Hasan DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2011 Pazar

103 yıl önceki bir seçim!

Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani ve Gürcü Arif Hikmet Paşa’nın odasına girip Sultan Abdülhamit’in devletin başından uzaklaştırılışının ilk yılı, “hürriyetlerin en geniş şekilde ihsan yılı”dır.
Abdülhamit Hanın daha sonra, ne tahttan indirilişi, ne malına mülküne el konulması değil de Aram Efendi Haini ile Karasu hainlerinin orada olmaları beni yüreğimden vurdu mealinde bir yakınması olacaktır.
Hal’in ardından İttihat ve Terakki Fırkası ile Ahrar Fırkasının katıldıkları bir seçim yapıldı ve seçimi İttihat ve Terakki Fırkası kazandı.
Ve 17 Aralık 1908’de İkinci Meşrutiyet’in Meclisi çalışmaya başladı.
İttihat ve Terakki’nin Talat Paşalarını, Enver Paşalarını, Cemal Paşalarını hep biliyoruz. Milliyet Yazarı Hasan Cemal’in de Cemal Paşa’nın torunlarından olduğunu bir not olarak hatırlatalım, yazımız güncel olsun. Osmanlı dağılmasaydı bugün belki de Hafız Esad’ın makamında Hasan Cemal olacaktı öyle
değil mi?
Her neyse..
O günün Meclisi de bugünün Meclisleri gibi hararetli tartışmalara sahne olmuştu, oluyordu.
Meclisin açıldığı 1908 yılı her isteyene istediği cemiyeti kurma hakkının verildiği bir “Cemiyetler Kanunu” yürürlüğe konuldu. Kanun, lehte aleyhte bütün vekiller tarafından övüldü, alkışlandı, hararetle savunuldu. Yalnız, Serfiçe Mebusu Yorgi Başo Efendi, “Bu kanunla Meşrutiyetin nimeti olarak bütün Osmanlılar istedikleri cemiyeti tesis ederek gayelerine hizmet edebileceklerdir” mealinde sözler söyleyince Meclis Başkanı konumundaki Ahmet Rıza Bey gerçek niyetini bildiği Yorgi Başo’ya, “Muhterem refikimizin bu gayesi bizim gibi Osmanlı’nın bütünlüğüdür” mealinde bir istihzada bulunmuştu.
Yorgi Başo’nun niyeti elbette ki bu değildi. Nitekim aradan fazla bir zaman geçmeden aynı çatı altında, “Osmanlı İmparatorluğu babamız ise Yunanistan da anamız” diyor, Babanzade İsmail Hakkı Bey de, “Senin Osmanlılığın Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” itirazında bulunuyordu. Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi’nin 16. cildinde Cemal Kutay, “Tarih gösterecekti ki, Başo Efendi, Osmanlı Bankası kadar da ’Osmanlı’değildir!” diyecekti.
Seçimleri kazanarak iktidar koltuğuna oturan İttihat ve Terakki, Osmanlı Devletini Almanya’nın yanında yedi cephede bir “Ölüm Kalım” mücadelesine soktu, hadi “Bunu yapmak mecburiyetinde kaldı” diyelim.. Bu ölüm kalım mücadelesi sırasında İkinci Meşrutiyet’in her isteyene her istediği cemiyeti kurma nimetini sonuna kadar değerlendiren Yorgi’ler ne yaptılar dersiniz?
Onu da İttihat ve Terakki’nin önemli adamlarından Cemal Paşa’dan dinleyelim:
“- Biz bir hayat memat muharebesine girdiğimiz zaman karşımıza bu Cemiyetler Kanununa göre kurulmuş ve teşkilâtını ikmâl etmiş sayısız ihanet şebekesi çıktı. Kendimizin en halis niyetlerle ve vaat ettiğimiz hürriyeti tahakkuk ettirmek emeliyle temin ettiğimiz hürriyetler suiistimal edilmişti.”
Atatürk ve arkadaşları yakılıp yıkılan, bütün gelirlerine el konmuş, bütün tersaneleri işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış, silahları toplanmış Osmanlı’nın küllerinden Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdular. Bu devlet bugün pek çok olumsuzluklara, beceriksizliklere, tasallutlara rağmen 200’den fazla devlet arasında dünyanın 17’nci büyük ekonomisine sahip.
Bu az bir şey değil.
Önlerinde böylesine iki örnek varken, II. Meşrutiyetin güçlü adamlarından ceddi Cemal Paşa’ların yolundan giden Hasan Cemal’ler, Altan’lar... Uzunca bir zamandır “İkinci Cumhuriyet” diye bir rüya görüyor...
Rüyada Yorgi’lerle kırlarda çiçek topluyor, ip atlıyor, mutluluktan uçuyorlar.
Yıllar sonra bir gün gürültü ile uyandıklarında evde ne var ne yoksa götürüldüğünü ve kapının hırsızlara Yorgi tarafından içerden açıldığını mı görecekler yoksa Yorgi’nin yataklarına kahvaltı servis ettiğini mi; bilemiyoruz..
Gaybı bilen Allah (c.c.)’tır.

31 Mayıs 2011 Salı

PKK devletini kurdu bile!

Erdoğan’ı dinlerken Türkiye’de değil İsviçre’de yaşadığımız gibi bir hisse kapılıyorum. Hakkâri-Cizre hattından gelen görüntüler ve İstanbul’da PKK’nın yerleştirdiği patlayıcı ile kopan bacak görüntüleri nedir o zaman diye soracak olursanız, herhalde diyorum, Afganistan yahut Pakistan’da gerçekleştirilen Taliban eylemleri olsa gerek!
Oysa Türkiye’nin bir bölgesi Türkiye’den kopartılalı hayli zaman oldu. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti 814, 578 kilometrekarelik egemenlik alanının bir bölümünden sürüldü, çıkartıldı. Türk devletinin çıkarılıp sürüldüğü o bölgede PKK’nın iradesi geçerli hale geldi. “Devlet” dediğimiz “Yaptırım gücü olan irade” değil midir? Öyledir. Öyle ise bugün Cizre’de, Şırnak’ta, Hakkâri ve Yüksekova’da devletin yaptırım gücü ne kadardır? Gece ve gündüz sokaklar kimindir? Esnafından memuruna ve işsiz güçsüz vatandaşına kadar devletin mi sözü geçmektedir, PKK’nın mı? Devlet aç diyor PKK kapat, esnaf devletin değil PKK’nın emrine itaat ediyor! Halen BDP milletvekili ve bağımsız olarak 12 Haziran seçimlerine girecek olan adaylar gittikleri yerlerde havaya Kalaşnikof kurşunları sıkılarak karşılanıyor. Devletin polisi, jandarması nerede? Aynı şeyi Ankara’da yapabilir mi bir politikacı? Biz burada cebimizde çakı ile gezmekten korkuyoruz. Türkiye’nin o bölgesinde adaylar ve peşlerinden giden konvoylar yanlarında çantalar dolusu Molotof kokteylleri ile yürüyorlar. Yürümekle kalmıyor teneffüse çıkmış ilkokul öğrencilerinin üzerine fırlatıyorlar. Öğrenci yurtlarına saldırıp çocukları diri diri yakıyor, katliam denemelerinde bulunuyorlar! Niye böyle yaptınız denildiğinde, “Az bile yaptık” anlamı çıkacak laflar ediyor, “Siz de 12 gerillayı öldürmeseydiniz” türünden cevaplar veriyorlar. Zaten “gerilla” demeleri ve bu sözün yanlarına kalması bile aslında bu topraklar bizim, siz işgalcisiniz demek oluyor ama buna alıştırıldığımız için artık yadırganmaz hale geldi.
Ey millet!
Öcalan’ın Suriye’deki günlerini hatırlayınız. Hafız Esad ve tabii el altından ona arka çıkan dış güçler ellerini ceplerine sokmadan Türkiye ile onlarca yıl savaştı. Suriye’ye sıfır maliyetle Türkiye’nin ocağına incir ağacı dikildi. Türk’üyle, Kürt’üyle bu toprakların on binlerce insanı canından oldu, yetmedi, bu mücadeleye birkaç GAP parası harcadık, o da yetmedi bin yıldır kardeşçe yaşayan insanlar arasına fitne tohumları ekildi. O günkü Suriye’nin yerini bugün Doğu ve Güneydoğu bölgemizin bir kısmında Hafız Esad’ın yerini Hasip Kaplan’lar, Emine Ayna’lar, Selahattin Demirtaş’lar aldı. Daha trajik olanı ise Türkiye Hafız Esad’ı maaşa bağlamamıştı, bugünkülerin pek çoğu milletvekili maaşı ile ödüllendiriliyor. Yine bunların elektriğinden suyuna, bindikleri makam araçlarından sağlık hizmetlerine kadar bütün ihtiyaçları kendisi ile savaştıkları Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından karşılanıyor. Gelin görün ki o Türkiye Cumhuriyeti’nin o bölgede sözü geçmiyor. Şimdilik tek eksikleri tanklı, toplu, uçaklı bir ordularının olmayışı ve kendi paralarını basıp bayraklarını resmi dairelere asma aşamasına gelmemiş olmaları.
Bunu da yapacaklar.
Ne zaman mı?
Tabii ki 12 Haziran’dan sonra değiştirilecek anayasa ile olacak bu.
İnanın abartmıyoruz.
Biz, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)” diyoruz; yani Ankara’nın tanıdığı müstakil bir devlet var Kıbrıs’ın kuzeyinde. Türkiye’nin Güneydoğusu Hakkâri-Cizre hattında Molotof kokteylleri, Kalaşnikof namluları ve kaldırım taşları ile oluşturulan bölgedeki “devlete” Türkiye Cumhuriyeti’nin sözü işte o Bağımsız Devlet KKTC’de geçtiği kadar geçmiyor. Yani Ankara Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Hakkâri-Cizre ve Yüksekova’da olduğundan daha etkili. İşte böyle bir Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın seçim meydanlarında konuştuğu şeylere bakınız. Türk basınına bakınız, muhalefet partilerine bakınız, Türk halkının bu akıntıya kapılıp nasıl sürüklendiğine bakınız! Baktınız mı?
Farklı bir şey gördünüz mü?

15 Mayıs 2011 Pazar

Erdoğan’ın itirafı!

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Başbakan çıktı, benim hükümetimde bazı bakanlar, bazı milletvekilleri yolsuzluğa bulaştı, ben de onları bakanlıktan uzaklaştırdım ve onlara milletvekili listelerinde yer vermedim diye on binlerin önünde açık açık itirafta bulundu.
Onlarca seçim yaşamış, onlarca siyasi parti lideri ve pek çok başbakan görmüş bir vatandaş olarak gözlerime, kulaklarıma inanamadım. İnanamadım, çünkü bugüne kadar “Yoğurdum kara” diyen bir tek siyasetçi, bir tek lider görmemiştim. Cümlesi sütten çıkmış ak kaşıktı, Erdoğan bakanları ve milletvekillerinin yolsuzluk yaptıklarını itiraf ederek bir tabuyu daha yıktı, AKP sloganı ile “Hayaldi, gerçek oldu” vesselâm... Zaten yıllardır bizim söylediğimiz de Erdoğan’ın söylediğinden farklı değildi. “AKP, bakanları, milletvekilleri ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir cüret’le yetim hakkı yiyor” diyor ama kimseyi inandıramıyorduk. Dün bizim başımıza gelen bugün Erdoğan’ın başına geldi, ona da kimse inanmadı. Bir Başbakan olarak kendi bakan ve milletvekillerinin yaptığı “yolsuzluk itirafı” yandaş basında manşet olmadı, yandaş televizyonlara “haber” olarak yansımadı. Bu itiraftan sonra Erdoğan’ın kendi tabanında bile inandırıcılığını kaybettiğine dair bir hisse kapıldım desem yeridir. Çünkü bir tek AKP’li seçmen çıkıp, “Kim o hırsız bakanlar, kim o yetim hakkı yiyen milletvekilleri” diye sormadı. İnsan hiç seçilsin diye dağ tepe gezdiği insanların bakanlık koltuğuna oturduktan ve Meclis çatısı altına girdikten sonra çevirdiği fırıldakları merak etmez mi? “Biz sizi çalsınlar, çırpsınlar diye mi gecemizi gündüzümüze kattık!” diye hesap sormaz mı? Bunların hiç biri olmadı. Bunun iki sebebi olabilir, birini söyledik, Erdoğan kendi tabanında bile inandırıcılığını yitirmiş, ikincisi, tabanın önemli bir kesimi de bu işin içinde yer almış, konu kapansın istiyor. Lâkin bir mesele daha var dostlar, hiçbir savcı Erdoğan’ın bu itirafını ihbardan saymadı.
Niye acaba?

Beceriksiz muhalefet!Erdoğan’ın, “Bakanlarım ve milletvekillerim yolsuzluk yaptı” itirafı karşısında muhalefetin beceriksizliği ise insanı çileden çıkartacak çapta desek, yeridir. Yaptıkları tek şey, “Açıkla o isimleri” demekten ibaret. Beyler, “Bizimkiler yolsuzluk yaptı” derken bile Erdoğan’ın sesi sizden gür çıkıyor. Bugüne kadar hiç biriniz çıkıp, “Niye suç duyurusunda bulunmadın?” diye sormadınız. Oysa bu tarihi itiraf yapıldıktan sonra muhalefetteki bir siyasi parti liderinin yapacağı ilk iş kurmaylarını toplayıp bütün seçim stratejilerini değiştirmek ve propagandasının merkezine Erdoğan’ın itirafını koymak olmalıydı. Cumhuriyet tarihinde belki de bir daha asla ele geçmeyecek bir fırsatı kader önünüze koymuş, siz hâlâ teferruatla meşgulsünüz.

İnsan hiç olmazsa...Sayın Başbakanın, “Benim bakanlarım ve milletvekillerim yolsuzluk yaptı” itiraf kasetini gittiği miting meydanlarının dört bir yanına yerleştireceği ekranlardan, toplanan on binlere dinleterek işe başlamaz mı? Sonra da, “Ey millet, ben demiyorum, işte kendi itiraf ediyor, bunlar bakanları, milletvekilleri ile yolsuzluk yapmışlar, köşeleri dönmüşler, Erdoğan da bütün bunlara seçim gününe kadar göz yummuş, savcılıklara suç duyurusunda bulunmamış. Yaptığı tek şey bunları bir daha aday yapmamak olmuş, yani yapanın yanına kâr kalmış!” demez mi? Derse, doğru yapmış olmaz mı? Yetim hakkının peşine böyle ciddi şekilde düşüldüğünde Allah (c.c.) da bunun karşılığını vermez mi? Ömrünüz boyunca böylesine gardını kendi düşürmüş bir rakibi bir daha nerede bulacaksınız? Bir şey yapmanıza hiç gerek yok, adam kendini dövüyor, siz gidip yumruğuna kafa uzatıyorsunuz. En büyük “destekçiniz” olmaya soyunmuş Erdoğan’ı kendi elinizle “rakip” leştiriyorsunuz!
Helâl olsun size!..

23 Şubat 2011 Çarşamba

“Atatürk’ün ihaneti!”

Madem üç gündür içinden tarih geçen yazılar nasip oldu, biz de haftayı yine “tarihi bir iddiaya” yani  “Atatürk’ün Vahdettin’e ihaneti” bahsine ayırarak noktalayalım.
N’olur, buna ne gerek var demeyin, gerek var. Gerek var, çünkü bugün Türkiye’nin bütün meseleleri döndürülüp dolaştırılıp bir şekilde o günlere bağlanıyor.
Türkiye’de, “Vahdettin hain” diyen ve  “Mustafa Kemal Vahdettin’e ihanet etti”  diyen iki cenah hepimizin malumu. Biz, Vahdettin yurt dışına çıkarıldıktan sonra yabancılarla işbirliği yaparak Türkiye’ye tekrar padişahlığı getirmek istemesinin belgeleri yabancı arşivlerden çıkana kadar Vahdettin’e hain demedik. Yani bu kardeşinize göre işgal altındaki İstanbul’da müstevlilerin elinde oyuncak haline gelen Vahdettin  “hain” değildi. Sadece “beceriksiz, çaresiz, çapsız bir padişahtı”, o kadar. Hain olamazdı, çünkü devlet kendisi idi, insan kendisine niye ihanet etsin? Evet, insan kendisine ihanet etmez, ama kendisine zarar verebilirdi, nitekim Vahdettin de pek çok padişah gibi kendisine yani devletine zarar vermişti. Bu zararlar verilmeseydi o koca Devlet-i Âliye paşaları niye sine-i millete dönüp bir Türk Kurtuluş Savaşı vermek mecburiyetinde kaslındı ki?
Türkiye Cumhuriyetini ve Atatürk’ü bir türlü içlerine sindiremeyenler lafı döndürüp dolaştırıp, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya cebine şu kadar ton altın doldurarak, “Git bu milleti kurtar!” diye gönderen Vahdettin’dir diyor. Cebe altın doldurmayı ve diğer palavra teferruatları bir kenara bırakalım, evet, Mustafa Kemal’i Anadolu’da görevlendiren elbette Vahdettin’dir, bu, mecburen böyledir. Ama asıl amaç yurt sathına yayılmış mahalli direniş örgütlerinin kontrolden çıkarak müstevlileri sinirlendirmesinin önüne geçmekti. Diyelim ki, bu hüküm cümlesi de bu kardeşlerimizi rahatsız etti ve diyelim ki gerçekten de onların dediği gibi oldu,  “Ben esirim, elimden bir şey gelmiyor, ben ne dersem diyeyim, ne yaparsam yapayım, git Türk milletini kurtar” emriyle Mustafa Kemal, Vahdettin tarafından gönderildi. Kesinlikle böyle olmadı ama, diyelim ki öyle oldu..
Ve diyelim ki Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’un idam fetvalarına, yakalama emirlerine, kendilerini asi ilan etmelerine ve diğer pek çok çetin engelleri aşıp bu zaferi kazandılar. Sizce bu safhadan sonra ne yapmaları gerekirdi? Büyük Millet Meclisi üyeleri ve Kurtuluş Savaşı Kurmay kadrosu ile Ankara’daki hükümet mensuplarını trene doldurup İstanbul’a götürerek Vahdettin’e,  “Emrinizi yerine getirdik, düşmanı kovduk, Padişahım Çok Yaşa!” dedirtip etek öptürmeleri mi gerekiyordu? Bunu yapmaya Ankara’da kimin gücü yeterdi? O Meclis bu emre uyar mıydı, o komutanlar Vahdettin yahut oğlu karşısında esas duruşa geçer miydi?
Ey Kardeş! Bir yandan demokrasi diyor başka bir şey demiyorsun, diğer yandan Atatürk Vahdettin’e ihanet etti lafını ediyorsun. O noktadan sonra Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bütün unsurların önünde iki seçenek kalmıştı. Ya Vahdettin’e sizin tabirinizle “ihanet” edeceklerdi, ya da Türk Milleti’nin iradesi ve tarihin seyrine “ihanet” edeceklerdi. Onlar o kadar ileri görüş sahibi idiler ki, hiç düşünmeden devrini tamamlamış ve İslâm’la hiç bağdaşmayan “Babadan evlada saltanatı” gözden çıkardılar. Eğer onlar o gün o kararı almasalardı Türkiye bugün Padişahlıkla yönetiliyor olacaktı. Tıpkı Ürdün gibi, Suudi Arabistan gibi. Bugün bütün krallar ABD’nin denetiminde ve halklarının başında kâbus halindeler. Padişahların devlet ve millet istikbali için kardeş katletmelerine onay veren dostların Kurtuluş Savaşı mimarlarının devlet ve millet istikbali için padişah ve ailesini yurt dışına çıkarmalarını trajedi haline getirmeleri, “Ah bugün bizi padişah yönetseydi”  demenin ta kendisidir de, farkında değiller.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Hz. Muhammed ve Türkler


hasandemir54@hotmail.com

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakleder:
“İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.