Ali Atıf BİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Atıf BİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2011 Perşembe

Kürtler'in hiç mi suçu yok?

Pazartesi günü Taraf'ta Neşe Düzel'in Hasan Cemal ile "Kürt sorunu" üzerine yaptığı röportajda şu bölüm ilgimi çekti:
"PKK Baader-Meinhof çetesi değil. PKK, Kızıl Tugaylar değil. Toplumun içinde PKK. Yani PKK sadece PKK değil! PKK belediye demek, PKK sivil toplum demek... PKK oralarda gazete ve TV demek, siyaset demek. Kuzey İrlanda sorunundan farkı şu: Orada önce siyasi parti Sinn Fein kuruldu. Sonra onlar IRA'yı kurdular. Burada ise öncelik PKK'dır."
Yazı konum bu değil, esas önemli meseleye aşağıda geleceğim ama Hasan Cemal'in Sinn Fein ile ilgili görüşüne katılmıyorum.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Acun'a bir uyarı da Mustafa Hoca'dan geldi

Mustafa Ilıcalı Hocam iki gün önce Acun Ilıcalı'yı uyardığım yazıma karşılık bir e-posta göndermiş. Aynen yayınlıyorum:

"Değerli Hocam, bugünkü köşenizde yeğenim Acun'la ilgili yazınıza çok teşekkür ederim. Annesi, babası, dedesi, babaannesini (benim annem ve babam) trafik kazasında kaybetmiş, kendisi daha önce benzer bir kazada ölümden dönmüş bir kişinin böyle riskli davranışlara girmemesi gerekir. Ailece trafik konusundaki hassasiyetimiz ve ülkeye mal olmuş ailemizin gözbebeği yeğenimizin bu kötü alışkanlığını düzeltmesine katkı sağlayacağına inandığımız bu nazik içten davranışınıza şahsım ve trafik mağduru ailemiz adına şükranlarımızı sunarım. Saygılarımla, Prof. Dr. Mustafa ILICALI."

12 Temmuz 2011 Salı

Federasyon top dolaştırıyor, hata yapıyor

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın adı skandala karışınca, IMF mahkeme sonucunu beklemeden istifa eden başkanın istifasını kabul etti ve yerine yeni başkanını seçti.
Şimdi durum ne? Strauss-Kahn büyük olasılıkla komplo kurbanı ve suçsuz. Ne olacak şimdi? IMF niye mahkeme sonucunu beklemedi diye suçlayacak mıyız?

Yoksa "Aferin IMF'ye, kişilerin değil kurumların önemli olduğunu gösterdi. Bazen kurumların itibarını korumak adına kurunun yanında yaşın da yanmasına göz yummak lazımmış mı?" diyeceğiz.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Mehmet Ali Aydınlar'a yardım edelim

İkinci dalga şike operasyonu ile futbol sektörü daha da bir dağıldı.
Bu operasyon tüm sektörün kendini düzeltmesi, bakkal usulü mafyatik yönetimden normal yönetime geçmesi için bir büyük bir şans. Şansı kullanacak olan da Türkiye Futbol Federasyonu.
Futbol sektörünün diğer bir şansı da yaşanan kaotik dönemde federasyonun başında Mehmet Ali Aydınlar gibi "kurumsal yönetim" konusunda deneyimli bir kişinin olması.
Acıbadem Hastane Zinciri'ni Türkiye'ye armağan eden Aydınlar, sistemden gelen biri olarak doğru ekiple çalışır, UEFA ile doğru paslaşır iletişimi de doğru yönetirse futbol sektörü bu krizi kısa sürede aşar, Türkiye sürdürülebilir sağlıklı bir futbol sektörüne kavuşur.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Yeterrrrrrrrrrrrrr!

Ortalık çok karışık 367 krizi geçsin bakarız.
Önümüz seçim, ortalık karışık, bir geçsin bakarız.

Dolarda bir kıpırdanma var, geçsin bir bakarız.

Ayışığı nedeniyle ortalık karışık, geçsin bakarız.

Balyoz nedeniyle ortalık karışık geçsin bakarız.

Amerikan meclisinde Ermeni tasarısı bir onaylansın bakarız.

Yerel seçimler nedeniyle ortalık gergin hemen bakarız.

26 Haziran 2011 Pazar

Beceriksizlik devam ediyor

Galatasaray yöneticilerini kutlamak istiyorum.
Spor sayfalarında bizi rezil etmeye devam ediyorlar. Yok Bülent Tulun tek başına Ujfalusi'nin imza törenini yapmış, yok Adidas'la anlaşma bitmişmiş, yok Adidaslı formayla imza töreni yapılmış, yok Ali Dürüst Florya'yı boykot ediyormuş.
Ne oluyoruz Ünal Aysal?
Ne bu rezillik?
Yönetemiyor musun?
İletişimi mi?
Yoksa kulübü mü?
Gerçi her ikisi de aynı kapıya çıkar. Kendi iletişimini bile yönetemeyen birinin Galatasaray'ı yönetip yönetemeyeceğini seçimden önce sorgulamıştım. Gördüğünüz gibi haklı çıktım, yönetemiyor.
Bu yönetememe durumu bana bu sezonun da Galatasaraylılar için hüsran olacağını müjdeliyor. Yine de merakla Süper Lig'in ilk üç haftasını bekliyorum.
İlk üç hafta sonunda "Biraz daha sabır" laflarını duyarsam yazılarım asla bu kadar "uslu çocuk" modunda olmaz ona göre.

25 Haziran 2011 Cumartesi

21 milyon ve Kürt empatisi

Dün Gülay Göktürk köşesinde "asarız, keseriz" diyen Kürt liderlere "Kabadayılığı bırakın, Türk tarafını kazanın" diye seslenmiş.
Şu satırlarla da yazısını bitirmiş:
"...Eğer bu sorun çözülecekse; örneğin Anayasa'nın başlangıç bölümü değişecekse; değiştirilemez maddeler olmayacaksa; vatandaşlık tanımı değişecekse; anadilde eğitimin yolu açılacaksa; nasıl bir özerklik sorusu rahatça tartışılabilecekse; siyasi bir af gündeme gelecekse; bütün bunlar ancak ve ancak toplumun ana gövdesini oluşturan geniş milliyetçi muhafazakâr kitlelerin sessiz onayıyla gerçekleşecek. Bu tabana dayanan siyasi partiler ancak bu sessiz onayı hissettikleri zaman çözüm için radikal adımlar atma cesaretini bulabilecek."
Bu görüş dün benim köşemde yazdığım "Önce BDP'ye oy veren 3 milyon seçmeni normal kabul edin" görüşüyle tamamen zıt bir görüş.

23 Haziran 2011 Perşembe

2 milyon 826 bin PKK esiri!

12 Haziran 2011 seçimlerine kadar bazıları AK Parti'ye oy verenlerin özgür akılları ile bu eylemi gerçekleştirdiklerine inanmadı.
Onlara göre bu kişiler satılmışlardı.
Oylarını bir kilo pirince, bir çuval kömüre, bir çeyrek altına satan...
Bidon kafalılar...
Aptallar...
Göbeğini kaşıyanlardı!
Bu tür kişilerin sayısı 12 Haziran'da 21 milyona dayanınca söz konusu kişiler (11 milyon kadar!) önce kısa bir şok geçirdiler, sonra kendi artan oylarına baktılar, sonra 21 milyon oya baktılar ve "şakırt" diye düştü!
Ne düştü?
Jeton...
Bu kadar insanın oyunu iki kilo bulgura satmayacağına sonunda inanıldı. Hayal kırıklığı yaşansa da eskisi kadar gerginlik hissedilmemeye başlandı.
"Demokrasi galiba böyle bir şey" diye kendi kendine ikna süreci başlatıldı.
Ama iş işten geçti. İktidar olmak imkânsız değil ama çok zor. Çünkü AK Parti'yi AK Parti yapan ilk başta kendisi değil kendi halkını "satılık" sanan bu zihniyet!
AK Parti zaman içinde bu "yasakçı" zihniyet sayesinde özgürlüklerden yana söylemiyle, yaptıklarıyla geleceğin seçmeni için bile daha çekici hale geldi.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hatip Dicle sorunu

Türk Kürt önce olayı soğukkanlılıkla analiz edelim.
Kürt oylarının önünü kesmek için seçim barajını %10'da tuttuk.(Bu saptamaya katılmayan varsa uzayda yaşıyor demektir.)
Onlar da "bağımsız aday" yöntemiyle Meclis'e Kürt temsilci göndermenin yolunu buldular.
2011 seçimlerinde iyi örgütlendiler ve 36 Kürt temsilci Meclis'e girdi.
Bu arada seçim sürecinde bunlardan birinin (Hatip Dicle) kesinleşmiş hapis cezası olduğu ortaya çıktı. Cezanın nedeni de terör örgütünün propagandasını yapmak. Yüksek Seçim Kurulu bu bilgiyi öğrenir öğrenmez savunma istedi. Savunma geldi.
Anayasa'ya göre eğer bir yıldan fazla kesinleşmiş cezanız varsa milletvekili seçilemiyorsunuz. YSK bu maddeye dayanarak Diyarbakır'dan 85.000 oy alan Hatip Dicle'nin milletvekilliğini düşürdü.
Bu durumda Hatip Dicle bağımsız aday olduğu için bu 85.000 oy çöpe gidecek. Büyük olasılıkla da başka partiden biri milletvekili seçilecek.
Olay budur!

21 Haziran 2011 Salı

Celal Bey'in porno sorunu

"Deprem profesörü" Celal Şengör Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi'nde yazdığı yazıda porno izlemenin faydalarından söz etmiş.
Hoşuma gitti.
Deprem profesörlüğünden iletişim profesörlüğüne bir yazıyla geçiş yapmak müthiş bir şey.
Sanırım deprem bölgelerinde (ya da porno izlerken) fazla sarsılınca Celal Bey'in beynine eklemlemeler oldu ve kendini bir anda iletişim uzmanı sanmaya başladı. (Pornonun etkileri iletişim araştırmacıları ve psikologlar tarafından incelenir.)
Kendisine sorum şu:
Acaba kaç şiddetinde bir depreme maruz kalırsam ben de "deprem profesörü" olabilirim ve de hangi sürede "Bu deprem profesörleri insanın sağlığına zararlı" diye açıklama yapabilirim?
Seçimden sonra bir şey oldu
Ahmet Hakan'ın köşesinde yazdıkları, 12 Haziran 2011'e kadar oldukça keyifli geliyordu. AK Parti'ye ve AK Partililer'e çakışları, yandaş medyayı eleştirmesi laik seçmeni içten içe gülümsetiyordu.
 Ancak %50 AK Parti oyu özellikle AK Parti karşıtlarının tüm duyargalarını etkiledi. Son seçim sonucu değişik bir bağlam etkisi yarattı. Ahmet Hakan türü ironik yazılar hoşa gitmemeye, keyif vermemeye başladı. Hatta bu tür köşelere bakılmamaya, mümkünse köşe yazarının fotoğraflarıyla göz göze gelinmemeye bile çalışılıyor. Bir tür kanser olmaktan korkup, kanserle ilgili mesajlara duyargalarını kapayan insanların durumu gibi yani. Seçimden sonra özellikle AK Parti karşıtlarında iletişimden kaçınma etkisi oluştu diyebiliriz.
Ahmet Hakan'a (hatta ironiyle kendini okutan bu tür yazarlara) önerim, eğer reytingini korumak istiyorsa tabii ki, bu geçiş sürecinde AK Parti'yi, AK Partililer'i, cemaatleri, geçmişin badem bıyıklılarını iğnelemeyi bırakıp rotayı CHP ve MHP'ye döndürmesi. Eğer laik, Kemalist seçmen yeniden burnunu kaldırır "Ha gayret kazanıyoruz galiba" duygusunu kazanmaya başlarsa rota yeniden iktidara yönelebilir.
Öneri tamamen dostçadır başka yerlere çekilmemesi önemle rica olunur!
Merkez
Merkez ilginç bir istatistiki terim. Bir dağılımda aritmetik ortalama dağılımın merkezini gösterir. Normal bir dağılımda değerlerin (örneklemin) %27'sinin artı eksi 1 standart sapma %68'inin ise artı eksi 2 standart sapma aritmetik ortalamanın çevresinde odaklanması gerekir. Dolayısıyla neyin merkez olduğu, dağlım normalse aritmetik ortalamaya bağlı bir şeydir. Eğer dağılım anormalse yani örneğin iki kutuplu ise her kutbun merkezi ayrıdır. Türkiye'de seçmenlerin %50'si aynı partiye oy vermiş olsa da iki kutupluluk tek merkez oluşumunu hâlâ engelliyor. Dolayısıyla hâlâ merkez medyanın kim olduğunu, merkezin kim olduğunu tanımlamak mümkün değil. Bu nedenle kendinizi sıkmayın, akışına bırakın. Merkez yolunu bulur.
Çekirgelik
"Çoğu insanın problemi akıllarından çok ümitleriyle, korkularıyla ya da arzularıyla düşünmesidir." W. DURANT

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Mini etekle namaz

Ertuğrul Özkök'ün Ayşe Arman röportajında söylediği "Mini etekle beş vakit namaz kılınacağını, başörtüsüyle içki içilebileceğini düşünen ve buna cüret eden kadınların ülkesini düşünüyorum" ifadesini yorumlamam isteniyor.

Yorumlayamam...

Çünkü bu tür marjinal görüşleri gereksiz yere tartıştığımızı ve Türkiye'ye zaman kaybettirdiğimizi düşünüyorum. Bu tür görüşleri önemsemek aynı zamanda bu tür görüleri "önemsetmek" anlamına da geliyor. Aynı Sibel Üresin'in "Çokeşlilik" görüşleri gibi... Siz de önemsemezseniz, gülüp geçerseniz, alıp büyütmezseniz, üzerinden reyting yapmaya çalışmazsanız yayılma engelleri çok büyük olan marjinal görüşler (bakınız Everett Rogers yeniliklerin yayılması kuramı) kendiliğinden yok olur gider.

Aksi durumda? Yine bir şey olmaz... Bu tür görüşler yine yok olur gider ama boş yere gündemi meşgul eder. Marjinal görüş tüketmeyi sevenler, "laf olsun torba dolsun" diye bu görüşleri evirirler çevirirler, siz de amaçlandığı üzere "kıl" olduğunuzla kalırsınız.

Bu ve bunun gibi birçok röportajdan sonra sadece şunu söyleyebilirim, Hürriyet asla "merkez ya da ana akım gazetesi" değil. Başka bir medya. Yaklaşık 40 milyon seçmenin sadece 2 milyonuna yani %5'ine ulaşan bir gazete nasıl "merkez gazete" olabilir. Belki öncü, değişimci, laik, Atatürkçü ya da Kemalist denilebilir ama asla "merkez gazete" değil...

Zaten, bir ülkenin en çok okura sahip gazetesi o ülkenin sadece % 5'ine ulaşıyorsa o ülkede merkez bir gazete olabilir mi?

Hep söylüyorum önemli olan nokta %5 erişime sahip olan bu gazetenin reklam gelirlerinin neredeyse %40'ını hatta 50'sini alması... Sorun burada...

Bence bu sorunu düşünmesi gerekenler de "Mini etekle namaz kılmak isteyenlere ürün ve hizmet sattığını düşünenler!" Ya da şöyle düşünelim, kendi gazetesinde bu tür görüşlere yer verilince ortalığı ayağa kaldıranlar, bu görüşleri para verip aldıkları Hürriyet'te görünce niye tercihlerini değiştirmiyorlar?

Bu tür davranış okudukları gazetelere haksızlık değil mi?

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim: Eğer Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök'ün bu düşüncelerini "Müslümanlık" açısından yorumlamaz, hatta dalgasını geçmez ise ona iki çift lafım olacak. Bekliyorum sevgili Ahmet Hakan.

Sehven mi Sayın Arınç?

Namaz kılanı, dini pratiklerini yerine getireni, kendi ahlak sınırları içinde daha ahlaklı bir hayatı paylaşmak isteyeni yani Bülent Arınç'ı "şeriatçılıkla" suçlamak ne kadar yanlış ise internet filtrelemesine çıkanı "pornoculukla" suçlamak da o kadar yanlış. Bülent Arınç siyasi iletişimin şehvetine kapılıp bu tür hatalar yapmamalı. İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli...

Eğer bütün amaç propaganda taktiklerini kullanarak Türkiye'de "muhafazakâr hegemonya" yaratmaksa ben bu işte yokum. Amaç dindarın, dinsizin, az dindarın her türlü inancına saygı duyarak "özgürce" yaftalanmadan, korkmadan yaşayacağı bir ülke modeli ise sonuna kadar varım.

Arınç'ın gerçek görüşünün başka olduğuna ve söylediklerini "sehven" söylediğine inanmak istiyorum. Her partiden çok sayıda insan tanıdığım gibi çok sayıda AK Partili de tanıyorum. Hiçbiri onun gibi düşünmüyor.

Çekirgelik

"Bencillerle sadece selamlaşın." (George Dillon)

26 Mayıs 2011 Perşembe

Ya özerklik ya iç savaş!

Ahmet Altan'ın yazdıkları günün sonunda bir görüş ama yine de kanımı dondurdu.

Diyor ki: "Kürtler'in hepsi özerk Kürdistan istiyor. Eğer karşı çıkılırsa iç savaş çıkar."

Bu ifade PKK-BDP ekseninde, sınırları düşünce düzeyinde çizilen "Kürdistan isteğinin" meşrulaştırılmasından başka bir şey değil.

12 Haziran'da seçim var. 13 Haziran'dan sonra da yeni anayasa yapma fırsatı. Dünkü tribünlere oynayan bombalama dahil olmak üzere PKK-BDP ikilisi eylem ve dil düzeyinde "Ya özerklik ya iç savaş" düşüncesini yayarak "özerklik" maddesini anayasaya koydurmak üzere aşılama yapıyor.

Aşılamanın asıl nedeni "gri alanlar var" tezini savunanların önünü kesmek, kamuoyunu " ya o ya bu" baskısına sokup isteklerini kabul ettirmek.

Oysa hâlâ özerklik ve iç savaş arasında gidilecek çok sayıda gri alan var. Örneğin seçim barajının indirilmesi ve ana dilde eğitimin bir modelde sistemimize eklemlenmesi.

Ama Altan PKK-BDP propagandasına yenilerek "gri" alanları görmezden geliyor.

Düşüncesini de "Kürtler'in hepsi Kürdistan istiyor" varsayımına dayandırıyor.

Altan'ın mantığına göre Kürtler de Türkler gibi "sınıfsız, kaynaşmış bir kitle." İçlerinde de hiç farklı düşünen yok.

Oysa öyle olmadığını, Kürtler'in "kurtarılmış bölge dediği yerlerde" bile başka partilere değişik oranlarda oylar çıktığını biliyoruz.

Sadece BDP'ye verilen oyları "Kürt" sayarsak PKK-BDP dayatmasını kabul etmeyen Kürtler'e haksızlık etmiş olmaz mıyız? Bal gibi oluruz.

Altan'ın mantığıyla bakarsak AK Parti'nin üç seçimdir baskın olduğu illerde, AK Parti'ye oy vermeyenleri dışlayan bir muhafazakâr-demokrat eyaletler zinciri, CHP'nin çok oy aldığı denize kıyısı olan Akdeniz-Ege illerinden de "sosyal-demokrat" bir eyaletler zinciri çıkarmak daha doğru olmaz mı?

Örneğin İzmir halkı da şimdiden "Özerk bir İzmir" için hazır! Ne dersiniz yeni anayasaya onları da kıyısından köşesinden koyalım mı?

İşin özü... Kürtler daha fazla demokrasi ve özgürlük istiyorlarsa onlara yapacağımız en büyük iyilik Türkler'le kurulan "tehdit ve şantaj" ilişkisinin yanlış olduğunu sürekli yazmak, onları bu isteklerini artık 2011'in ruhunu yansıtan ikna araçları ile gerçekleştirmeleri konusunda ikna etmektir.

1950'leri bırakalım, daha dünün propaganda ruhuyla; silahıyla, bombasıyla ikna çabası kesinlikle geri teper.

Türkiye coğrafyasında yaşayan çoğunluk 1984'ten beri süren savaşa rağmen Kürtler'e karşı düşmanlık ve negatif duygular beslemiyor.

Beslese şimdiye kadar o iç savaş çıkardı. Türkler Kürtler'le süreç içerisinde zihinsel anlamda "diyaloğa" girdiler. Sindirmek için zamana gereksinimleri var. Süreç içinde ana dilde eğitim ve seçim barajı indirme konusu kesinlikle çözülecek gibi duruyor.

Ama iş "tehdit" boyutuna vardırılırsa "zihinsel diyalog" biter, pozitif duygular negatife dönmez ama savaşı silahla sürdürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürülür. Silahlar bir otuz yıl daha susmaz.

Türkiye "gelişmekte olan ülke" sarmalında debelenir durur. Amaç bu mu? Birlikte debelenmek mi?

Çekirgelik

İnsanların yeni fikirlerden neden korktuklarını anlayamıyorum. Ben eskilerden korkuyorum. J. CAGE

3 Mayıs 2011 Salı

AK Parti'ye topyekûn savaş

Ulusalcılık Oray Eğin denen zibidiye kaldıysa ulusalcıların vay haline!
Adını ilk kez duyduğum bir yayınevinden (Destek Yayınevi) "AK Parti döneminde medya nasıl çökertildi" diye bir derleme çıkarmış.

Kitap diyemiyorum çünkü ortada kitap adına bir şey yok, yeni bir fikir yok. Herhangi bir medya sitesine girdiğinizde okuyabileceğiniz o döneme ait görüşler bir sıra içinde anlatılıyor işte... Kitabın girişinde de "Ergenekon'dan beni de alabilirler, vurulacağım ey halkım unutma beni" diye "kahraman" olmaya çalışan bir garip sesleniş. (Sisi'yi bile içeri aldıklarında Ergenekon'dan soğumamıştım, Oray Eğin'i de alırlarsa emin olun bu kez soğur Ergenekon taraftarlarına savaş açarım ona göre!)

Bakın bu garip seslenişçi kitabın 29'uncu sayfasında ne diyor: "Eğer AKP iktidarına zamanında gazetecilikle topyekûn savaş açılsaydı, dört koldan yüklenilseydi nasıl bir medya ve nasıl bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya olurduk?"

Mantığa bakar mısınız? Adam AK Parti iktidarına gazetecilikle psikolojik savaş açmaktan, dört koldan yüklenilmekten söz ediyor.

Sonra da bazıları kalkmış "AK Parti iktidarına medyayı çökertti... Polisi ele geçirdi... Yüksek yargıyı ele geçirdi... Ergenekon'la muhalifleri sindirdi diye saldırıyor."

Seçimle gelmiş bir partiyi alaşağı etmek için çakallar dört koldan dişlerini bilerken AK Parti ne yapacaktı?

Oturup paşa paşa kapatılmayı mı bekleyecekti?

AK Parti'nin kamuoyu araştırmalarında hâlâ niye %50 oy oranlarında dolaştığını merak edenler, AK Parti'ye dört koldan savaş açanların AK Parti'ye oy verenler tarafından nasıl karşılandığına bir baksınlar!

Eğer iyi karşılansa AK Parti'nin oylarının düşmesi gerekmez mi?

Ama halk salak değil mi? Halk salak ve doğruyla eğriyi birbirinden ayıramıyor.

Bir ayırsa Oray Eğin Başbakan!

Ufak atın!

ÖSYM Başkanı Ali Demir'in ÖSYM'deki krizleri yönetmedeki başarısızlığını bu köşede çok kere yazdım. Böyle düşünüyorum diye yalan haberlerle bir kişinin itibarsızlaştırılmasına izin veremem.

Deniyor ki "Ali Demir'in profesörlüğe yükseltilmesinde 5 akademisyenden 4'ünün olumsuz görüş verdiği ileri sürüldü."

Bu haberi yapanın bir üniversitede hele de İTÜ gibi bir üniversitede bir doçent nasıl profesörlüğe yükseltilir haberi yok!

Bir doçentin dört olumsuz oyla bir üniversitede doçent atanabilmesi "sehven" bile mümkün değil. Eğer böyle bir şeye bir kişi izin verse diğer kişi izin vermez. Çünkü profesörlük atamaları üç içeriden iki dışarıdan profesörün eser incelemesi sonucu yönetim kurulu tarafından yapılır. Süreci de üniversite genel sekreteri izler. Böyle bir şeye izin vermesi için o dönemki İTÜ Yönetim Kurulu'nun toptan bir entrika içinde olması lazım. Böyle bir şey de mümkün değil. Bu nedenle bir iddiada bulunurken lütfen ufak atalım.

Çekirgelik
İyi olan nedir diye soruyorsun. Cesur olmaktır. NIETZSCHE

27 Nisan 2011 Çarşamba

CHP'ye oy vermemek için "tek" neden!

Yaklaşık 30.000 twitdaşla anket çalışmalarım devam ediyor.
Bu seçimde belki de AK Parti'den daha fazla CHP'nin kaç oy alacağı merak konusu. Özellikle de Kılıçdaroğlu'nun performansı... Bildiğiniz üzere 2007 seçimlerinde CHP %20.8 oy alabilmişti.
Twitter'da CHP ile ilgili sorduğum soru şuydu: "Bana 2007 seçimlerinde CHP'ye oy veren birinin bu seçimde vermemesi için bir neden söyleyin?"
İşte gelen yanıtlardan bazılar:
Poetliht: "Kılıçdaroğlu kemikleşen CHP'lileri ayıklayıp, gerçek sosyal-demokrat kişileri katıyor o partiye..."
Berkantsev: "CHP'nin eskiye göre bu kadar pozitifleştiği bir seçimde oy vermemek için mal olmak lazım."
Ondokuz19: "Şimdi moda CHP yazın bir kenara 12 Haziran'da şoka girmeyin."
Notredamedesion (Nazlı Ilıcak): "Ülke bütünlüğüne ve laikliğe Baykal kadar özen göstermiyor. Yanlış anlaşılmasın CHP'ye geçen seçimde oy verenler açısından yazdım."
Engn5: "Bir muhabir kadın ve şantajcı odatv bile CHP'yi ne hale getirdi. Soner Yalçın ne dediyse onu yaptılar. Çok etkili bu adam CHP'de."
Selmanertürk: "Kılıçdaroğlu'nun Demirelvari asılsız vaatleri..."
Bsametkoc: "Baykal'a yapılan aşağılık komplo nedeniyle oy verilmez."
Topraksenci: "Yapacaklarından çok hâlâ kavga etmesi, inandırıcılığını yitirmesi ve kendi içinde bile birlik olamaması..."
Aaxoy: "2007'de darbecilerin yanındaydı, şimdi de yanındayız."
Esin Ünal: " Bedelli askerlik projesi saçmalığı..."
Battal37: "Baykal bile atarken ayarını tutturuyordu K.K ayar falan bırakmadı 600 TL maaş her doğan çocuğa altın mama, süt..."
Fromego: "Şakacıktan demokratlaşması, cezaevlerinde milletvekili devşirmesi, içi boş vaatler vermesi..."
Rbyvs: "Haberal, Cihaner, Baykal-baytok, KK, AYM, ana..."
Volkanabur: "Kılıçdaroğlu Sezen Aksu'ya geçmiş olsun telefonu açtığı için CHP'ye oy vermeyeceğini söyleyen bir teyze gördüm."
Deryadenizayan: "Vermemek için yok vermek için var..."
Rahimparlar: "Gözünün içine baka baka yalan söylemeleri, devletçiliği savunmaları, ekonomik vizyonlarının olmayışı..."
Atangal: "Geçen seçimde CHP'ye oy veren biri olarak ben bir sebep bulamıyorum. Sanırım boş oy atacağım..."
Ebruzdy: "Kılıçdaroğlu'nun kendisi..."
Makro_romano: "CHP'nin Atatürkçülük'ten, ulusalcılıktan sosyalizme kaydığını düşünüyorum. Oyumu Hepar'a kaydırıyorum."
Gördüğünüz üzere geçen seçimde CHP'ye oy verenlerden bazıları "Baykal'a yapılanlar" bazıları da "CHP'nin eksen kayması" nedeniyle CHP'ye oy vermeyebilirler.
Küçük bir grup da "Kılıçdaroğlu"nu beğenmedikleri için. Geri kalanlar AK Parti seçmenlerinin CHP seçmeni hakkında düşündükleri. CHP'ye oy kaybettirmez.
Bu nedenle CHP'nin oyunun % 20.8'in altına düşmeyeceğini düşünüyorum. Kılıçdaroğlu'nun yeniliği, söylemi, denenmemişliği kesinlikle CHP oylarını bu rakamın üzerine çıkaracaktır. Ancak muhafazakâr-dindar-sağ seçmenin CHP'ye geçmesi için henüz neden yok. Sadece daha önce 8'lere ulaşan CHP-MHP ağırlıklı Genç Parti'nin seçmeni CHP'ye yönelebilir. CHP'nin maksimum alacağı oy %28-%30 bandında olur. Gelişmeler bu köşede. Bizi izlemeye devam edin.
Çekirgelik
Belirsiz olanı eninde sonunda görüyoruz. Bariz olanı görmekse daha uzun sürüyor sanki. E. MURROW

25 Nisan 2011 Pazartesi

AK Parti'ye oy vermemek için bir neden!

Seçim çalışmaları hızlı başladı. Parti liderleri sahaya indi. Erdoğan Beykoz ve Sultanbeyli'deydi.
Kılıçdaroğlu Samsun'da, Bahçeli ise İzmir'de... Öyle anlaşılıyor ki bir süre daha fazla siyaset konuşacaksınız ve de bu köşede siyaseti daha fazla okuyacaksınız.
12 Nisan 2011'de "AK Parti'ye yeni Anayasa yetmez!" başlıklı bir yazı yazmıştım anımsarsanız. Bu yazı okunmuş olmalı ki AK Parti konseptini "Huzuru bozmayalım, ekonomik açıdan krize uğramayalım" üzerine kurmuş ve bu konsepti de "İstikrar Sürsün, Türkiye Büyüsün" şeklinde sloganlaştırmış. İşe yarar mı? Kesinlikle! Yeni Anayasa'dan çok daha risksiz. Peki yeter mi?
Gelin bu sorunun yanıtını seçmene soralım.
Bildiğiniz üzere Twitter'da 30.000 bine yakın twitdaşım var. Dün onlara "2007 seçimlerinde AK Parti'ye oy veren birinin bu seçimde ona oy vermemesi için bana bir neden söyleyin" diye bir soru sordum. Bakın ne tür yanıtlar geldi:
Dumancafe: "Böylesine hassas bir dönemde Başbakan'ın aleni olarak Fenerbahçe taraftarlığı yapması."
Celal2121: "YGS benim için yeterlidir!"
Uğurbayrmkorkmz: "Başkanlık sisteminin bu ülke açısından olumsuz olacağı ve iktidarın yeterli çoğunluğu sağlaması halinde bunu yapacak olması."
Ebruzdy: "Hiçbir neden yok. Veren zihniyetin vermesi için daha çok nedeni var."
Yusufalikircali: "Türkiye'nin tamamını temsil eden başka bir parti yok."
Candleofaktepe: "Bu insanlardan bazıları RTE'nin aşırı negatif tavırlarından bunaldı."
Ekran2: "Siz bize oy vermesini gerektiren bir şey söyleyin? Not: İstikrar dışında."
Hlyaslan: "2007'de kararsız şekilde AK Parti'ye oy veren halk şimdi gözü kapalı oy verecek!"
Celaltoparlakli: "Emekli maaşları güdük kaldı. 9 milyon emekliyi ilgilendiren intibak yasasını çıkarmadılar."
Daghanüzgür: "Yamalı bohçaya dönen Anayasa."
Tiscoverr: "Sınav rezillikleri."
Uzakkuzey: "Demokratik açılım."
Osmanaçıkel: "Kürt açılımı."
Ggulgen: "Ergenekon."
Kimyagercik: "Bence neden yok bir benzin fiyat artışları."
Willemestretill: "AK Parti'nin merkezileşmesi."
Ecemecemcem: "Yurtdışında ülkemizi rezil etmesi."
Vatansizkral: "Vermesi için nedeni söyleyeyim. 10 yıllık ev ve araba taksitlerinden dolayı risk almamak."
MerveKardaş: "Özgürlük ve farklılıklara olan tahammülsüzlükleri."
Gersoz: "Bugün de ALES problemli."
Omerataç: "Anayasa, başörtüsü ve %10'luk baraj gibi sorunlar hâlâ çözülmüş değil."
Hrnyldrm: "Ben bir neden göremiyorum hocam."
1975 Malibu: "Kadrolaşma."
Okumush: "2007'de işi olan şimdi işsiz biri."
Dikkatlice okursanız, daha önce AK Parti'ye oy verenlerden bazıları; "işsizlik", "benzin fiyatları", "emekli maaşları", "Kürt açılımı"ndan rahatsız olan merkez-milliyetçi seçmen, "şifre" tartışmasından ikna edilemeyen YGS'ciler ve aileleri, bu seçimde AK Parti'ye oy vermeyecek gibi görünüyorlar.
Diğerleri belli ki zaten CHP ya da diğer parti seçmenleri.
AK Parti seçim konuşmalarında bu konularda ikna edici olamazsa % 40, olabilirse en az % 47 oy alacağını düşünüyorum.
Tabii ki 2007'de AK Parti'ye oy vermeyip bu seçimde verecekler de var. Twitter kamuoyu araştırmalarım AK Parti, CHP ve MHP üçgeninde devam edecek...
Çekirgelik
"Tüm politikacılar aynıdır, farkları görünüşleridir." (Samuel Tilden)

25 Eylül 2010 Cumartesi

Fatma Gül'ün suçu yok

Ertuğrul Özkök Genel Yayın Yönetmenliği'ni bırakalı beri "farklı" yazmaya başladı.
Yazdıkları ile bazen geçmişi ele veriyor gibi geliyor bana.
Gelin dünkü yazısına bakalım.
Özkök, Abdullah Öcalan Mülkiye'yi bitirdikten sonra dağa çıkmasaydı ne olurdu diye tahminlerde bulunmuş.
Bu varsayımlardan biri şöyle:
"Atak çocuktur! Bir ihtimal, alnına "dönek" yaftasının yapıştırılacağı bazı mahallelere sürüklenirdi.
Dünün ayıplanan, ezilen; bugünün ise muktedir ve ezen; dünün mazlum, bugünün en zalim "en mutena semtlerine."
Mesela Oral Çalışlar, Cengiz Çandar veya Şahin Alpay'ın komşusu olabilirdi.
Sittinsene muhalefette, azınlıkta kalmanın hıncını alır, çoğunlukta olmanın keyfini çıkarır, tahakkümün karşı konulmaz hazzını sonuna kadar tadardı."
Bu şu demek değil mi?