yıkanmayı bekleyen kirli çamaşır var. Kardeş kavgasını, vatandaşa kurulan komploları, cinayetleri, hatta katliamları engellemenin en kolay yolu, silahla darbe yapmaya niyetlenenleri orada tutmaktan geçmiyor mu? Üstelik cezaevleri ne için?

5 Ağustos 2011 Cuma

'AK Parti'nin Ordusu?'

'AK Parti'nin ordusu da oluyor' demiş, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce.

'Süngüden kurtulalım derken Tayyip'in copu geliyor' diye eklemiş. CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk'ün ilk gün dört komutanın istifasını 'demokratik tepki' olarak nitelemesi ve tam tersini söyleyen Avrupa Parlamentosu raportörünü kınaması kamuoyunun ortak kanaatine aykırı idi ve insaf ölçülerinin dışında kaldı. CHP Genel Başkanı ise henüz konuşmadı ve bir tavır ortaya koymadı.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Albay Dursun Çiçek'in onuru

Albay Dursun Çiçek'e karşı, 'ıslak imza'sı ile gündeme geldiği tarihlerden beri sebebini tarif etmekte zorlandığım bir sempati duymuştum.

Beyaz üniformalı fotoğrafında ve ekranlara ilk düşen ve tekrar tekrar gösterilen sivil görüntülerinde fazlasıyla bize, yani bu topraklara ait bir şeyler vardı. Tevazû, onur ve hüzün; benim yüzünde okuduklarım bunlardı. Yaptığı iddia edilen işi şiddetle eleştirirken bir yandan da dünyasını anlamaya çalıştığım bu Türk subayının onurunu savunan yazılar yazdım. Hatta onu, uğradığı haksızlıkla tarihe geçen Fransız subayı Dreyfüs'e benzettim.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Askerimizi sevelim!

Ramazan'ın ilk günü, temmuz sıcağında askerde tuttuğum oruçları hatırladım.

Askerliğimi Erzincan'da kısa dönem yaptım. Mamak Askerî Cezaevi'nden yeni çıkmıştım. Aynı hâkî renk, aynı kurşunî duvarlar, aynı sloganlar; ama bana 59. Topçu Tugayı cennet gibi gelmişti. Daha başında telaşla gün saymaya başlayan tertiplerimle, Mamak tecrübesiyle sakin, sabırlı ve barışçı ilişkiler kurmuştum. Sabah içtimaına, dipçik numarası 229 olan M 1 tüfeğinin namlusuna bir papatya yerleştirerek çıkardım. Yemekler aşçıya göre değişir; genellikle yenilecek durumda olurdu. Dostluklar sıcaktı. Hafta sonu izinlerinde bir kahvede lavaş ve tulum peyniri ile kahvaltı yapmak inanılmazdı.
Askerlikte neredeyse kuraldır. Bölüğünüzün içinde mutlaka kafanızın uyuştuğu sıkı arkadaşlar bulursunuz; aynı zamanda hoşlanmadığınız tiplerle birlikte yaşamak zorunda kalırsınız. Bölüğümüzde şirretliği ile herkese boyun eğdirmiş biri vardı. Yemek ve kantin kuyruğunda sıraya riayet etmez, mutfak nöbetlerinde elini bir şeye sürmezdi. Bulaşmadığı ve sindirmediği kimse neredeyse kalmamıştı. Kolay lokma gördüğü beni, galiba sonlara bırakmıştı.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

'Yeni Türkiye' hepimize hayırlı olsun!

İşin serencamı değil neticesi önemli. İnsanlar fani, makamlar geçici. Herkesin bir yeri ve görevi var. Kimse vazgeçilmez değil. Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanının istifaları Türkiye'ye ne getirecek? Türkiye'nin istikrar içinde yoluna devam etmesine, Kürt sorununun çözümüne ne katkıda bulunacak?

Birinci Cihan Harbi'nde ve Kurtuluş Savaşı'nda yarbaylar ve albaylar koca orduları yönettiler ve zaferler kazandılar. Bunlardan biri de Mustafa Kemal'di. Türkiye, savaşta değil. Ordumuz her yıl kadrosuzluk nedeniyle çok iyi yetişmiş komutanları emekliye ayırıyor. Üstelik mevcut kadrolar da son sınırına kadar kullanılıyor.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Yeni MHP

Seçim öncesinin büyük depremlerinden bugüne kalan izlerden biri: İstanbul eski Ülkü Ocakları Başkanı Erdem Karakoç hâlâ cezaevinde.

Diyarbakır'da 6 Temmuz'da yapılan MHP mitingi için 'provokasyon hazırlığı' iddiaları gündeme bomba gibi düşmüş ve tutuklananlar olmuştu. Hadise sadece o günlerde MHP'nin içine düştüğü bunalımın derinliğini yansıtıyordu. Kaset operasyonları MHP'yi sarsmış, geyik muhabbetlerine dönen kestirme çözümler ayağa düşmüştü. Diyarbakır mitinginde sıkılacak birkaç merminin MHP'yi kuyudan çıkartacağı tarzında boşboğazlıklar, bu provokasyon iddiasının yegane mesnedi olmuştu. Erdem Karakoç'un cezaevinde olması, teknik takibe takılan bu gevezeliklerin eseri. Başka bir iddia veya delil mevcut değil. Yeni MHP'yi konuşmaya başlamak için bu dosyanın da bir an önce kapanması lâzım.
MHP, seçim sonrasında önüne çıkan ilk fırsatı değerlendirerek kendisine farklı bir kulvar oluşturmayı başardı. Keskin ve isabetli bir dönüş. CHP'nin ve BDP'nin yemin protestosunun içini boşaltıp anlamsız hale getiren, MHP'nin bu eyleme katılmaması oldu. Şayet MHP de, diğerleriyle birlikte protestoya katılsaydı AK Parti çok zor durumda kalırdı. MHP cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 desteğine benzeyen, kritik anlamda sonucu belirleyen bu hamlesi ile siyasetin akış istikametini değiştirdi. MHP bir yandan CHP ve özellikle BDP'yi açığa düşürdü, öbür taraftan kendisini emniyetli bir yere taşıdı. Yaralarını saracağı, hasarı onaracağı ve yeni bir strateji oluşturabileceği bir yer.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

CHP krizden çıktı mı?

Yemin krizi CHP'lilerin yemini ile sona ermiş oluyor. BDP ayrı bir konu. CHP'liler şimdi 'biz bu krizi neden çıkartmıştık?' sorusuna cevap arayacak. CHP'nin kendi bünyesindeki kriz ise devam ediyor. İyi yönetilemeyen gemide herkes rota tayin etmeye kalkıyor.

Parti Meclisi'ndeki tartışmalar CHP'nin ontolojik sorununun derinleşerek süreceğini gösteriyor. CHP'nin kendisini ifade edeceği yeni bir anlam çerçevesine ihtiyacı var. Herkes bir şeylerin eksikliğinin ve yanlışlığının farkında. Düzeltmek için yemin etmek gerekmiyor.

23 Haziran 2011 Perşembe

Kasabın bıçağını yalayan koyunlar

'Stockholm sendromu'nun tam Türkçesi bu: Kasabın kanlı bıçağını yalayan koyun gibi davranmak. Canını alacak olana sadakatle bağlanmak.

Gönüllü bir köleliğe boyun eğerek yaşamak. Tıpkı bir koyun gibi.
Peki kimdi bu koyunlar? Sorunun somut cevabı sona erdirmeye çalıştığımız yakın tarihimizde duruyor. Bu cevabı tane tane tekrarlayalım.
Devletin derinlerinde bir çete vardı. Bu çete, iktidar oyununda kullanmak için sık sık kan döküyor, adam öldürüyordu. Öldürdükleri kimdi? Öldüreceklerini, laikliğin tehlike altında olduğunu yokluklarıyla kanıtlayacak olanlar arasından seçiyordu. Nedense bunlar gönlünde CHP'den başka partiye yer olmayanlar değil miydi? Ka'len ve kalemen CHP'yi müdafaa edenler. CHP ile aynı dünyayı paylaşanlar. Şayet varsa, CHP'lilere özgü hayat biçimini benimseyenler

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hatip Dicle'nin hukuku

Hatip Dicle'nin hukuku, sadece onun ve ona oy veren on binlerce insanın hukuku değil; hepimizin hukuku. Bu ülkede demokrasinin ve hukukun egemen olmasını istiyorsak, onun ve seçmenlerinin hukukunu korumakla mükellefiz.

Yüksek Seçim Kurulu'nun milletvekilliğini düşürme kararı yine Yüksek Seçim Kurulu'nun kendi kararına aykırı. Resmî Gazete'de yayımlanan karar, bu çelişkiyi olduğu gibi yansıtıyor. Usulüne uygun bir şekilde Hatip Dicle'nin adaylığı onaylanıyor. Hatta öncesinde hakkında verilmiş bir karara dayanarak adaylığı önce reddediliyor. Sonra adlî sicil kaydı temiz geldiği için itirazı kabul ediliyor ve 29 Nisan'a Yüksek Seçim Kurulu tarafından yayımlanan aday listesinde yer alıyor.
Milletvekilliğinin düşürülmesi kararı, Dicle'nin başka bir davadan 18 ay kesinleşmiş bir mahkûmiyeti olduğunun fark edilmesine dayanıyor. 9 Haziran'da gazeteler, bu kesinleşmiş kararı haber yapıyor ve arkasından YSK, durumu araştırıyor ve 22 Mart tarihinde kesinleşmiş bu kararı buluyor. Şimdi de bulduğu bu karara dayanarak Hatip Dicle'nin milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı gerekçesi ile milletvekilliğini iptal ediyor.
Bu bir hukuk skandalı. Bu skandalı teşhir etmek için çok derin hukuk bilgisi gerekmiyor. YSK, Hatip Dicle'nin adaylığını önce onaylıyor ve ilan ediyor. Bu ilan Hatip Dicle'ye 'milletvekili olabilirsin', ona oy veren vatandaşlara da 'seçebilirsin' anlamına geliyor. Halk seçiyor. Seçim işlemi bittikten sonra YSK, kendi kararını geçmişe dönük olarak iptal edip aslında 'seçilemezsin' ve 'seçemezsin' demiş oluyor. Sebep, YSK'nın kesinleşmiş karardan ve böylece seçilme yetersizliğinden haberinin olmaması. Dikkat edin YSK kendi kararına karşı yeni bir karar ihdas ediyor. Gerekçe ise milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığından sonradan haberinin olması. Aslında Hatip Dicle milletvekili seçildikten sonra milletvekilliği iptal edilmiyor; seçilme şartlarına sahip olmadığı için geçmişe dönük olarak adaylığı iptal edilmiş oluyor. Adaylığı iptal edildiği için milletvekilliği de düşmüş oluyor. Geçmişe dönük YSK böyle bir karar verebilir mi?
Peki, o milletvekiline oy veren seçmenlerin hukuku? Sadece Dicle'nin milletvekilliği değil, ona oy veren vatandaşların her birinin oyu da iptal edilmiş oluyor. Onlar YSK'nın 'adaylığı onama' kararını esas alarak seçimde oy kullanmadılar mı?
Hukukun demokrasi ile var olduğu çok kritik bir kesişme alanındayız. Mahkemeler halk adına karar verir. Demokratik-hukuk devletinde halkın verdiği kararın üzerinde hiçbir irade olamaz. Yetkisini halktan alan mahkeme, bu sefer doğrudan halkın verdiği kararı iptal ediyor. 70-80 bin seçmenin verdiği karar yok sayılıyor. Mahkemenin böyle bir yetkisi var mı? Hatip Dicle'nin milletvekilliğini değil, demokrasi ve hukukun asgarî şartlarına dair çok kritik bir prensibi tartışıyoruz. Bir mahkeme, milleti temsil niteliği kazanan bir milletvekilinin aldığı oyları iptal edebilir mi? Aday olma yeterliliği ile ilgili YSK'nın zaten bir onayı olduğuna göre verilen karar verilen doğrudan oyların iptali anlamına gelmiyor mu?
Doğrusu YSK'nın, seçime kadar uygun usul ve süre içinde itiraz yapılmadığı ve prosedürün tamamlandığı ve Dicle'nin milletvekili olma hakkı kazandığı yönünde olmalıydı. Burada takip edeceğimiz prensip şu olmalı. Hatip Dicle'ye oy veren seçmenlerin kararı, Yüksek Seçim Kurulu'nun kararından daha önemli ve değerlidir. Çünkü YSK, bir mahkeme olarak yetkisini o halktan almaktadır. Halkın YSK'ya tanıdığı yetki, adayların yeterliliğini tespit etmekten ibarettir. YSK bu tespiti yapmış, adaya vize vermiştir. YSK'nın görevi burada sona ermiştir. YSK, halkın kararının üzerine çıkarak milletvekilliğini iptal edemez. 'Ama kesinleşmiş cezası varmış' itirazına verilecek cevap, 'Burada halkın bir suçu var mı? İşin neydi? Zamanında öğrenseydin' olacaktır.
Hukuka ve demokrasiye dair bir ilkeyi tartıştığımızı hatırlatalım. YSK'nın milletvekilliğini iptal yetkisi olamaz. Bu mahkeme, usulüne uygun bir şekilde halkın yaptığı seçim işlemini ve sonuçlarını iptal edemez. YSK yetkisiz olduğu bir konuda karar verdiği için kararın yok hükmünde sayılması gerekir.

20 Haziran 2011 Pazartesi

'Tanrı MHP'yi korusun!'

BDP ne ölçüde bir Kürt partisi ise MHP de aynı ölçüde bir Türk partisi. İkisi de bütün varoluşlarını etnik kökene dayandırıyor.

BDP'den Kürtlüğü, MHP'den de Türklüğü çekip çıkardığınız zaman geriye hiçbir şey kalmıyor. BDP'nin Kürt ulusalcılığı geç kaldığı için telaşlı ve abartılı. MHP'nin Türk milliyetçiliği ise ulus-devletin gölgesinde gelişip serpildiği için muhtevasız ve içi kof.
BDP'nin Kürt kelimesine yüklediği etnik anlam ile MHP'nin Türk kelimesine atfettiği anlam arasında zerre mikyas fark yok. İkisinde de sadece bir etnisite mevcut. Bilmeyenler için kaydedelim: Etnos, aynı atadan, yani ortak bir soydan geldiği varsayılan insanlar topluluğu demek. MHP milliyetçiliği, Bahçeli'nin seslendirdiği haliyle bir etnik milliyetçilik olarak Türk milliyetçiliğinin çok dar, ilkel ve sınırlı bir kalıbını temsil ediyor. İtiraz eden MHP milliyetçilerine ölçüyü verelim. Kürtlerin de kendi rızaları ile onurlu biçimde içinde yer bulacakları bir milliyetçilik üretemiyorsanız, hatta milliyetçiliğinizi tam olarak Kürtlüğün karşısında yerleştiriyorsanız bunun adı etnik milliyetçiliktir. Şayet etnik milliyetçilik çoğunluk tarafından yapılıyorsa buna fazladan ırkçılık denir. Bahçeli, pazar günü Merkez Yürütme Kurulu'nu topladıktan sonra yaptığı yazılı açıklamada 'etnik kimliklerin anayasaya taşınmasından' ve 'Türk kimliğinin esnetilerek anayasadan çıkartılmasından' şikâyet ederken tam olarak işte bu etnik milliyetçiliği yapıyor. Bu sözün tercümesi, Kürt etnik kimliğine karşı Türk etnik kimliğinin üstünlüğü iddiasından başka bir şey değil. Soruyu şu şekilde sorabilirsiniz: Bahçeli Kürtlere, bu ülkede Türklerle birlikte var olacakları ve Kürt olarak kalacakları bir alan veriyor mu? Kürtleri dışlayan, benim 'Küçük Türkiye milliyetçiliği' dediğim şey, tam olarak işte bu. Çünkü Kürtlere, Kürdistan dışında bir alternatif bırakmıyorsanız, bu ülkeyi onlardan önce siz bölmüş olursunuz. MHP, milliyetçilik yapmıyor sadece Kürtlerin varlığına -kendi tabiri ile- 'itiraz' ediyor. Türkiye'nin birliğini ve bütünlüğünü korumak ve geleceğe taşımak konusunda en büyük engellerden biri bu itiraz. Etnik milliyetçiliğin sınırlarını aşamayan ve Kürtleri kucaklamayı beceremeyen bir MHP, Türkiye'nin geleceği için büyük bir tehlike. 1990'lı yıllarda devlet adına görev yapanlar, devleti korumak adına cinayetler işlediler. Bu cinayetler yüzünden, devlet ile vatandaşlar arasında Türkiye'nin birliğini sürdürmeyi zorlaştıran uçurumlar oluştu. Tek çare bu derin uçurumu, o devlet görevlilerinin fani bedenleri ile doldurup kapatmaktan ibaret. Ne yapalım: 'Vatan sağ olsun'.
Darbe planı yapan subaylar, Türk milletini yaşatmak için elzem olan hukuk devletini bataklığa çevirdiler. Tıpkı II. Dünya Savaşı'nda önüne çıkan bataklığı kendi askerlerinin bedenleri ile doldurup geçen Alman Tank tümeninin yaptığı gibi, bizim de bu askerleri yargılayıp mahkûm etmemiz lâzım. Yeter ki, 'Vatan sağ olsun'.
Türk milleti birliğini ve bütünlüğünü sürdürmek, devletin bekâsını temin etmek adına önemli bir fırsat yakaladı. Terör sona eriyor. 74 milyonluk bu koca ülke güçlü entegrasyon dinamiklerini harekete geçirecek. Demokrasi ve hukuk, hepimizin ortak paydası olacak. Silahı bırakanların barut dumanından göremediğimiz yüzlerini göreceğiz; silah sesinden duyamadığımız seslerini duyacağız. Biri Avesta okuyacak, diğeri Kürtçe ezan. Biri derebeylik düzeni kurmaya kalkacak, biz üniter yapıda ısrar edeceğiz. Göreceğiz, sabredeceğiz; eteklerinde taş, midelerinde gaz kalmayacak. Korkuları, düşmanlıkları geride bırakacak, geleceği birlikte inşa edeceğiz. Bir engel daha var: Bahçeli'de ete kemiğe bürünen dar ve kısır etnik milliyetçilik. Türk milliyetçiliğinin bir buçuk asrı aşan zengin birikimi, bugünün sığ ve dışlayıcı MHP milliyetçiliğine mahkûm olmamalı. Büyük düşünen, büyük ve cesur adımlar atan Türk milliyetçiliğine ve Türk milliyetçilerine ihtiyacımız var. MHP'nin Bahçeli ile devam eden kısa tarihini, etnik kutuplar arasındaki boşluğu kapatmak için üzerinden geçeceğimiz bir köprüye dönüştürmenin zamanı gelmedi mi? Yoksa bu ülkeye yazık olacak.
Öyleyse, 'Tanrı MHP'yi korusun!'

13 Haziran 2011 Pazartesi

Selimiye'yi yeniden inşa etmek

O artık bir usta. Şimdi ondan bir Selimiye inşa etmesini bekliyoruz. Yeni, sağlam, göz kamaştırıcı, kalıcı ve muhteşem bir eser. Ne tesadüf! Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye'nin restorasyonu yeni tamamlanmıştı. Şimdi gözlerimiz Selimiye'de.

Bütün bir şanlı tarihin zirveye yerleşen eserinde. Kalfalık ve ustalığın farkı Sinan'ın Süleymaniye ve Selimiye'de taşa verdiği biçimde görülür. Süleymaniye bir dağ gibi güçlü, saygılı ve etkileyici yükselir, sizi içine alıp kucaklar. Selimiye'de şevket ve zarafet yekvücut karşınızda durur. Maddenin kanunlarına meydan okuyan o cesaretin ve dehanın önünde saygı ve hayranlıkla eğilmek düşer bizlere.
Bizimki aklın ve gönüllerin mimarisi. Önce o mimari gerekli. İnşallah, Türkiye ustalık işi bir esere dönüşecek.
Mimarbaşımız işini doğru yapıyor. Kavgada dövüşmesini, masada uzlaşmasını iyi biliyor. Başbakan'ın vizyonu güven veriyor. Balkon konuşmasında iki kere Osmanlı coğrafyasına mesajlar verdi. Demek ki ustalık döneminde sadece Türkiye değil, bütün bir kardeş ve dost coğrafya bu imar faaliyetinden hissesine düşeni alacak. Başbakan'ın hemen önünde Suriye var. Suriye'deki kan duracak. Başbakan bunun için harekete geçecek. Taşa kazınan ayak izlerimizi takip edecekler.
Başbakan kendisine oy vermeyenleri de kucakladı. Yeni anayasaya, yani Yeni Türkiye'nin imarına herkesi davet etti. Kırıp döktüklerini samimî şekilde tamir etti. Yeni sayfayı şu cümlelerle açtı: "Ret ve inkârı bitirdik. Asimilasyonu bitirdik ve bitiriyoruz." Demek yapılacak işler var.
Türkiye'nin her yerinde var olan, Türkiye'nin her yerini kucaklayan ve 'yaratılanı, yaratandan ötürü sevdiğini' söyleyen bir lider, ahenkli ve sağlam bir eser, tam usta işi bir eser vücûda getirebilir. Elbette tek başına değil.
Bu seçimlerde bir ilk gerçekleşti. İlk defa sivil toplum, sivil bir gayret ile bu mimarinin önünü açtı. Bu yeniliği kavramak için 'sivil' tabirini, artık doğru kullanmamız lâzım. 'Sivil', 'siyasal' olanın karşıtıdır, 'askerî' olanın değil. Askerî vesayet düzeni tarihe gömülürken biz de 'sivil' kelimesini aslına uygun kullanmaya başlayacağız.
Siyasetin dışında, siyasî partilerin bünyesi dışında bir toplum seferberliği gerçekleşti. Sivil örgütler inisiyatif üstlendiler. Örgütlendiler ve kampanyalar yürüttüler. Konferanslarla, broşürlerle, adam adama ilişkilerle seçime müdahil oldular. Bir siyasî partiyi değil, hukuku ve demokrasiyi savundular. Askerî vesayet düzenini tarihe gömmek, devlet içindeki çetelerin iflahını kesmek için seçimde taraf oldular. Sessiz, derinden ve tevazu ile çalıştılar. Ve sonuç üzerinde etkili oldular. Bir şeyi ispat ettiler: Halk örgütlü biçimde, kendi geleceğine ve iradesine sahip çıkıyor. Etkileyici bir sivil inisiyatif geliştiriyor.
Selimiye için çok şey lâzım. Önce inanç, sonra gayret ve farklı alanlarda işinin ustaları. Taş ustasından demirciliğe, marangozluktan çiniciliğe kadar genel bir seferberliğe ihtiyaç var. Mimar Sinan'ın yeteneksiz bir marangozla çalışması mümkün müydü? Selimiye'de gördüğünüz Kütahya çinileri, Mimar Sinan'a müsavi bir ustalığın eseri değil mi?
12 Haziran seçim sonuçları açıkça anlatıyor. Bu ülkede artık usta bir halk var. Zenginlik, refah, huzur ve itibar için ayağa kalkmış bir halk. Her biri tek tek işini çok iyi biliyor ve yapıyor. Yüksek bir özgüvenle ve geleceğe inanarak işine koyulmuş bulunuyor.
Erdoğan'ın ustalık dönemi başlıyor. 12 Haziran'da sandığa tam usta işi iradesini koyan bir halkın lideri olarak.
Hep birlikte yeni bir Selimiye inşa edeceğiz.

Seçimin sürprizi

Her seçimin bir, bazen birden fazla sürprizi olur.

Bu seçimin birden fazla sürprizi var.

Birincisi seçim sonuçlarından önce, seçim sath-ı mailine dair. Seçimin bu kadar az kanla sona ermesi bir sürpriz. PKK-Ergenekon cephesinin taktik ve stratejik arayışlarını yakından takip edenler, şiddetin tırmanacağı endişesi içindeydi. Benim gibi, paniğe yol açmamak için bu endişeyi dile getirmeyenler çoğunluktaydı. İlk sürpriz: Beklenen olmadı. Şiddet tırmanmadı. Toplumu karamsarlığa sürükleyecek kadar sansasyonel eylem yapılmadı. Kastamonu ve Silopi'de polislere yapılan saldırılar, Etiler'de patlayan bomba ve AK Parti seçim bürolarına yönelik sistemli saldırılar genel bir karamsarlığa yol açamadı.

Bu sürprizin iki sebebi var. Birincisi, PKK'nın uyguladığı ölçüsü kaçmış bir şiddetin BDP oylarına darbe vuracağını fark etmesi. İkincisi Ergenekon'un organizasyon ve eylem yetersizliği. Ergenekon'un -beliren işaretlere göre- çok istemesine rağmen kampanya döneminin kana bulanmaması, PKK'nın şiddet yöntemleriyle sürdürdüğü kampanyadaki oy hesaplarıyla ilgiliydi. Bu hesapları belirleyen asıl hesap ise halkın hesabı. Şiddet, provokasyon 'seni görüyorum' ikazı ile durduruldu.

İkinci sürpriz, PKK-BDP cephesinin topuyla-tüfeğiyle sürdürdüğü seçim kampanyasına rağmen sandıktan istediğini bulamaması. Kürt siyasal hareketinin sandıktan beklediği sonuç bu değildi. Onlar bu seçimi, Kürt ulusal hareketinin 'kendi kaderini tayin hakkı'na ulaşmak adına nihaî referandum olarak gördüler ve bu şekilde takdim ettiler. Oy oranları, Kürt vatandaşların bu ulusalcı maceraya sempati göstermediğini anlatıyor.

Bu sonucu, Türkiye'nin birliği, bütünlüğü ve kardeşliği adına memnuniyetle karşılamamız gerekir. Kürtler, Türkiye'nin bölünmesini istemiyor. Siyasî iradelerini Türkiye'nin geri kalanı ile bütünleşme yönünde kullanıyorlar.

Bu sonuçlar, Kürt sorununun çözüm menziline girmesini ve hemen seçimden sonra hızlı adımlar atılmasını kolaylaştıracak. Çünkü Kürt ulusalcıları Kürt sorununu çözmek yerine sömürerek, ulusalcı bir bilinç oluşturmaya çalışıyordu. PKK'nın silahlarıyla takviye edilen bu çaba, beklediği karşılığı göremeyince çözüm isteyenlerin önü açılmış oldu. Artık Kürt sorununu çözerken, Kürtlerin kendilerini bu ülkenin eşit ve onurlu vatandaşları haline gelmesi için gayret gösterirken, Kürt ulusalcılığının şişen egosu önümüze engel olarak çıkamayacak.

AK Parti'nin aldığı oy, bu seçim için bir sürpriz değil. Herkes üç aşağı beş yukarı bu sonucu bekliyordu. AK Parti, bu oyları, herkesin önceden teslim olduğu bir zafer olarak aldı. Ancak bu seçim için şaşırtıcı olmayan bu zafer, Cumhuriyet tarihinin en büyük sürprizi. Bir tek 1954 seçimlerinde Demokrat Parti ikinci dönemine oylarını artırarak başlamıştı. Üçüncü dönemine bir önceki seçime göre oylarını artırarak giren yegane parti AK Parti oldu. Tarihçilerin özenle kaydedeceği sürpriz işte bu.

CHP'nin uğradığı hayal kırıklığı bir sürpriz mi? CHP, sandıkta yeni lideri ile aradığını bulamadı. Doğrusu sandıkta aradığını bulamayan CHP değil Ergenekon olmalı. Ergenekon, CHP üzerinden, kendisi için umutsuzca sürdürdüğü savaşın son muharebesine girdi. Ve kaybetti. CHP, sırtında taşıdığı Ergenekon'un ağırlığı altında ezildi ve yakın gelecek için umutlarını kaybetti.

Seçimin gerçek galibi sadece AK Parti değil. Partizan olmayan sade vatandaşların, parti mensuplarından daha fazla seçime asılması. Bu göz kamaştırıcı zaferin asıl kahramanları sivil inisiyatifler. Ev ev, birey birey dolaşarak AK Parti'den habersiz AK Parti'ye oy isteyenler.

AK Parti, bu muhteşem teveccühle çok ağır bir sorumluluğun altına girmiş oldu. Türkiye, yakın tarihin tehlikeli son dönemecini alnının akı ile geride bıraktı. Şimdi düz alandayız. Bu seçim zaferi, Türkiye'ye yeni bir anayasa armağan etmekle mükellef.

Yeni anayasa, artık mümkün. Beklediğimiz sürpriz işte bu.

31 Mayıs 2011 Salı

Bahçeli istifa ederse?

Bu kadar ince ve zor bir operasyonu beceren ve elde ettiklerini bu kadar ustaca pazarlayanların amacına hizmet etmemek için, bana kalsa üzerinde hiç durmam.

Bu kadar profesyonel komplolar, büyük maliyetli ve büyük hesaplı işlerdir. MHP üzerinden Türkiye ameliyat ediliyor. Bize düşen, bu operasyonu engellemek olmalı. Peki nasıl?
Cuma günü, Star Gazetesi'ni Ülkücülerin bastığı gecenin sabahında Kanal 24'te Yavuz Baydar'la birlikte gündemi yorumladım. Birkaç kere aynı programı Ergun Babahan'la yapmıştım. Çok sert bir dille, Ergun Babahan'ı, yazdığı ve Bahçeli'yi hedef alan aşağılayıcı imaları içeren yazıdan dolayı kınadım. Bahçeli'den özür dilemesi gerektiğini söyledim. Aynı özrün Star gazetesi tarafından da ifa edilmesi gerektiğini vurguladım. Daha da ileri gittim: Star gazetesini basanların haklı olduklarını ve demokratik tepkilerini dile getirdiklerini öne sürdüm.
Bunlar tatsız olaylar. Büyütmemek için kusuru olanların kırıp döktüklerini tamir etmeleri gerekir. İlk gün söyledim. Hâlâ aynı düşüncedeyim. MHP Genel Başkanı koltuğunu bırakmalı. Devlet Bahçeli'nin, partisi üzerinden Türkiye'ye kurulan bu komployu engellemesinin başka yolu yok. MHP'ye oy vermeyi düşünen seçmen, kendisini etkilemek için tezgâhlanan bu komplonun etkisinde kalmadan, tercihini siyasî önceliklerine göre belirlemeli. Bunu sağlamanın yegâne yolu ise Devlet Bahçeli'nin hiç olmazsa seçimden sonra, sorumluluğu üzerine alarak görevini bırakacağını açıklaması. Devlet Bahçeli'nin MHP oyları üzerinde kişisel bir etkisi yok. Tersine, kaset skandalları ile MHP'nin sarsılan itibarını düzeltmek, böylesine bir feragatle mümkün. MHP, sarsılan itibarını toparlamakla meşgul iken Kürt sorunu bambaşka bir istikamete doğru adeta mutasyon geçiriyor. Bahçeli, Başbakan'la milliyetçilik yarışına girerken Diyarbakır'da olup-bitenlerden bihaber görünüyor. PKK, Diyarbakır'da fiilen özerk bir yönetim ilan etti. Kullandığı "Statüsüzlüğe karşı Demokratik Özerkliği fiilen geliştirme ve eksik kalan boyutlarını tamamlayarak Demokratik Özerk yönetimlerin ilanını hızlandırma" ibaresinin ne anlama geldiğini siyasetin bütün aktörleri eksiksiz kavramalı. Bu adım artık bir seçim kampanyası manevrası değil, Kürt ulusal hareketinin yepyeni bir stratejik evresi.
Tarhan Erdem, sağduyulu ustalığını konuşturdu. Dünkü Radikal'de BDP'nin demokratik özerklik hamlesini 'Beylik mi, demokratik özerklik mi?' diye kritik ediyor. Doğru, 'özerklik' tamam da, demokrasi hiç yok. BDP bir tür derebeylik düzeni tesis ediyor; bu düzen içinde geçmişte ağaların oynadığı rolü şimdi örgüt oynuyor. Kürtlerin özerkliği yerine, örgütün bölge üzerindeki tekeli inşa ediliyor.
1984'ten bu yana devlet, Kürtlerin temel insanî hak talepleri ile Kürt ulusalcılığının hayalleri arasındaki farkı kavrayamadı. Bugün MHP de bu farkı kavramaktan aciz. Kürt ulusalcılığının ateşini söndürmek, insanî hak taleplerini karşılamakla mümkün. AK Parti lideri ile milliyetçilik yarışına giren Bahçeli, Kürtler için ulusalcılığın ne kadar ağır maliyetleri olduğunu ve panzehiri olan ortak paydaları insan hakları temelinde çoğaltmak gerektiğini kavrayamıyor. Kürt sorununu çözmeye yönelik her adımın, Türkiye'nin bütünlüğüne katkı sağlayacağını anlamak bu kadar zor mu?
Kürt sorunu siyasetin temel fay hattı. Herkes oyununu, bu çizgiye göre kuruyor. AK Parti, Türkiye'nin tamamını temsil yeteneğine sahip yegâne parti olduğu için iktidara yakın duruyor. CHP, bu durumu fark ettiği için bu konuda iddialı yeni adımlar atıyor. Samimiyetini ve tutarlılığını zaman gösterecek. MHP ise çözümsüzlükte ısrar ediyor.
Hafta sonunda Devlet Bahçeli, Düzce mitingi sonrasında İhsan Dağı ile birlikte benim adımı vererek "Savcıların çağırıp 'nereden biliyorsunuz' diye sorması lazım." demiş. Bildiklerim yukarda görüldüğü üzere, analizden çıkardıklarım. Her düzeyde analiz yapmak mümkün. Bahçeli mevcut durumla, seçim sonrasında genel başkanlıktan ayrılma vaadinde bulunduğu durum arasında, MHP'nin sandıktan alacağı oyları mukayese eden bir analizi pekâlâ yapabilir. Ve bu analizle MHP üzerinden Türkiye'ye yapılan ameliyatı engelleyebilir. Üstelik Kürt sorununda MHP'yi Türkiye'nin bütünlüğüne katkıda bulunan bir alana taşıyıp, siyasî misyonuna parlak bir nokta koyabilir.

24 Mayıs 2011 Salı

Bir 'eski ülkücü' olarak...

Kimseyi incitmek, yaralamak istemem. Bir insanın siyasî duruşu -özellikle büyük davaların peşinde olanlar için- aynı zamanda varoluş biçimidir. Israrla savunduğunuz siyasî değerlerde hayatın anlamı ve gayesi saklıdır.

Ülkücülük işte böyle bir fikirdir. 12 Haziran'da sandığa girecek bir oydan ibaret değildir. Bugünün fırtınaları dindikten, güneş altında bataklık kuruduktan sonra da geride kalacak olandır.

CNN Türk'te Devlet Bahçeli benim için 'ülkücülükle ilgisi yoktur' dediği zaman rahat bir nefes aldım. Bahçeli tarafından onaylanmak büyük bir tehlike. 'Eski ülkücü' sıfatıyla yetinmek artık büyük bir imtiyaz. Peki, nedir ülkücülük? Benim geçmişim, inandıklarım, kişiliğim, yaşadığım sıkıntılar, katlandığım zorluklar, çektiğim işkenceler ve acılar. Öncelikle bir fikir. Türk milliyetçiliğinin, dünyayı şekillendirecek çapta, rafine bir akla dönüşmesi. Türk devletini sonsuza kadar yaşatma iradesi; devlet-i ebed müddet. Saf, tertemiz, duru bir inanç. Bir adanmışlık, bir 'fena fi'l millet' olma hali. Kendi sınırlarını aşma cehdi. Yüce bir dava uğruna gözüpeklik, delicesine bir cesaret. Yüksek bir ahlâk ve fazilet. Ziya Gökalp'ten, Erol Güngör'den, Arvasi'den beslenen zengin ve derin bir fikir manzumesi. Zor anlarda bu milletin doğal biçimde gösterdiği sağlıklı refleksler. Hangi görüşten olursanız olun herkes için en azından saygıyı hak eden bir varoluş hali.

Ve bizler, kendi geçmişimizi, kendi kişiliğimizi savunmakla mükellefiz.

Bu savunmanın yegâne biçimi de şudur: MHP'den yansıyan manzara ile ülkücülük arasında yakından uzaktan hiçbir alâka yoktur. Hiç olmazsa ortak kaderi paylaştığım kendi neslim adına konuşmaya mezunum: Devlet Bahçeli'nin adını koyduğu, tanımladığı ve sınırlarını çizdiği ülkücülükle bizim geçmişimizin herhangi bir ortak paydası bulunmadığını, hiçbir yakınlığımızın, hiçbir bağımızın olmadığını herkesin bilmesi ve anlaması gerekir.

Mesele kişiler ve kişilikler değil. Dünyası kararan, yuvası dağılan daha ötesi bütün itibarını kaybeden MHP'li yöneticiler arasında eski arkadaşlarım var. İnsan, derin bir ızdırap duyuyor; kınamaktan ziyade utancına ortak oluyor. Geçmişlerine tereddütsüz kefil olduğunuz insanlar bunlar. Demek ki 'eski ülkücülük'te sorun yok; sorun yenisinde. Bugünlerini Allah'a havale etmek en doğrusu. Günahları Allah'a karşı, tövbe kapısı da açık. Ya kul hakkı? Ya bu milletin hukuku? Eski ve yeni ülkücülüğün farklılaşan hali?

Bu hal bir yapının, bir ortamın, bir iklimin eseri. İstisnai değil, genel olduğuna göre bu kirliliği üreten ve ülkücülüğün fıtratına yabancı bir düzenek iş başında. Bireysel hayatlarda gördüğünüz ahlak dışılığı, savunulan fikirlerden, izlenen politikalardan nasıl ayırt edebilirsiniz? MHP'nin bugün savunduğu tarzda bir milliyetçiliğe nasıl ikna olursunuz?

Dibe vurmak, aynı zamanda yükselişin başlangıcıdır. MHP, tepeden tırnağa arınacak, titreyip yeniden aslına dönecek bir sürece giriyor. Kimse yanlış bir düşünceye kapılmasın. Saf hali yaşanmışken, aslı herkesin hafızasında dururken bir hareketi yeniden ayağa kaldırmak kolaydır. İnandırıcı, ikna edici bir arınma sürecinin yaşanması ve ehil ellerin dizginleri ele alması yeterlidir. MHP'de bir dönem kapanıyor; yepyeni bir dönem başlıyor. Belki yeniden inşa edilecek binada bize de çalacak bir kapı konulur.

Belli ki MHP, bu kasetlerle esir alınmış, şantaja boyun eğmişti. Şantaj uygulandı, esaret kalktı. Sonuçtan sebebe gidersek, bu operasyonla MHP'nin bu seçimde barajın altında kalması ve sonrasında da liderini değiştirmesi amaçlanıyor. Gidecek oylar CHP'ye gidecek ve sonrasında Ergenekon projelerini uygulayacak biri MHP'nin başına geçecek.

Mümkün mü? Baraj meselesi, halkın tercihine bağlı. Ama yeni MHP liderliği için söylenecek bir söz var. Bu proje eski ülkücüleri hesaba katmıyor. Ülkücülük, hafife alınacak bir birikim değil.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir mermi kaç oy eder?

Beklenti bu istikamette: Seçim yaklaştıkça şiddet tırmanacak. Bu beklenti birilerinin mermilerle yaptığı oy hesabına dayanıyor. Şiddeti tırmandıracak olanlar, elindeki veya kontrolündeki silahlarının cephanesini bu niyetle saymaya girişenler.

Aslında şiddet ile demokrasi arasında tersine bir ilişki vardır. 'Kafaları kırmak yerine saymak, kurşun yerine oy atmak' formülü, demokrasinin en inandırıcı dayanaklarından biridir. Öyleyse, mermi atıp oy alma hesabında da bir yanlışlık olmalı.
BDP, ölçülü ve kontrollü bir şiddetin, Güneydoğu'da bazı seçim bölgelerinde oyunu artıracağını biliyor. Daha önce de uygulanan bu yöntem, yaygın olarak tekrarlanacak. Vatandaş, seçme hakkı ile yaşama hakkı arasında tercih yapmaya zorlanacak. Küçük yerleşim birimlerinde, kimin hangi partiye oy verdiğini takip etmek kolay. Savunmasız insanların tehdit edilmesi, oyların firesiz toparlanması için yeterli. Tehditleri inandırıcı kılacak birkaç şiddet gösterisi, bazı sandıklardan tulum çıkartmak için yeterli.
Ancak BDP'nin uyguladığı genel nitelikli psikolojik şiddet türü daha önemli. Aysel Tuğluk'un 'sıfır noktası' benzetmesinde görüldüğü gibi BDP'nin bağımsız adaylarının kan ve barut kokan sözleri, havayı gerginleştirip korkuyu egemen kılmayı amaçlıyor. Bir adım sonrası sözlerin değil, mermilerin yol açacağı şiddet. Kastamonu saldırısı bu şiddet türünün örneği. KCK yayımladığı bildiri ile bu şiddetin AK Parti'yi hedef aldığını ilan ediyor. PKK, mermilerle bir yandan Ergenekon siparişlerini adresine gönderiyor; öbür taraftan BDP'nin bağımsız adaylarının kampanyasına destek çıkmış oluyor.
Peki, yaygın terör olaylarının, 12 Haziran'da sandıktan çıkacak sonucu etkileme gücü ne kadar? Bu hesap çok önemli. Çünkü elinde şiddet araçları olanların bir tek oyu bile insan hayatından daha fazla önemsediği ortada.
YSK'nın bağımsız adayları veto etmesi, BDP oylarına zirve yaptırdı. Tehdit ve baskının üzerine çıkacak bir PKK terörü ise BDP oylarında erimeye, AK Parti oylarında patlamaya yol açabilir. Şiddet ile iktidar partisi oyları arasında sanıldığı gibi tersine bir ilişki yok. Sanıldığının aksine terör, bu terörü durduracak asıl aktörü, yani AK Parti'yi ahlakî olarak daha güçlü hale getiriyor. AK Parti lideri çıkacak ve sadece şunu söyleyecek: 'Teröre teslim olmayın.' BDP'nin seçimleri boykot alternatifi ve arkasından gelecek olan yaygın terörün PKK'ya ve Kürt siyasal hareketine bir katkısı olmazdı. Bu proje, her ne şekilde olursa olsun suları bulandırmaktan medet uman Ergenekon'a ait olmalı.
PKK'nın askeri değil polisi hedef almasının, Ergenekon siparişi olması dışında hiçbir açıklaması yok. Asker de polis de bu memleketin evladı. Bizim görmediğimiz farkı, PKK nasıl görüyor? Asker Zap boyunca son günlerde operasyonlar yaparken, PKK neden sadece polisi hedef alıyor? Hem de 'AK Parti'nin polisi' sıfatıyla. Sorunun bir tek cevabı var: Asker-polis ayrımını PKK'dan başka kim yapabilir? Ergenekon'dan başka aklınıza gelen, polise diş bileyen birileri var mı?
Türkiye'nin içinden geçtiği süreç şiddet araçlarının da tasfiyesi anlamına geliyor. Son dönemeç geçilirken terör örgütleri Türkiye'nin huzuruna çelme takmaya çalışıyor. Ergenekon'un da, PKK'nın da varlığını sürdürebileceği tek alternatif yanmış, yıkılmış, kan gölüne dönüşmüş bir Türkiye. Peki mümkün mü? Her şey sandığa gidecek olan halkın, mermilerle yapılan hesabı doğrulamasına bağlı. Öyleyse kararı halk verecek ve daha sandığa gitmeden verdiği kararı gösterecek. Demokrasiye tehditkâr bir müdahale olan 27 Nisan e-muhtırası, 2007'de her iki vatandaştan birini AK Partili yaptı. PKK-Ergenekon ortak yapımı olarak tırmanacak şiddet, bu seçimde AK Parti'ye anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğu verecektir.
Terör her zaman ince hesaplara dayanır. Terörün ince hesapları da bize yeni hesaplar yaptırır. Mermilerle yapılacak oy hesabı ne kadar ince olursa olsun, 50 milyon insanın tek tek yaptığı hesapların toplamından daha sağlam olamaz.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Kastamonu saldırısı Ergenekon işi

Bu iddia bana değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı'na ait. Erdoğan, Kastamonu saldırısını düzenleyenler için "Bunlar taşeron. Bunlar ihale aldılar. Aldıkları ihalenin gereğini yerine getiriyorlar" dedi.

Peki, ihaleyi veren kim? İhale sahibinin kimliği Başbakan'ın adres gösterdiği 'çete' ifadesinde saklı. 'Çete' deyimi kim için kullanılıyor? Saldırıyı PKK resmî açıklama ile üstlendi. Demek ki PKK, taşeron rolünde. O zaman ihaleyi veren de 'çete' olmalı. Hangi çete?
"Buradan çetelerin, terör örgütlerinin, kirli odakların taşeronlarına da sesleniyorum." diyor Başbakan ve çağrısını şu cümle ile yapıyor: "İnsanlığınızı, varsa sorumluluğunuzu hatırlayın, bu çirkin yoldan geri dönün." Özellikle 'sorumluluk' kelimesine dikkat edelim. Kime sorumluluğu hatırlatılır? Aslî görevinden uzaklaşanlara değil mi? Kendisine verilen sorumluluğu bir kenara bırakıp mazarrat çıkartanlar kimler? Bu tanıma, devlet içine yerleşmiş Ergenekon örgütü tam olarak uymuyor mu?
Başbakan, saldırının akabinde yaptığı bu açıklamadaki 'çete' vurgusunu, önceki gün yaralı polis memurunu ziyaretinde de tekrarladığına göre, sağlam bir bilgiye dayanıyor olmalı. Ergenekon, seçime giden Türkiye'yi kaosa sürükleme planları yapmış, PKK'ya uygulatıyor. Silivri'de batan dikeni, taşeronuna Ilgaz Dağı'ndan başlayarak çıkartmaya çalışıyor.
Ergenekon parmağı, Başbakan'ın açıklamasından ibaret değil. KCK, saldırıyı üstlendiği açıklamada, bu saldırının 'sadece AKP'nin polislerine yönelik' olduğunun altını çiziyor. Neden polisler? Son bir ay içinde 30 PKK militanı, ağırlıklı olarak askerin kırsal bölgelerde düzenlediği operasyonlarda öldürüldü. Son olarak 27 Nisan'da Pülümür'de, on bin askerin katıldığı bir operasyonda 7 PKK'lı hayatını kaybetti. Bu tabloda bir tuhaflık yok mu? Hedefte neden sadece polis var?
Öcalan, son avukat görüşmesinde Kastamonu saldırısını düzenleyen 'Dersim'deki PKK grubu'nu aşağılıyor. Eylemleri 'gerillacılık özentisi' olarak niteliyor. Bir de şikâyette bulunuyor, "Ölüm de olmayacaktı, operasyonlar, tutuklamalar da olmayacaktı, taş da atılmayacaktı." diyor. O zaman sormamız gerekiyor: Seçim öncesi, her şeyin kırılgan olduğu bir ortamda binlerce askerin katıldığı operasyonlar neden yapılıyor? PKK 15 Haziran'a kadar ilan ettiği ateşkese riayet ederken.
Aysel Tuğluk'un 'kötü şeyler olacak' sözünü farklı yorumlamayı deneyelim: Tuğluk'un sertleştiği ve ortalığı da sertleştirdiği doğru. Peki, kime karşı? Çok önemli bir ayrıntı: İmralı'da Öcalan'la görüşen ve onun talimatlarını getiren kişi Aysel Tuğluk değil mi? 15 Haziran'a kadar ateşkesin devamını isteyen ve 'Dersim PKK'sını eleştiren Öcalan değil mi? Demokratik Toplum Kongresi, YSK'nın veto krizi aşılmışken neden 'seçimleri boykot'u gündemine alıyor? Tuğluk, yeni bir strateji anlamına gelen 'biz de kendi devletimizi kurarız' anlamına gelen sözleri, durup dururken neden ediyor?
Yukardan beri alıntıladığım her cümle, çok özel adreslere mesaj anlamı taşıyor. Başbakan, Ergenekonculara, 'ne yaptığınızın farkındayım', 'ayağınızı denk alın' mesajı veriyor. Öcalan, uzun süredir şiddet çağrıları yapan Cemil Bayık kanadını, Aysel Tuğluk aracılığıyla sertleşerek dengelemeye çalışıyor ve Kastamonu saldırısını deşifre ediyor. O da dolaylı olarak Ergenekon'u ima ediyor.
Kastamonu saldırısını bir hafta önceden, yer göstererek haber veren Emre Uslu duruma noktayı koyuyor. Saldırıyı PKK içindeki şahinlerle devlet içindeki derin güçlerin ilişkisine dayandırıyor.
Kastamonu saldırısı, bir Ergenekon-PKK ortak operasyonu. BDP, DTK aracılığıyla bu yeni durumdan vazife çıkartıyor. Ergenekon, seçimin kırılgan hale getirdiği istikrar dengelerini alt-üst ederek Silivri'deki kuşatmayı yarmaya teşebbüs ediyor. BDP ise arkasına devletin derin güçlerini alarak, kan ve barut mesajları ile güçlü bir seçim kampanyası yürütüyor. Bize de, şehit polis memuru Recep Şahin'e Allah'tan rahmet dilemek ve Ergenekon çetesinin tezgâhlarını deşifre etmek düşüyor.

6 Mayıs 2011 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun kutsal ineği

Kimsenin kutsalına dokunmayacaksınız. Dokunursanız, farklı kutsalları olan insanları bir arada yaşatamazsınız. Kendinize de, düşmanlık oluşturduğunuz bu ortamda bir yaşam alanı bulamazsınız.

Statükonun en ileri halini ifade etmek için 'statükonun padişahı' gibi başka bir kelime bulacaksınız. Kutsalları, siyasetin dışında tutacaksınız.
Türk Ceza Kanunu'nda 216. maddenin üçüncü fıkrasında 'halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama' suçu yer alıyor. Bizim tarihimizde yakın zamana kadar, 'Allah'a veya peygambere hakaret' suçunun basit ve kesin bir cezası vardı. Kutsallara, dinî değerlere hakaret etmenin veya aşağılamanın hemen her toplumda cezaî müeyyideye bağlanmasının sebebi toplumsal barışı sürdürmektir. Bu açıdan bakınca, laiklik adını verdiğimiz prensip kutsalların bu tür saldırılardan korunmasına hizmet etmek zorundadır. Kutsalların siyasî üslûba, bir aşağılama ibaresi olarak yerleştiği ve kullanıldığı toplumlarda laiklik topallamaya başlar.
Cumhuriyet'in tek parti döneminde tam tersi uygulandı ve adına -hâlâ izahı bulunamayan bir sebeple- laiklik adı verildi. İnsanların kutsallarını öğrenmeleri ve öğretmeleri yasaklandı. Sonra kutsallarına müdahale edildi. 1928'de camilere kiliselerdeki gibi sıra koyma önerisiyle başlayan bu tartışma, Kur'an'ın ve ezanın aslî haliyle, yani Arapça okunmasının yasaklanmasıyla devam etti. Yıllarca ezan minarelerden 'Tanrı uludur' nidasıyla okundu. Camiler başka amaçlarla kullanıldı. Türbelerin kapısına kilit vuruldu. Tek parti politikası, vatandaşların kutsallarının aşağılanması, içinin boşaltılması ve tahrif edilmesi yoluyla yeni bir toplum inşa etmeyi amaçlamıştı. Peki, başarılı oldu mu? Hayır. Bu zorlamaların ve düşmanlığın sonucu tam bir fiyaskoydu. Toplum kutsallarına sahip çıktı, 'taassup' adı verilen sağlam zırhın içine yerleştirerek korudu. Baskılar kalktığı zaman da, alabildiğine geliştirdi ve zenginleştirdi. Türklere ve Kürtlere özgü olan Mevlid geleneğinin, bugün her iki toplum tarafından 'Kutlu Doğum' adıyla, miladî takvime göre kutlanması, kutsallara ilave edilen zenginliğe dair sadece iyi bilinen bir örnek. Ancak 'kutsallara düşmanlık' bir siyasî gelenek olarak devam ediyor. Bu gelenek, Kılıçdaroğlu'nun statükonun en ileri biçimini ifade ederken farkında olmadan imdadına yetişiyor.
Kılıçdaroğlu'na 'Ghandi' lâkabı takıldı. Ghandi'nin bağlı olduğu Hindû inancına göre inekler kutsaldır. Ghandi, otobiyografisinde gençken işlediği en büyük günahlardan birinin, bir Müslüman arkadaşı ile birlikte bir parça et yemek olduğunu anlatır. Bir Müslüman olarak Hindûların bu kutsalın bizim için hiçbir anlamı yok. Bizler inekleri, sadece sütünü içmek veya peynir yapmak için kullanmıyoruz; aynı zamanda kesip yiyoruz. Hindistan'da yaşayan Müslümanlardan biri olduğunuzu varsayın. Hindûların bu kutsalına nasıl saygı göstereceksiniz? İnekleri, Hindûların göremeyeceği kapalı mekânlarda keserek. Bizler, Kılıçdaroğlu'nun kutsallarına saygıda kusur ettik mi?
Başörtüsü yasağının kendisi, bütünüyle bir kutsalın aşağılanması değil mi? Ezanı Türkçe okutmakla hanımların başındaki örtüye müdahale etmek arasında ne fark var? Çok laik görünümlü biri, başörtülü hanımların, sakallı erkeklerin çoğalmasından laiklik adına rahatsız olduğunu söylüyordu. 'Bence' dedim, 'onların çoğalmasının hiçbir sakıncası yok, ama sizin gibi onlardan rahatsız olanların çoğalmasının laiklik adına çok sakıncası var.' Sonra da 'iyi ki çok değilsiniz' diye ekledim. İnsanların kutsallarına saygı gösterilmeyen bir yerde laikliği korumak bir yana; tam tersine sadece inanç savaşları başlar. Kutsalların kamu erki tarafından koruma altında olmadığı, siyasetçilerin de bu kutsallara saygı göstermediği bir toplumda sosyal ve siyasal barış kurulamaz.
Kılıçdaroğlu'nun statükoyu resmetmek için kullandığı kutsalı aşağılayan ifadesi bir tesadüf değil. Siyasî üsluba insiyakî olarak yansıyan sağlam bir gelenek bu. Başbakan, tepki gösterince Kılıçdaroğlu çevresindekilere muhtemelen 'ne var ki bu lâfta' bile demiş olmalı. Biz yine de Kılıçdaroğlu'nun ineklerini onu rahatsız etmeden kesmeye ve yemeye devam edelim.

3 Mayıs 2011 Salı

Bin Ladin'in rövanşı?

ABD'de rövanş endişesi var. Amerikan Özel Kuvvetleri tarafından önceki gün öldürülen Bin Ladin'in organize ettiği ve tarihe '9/11' olarak geçen ikiz kuleler saldırısı örneği, bu endişenin somut kaynağı.


Küçük, organize ve ileri teknoloji kullanabilen bir terör örgütü büyük zararlar verebilir. Tam on yıl önce '9/11'de 3 bin ABD vatandaşı hayatını kaybetti. Dünyanın tek hegemonik gücü ABD, kendi evinde ve üstelik gücünün sembollerine yönelik bir saldırı ile karşılaştı. Şimdi, Bin Ladin'in örgütü El Kaide, liderlerinin öldürülmesine misilleme olarak kitlesel ölümlere yol açacak benzer bir saldırıyı gerçekleştirebilir mi? Küçük çaplı bir nükleer veya biyolojik-kimyasal silah sivil halkı hedef alabilir mi? Bu sorunun ve bu soruda yer alan endişenin ifadesi, Obama'nın bu tarihî operasyon sonrasında yaptığı açıklamada yer alıyor. Obama, 'bizim mücadelemiz İslâm'a karşı değil, teröre karşı' vurgusunu özenle yapıyor. Mesaj, İslâm dünyasını hedef alıyor. Aslında, Batı dünyasında İslamiyet ile terör arasında kurulan ilişkiyi yansıtıyor. Bize ise İslâmiyet'i ve İslâm toplumlarını müdafaa etmek düşüyor.

El Kaide terörünün İslâmiyet'le bir ilişkisi yok. İslâm inancı şiddeti yüceltmiyor ve teşvik etmiyor. Bu vakıanın, dünya ölçeğinde en sağlam delili biziz. Araştırmalar İslâm toplumları arasında en dindar olanların Türkler olduğunu gösteriyor. İran toplumu ile Türk toplumunu yan yana getirip karşılaştırdığınız zaman, dindarlık standartlarına göre üstünlük bizde. Bir cuma vakti, nüfusa oranla camileri dolduran insanları mukayese ederek bir sonuca ulaşabilirsiniz. Üstelik biz Türklerin şiddetle alışverişi çok daha kuvvetli. Kutsal bildiği değerler uğruna tatlı canını feda etmek gerektiğinde hiç kimse bizimle yarışamaz. Peki o zaman neden Türklerden terörist çıkmıyor?

Her ne sebeple olursa olsun, çoluk-çocuk dâhil masum insanların öldürülmesini bir Müslüman kendi vicdanında hangi inanç umdesi ile meşrulaştırabilir? O zaman İslâmiyet ile terör arasında kurulan ilişkiyi tersyüz edip, bu ilişkiyi İslâm toplumlarının içinde bulunduğu şartlarla terör örgütleri arasında kurmamız ve bu ilişki üzerinden geleceği kurgulamamız lâzım. Terör İslâm inancının değil, İslâm ülkelerinde dikta yönetimlerinin uyguladığı baskılarının sonucu. Kendi halkını, birkaç kişinin keyfi idaresi altında demir bir cenderenin içine öğüten despotik rejimler terör üretiyor. Bu despotların, Avrupa ve özellikle ABD desteği ile varlığını sürdürdüğü inancı, öfkenin yönünü Batı'ya döndürüyor.

Terörün panzehiri demokrasi ve özgürlükler. Türkiye, bu durumun en somut kanıtı. Muhafazakâr bir hükümetin idaresi altında Türkiye hem halkına özgürlük ve barış veriyor, hem de Batı ile eşit ve onurlu ilişkiler yürütüyor. Sonuç: Sadece terör bataklığı kurumuyor; aynı zamanda Türkiye, İslâm toplumları için umut dolu bir model oluşturuyor. Türkiye, oluşturduğu bu model ile İslâm toplumlarındaki öfkenin şiddet yerine barışçı yöntemlere yapıcı bir enerjiye dönüşmesine katkı sağlıyor.

Usame bin Ladin'in öldürülmesi ile Arap Baharı'nın çakışması, çarpıcı bir tesadüf. El Kaide'nin yegane alternatifi, demokrasi için ayaklanan Müslüman halklar. Bu toplumlardaki öfke ve şiddet eğilimleri ancak demokrasi ve insanca bir hukuk düzeni ile barışa kanalize edilebilir. Türkiye modeli, bu çerçevede içinde büyük zenginlikler barındırıyor.

ABD en değerli şeyini, düşmanını kaybetti; hem de kendi elleriyle. El Kaide'ye karşı açılan savaştaki bu kritik muharebeyi, dev ordunun değil küçücük bir birliğin kazanması da gelecek için bir ipucu niteliğinde. Artık dünya üzerindeki devasa askerî gücünün anlamı ve maliyeti daha fazla sorgulanacak. 9/11'den bugüne on yıl içinde ABD gücünün zirvesine çıktı. Artık gerileyecek. ABD'nin güvenliğini ordusu değil, başkalarının demokrasisi ve özgürlükleri konusunda inandırıcı duruşu sağlayacak.

Bin Ladin'in ABD Özel Kuvvetleri'nce öldürülmesi bir dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı için bir fırsat olabilir. Silahların egemenliği yerine; akıl, vicdan ve ahlâk üzerinde yükselen bir dünyanın.