Toplumun o andaki eğilimlerine bakarak davranışlarınızı belirlemeye çalıştığınız zaman "Eşeğine kendisi mi binsin, oğlunu mu bindirsin, yoksa eşeğe hiç yük bindirmesin mi" kararsızlığı altında ezilen Nasrettin Hoca'nın durumuna düşersiniz.
Buluşları ile insanların iletişime ve bilgiye katılmalarını kolaylaştıran ve bu açıdan dünyayı değiştiren Amerikalı Steve Jobs'un arkasından yakılan ağıtların mürekkebi henüz kurumadı.
Buna karşı filmlerdeki rolleri ve temsil ettiği sosyo-politik kimlikle Amerika'nın "Vahşi Batısı"nın vurdulu kırdılı beyaz ideolojisini temsil eden aktör John Wayne (1907-79) eşyalarının satışında rekorlar kırılmış önceki gün.
Örneğin Amerika'nın Vietnam'daki haksız savaşına destek veren "Yeşil Bereliler" (1968) filminde giydiği yeşil bereye bir alıcı 168 bin dolar vermiş.
Steve Jobs neyi simgeliyorsa John Wayne onun tam tersinin simgesidir.
Her şey değişir
Mehmet BARLAS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet BARLAS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Ekim 2011 Cumartesi
Annelerini yitirenlerin yürekleri yanar...
Yüreğinde ve sırtında sade kendi ülkesinin sorunlarının ağırlığını değil Somali'nin de, Gazze'nin de, Suriye'nin de trajedilerinin acısını taşıyan bir Başbakanın annesini yitirmesi, bunlara eşit yük bindirir insan ruhuna.
Başbakan Erdoğan'ı iyi günlerinde de kötü günlerinde de tanımış bir kişiyim
Onun başarılı siyasetçi kimliğinin ötesinde dost bir insan, vefalı bir arkadaş, duygusal bir aile reisi olduğuna tanıklık edebilecek kişilerdenim.
Ama artık bütün bunların ötesinde o da annesini yitirmiş çaresiz bir evlat bugün.
Ama ölüme çare yok.
Başbakan Erdoğan'ı iyi günlerinde de kötü günlerinde de tanımış bir kişiyim
Onun başarılı siyasetçi kimliğinin ötesinde dost bir insan, vefalı bir arkadaş, duygusal bir aile reisi olduğuna tanıklık edebilecek kişilerdenim.
Ama artık bütün bunların ötesinde o da annesini yitirmiş çaresiz bir evlat bugün.
Ama ölüme çare yok.
7 Ekim 2011 Cuma
Kısır döngüleri kıran insanlar olmasaydı...
Steve Jobs gibi insanlar olmasaydı, aslında hayat bir kısır döngü olmaktan ileriye gidemezdi.
Eğer 15'inci yüzyılda yaşasaydım bu cümleyi "Gutenberg gibi insanlar olmasaydı, aslında hayat bir kısır döngü olmaktan ileriye gidemezdi" şeklinde yazardım herhalde...
Bu kısır döngüyü kanıtlayacak o kadar çok durum var ki...
Mesela saatlerin ekim sonunda yine bir saat geriye alınacağı açıklandı.
Kim bilir kaç yıldır saatlerimizi her baharın başında bir saat ileriye ve her sonbaharın sonunda bir saat geriye alıyoruz.
Eğer 15'inci yüzyılda yaşasaydım bu cümleyi "Gutenberg gibi insanlar olmasaydı, aslında hayat bir kısır döngü olmaktan ileriye gidemezdi" şeklinde yazardım herhalde...
Bu kısır döngüyü kanıtlayacak o kadar çok durum var ki...
Mesela saatlerin ekim sonunda yine bir saat geriye alınacağı açıklandı.
Kim bilir kaç yıldır saatlerimizi her baharın başında bir saat ileriye ve her sonbaharın sonunda bir saat geriye alıyoruz.
16 Eylül 2011 Cuma
Avrupalıların kafa yapıları acaba değişebilir mi?
Ulusların kendi dışlarındaki milletleri kategorize etmeleri de zemine ve zamana göre değişiyor.
Komünizmin veya Sovyet Kızıl Ordusu'nun kapitalist dünyayı tehdit ettiği Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupalılar Türkleri
"Hür Dünya'nın sınır bekçileri" olarak görürlerdi.
Türklerin dinleri, gelenekleri falan önemli değildi.
"Askeri demokrasi"nin varlığı da önemsizdi.
Türkler Kore Savaşı'nda komünizme karşı mücadele eden silah arkadaşlarıydı.
Eğer 1970'lerin sonunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in "Onlar ortak biz pazar olacağız" içerikli sabit görüşü olmasaydı, Türkiye de 1980'lere Yunanistan'la birlikte AB üyesi olarak girebilirdi.
Bugün ise Batı Avrupalılar Türkleri "Farklı kültüre sahip Müslümanlar" olarak görüyorlar.
Komünizmin veya Sovyet Kızıl Ordusu'nun kapitalist dünyayı tehdit ettiği Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupalılar Türkleri
"Hür Dünya'nın sınır bekçileri" olarak görürlerdi.
Türklerin dinleri, gelenekleri falan önemli değildi.
"Askeri demokrasi"nin varlığı da önemsizdi.
Türkler Kore Savaşı'nda komünizme karşı mücadele eden silah arkadaşlarıydı.
Eğer 1970'lerin sonunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in "Onlar ortak biz pazar olacağız" içerikli sabit görüşü olmasaydı, Türkiye de 1980'lere Yunanistan'la birlikte AB üyesi olarak girebilirdi.
Bugün ise Batı Avrupalılar Türkleri "Farklı kültüre sahip Müslümanlar" olarak görüyorlar.
10 Eylül 2011 Cumartesi
"Nasıl olsa ABD arkamızda" aymazlığının sonuçları...
El Kaide'nin yolcu uçaklarını kamikaze silahları olarak kullanıp, ABD'yi vurmasının üzerinden 10 yıl geçti.
Yıllar boyunca kendisini bir Sovyet saldırısına (veya komünist saldırısına) karşı korumak için silahlanan, savunma ve saldırı sistemleri kuran ABD, El Kaide darbesi ertesinde, dünyaya bakış açısını radikal biçimde değiştirdi.
Anti-komünist ideolojinin yerine "İslamofobi" geçti.
Önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi.
Yıllar boyunca kendisini bir Sovyet saldırısına (veya komünist saldırısına) karşı korumak için silahlanan, savunma ve saldırı sistemleri kuran ABD, El Kaide darbesi ertesinde, dünyaya bakış açısını radikal biçimde değiştirdi.
Anti-komünist ideolojinin yerine "İslamofobi" geçti.
Önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi.
9 Eylül 2011 Cuma
Yeni zenginlik mi yoksa yeni fakirlik mi daha zordur?
Her konuya maydanoz olan İngiliz albaya sormuşlar,
- Fransızca biliyor musunuz?
Bunu sorana tepeden bakıp, gülümsemiş,
- Fransızca bilmem ama aksanım çok iyidir!
Hiç bilmedikleri konularda aksanlarının iyi olduğunu düşündükleri için görüş açıklayanlara sizler de rastlamaz mısınız?
Bunların bir bölümüne "Sınıf atlayıcılar" deniliyor.
İngilizcede "Social Climber" denilen bu kesim, birtakım nesnelerle kendilerini özdeşleştirerek, yeni kimliklerini vurgulamaya çalışırlar.
Mesela "Şarap" bu nesnelerden birisidir.
Şarap uzmanları
Kendilerinin şarap konusunda "Degüstatör" konumuna geldiklerini söyleyen bu sınıf atlayıcılardan bir grubu, ünlü bir reklamcı evine davet etmişti.
Bizim ucuz kırmızı şarapları "Château Petrus" şişelerine doldurup bunlara ikram etmiş.
Bunlar da şarapları yudumladıktan sonra "Bu şarap varken başkası içilmez ki" diyerek beğenilerini seslendirmişler.
- Fransızca biliyor musunuz?
Bunu sorana tepeden bakıp, gülümsemiş,
- Fransızca bilmem ama aksanım çok iyidir!
Hiç bilmedikleri konularda aksanlarının iyi olduğunu düşündükleri için görüş açıklayanlara sizler de rastlamaz mısınız?
Bunların bir bölümüne "Sınıf atlayıcılar" deniliyor.
İngilizcede "Social Climber" denilen bu kesim, birtakım nesnelerle kendilerini özdeşleştirerek, yeni kimliklerini vurgulamaya çalışırlar.
Mesela "Şarap" bu nesnelerden birisidir.
Şarap uzmanları
Kendilerinin şarap konusunda "Degüstatör" konumuna geldiklerini söyleyen bu sınıf atlayıcılardan bir grubu, ünlü bir reklamcı evine davet etmişti.
Bizim ucuz kırmızı şarapları "Château Petrus" şişelerine doldurup bunlara ikram etmiş.
Bunlar da şarapları yudumladıktan sonra "Bu şarap varken başkası içilmez ki" diyerek beğenilerini seslendirmişler.
24 Ağustos 2011 Çarşamba
İktidar alternatifi muhalefeti de AK Parti mi yaratmalıdır?
Vatikan Afrika'daki bir yamyam kabilesinin mensuplarını Katolik olmaya ikna etmek için bir misyoner göndermiş. Aradan geçen bir süre sonunda misyonerden gelen haberler kesilmiş.
Vatikan bu defa da misyoneri bulmakla görevli bir başka misyoneri göndermiş yamyam kabilesine.
İkinci misyoner kabilenin yaşadığı topraklara ulaşınca, kabilenin reisine gitmiş.
-Geçen yıl bir misyoner gelmişti kabilenize, şimdi nerede o, diye sormuş.
Yamyam kabilesinin reisi gülümsemiş,
-Çok nasihat vermeye başlayınca bıktık ve yedik onu, demiş.
Etkisiz medya ve muhalefet
Vatikan bu defa da misyoneri bulmakla görevli bir başka misyoneri göndermiş yamyam kabilesine.
İkinci misyoner kabilenin yaşadığı topraklara ulaşınca, kabilenin reisine gitmiş.
-Geçen yıl bir misyoner gelmişti kabilenize, şimdi nerede o, diye sormuş.
Yamyam kabilesinin reisi gülümsemiş,
-Çok nasihat vermeye başlayınca bıktık ve yedik onu, demiş.
Etkisiz medya ve muhalefet
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Her şeyde Amerikan parmağı aramak çocukluk hastalığıdır...
Gelişen ülkeler siyasetinin bir çocukluk hastalığı, içte ve dışta ne olursa olsun bunu "Amerika yaptı" diye yorumlamaktır.
1980'in 12 Eylül'ündeki askeri müdahale, tabii ki Amerika'nın onayını almıştı.
Çünkü bir yıl önce İran'da Humeyni Devrimi (veya darbesi) olmuş, Afganistan'ı da Sovyetler Birliği işgal etmişti.
Uzakdoğu'dan Avrupa'ya uzanan ve SEATO-CENTO-NATO içinde oluşturulan kuşak delinmişti.
NATO da Kıbrıs kaynaklı Türk-Yunan anlaşmazlıkları sonucu Güneydoğu kanadında çatlamak üzereydi.
Neticede 12 Eylül müdahalesinin ilk sonucu "Rogers Planı"nın Türkiye tarafından kabul edilmesi ile Yunanistan'ın NATO askeri yapısına geri dönüşü oldu.
1980'in 12 Eylül'ündeki askeri müdahale, tabii ki Amerika'nın onayını almıştı.
Çünkü bir yıl önce İran'da Humeyni Devrimi (veya darbesi) olmuş, Afganistan'ı da Sovyetler Birliği işgal etmişti.
Uzakdoğu'dan Avrupa'ya uzanan ve SEATO-CENTO-NATO içinde oluşturulan kuşak delinmişti.
NATO da Kıbrıs kaynaklı Türk-Yunan anlaşmazlıkları sonucu Güneydoğu kanadında çatlamak üzereydi.
Neticede 12 Eylül müdahalesinin ilk sonucu "Rogers Planı"nın Türkiye tarafından kabul edilmesi ile Yunanistan'ın NATO askeri yapısına geri dönüşü oldu.
9 Ağustos 2011 Salı
Bağnaz düşünceler siyaseti de, dini de zora sokar...
Geçenlerde kendisini "Seçkin" ya da "Beyaz" Türklerden biri olarak gören bir kişiyle tartışıyorduk.
Sonunda sabrı tükendi ve "Zaten bu ülkede yaşamak istemiyorum artık" dedi.
"Türkiye'de değil de Norveç'te yaşasaydın daha mı mutlu olurdun" diye sormadım ona...
Kendisi gibi düşünmeyen, kendisi kadar inançlı veya inançsız olmayan, kendisine benzemeyen insanlarla birlikte yaşamak, acaba bu kadar zor mudur?
Ya da kendi tuttuğu partinin iktidar olamamasını "Ayaklar baş oldu" veya "Hasolar, Memolar ülke yönetimini ele geçirdiler" diye görmek, insan doğasının doğal bir tepkisi midir?
Özel bölgeler önerisi
Sonunda sabrı tükendi ve "Zaten bu ülkede yaşamak istemiyorum artık" dedi.
"Türkiye'de değil de Norveç'te yaşasaydın daha mı mutlu olurdun" diye sormadım ona...
Kendisi gibi düşünmeyen, kendisi kadar inançlı veya inançsız olmayan, kendisine benzemeyen insanlarla birlikte yaşamak, acaba bu kadar zor mudur?
Ya da kendi tuttuğu partinin iktidar olamamasını "Ayaklar baş oldu" veya "Hasolar, Memolar ülke yönetimini ele geçirdiler" diye görmek, insan doğasının doğal bir tepkisi midir?
Özel bölgeler önerisi
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Yeni Türkiye'de "askeri demokrasi"ye yer yok artık...
Orduyu siyasetin dışında tutmayı başarabilen ve askerlik mesleğinin sadece törenlerdeki değil tüm alanlardaki gereklerini yerine getiren komutanların varlığı, sivil toplumun orduya duyduğu güveni ve saygıyı pekiştirir.
Örneğin birbiri ardınca gelen Genelkurmay Başkanları her fırsatta "Profesyonel askerlik gelecek, askerlik süresi kısalacak" diye açıklamalar yapıyorlarsa ve bu yeniden- yapılanma bir türlü gerçekleşmiyorsa, sivil toplum "Ordunun karar ve icra mekanizmasında aksaklık var" diye düşünmeye başlıyor.
Yeni komuta kademesinden sivil toplumun beklentileri, bu gibi noktalarda yoğunlaşıyor.
Örneğin birbiri ardınca gelen Genelkurmay Başkanları her fırsatta "Profesyonel askerlik gelecek, askerlik süresi kısalacak" diye açıklamalar yapıyorlarsa ve bu yeniden- yapılanma bir türlü gerçekleşmiyorsa, sivil toplum "Ordunun karar ve icra mekanizmasında aksaklık var" diye düşünmeye başlıyor.
Yeni komuta kademesinden sivil toplumun beklentileri, bu gibi noktalarda yoğunlaşıyor.
29 Temmuz 2011 Cuma
Nerede o eski tatlı kavunlar ve karpuzlar?
Eskiden askerlerle siyasetçiler anlaşamayınca muhtıra verilir ve siyasetçiler istifa ederdi... Şimdi tersi oluyor.
Değişime alışmak kolay değil. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna alışkanlıklara dayalı olarak karar veremeyiz. Ama kesin olan bir şey var.
Sivilleşme ve demokratikleşme bugünün dünden farkını oluşturan olgular arasında.
Gerçi Özal döneminde önce Necdet Öztorun zorunlu emekli olmuştu, sonra da Necip Torumtay, hükümetle anlaşamayınca istifa etmişti.
Yani genelkurmay başkanları istifa da ederdi eskiden. Ama bugün her alanda dünden çok farklı.
İsterseniz yine alışılmış söylemlerle bakalım yeni dünyaya.
Değişime alışmak kolay değil. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna alışkanlıklara dayalı olarak karar veremeyiz. Ama kesin olan bir şey var.
Sivilleşme ve demokratikleşme bugünün dünden farkını oluşturan olgular arasında.
Gerçi Özal döneminde önce Necdet Öztorun zorunlu emekli olmuştu, sonra da Necip Torumtay, hükümetle anlaşamayınca istifa etmişti.
Yani genelkurmay başkanları istifa da ederdi eskiden. Ama bugün her alanda dünden çok farklı.
İsterseniz yine alışılmış söylemlerle bakalım yeni dünyaya.
"Al lafı koy rafa" veya "Lafa bak hizaya gel"...
Herkesin kendine göre doğrusu vardır. "Kürt Sorunu"na ilişkin olarak farklı kişiler "Demokratik çözüm"den söz ettiklerinde bile, bu çözümün içeriği kişiden kişiye öylesine değişiyor ki.
Örneğin bazıları "Önce PKK'yı bitirmeliyiz" diyerek demokratik çözümün kendince şifresini verirken, bazıları da "PKK gerçeği kabul edilmeden demokratik çözüm olamaz" demiyor mu?
İlk duyduğunuzda aklınıza yatkın görünen deyişleri derinine irdelediğiniz zaman, bunların söylenmemelerinin söylenmiş olmalarından daha doğru olacağını görebilirsiniz.
Örneğin bazılarının Atatürk'e izafe ettikleri "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü vardır.
Hawking olayı
Örneğin bazıları "Önce PKK'yı bitirmeliyiz" diyerek demokratik çözümün kendince şifresini verirken, bazıları da "PKK gerçeği kabul edilmeden demokratik çözüm olamaz" demiyor mu?
İlk duyduğunuzda aklınıza yatkın görünen deyişleri derinine irdelediğiniz zaman, bunların söylenmemelerinin söylenmiş olmalarından daha doğru olacağını görebilirsiniz.
Örneğin bazılarının Atatürk'e izafe ettikleri "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü vardır.
Hawking olayı
28 Temmuz 2011 Perşembe
Tarihle kavga etmek yerine bugünü değiştirelim...
Hükmünü icra etmiş ve geride kalmış olan tarihi değiştirmek mümkün değildir.
Bunu ancak üniversitelerin tarih kürsülerinde teorik çalışmalar biçiminde yapabilirsiniz.
Bunu yapanlar da var zaten.
Mesela 1789'da Fransız İhtilali olmasaydı, daha sonra Napolyon Savaşları ile yıkılan ve Viyana Kongresi ile yeniden oluşturulmak istenen Avrupa statükosu, ne şekil alırdı?
Veya 2'nci Dünya Savaşı'nda Japonlar Amerika'nın Pearl Harbour'una saldırdıkları zaman, Hitler Almanya'sı Japonya'ya savaş ilan etseydi, Amerika Avrupa'daki savaşa katılmaz mıydı?
İngiltere Hitler karşısında yalnız mı kalırdı?
Bunu ancak üniversitelerin tarih kürsülerinde teorik çalışmalar biçiminde yapabilirsiniz.
Bunu yapanlar da var zaten.
Mesela 1789'da Fransız İhtilali olmasaydı, daha sonra Napolyon Savaşları ile yıkılan ve Viyana Kongresi ile yeniden oluşturulmak istenen Avrupa statükosu, ne şekil alırdı?
Veya 2'nci Dünya Savaşı'nda Japonlar Amerika'nın Pearl Harbour'una saldırdıkları zaman, Hitler Almanya'sı Japonya'ya savaş ilan etseydi, Amerika Avrupa'daki savaşa katılmaz mıydı?
İngiltere Hitler karşısında yalnız mı kalırdı?
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Bu coğrafyada belki de çözümsüzlük çözümdür...
Özgürlükçü yeni Anayasa yapılabilecek bir sürecin PKK terörü tarafından sabote edilmesi doğal olarak hepimizi öfkelendirdi.
Bu noktada olayı aydınlatacak sorular sormak yerine, öfkemizi kendimizce sorumlu gördüğümüz odaklara yönlendiriyoruz.
Sorumlu tutulabilecek odaklar konusunda ise hiç sıkıntımız yok.
Tıpkı Latincedeki "Quot Homines Tot Sententiae" özdeyişinin tanımladığı gibi bir durum bu.
- Ne kadar insan varsa o kadar da soru vardır, şeklinde dilimize çevrilebilir bu Latincenin özdeyişi...
Öfkemizin hedefleri
Bu noktada olayı aydınlatacak sorular sormak yerine, öfkemizi kendimizce sorumlu gördüğümüz odaklara yönlendiriyoruz.
Sorumlu tutulabilecek odaklar konusunda ise hiç sıkıntımız yok.
Tıpkı Latincedeki "Quot Homines Tot Sententiae" özdeyişinin tanımladığı gibi bir durum bu.
- Ne kadar insan varsa o kadar da soru vardır, şeklinde dilimize çevrilebilir bu Latincenin özdeyişi...
Öfkemizin hedefleri
17 Temmuz 2011 Pazar
Siyasi zekâ eksikliği gerçekleri görmeyi engeller
Süper devlet Amerika Birleşik Devletleri'nin 600 bin kişilik askeri gücü, uçaklarına, helikopterlerine ve her çeşit silahlarına rağmen "Vietkong" diye bilinen Güney Vietnam gerillaları karşısında yeniliyordu.
Pentagon'lu generaller Kuzey Vietnam'ı daha fazla bombalayarak ve Vietnam'daki asker sayısını artırarak zafere ulaşacaklarını sanıyorlardı.
Bu dönemde "Medyatik toplum" un ilk yansımaları da, savaşın televizyon haberleri ile Amerikan evlerine taşınması biçiminde görülüyordu.
Pentagon'lu generaller Kuzey Vietnam'ı daha fazla bombalayarak ve Vietnam'daki asker sayısını artırarak zafere ulaşacaklarını sanıyorlardı.
Bu dönemde "Medyatik toplum" un ilk yansımaları da, savaşın televizyon haberleri ile Amerikan evlerine taşınması biçiminde görülüyordu.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Siyaset teröristlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir
Fransız devlet adamı Georges Clemenceau (1841 - 1929) "Savaş askerlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir" demiş ya...
Bu özdeyişi yaşadıklarımıza uyarlarsak, herhalde şu şekilde de söyleyebiliriz:
-Siyaset teröristlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir!
"Kürt Realitesi" nin bir sorun olmaktan çıkartılması, bu realitenin demokrasi, temel haklar ve özgürlükler ışığında Türkiye'nin bir zenginliği olarak benimsenmesi yolunda son dönemde büyük adımlar atıldı.
Her alanda olduğu gibi bu alandaki kayıp yıllarımızın da geride bırakılması için, ciddi ve önemli atılımlar yapıldı.
Konuşulmaları ve yazılmaları tabu olan konuları tartışabiliyoruz artık.
Son 12 Haziran genel seçimleri ile de demokratik siyasetin bu alanda en etkili araç olduğu bir kez daha kanıtlandı.
Demokrasinin gücü
Bu özdeyişi yaşadıklarımıza uyarlarsak, herhalde şu şekilde de söyleyebiliriz:
-Siyaset teröristlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir!
"Kürt Realitesi" nin bir sorun olmaktan çıkartılması, bu realitenin demokrasi, temel haklar ve özgürlükler ışığında Türkiye'nin bir zenginliği olarak benimsenmesi yolunda son dönemde büyük adımlar atıldı.
Her alanda olduğu gibi bu alandaki kayıp yıllarımızın da geride bırakılması için, ciddi ve önemli atılımlar yapıldı.
Konuşulmaları ve yazılmaları tabu olan konuları tartışabiliyoruz artık.
Son 12 Haziran genel seçimleri ile de demokratik siyasetin bu alanda en etkili araç olduğu bir kez daha kanıtlandı.
Demokrasinin gücü
12 Temmuz 2011 Salı
Siyasi nakıs teşebbüs fiilinin müeyyidesi itibarsızlıktır
Başbakan Erdoğan dünkü AK Parti grup toplantısında CHP'nin TBMM'yi boykot sürecini eleştirirken özetle şunları söyledi:
"-Dün Danıştay'a yönelik kanlı saldırıyı siyasi çıkar için kullanmaya heveslenenler, olayın üstüne gidilmesi durumunda açığa düştüler. Aynı çevreler, Sivas olaylarını, Çorum'u, K.Maraş'ı aydınlatacak hukuk süreçlerini de engellediler. Sivas olaylarını bir istismar malzemesi olarak kullananların, bugün
- AK Parti'yi çetelerle mücadelede yalnız bırakmaları son derece manidardır.
Bu çevreler yalnız bırakmakla kalmadılar, Silivri'ye giderek sanıkların yanında oturdular. Genel Merkez'den Silivri'ye tünel oluşturdular. CHP'nin söz konusu Ergenekon olunca milli iradeyi hatırlamasının ne kadar samimiyetle bağdaştığını sizin takdirinize bırakıyorum."
"-Dün Danıştay'a yönelik kanlı saldırıyı siyasi çıkar için kullanmaya heveslenenler, olayın üstüne gidilmesi durumunda açığa düştüler. Aynı çevreler, Sivas olaylarını, Çorum'u, K.Maraş'ı aydınlatacak hukuk süreçlerini de engellediler. Sivas olaylarını bir istismar malzemesi olarak kullananların, bugün
- AK Parti'yi çetelerle mücadelede yalnız bırakmaları son derece manidardır.
Bu çevreler yalnız bırakmakla kalmadılar, Silivri'ye giderek sanıkların yanında oturdular. Genel Merkez'den Silivri'ye tünel oluşturdular. CHP'nin söz konusu Ergenekon olunca milli iradeyi hatırlamasının ne kadar samimiyetle bağdaştığını sizin takdirinize bırakıyorum."
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Tarihin taslağı yerine, tarihin kendisine göre karar vermeliyiz
Sadece gazete haberlerinden ve köşe yazılarındaki yorumlardan yurttaki ve dünyadaki tüm olayların gerçek nedenlerini anlamanız pek mümkün değildir.
Olsa olsa hemen her olayda taraf konumuna girersiniz ve olayın aktörleri hakkında pek adil olmayan kararlara varırsınız.
Bir de zaten tutkularınız ve saplantılarınız varsa, kararlarınız zaten ön yargılara dayalıdır.
Eğer Fenerbahçe taraftarı iseniz, Aziz Yıldırım'ın merkezinde bulunduğu gelişmelerde Fenerbahçe düşmanlığına dayalı bir komplo vardır.
Olsa olsa hemen her olayda taraf konumuna girersiniz ve olayın aktörleri hakkında pek adil olmayan kararlara varırsınız.
Bir de zaten tutkularınız ve saplantılarınız varsa, kararlarınız zaten ön yargılara dayalıdır.
Eğer Fenerbahçe taraftarı iseniz, Aziz Yıldırım'ın merkezinde bulunduğu gelişmelerde Fenerbahçe düşmanlığına dayalı bir komplo vardır.
29 Haziran 2011 Çarşamba
Davalının akılsızı derdini mübaşire anlatır...
Eski Yeniköy'de İskele'ye yakın görkemli bir yalı vardı.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte servetini koruyabilen bir ailenin yalısıydı bu.
Ailenin babası ölünce tüm varlığı ve o yalı, aklı biraz kıt olan oğluna miras kalmıştı.
Yaşı 40'ları aşmış bu mirasyedi, garip davranışlarıyla Yeniköylülerin alay konusuydu.
Bu mirasyediye bir bahar günü İstinye'nin kıyısından denize derin derin bakarken rastladım...
Sordum,
- Bir şey mi düşürdünüz denize, ne arıyorsunuz?
Denize eğik başını kaldırmadan cevap verdi:
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte servetini koruyabilen bir ailenin yalısıydı bu.
Ailenin babası ölünce tüm varlığı ve o yalı, aklı biraz kıt olan oğluna miras kalmıştı.
Yaşı 40'ları aşmış bu mirasyedi, garip davranışlarıyla Yeniköylülerin alay konusuydu.
Bu mirasyediye bir bahar günü İstinye'nin kıyısından denize derin derin bakarken rastladım...
Sordum,
- Bir şey mi düşürdünüz denize, ne arıyorsunuz?
Denize eğik başını kaldırmadan cevap verdi:
27 Haziran 2011 Pazartesi
Her şey gibi milletvekili yemini de değişir...
Ne kadar çok "Yemin" var insanların hayatında, hiç düşündünüz mü? Bir kabahati inkâr etmek için çocukluktan başlayan "İki gözüm kör olsun ki" diye başlayan yeminlerle adım atarız yaşama.
Derken milletvekili oluruz ve Anayasa'da yazılı olan yemini, içeriğini fazla irdelemeden tekrarlarız TBMM kürsüsünden.
Ama yaşam gibi yeminler de değişir.
Örneğin Osmanlı sonrasındaki ilk Anayasa'mızda (1921) bir yemin metni yokken, 1924 Anayasası'na şu yemin (tahlif) metni girmiş:
Derken milletvekili oluruz ve Anayasa'da yazılı olan yemini, içeriğini fazla irdelemeden tekrarlarız TBMM kürsüsünden.
Ama yaşam gibi yeminler de değişir.
Örneğin Osmanlı sonrasındaki ilk Anayasa'mızda (1921) bir yemin metni yokken, 1924 Anayasası'na şu yemin (tahlif) metni girmiş:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)