*Anadolu'da Vakit Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Anadolu'da Vakit Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2011 Pazartesi

Fethullah Gülen, Türkçe Olimpiyatları, Kemalizm!..

 
“Cemaatten” bazı arkadaşlar arayıp, “Hadi beraber gidelim” deyince, ver elini Türkçe Olimpiyatları.
¥
Türkü-şarkı, dans faslına pek rağbet etmedim.
Bir Kazak “kızcağız”, kıvrak dansı ile kitleyi coşturuyorken, ben az ötedeki “stant”larda, dünyanın dört bir yanından gelen gençlerle sohbeti tercih ettim.
Özellikle Japonya, Malezya ve Mısır stantları ilgi çekiciydi; oradaki “Türkçe âşıkları”na bu “camia”, “okullar”, “Türkiye” hakkında neler düşündüklerini sordum.
“Bilinç” düzeylerini ölçmekti niyetim; Türkiye’yi ne kadar biliyorlar, bizde olan bitenleri ne kadar takip ediyorlar?..
Ülkemiz hakkında neler düşünüyorlar?..
On beşer dakikalık sohbetler gösterdi ki; bu gençler, bizim hem de Ankara’mızda İletişim okuyanlarımızdan çok daha bilinçli, çok daha bilgililer.
Türkiye’nin hızlı bir gelişim kaydettiğinden, “lider ekonomilerin” hızla irtifa kaybettiği bu dönemde ülkemizin “yükselen yıldız” olarak dikkat çektiğinden bahsediyorlar.
Türkiye’deki “hak ve özgürlük alanı”nın gittikçe genişlediğini düşünüyorlar.
Kimilerinin “Türkçe aslında şarkı sözleri için uygun bir dil değil” yaklaşımının aksine, birçok şarkımızdaki “güfte-beste” uyumundan hayranlıkla söz ediyorlar.
İlginçtir; çoklarımıza zor gelen, toplu söylendiğinde büyük karmaşaya yol açan İstiklal Marşımızın sadece sözlerinin değil, bestesinin de “muhteşem” olduğunu dile getiriyorlar.
¥
Şarkılar, türküler, danslar işin bahanesi.
Bu “ekip”, Türkiye’nin dış dünyada bilinmeyen ve hatta kendisinin bile bilemediği “kıymetini” bütün idraklere yerleştiriyor.
Ne dikkat çekicidir ki; Mustafa Kemal Atatürk adlı bir “Devlet Adamı”nın yaşadığını bile bu gayretli insanlarımız “sayesinde” öğrendi el oğlu!..
Bir “Kazak” öğrencinin meydanı inletircesine ve mükemmel bir Türkçe ile “Bülbül” adlı şiirini okuduğu Merhum Mehmet Akif Ersoy’u dünyaya tanıtan da bu kardeşlerimiz.
¥
Ankara’daki etkinlikleri izlerken, “Cemaat”in çeşitli ilçelerdeki “gönüllüleri” tarafından düzenlenen “kermes”lere de uğradım.
Üçer, beşer hanımın görev yaptığı bütün tezgahların önünde uzun kuyruklar oluşmuştu; bekleyenler mümkün olduğunca çok alışveriş yapmaya ve dolayısıyla “hizmet için” mümkün olduğunca fazla katkıda bulunmaya çalışıyorlardı.
Ne güzel ortamlar ki bunlar; “ürünler” sayılı değil; her kuruş değerini buluyor, hiç kimsenin aklında “hasılatın görünmeyen kısmı ceplere mi gider” gibi bir düşünce yok.
“Güven”in mumla arandığı bir devrin, birbirlerine sonsuz sevgi ve itimatla bağlanan insanlarını izlemek insana mutluluk veriyor.
¥
İşimiz gereği, -sözde- Kemalist gruplarla da sürekli olarak temas halindeyiz.
Oralarda son derece iğrenç bir yapı var; bir adam gelir, dışarıdan en yakın gibiymiş gibi göründüğü adam hakkında “dosyalar” uzatır önümüze...
Sürekli olarak “birbirlerinin yolsuzluklarından” bahseder; birbirlerini “gerçek Kemalist” olmamakla suçlarlar...
Bunlar ne “Kemalist”lerdir, ne “Atatürkçü” ne “Dindar”, ne “Dinsiz.”
Düpedüz “Hedonist”tir bu adamlar; taptıkları zevkleridir; o daha fazla pay kapmak için birbirlerini yiyip bitirdikleri çarpık “düzen”leridir!.
¥
Fethullah Gülen Hocaefendi, bugüne kadar yürüttüğü çalışmalarla bu “zevkperest” takımını iyice marjinal hale getirdi.
Bu grubun “önde gelen” isimlerinden bazılarını saflarına çekti, bazılarını da hiç olmazsa “etkisizleştirdi.”!
“Statükonun” aczini içi boş sloganlarla değil, dev atılımlarla gözler önüne serdi.
Dikkat çekici değil mi; Türkiye’nin gündeminde hangi konu yer buluyorsa, bir bakıyorsunuz “temelinde” bir “Gülen Hocaefendi çalışması” var.
Türkiye’ye “açılım”ı da, “Anayasa”yı da ilk defa tartıştıran oydu.
Bu nasıl oluyor?.
Hiç kimse farklı yerlerde olmadık şeyler aramasın; ekibiniz sağlamsa, sürekli olarak insana yatırım yapıyorsanız, işinizi usulüne uygun bir şekilde görüyorsanız, gece gündüz çalışıyorsanız ve birbirine sonsuz bir “güven” ile bağlıysanız, başarısız olmamanız için sebep yoktur.
Gülen Hocaefendi ve dâvâ arkadaşlarını beğenmeyenlerin yapmaları gereken; onlardan daha sağlam bir ekip kurup çok daha fazla çalışmak ve çok daha kaliteli işler ortaya koymaktır.
Lâfla peynir gemisi yürümez!..

8 Haziran 2011 Çarşamba

Bir seçim uyarısı... Savaş cephede değil, masada kazanılır!

 
“Askerlik” yapanlar bilir... Komutanlar derler ki; “Savaş, tanklarla başlar, piyadelerle biter...”

Ve yine derler ki; “Zafer, piyadenin süngüsünün ucundadır.”

Öyle değil midir.

Savaş, ilk önce “savaş uçakları”ndan atılan “bomba”lar ve “füze”lerle başlar... Ardından “tankların bombardımanı” başlar...

En sonunda da; “makinalı tüfek”lerle yapılan “yaylım ateş”le devam eder...

Ancak, “cephe”ye “piyade” girmedikçe, bir anlamda “göğüs göğüse çarpışma” olmadıkça “netice” alınmaz...

İnceliğe dikkat ederseniz;

“Makina”larla başlayan savaş “piyade” ile, yani “insan”la sona erer!..

Yani, “zafer”i veya “mağlubiyet”i tayin eden, “insan”dan başkası değildir!..

Yalnız, şu da var:

“Savaş”lar, her zaman “cephe”de kazanılmaz...

Savaş, “masa”da kazanılır!..

Cephede “zafer” kazanan nice millet vardır ki, “masa”da kaybetmişlerdir!..

İşte Osmanlı, işte Türkiye...

“İstiklâl Savaşı”nda yedi düvele karşı savaşan ve “işgalci”leri topraklarından kovan Türkiye, maalesef “Lozan Konferansı”nda kaybetmiştir!..

Demek oluyor ki;

“Cephede kazandım” demekle iş bitmiyor... “Masada” da kazanacaksın!..

Aksi halde; kazandığın zafer, pekalâ “hezimet”e dönüşebilir!..

Çünkü “savaş”ın; böyle “cilve”leri, böyle “hile”leri çoktur!..

KOŞANER, İSTİFA MI EDECEK?

Seçime “4 gün” kalmışken, kalkıp da “savaş muhabbeti” yapmaya niyetlendiğimi sanmayın... “Savaş”tan söz ettim ki; sizler bunu “seçim” olarak değiştirin!..

Çünkü “savaş meydanları” ile “seçim meydanları” birbirine çok benzerler... Her ikisinde de “hile”ler vardır, “cilve”ler vardır!..

Ve yine;

“Seçim meydanları”nda kazanılan bir “zafer”, seçim günü “oy sandıkları”nın bulunduğu “salon”larda pekalâ bir “yenilgi”ye, bir “hezimet”e dönüşebilir!..

Şu anda bile;

AK Parti, “yeni bir zafer” beklentisi içindeyken, onun “yenilgisini” bekleyenler olduğu iddia ediliyor.

Meselâ, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’in, eğer “AK Parti tek başına iktidar” olursa, “derhal istifa” edeceği, bir “koalisyon” çıkarsa görevine devam edeceği ileri sürülüyor!..

İddialara göre;

“İstifa mektubu” cebindeymiş Işık Koşaner’in!.. 12 Haziran akşamında, bir “koalisyon tablosu”nun çıkmasını dört gözle bekliyormuş!.. Aksi halde, “13 Haziran’ı beklemeden istifa etmeyi” ve böylece “AK Parti’ye seçimi kazanma sevinci yaşatmamayı” plânlıyormuş!..

Emre Uslu’nun bu iddialarına; bu yazının yazıldığı saat 19.30’a kadar Genelkurmay’dan da, Işık Koşaner’den de bir “yalanlama” gelmedi...

Malûm; “Sükut, ikrardan gelir!”

Acaba niye susuyor Koşaner?..

Yapacağı bir “yalanlama”nın; etrafındaki “abluka”yı daha da artıracağını mı düşünüyor yoksa “niyet”inin nasıl “deşifre” olduğunu mu araştırıyor?..

Kim bilir, belki de; “istifa niyeti”nin açığa çıkmasının “AK Parti’ye puan kazandıracağını” düşünmüştür!..

Belki, bu da “psikolojik harp teknikleri”nden biridir!..

Ama, şurası meçhul:

Org. Işık Koşaner’i, bir “koalisyon beklentisi” içine sokan sebep ne?..

Yoksa, bir “son dakika operasyonu” ile gidişatın tersine çevrileceğine dair bir umudu, duyumu, tahmini veya bilgisi mi var?!?..

Ne olabilir “son dakika”da?..

CHP veya MHP, ya da BDP; son dakikada nasıl bir “oy patlaması” yapabilirler ki; “AK Parti’nin tek başına iktidarı”nı engellesinler ve bir “koalisyon” ihtimali doğsun?..

Dedik ya;

“Savaş, hiledir!”

“Seçim”ler de, “hile” ve “tuzak”larla doludur... Her an, “umulmadık bir yer”den “darbe” gelebilir ve Işık Koşaner gibileri bir “beklenti” içine sokabilir!..

Kim, ne derse desin;

Şu anda, “seçim meydanları”nın galibi AK Parti’dir...

“Miting meydanları”ndaki kalabalık, eğer “oy”a yansırsa, AK Parti’nin, “tek başına iktidar” olmanın da ötesinde, “fark atması” kesin görünüyor!..

Ama, endişem şu:

“Miting meydanları”nda sağlanan bu üstünlük, ya “oy masaları”nda kaybedilirse!..

ÖLÜLER BİLE OY KULLANIRSA!

Bir örnek vereyim:

Tarih, 20 Mayıs Cuma...

Başbakan Tayyip Erdoğan, Van’da “coşkulu bir kalabalığa” hitap etmiş...

Akşamleyin, heyette bulunan Tarım Bakanı Mehdi Eker’le birlikte, Edremit ilçesinde, “Van Denizi”nin kenarındaki bir “çay bahçesi”nde sohbet ediyoruz...

Sözü; “bölge halkının iradesinin BDP tarafından gaspedilmek istenmesi”ne getiriyor ve diyor ki;

“BDP; sadece dirilerin iradelerini değil, ölülerin iradelerini bile gaspetti!”

Nasıl yani?..

“Yaşadığı” bir olayı anlatıyor:

“Bir sandıkta, diyelim ki 200 seçmen kayıtlı... Bunların 100’ü gelmiş, oyunu kullanmış!..

Ama 100 tanesi; ya tembelliğinden, ya mazeretinden ya da umursamazlığından, gelip de oyunu kullanmamış!..

Sandıkların kapanmasına yarım saat veya 15 dakika kala, sandık başkanı odada bulunan gözlemcileri ısrarla dışarı çıkartıp, kapatıyor kapıyı!..

Sonra da;

Alıyor eline oy pusulasını, basıyor mührü, zarfa koyup, atıyor sandığa...

Tabiî, 100 oyun tamamı BDP’ye!..

Geçen yerel seçimlerde, Diyarbakır’ın bir ilçesinde, sadece 57 oy farkıyla başkanlığı kaybetmiştik.

Tutanakları getirtip, incelettim.

Aaa, o da ne?..

Hastanelerde yatan yatalak ve kötürümlerden tutun da, cezaevinde hapis yatan, ya da ölüp mezarda yatanlara kadar, birçok kişi oy kullanmış!..

Düşünebiliyor musunuz;

Mezardakiler bile oy kullanmış!..

Saydım, en az 55 ölünün sandığa gidip, oy kullandığını tesbit ettim...

BDP’liler, ölülere kullandırdıkları oylarla kazandılar seçimi!..

Elbette itiraz ettim...

Ama, ne İlçe Seçim Kurulu, ne de İl Seçim Kurulu, oralı bile olmadı...”

Peki niye?..

SANDIK BAŞKANI BDP’Lİ OLURSA!

“Çünkü” diyor Mehdi Eker;

“İl veya ilçelerde; en yaşlı, en kıdemli hakim, il veya ilçe seçim kurulu başkanı olur...

Dolayısıyla, sandık başkanlarını belirleme yetkisi onlara aittir...

Dönemin Diyarbakır Valisi, bir liste yapmış... Listedeki insanların güvenilir kişiler olduğunu, dolayısıyla sandık başkanlıklarına bu kişilerin atanmasının uygun olacağını bildirmiş... Gelin, görün ki; o listedeki isimlerden bir teki bile sandık başkanı yapılmamış!..

Dolayısıyla, sandık başkanlarının çoğu BDP’lilerden oluşmuş... Onlar da; oy kullanmayanların yerine; basmış mührü BDP’ye, atmış sandığa!”

Mehdi Eker bunları anlatırken, inanın kanımız dondu... Şu hâle bakın; bir şekilde “sandık başkanlığı”nı eline geçiren bir BDP’li, boynundaki “poşu”suyla oturuyor sandığın başına, “seçimin gidişatı”na yön veriyor!..

Ne oluyor o zaman;

“Meydan üstünlüğü” olmayan BDP, seçimi “masa”da kazanıp; “yenilgi”yi “zafer”e dönüştürüyor!..

AK Parti veya bir başka parti, istediği kadar “miting üstünü” olsun!..

“Milletvekili adayları, il ve ilçe teşkilatları, kadın ve gençlik kolları üyeleri ya da gönüllüler” istedikleri kadar çalışsın, istedikleri kadar “ayak basmadıkları yer, çalmadıkları kapı” bırakmasın!..

Sonuçta, “boynu poşulu bir BDP’li” oturuyor sandığın başına, “seçmenin iradesi”ni gaspediyor!.. Hatta, “ölülerin iradesi”ni bile gaspediyor!..

OY PUSULASINA DİKKAT!

Dedik ya, savaş hiledir!.. İşte gördünüz; seçim de, “hile”lerle dolu!..

Bu yazıyı yazarken, Konya’da faaliyet gösteren Denge Hukukçular Derneği’nden de bir açıklama geldi.

Denge Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Ramazan Aslan da, tıpkı benim gibi, 12 Haziran’daki muhtemel “seçim hileleri”ne dikkat çekmiş...

Ramazan Aslan, yapılacak “en küçük bir hile”nin halk iradesinin sağlıklı şekilde sandığa yansımasının önüne geçilebileceğini söylemiş...

Seçmenlerin, oylarını sandığa atmadan önce mürekkep, çizik, yırtık gibi hileli eylemlere karşı uyanık olmasını isteyen Başkan Aslan demiş ki;

“Vatandaşlarımız, oyunu kullanmadan önce tercih mührünü basıp, zarfa yerleştirmeden ve sandığa atmadan önce mutlaka oy pusulalarını kontrol etmeleri gerekmektedir.

Aksi takdirde, kasıtlı ve hileli fiillerle, işaretlenmiş veya mürekkep lekeleri ile parmak izleri bırakmış oy pusulaları geçersiz sayılacak ve kullandığınız oy heba edilmiş olacaktır.”

Yapılabilecek hileleri bir örnekle açıklayan Denge Hukukçular Derneği Başkanı Aslan, bazı sandık görevlilerinin bilerek ya da bilmeyerek tek bir hareketle, oy pusulasını geçersiz hale getirebileceğine dikkat çekmiş ve şu uyarıyı yapmış:

“Oy kullanacak olan vatandaş uzaktan gelirken, pusulayı teslim edecek görevli, vatandaşı kılığından kıyafetine, bıyığından sakalına kadar çok ince bir şekilde süzüp, eğer kendi düşüncesinden olmadığını kestirdiği birisi ile karşı karşıya ise, imza attırmak için daima elinde tuttuğu kalemi ile, oy pusulasını vatandaşa teslim ettiği sırada arka tarafına “ufacık” bir çizik atar veya parmaklarını önceden mürekkebe daldırarak pusulayı alırken-verirken mürekkeple işaret bırakır.

Tüm bu olanlardan habersiz olan vatandaş seçimini yapar ve oyunu sandığa atar. Oy sayım işlemleri sırasında pusulalar önlü arkalı kontrol edilir.

Bu sırada arka tarafta tespit edilen o küçük önemsiz gibi görülen çizik veya mürekkep izi sebebiyle oy geçersiz sayılır. Çünkü her türlü işaretli oy pusulaları geçersizdir. İşte bu yüzden oyunuzu kullanmadan önce oy pusulasının temizliğinden mutlaka emin olun.”

Görüyorsunuz ya;

Sadece “savaş”larda değil;

“Seçim”lerde de işte bu tür “hile”ler olabiliyor!..

O halde, ne yapmak lâzım?.. Her şeyden önce, “uyanık” olmak lâzım!..

Unutmayın ki;

Savaşlar, “uçak, tank, top ve füzeler”le başlasa da, “zafer”i belirleyen “piyade” yani “insan”dır!..

O halde; “insan” olarak oyunuza sahip çıkın ve “hile”ye geçit vermeyin.

Aksi halde;

“Seçim meydanları”nda kazandığınız üstünlük, “masa”da mağlubiyete dönüşebilir!..

Bilmem, anlatabildim mi?..

Kılıçdaroğlu’nun yeğeni!

Hani, AK Partililer; “Kastamonu’da kurşunlandık, Hopa’da taşlandık” diyorlar ya, her iki “saldırı”yı yapanlardan birinin “PKK’lılar”, diğerinin de “Halkevleri” olduğu kesinleşti!..

“Halkevleri” adlı örgütün de, “CHP’nin arka bahçesi” olduğunu, geçenlerde belgeleriyle ortaya koymuştuk... Çünkü “Halkevleri”nin “yönetim kadrosu”nda “4 CHP kurmayı” bulunuyor!..

Böylece; “Hopa’daki saldırının bir CHP tezgâhı” olduğu, tartışılmaz bir gerçek haline geldi...

Şimdi ben, işbu “Halkevleri” konusunda, “Kılıçdaroğluvari sorular” sormak istiyorum... İlk sorum şu: “Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Atilla Kılıçdaroğlu adlı bir yeğeni var mıdır?..”

Devam edelim sormaya: “Kılıçdaroğlu’nun öz be öz yeğeniyim” diye ortalıkta dolaşan işbu Atilla Kılıçdaroğlu, halen Kocaeli Üniversitesi kampüsünde faaliyet gösteren İş Bankası Şubesi’nde “güvenlik görevlisi” olarak çalışmakta mıdır?”

İşbu Atilla Kılıçdaroğlu, aynı zamanda “Kocaeli Halkevleri’nin bir üyesi” midir?.. Çevresinde; “küfürbaz” ve “anarşist ruhlu” biri olarak tanınan işbu Atilla Kılıçdaroğlu; katıldığı birçok “eylem”den sonra, kaç defa “gözaltı”na alınmıştır?..

Bu soruların cevabını kim verirse versin... İster Kemal Kılıçdaroğlu versin, ister Halkevleri, isterse yeğen Kılıçdaroğlu!..

Yeter ki, şu “Halkevleri”ni iyice tanıyalım!..

7 Haziran 2011 Salı

Kılavuzu Demirel olanın...

 
Neyse, İlhan Kesici yakasını iyi kurtardı, ama yine birileri gitti, yerine DP’ye genel başkan olması düşünülen iki isim CHP’de yer aldı.

Haberal ve Batum.. “Batum’un kaseti var” diyorlar, “Siyasette acemi” diyorlar ama, namaz da kılan bir derin adam, Haberal. Aylarca hastanede yattı. Kımıldatılamaz diyorlardı, adam seçilirse, hemen Ankara’da bir törene katılacak. Dahası var; seçilirse, “Seçimlerden sonra Kılıçdaroğlu’nun yerine genel başkan olacak” deniyor.. Kılıçdaroğlu kendi celladını sırtında taşıyor yani.. Ee.. Bu alem böyledir..

Ergenekon’un vekili CHP gidiyor, Ergenekon CHP’yle bütünleşiyor.. Kılıçdaroğlu da buraya kadar. İşi bitti..

PKK ile BDP arasında nasıl bir ilişki varsa sanki CHP ve MHP’nin de Ergenekon’la öyle bir ilişkisi var gibi. Birkaç adım geride MHP ve CHP’yi dizayn edenler, hatta BDP’yi dizayn edenlerin ayak izleri birbirine karışıyor sanki.

CHP’nin yeni milli şefi, sanki Demirel gibi.. Demirel’in CHP ile ilişkisi, Gülen’in AK Parti ile ilişkisinden daha özel ve derin.. İslamköylü Nurlu Süleyman, Morisson Süleyman gitti, “Çoban Sülü” geri geldi.. Aslında değişmeyen asıl kimliği “Morisson Süleyman” sanırım.

DP’ye genel başkan yapılmak istenen Batum ve Haberal gibi isimlerin şimdi niye CHP’ye gittikleri daha iyi anlaşılıyor..

CHP yeniden dizayn ediliyor.. Bu süreçte de kasetler devreye giriyor.. “Yeni CHP” ABD’ye daha yakın bir çizgide. Parti içinden buna isyan edenler yok değil, mesela Canan Arıtman gibi.. Ama kim dinler ki! İş yukarıdan bağlanmış. The Economist’in CHP’yi destekleyen yorumları boşuna değil yani.. İsrail, İngiltere ve ABD’nin belli lobileri CHP’nin küme düşmesini istemiyor.. Onun için Koç icazetli Kıraç devreye giriyor. Onun için Sarıgül bir anda hidayete ererek yuvaya geri dönüyor.. Sürece yapılan ani müdahale, birtakım kanaat önderlerinin yönelişlerini gözden geçirmelerine sebeb oluyor.. MHP’nin seçim sonrası yeni patronu gün saymaya başladı bile.. MHP’yi dizayn etmek isteyenlerle CHP’yi dizayn etmek isteyenler aynı! Seçimlerde CHP, MHP, BDP derin ittifakının, dayanışma koalisyonunu devreye sokanlar da aynı çevreler..

Bana göre kasetlerin adresi bu anlamda belli.. O çevrelerde işin hukukilik ya da ahlakiliğinin pek de bir kıymeti yok.. İşe yarıyor, bir fonksiyon icra ediyorsa, gerisine baktıkları yok..

Bu arada kaseti çıkanları unutun, asıl iş, kaseti olup da, ikaz edilerek hizaya getirilenlerde.. Birilerine bu adamlar gösterilip, ötekilerine “uslu dur, söz dinle, ayağını denk al” diye talkın veriliyor olabilir..

Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Özer Çiller, Hüsamettin Özkan hepsi aynı takımdan. CHP’lilerin oy vermeleri istenen Demirelci isimlerin bazılarının adı internete düştü. İstanbul’da Aydın Ayaydın, Ankara’da Sinan Aygün, Bülent Kuşoğlu, Aylin Nazlı Akat, İzmir’de Aytun Çıray, Turgay Bozoğlu, Bursa’da Turhan Tayan, Aydın’da Metin Lütfi Baydar, Zonguldak’ta Neriman Posbıyık, Adana’da Ümit Özgümüş, Karabük’te Mustafa Eren, Aksaray’da Mahmut Öztürk, Van’da Zahir Kandaşoğlu, Batman’da Faris Özdemir. Başkaları da vardır.. Tabii bu listeye Haberal ve Batum’u da eklemek gerek..

Sahi Baykal’ın bu çatı altında hâlâ işi ne? Herhalde başka yere gitmesin, gözaltında bulunduralım diye orada tutuyorlar. O da maşallah kuzu gibi bekliyor..

Neyse, geçmiş olsun, böylece CHP’nin defteri de dürülmüş oluyor. CHP’den artık ne köy olur, ne kasaba.. Demirel’in gölgesinde ot bitmez.. CHP artık iflah olmaz.. Hele bir de Cindoruk gelseydi!

Böylece halka tamamlanıyor.. Bayar ve Menderes nasıl CHP’den ayrılıp DP’yi kuruyorsa, bugün de tekrar Demirel, Haberal ve arkadaşları CHP’ye geri dönüyor, çevirim tamamlanıyor..

Vatana millete hayırlı olsun.. Demek ki, bu iş buraya kadarmış..

Başbakan İstanbul mitinginde ne diyordu: Kılavuzu karga olanın..

Haberal’ı, Alan’ı listesine alanlara bir bakar mısınız. Ya hu bunlar Meclis’i kapatmak, milli iradeye el koymak suçlaması ile yargılanmıyorlar mıydı? Ve siz onları milli iradenin istinatgahı bir yere alarak ne yaptığınızın farkında mısınız? Gerçekten bu insanların bu adamlara oy vereceğine inanıyor musunuz? Bu adamlara oy verenler milli irade cellatlığı ile suçlanan birilerine oy verdiklerini biliyorlar mı? Ama karar sizin. Buyurun sandık burada. Ülkenin, milletin ve kendinizin geleceğini emanet edeceğiniz insanlar seçiyorsunuz..

Selam ve dua ile..

Yüksek Gerilim... Gerçek yüzleri gözler önüne sermek!

 
Okuyucularımdan binlerce mesaj var; mesele Beyaz TV’deki Yüksek Gerilim adlı programdaki tartışmamız...

Buna tartışma denmez aslında; Mehmet Faraç adlı, Cumhuriyet’ten “tazminatsız”, CHP idaresinden ise “hakaretamiz” bir şekilde atılmış bir “Parti Üyesi- Gazeteci”nin CHP’ye yönelik eleştirilerimiz üzerine, “CHP seni niçin böyle kudurtuyor” yollu iğrenç lafına cevap vermek gerekti.

Ki, “mağdura kimliği sorulmaz” umdesinden hareketle, Mehmet Faraç’a yapılan “adiliği” protesto etmiş bir gazeteci olarak, yaptığımız sadece “aynıyla mukabele” oldu.

Bundan sonrasında, Mehmet Faraç’ın “Ergenekon usulü” küfürleri çıkınca sahneye...

Aynı çizgideki Özcan Yeniçeri ile “baş başa” kalsınlar, seçim öncesindeki son programda “koalisyonlarının” tadını çıkarsınlar diye program arasında, “gece”nin son yarım saatini kendilerine bıraktık.

Ve sonradan izledik ki koalisyon tıkır işliyor.

Her ikisi de, “Serdar’ın olmadığı ortamda bak ne güzel konuşuyoz” kıvamında.

Şimdi...

Okuyucumuzun mesajlarına gelelim;

Ağırlıklı olarak “küfürlerine küfürlerle” karşılık vermediğim, o seviyeye inmediğim için “takdir” ifadelerinin öne çıktığı mesajlar var.

Bir grup CHP’li “CHP’yi topyekün darbeci” ilan etmiş olduğum iddiasıyla “Cumhuriyet’i kuran parti hakkında nasıl böyle söylersin” kıvamında yazmış.

Ve bizi destekleyen dostlarımızın “takdir” ifadelerinden sonra, “Bu tür adamlarla çıkmasın daha iyi” yollu mesajları...

Burası çok önemli;

Çıkmalı mıyım, çıkmamalı mıyım?..

Doğrusu bu konuda net değilim; bugüne kadar karşılarında sıkıntıdan sıkıntıya giren muhafazakarlar görmeye alışmış olan güruhun gerçek seviyelerini göstermek bakımından faydalı olduğunu da düşünüyorum, ne kadar dikkat edersen et “seviye kaybına” uğramaya mani olmanın imkansızlığından dolayı “zararlı” olduğunu da...

Bunların içinde seviyeleri olanları var mıdır; o da meçhul!..

İşte; koca baro başkanı ile Cumhuriyet’in sözde seviyeli bir yazarı, “içki kısıtlaması” tartışılırken...

“Baro’da ve Cumhuriyet gazetesinde içki sınırlaması var mı yok mu?” diye sorduğumuz için seviyeyi ne hale getirdiler...

Ve bir CHP vekilinin kızı olan “sunucu” da nasıl tarafgir davrandı.

“CHP’nin kusurları ile yüzleşmekten” imtina eden, CHP’ye ve o tarafa yönelik en ufak bir eleştiriye bile “kırmızı görmüş inek” (Ki bu söz de bana ait değil, Beyaz TV’deki programda şahsıma yöneltilmiş ve ayniyle sahibine iletilmiş bir kalıp) alınganlığı ile yaklaşanda hangi seviyeyi bulacaksın?..

¥

Ha bu arada; mutlaka dikkatinizi çekiyordur...

“Militan sol”un televizyonlarında, gazetelerinde “Dindarlara” aşağılık ifadelerle saldırılır, saldırıya uğrayanlara asla “cevap hakkı” tanınmaz.

Beyaz TV ise millî ve manevî değerlere sahip bir ekip tarafından idare edilen bir kanal olarak, “her görüşe” hiçbir kısıtlama uygulamadan, hatta “misafire hürmet” hassasiyetinden hareketle biraz da “pozitif ayrımcılık” yaparak alabildiğine söz hakkı veriyor.

Mesela, “moderatör”ümüz Sayın Faruk Mangırcı, bu prensibe saplanmış kalmış gibi görünüyor.

“Daimi konuklardan” birinin hakaretine müdahale etmeyerek bizi “aynıyla mukabele” etmek durumunda bırakması bence “aşırı” hassasiyetinden kaynaklanıyor!..

Hatırlarsınız; Sayın Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde, bunların takımından bir adamın programına çıkmış..

Kendisine “Sizin laiklik meselesine nasıl baktığınızı gösteren kasetlerimiz var” dendiğinde, “Bu tavır ahlaki değil, programının içeriğini başka veriyorsunuz, karşıma başka şeyler çıkartıyorsunuz” tepkisini vermişti.

Ondan sonrası mı; Erdoğan’ın “Böyle yaparsanız programı terk ederim” şeklindeki sözlerine o takımın önde geleni tarafından verilen “Siz bilirsiniz!” karşılığı!..

Erdoğan’ın stüdyoyu terk edişi!..

Yarın öbürgün Allah muhafaza bir Ergenekon Koalisyonu kurulsun, gör bak adamlar çirkinliklerini nerelere vardırıyorlar?!.

Yine hatırlayacaksınız;

Melih Gökçek-Kemal Kılıçdaroğlu tartışmasında, o takımın önde geleni meslek ahlakının gereği olan “objektifliği” bir kenara bırakmış...

Resmen “taraf” olmuştu!..

Neyse; onlara her türlü tavır yakışır.

Onlar belki her türlü hakarete layıklar ama bizler her türlü hakareti etmeye “layık” insanlar değiliz!..

6 Haziran 2011 Pazartesi

Apo’nun papazı, PKK’lıların domuzu... Türkiye’de bir ilk!

Hemen her hafta yaptığımız gibi, bu hafta da; “Türkiye gündemi”nden ve bu gündem karşısında Akit’in nasıl bir “tavır” takındığından söz etmek istiyoruz...
Sizler de biliyorsunuz ki;
Akit, “ilklerin gazetesi”dir!..
Türkiye’de “kamuoyunun konuştuğu” birçok konu ve “medyanın gündemi”ne giren birçok haber, “ilk” olarak Akit’te yer almıştır!..
TEKİN’İN KAYIP EVRAKLARI!
Geçen hafta da;
Birçok “ilk”e imza attık...
Meselâ, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in; “Resmî evrakta sahtecilik”ten “2 yıl 6 ay hapse mahkûm” olduğu ve Yargıtay’da “karar” için bekletilen “dosya”sından “5 belgenin yok edildiğini” ilk defa Akit haber verdi.
Sadece “haber” vermekle kalmadık; “dosyadan belge eksiltilerek, Tekin’in mahkûmiyetine engel çıkarma girişimi”nin, bir “Kurtarma Operasyonu” olduğu yorumuna da yer verdik.
Görünen o ki;
“Dosyadaki evrakların eksikliği” gerekçesiyle, Gürsel Tekin hakkındaki karar “12 Haziran sonrasına” bırakılacak ve böylece Tekin’in “dokunulmazlık zırhı”na bürünmesi sağlanacak!..
Sizin anlayacağınız;
Sürekli “dokunulmazlıkların kaldırılması” edebiyatı yapan CHP’nin bir kurmayı, “dokunulmazlık zırhı” ile paçasını kurtaracak!..
CHP’nin, bir an olsun dilinden düşürmediği “AK Parti yandaşı yargı”(!) bunu yapıyorsa, varın “CHP’li candaşlar”ın neler yaptığını siz düşünün!..
Olayın sevinilecek tarafı şu:
İlk defa Akit tarafından gündeme getirilen ve muhabirimiz Kenan Kıran’ın ısrarla takip ettiği bu olay, bazı medya organları tarafından da ele alındı ve hiç olmazsa, “köşe yazıları”nda, “Tekin’i bekleyen tehlike”ye dikkat çekildi.
Bu da bir aşamadır...
APO, PAPAZ’INI BULDU!
Akit, geçen hafta bir “ilk”e daha imza attı ve “PKK elebaşı Apo” ile “bir Ermeni papaz”ın, son derece “samimi poz”larını yayınladı.
Açıkça ifade edelim;
Bu fotoğraf, “Türk basınında ilk defa” yayınlanmıştır... Bu fotoğrafı yayınlayan “ilk” gazete de Akit’tir!..
Ankara Temsilcimiz Yener Dönmez’i, bu “gazetecilik başarısı”ndan dolayı kutluyor, yeni başarılara imza atmasını diliyoruz.
Peki, bu “fotoğraf”ın önemi ne?..
Bu fotoğraf, hem “Apo’nun bir sözü”ne, hem de “PKK saldırıları”na açıklık getirmektedir.
Malûm, yine Akit; PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın, Papa 2. Jean Paul’e mektup yazarak, “Aziz Peder!.. Hıristiyanlığa çok yakınım!.. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı, benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir” dediğini, daha önce gözler önüne sermişti...
İşte, kendisini “Hıristiyanlığa çok yakın hisseden” bir Apo’nun; “Ermeni Papaz”la çektirdiği fotoğraf, “bu yakınlığın belgesi” olmuştur!..
Bu fotoğraf “önemli”dir, çünkü;
İşte bu Apo, 2004 yılında yaptığı bir açıklamada, kendisini Hazreti İsa ile özdeşleştirdiğini belirterek, “PKK başlangıçta 12 kişiydi” ifadelerini kullanmıştı.
PKK ve siyasi uzantıları tarafından “Peygamber” ilan edilen Öcalan’ın yönettiği PKK’nın Kürtlere zorla İncil ve CD dağıttığı, almak istemeyenleri tehdit ettiği ortaya çıkmıştı.
Kendisini, PKK kamplarında “peygamber” ilân ettiren Apo’nun; başında bulunduğu örgüt tarafından “imam”lara ve son olarak da “Müslüman Kürt çocukları”nın kaldığı “İHL yurdu”na saldırıp, “çocukları cayır cayır yakmaya çalışması”na tepkisiz kalması, hayli manidardır!..
“Avukatları” kanalıyla, hemen her konuda “görüş” açıklayan Apo’nun; “çocukların diri diri yakılmak istenmesi”ne sessiz kalmasında; “Ermeni Papaz’la verdiği poz”un bir bağlantısı yok mudur acaba?!?..
Ve yine;
“PKK’lı teröristler”in, dağlarda avladıkları “domuz”ların derisini yüzüp, “etini yediklerini” ortaya koyan haber ve fotoğrafımızla, bu “saldırı”ların bir bağlantısı yok mudur?..
Malûm; “Müslüman”lar ve “Yahudi”ler, asla “domuz eti” yemezler...
Çünkü, “Müslüman” için, “domuz eti, haram”dır!.. Ama Hıristiyanlar, “domuz eti” yerler!..
Siz olsanız, merak etmez misiniz;
“Müslüman Kürt çocukları”na, sırf “İslâmiyet’i öğrenmesinler” diyerek, “domuzcasına saldırmak”la, yedikleri “domuz eti”nin ve Apo’nun “Papaz’la samimiyeti”nin bir rolü yok mudur?..
Ve son saldırı... Önceki gün; bu defa Diyarbakır’da, yine “İHL yurdu”na saldırmışlar ve binaya hayli zarar vermişlerdir!
Hele bir düşünün...
Çok iyi düşünün ve sorun;
Neden “Müslüman Kürt çocukları”nın kaldığı “İHL yurdu” yakılmak isteniyor ve neden “İslâmî kimlikleri”yle öne çıkan kişilerin “dernek”leri veya “büro”ları saldırıya uğruyor?..
Sormaya devam edin;
BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, televizyon ekranlarında, İHL’ye niye “kin” kusuyor ve bu okulları niye “misyonerlik” yapmakla suçluyor?
O “fotoğraflara” tekrar bakın!..
UMRE İLE İLGİLİ AÇIKLAMA
Geçen hafta da dediğimiz gibi;
Bir yandan “haber”lerle meşgul olurken, bir yandan da “Umre kampanyamız”la ilgili hazırlıklarımız sürüyor...
Bu vesileyle, okurlarımızın kafalarında oluşan veya oluşması muhtemel bir “tereddüt” ihtimali karşısında, “zaruri bir açıklama” yapma ihtiyacı hissettik.
Bazı okurlarımız; “Umre çekilişleri”ne sadece “Akit’i bayiden alıp kupon biriktirenler”in mi, yoksa sadece “abone” olanların mı katıldığını merak ediyorlar.
Meselâ, Bursa’dan mektup gönderen Ali Rıza Ballı adlı okurumuzun, şöyle bir tereddütü var:
“Geçen yıl kupon gönderdik, çıkmadı... Bu yıl yine kupon gönderdik, yine çıkmadı... Biz gazeteye abone değiliz, ama devamlı okuyoruz... Acaba, noter huzurunda yapılan çekilişlere yalnızca aboneler mi katılıyor?”
Kafalarında bu tür “soru” ve “tereddüt” bulunan okurlarımız, kesinlikle “müsterih” olsunlar...
Çünkü, “noter huzuru”nda yapılan “çekiliş”lere; gerek “abone” olan, gerek “kupon” gönderen “tüm okurlarımız” katılıyor.
Hiç kimsenin “ayrıcalığı” yok, hiç kimseye, kesinlikle “imtiyaz” tanınmıyor.
Mevzuyu biraz açalım...
Son yapılan “çekiliş töreni”ne; gerek “abone” olan, gerek “kupon” gönderen yüzlerce okurumuz katıldı... Ama, ne yazık ki; hiçbirinin ismi çıkmadı...
Ve yine;
En çok “abone”mizin bulunduğu Gaziantep’ten; son çekilişe “tam 2 bin 200 abonemiz” katıldı...
Gelin görün ki; “2 bin 200 abonemiz”den hiçbirinin ismi kur’ada çıkmadı...
Bu, bir “çağrılma” meselesi...
Bu, bir “nasip” meselesi...
Kime “nasip”se, kim “çağrılmış” ise, çekilen “kur’a”da onun adı çıkıyor!..
Ki; çekilişe katılan okurlarımızın arasında; sadece “Umre’ye gidebilmek” için, “ilk defa Akit alan” çok yeni okurlarımız da var...
Dedik ya;
Bu bir “nasip” işi...
Nasip olunca, gidiliyor...
Uzun lâfın kısası;
“Son çekiliş”e, tam “47 bin 608 okuyucumuz” katıldı...
Bunların arasında; elbette “abone”ler de vardı, “kupon gönderen”ler de...
Ama, “Umre”ye gitmek, “100 okurumuz”a nasip olacak inşallah...
Herkes, gönlünü ferah tutsun...
Bu cümlelerle, bu haftaki “hasbihal”imize son veriyor, hepinize “saygı” ve “hürmet”lerimizi sunuyoruz...
Gelecek hafta buluşmak dileğiyle...

31 Mayıs 2011 Salı

En mütevazı tahmin Zeybek’ten!

 
Zeybek seçim tahminini açıkladı: %51. Herkes bir tahminde bulunuyor, bu da Namık Kemal Zeybek’in tahmini..

DP iktidara geliyor bu durumda. AK Parti de herhalde ana muhalefet olur.

DP %51 alıyorsa, DSP’nin de ondan az almaması lazım ama, hadi onu 3. Sıraya yazalım.

DP’nin oy oranında kimsenin kuşkusu yok da, burada asıl sorun, bu oyun % kaçının BTP’ye, yüzde kaçının DP’ye ait olduğu sorunu.. Ortadan ikiye bölelim diyeceğim ama, birine %26 vermek geçiyor içimden ama hangisine vermek gerek o 1 oy oranı farkını..

AK Parti’yi ana muhalefete oturttuk ama, ya bu sefer seçmen yanılıp AK Parti’ye vermez de oyunu SP’ye verirse, o zaman sıralama DP 1. Parti, SP 2. Parti, DSP 3., AK Parti 4., CHP 5., MHP 6. Parti olur..

Geri kalanına oy kalmıyor kalmamasına da, bu 100 puanı bu 6 parti arasında dağıtmak bile ciddi bir sorun.. %51’i DP’nin olduğuna göre kalıyor geriye %49.. Bunu beş partiye bölün bakalım.. Eşit dağıtsanız, kimse barajı geçemeyecek. DP bütün sandalyeleri kapacak. Zaten bir de BDP’li bağımsızlar var. Hadi %6 da onlara çıkalım deseniz, %43 kalıyor.

Bu arada seçim bereketi milletin yüzünü güldürüyor. Asgari ücret konusunda 850 liradan 1500 liraya kadar teklif var..

Kılıçdaroğlu uçuyor zaten, Kürtlere özerklik, askerlik 6 ay mı, 9 ay mı? Seçime kadar kim ne istiyorsa istesin.. İsteyene piskevit isteyene kivi. Evsize ev, işsize iş.

Hadi bunlar topatan siyaset tüccarının elinde kalan mallar.. Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı.. Yalandan kim ölmüş..

En mutevazıları Pamukoğlu. “HEPAR şu anda 4. Parti” diyor.. O ilk 3’ün AK Parti, CHP ve MHP olduğunu kabul ediyor.. Bana kalırsa da CHP ve MHP’den ya da oy kullanmayan ulusalcı kesimden HEPAR’a oy verecek çok sayıda insan olacaktır. Emekli subaylar için iyi bir adres olabilir..

HEPAR’ı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama Pamukoğlu, “Özerklik vermeye kalkışırsanız bu ülkenin sokaklarını, mahallelerini, caddelerini size zından ederim” dese de, asker elbisesini çıkartıp siyasete giren biri.. Yerel yönetimlerin özerklik şartı ortada. Bununla mücadele edeceğim dese anlarım da, sokağa çıkınca BDP’den, KCK’dan ne farkı kalır ki?

Milletvekili sayısını 350’ye indireceğim diyor, buyur teklif et.. Kim ne istiyorsa teklif etsin.. Ve millet karar versin. Kimse millete yasa da dayatmasın, yasa teklifini de yasaklamasın. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen yasa olmasın.. Teklif edilemeyecek yasa olmasın daha doğrusu. İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisinin birleştirilip yerel parlamentolarını kurmaları ve toplanan vergiden belli bir pay almaları, sağlık, eğitim, trafik, asayişin yerinden yönetilmesi niye sorun olsun ki!

Tabii yine de “ordu göreve” filan demiyor, “Tankları yürütürüm” demiyor. Bu da önemli.. Sokakların zından değil, özgür olması gerektiğini o da bir gün öğrenecek, Anadolu yollarında dolaştıkça ve konuştukça.

Keşke liderler, seçimden sonra, daha önce yaptıkları seçim tahminlerini yorumlasalar.. Eğer bunların bütün tahminleri böyleyse, vay bu memleketin başına geleceklere..

Gazete tirajları ile partilerin oyu arasında bir ilişki var mı?

Türkiye’de günlük 36 ulusal gazete yayınlanıyor ve bunların toplam tirajı 4.850.000. Bunların 2 milyonu AK Parti’yi destekleyen yayın yapıyor..

Bunlardan 8-10 tanesi siyasette etkili değil. Spor ve bulvar tipi magazin gazetesi türü yayın organları..

Doğan Mediasının toplamı 1.350 cıvarında. Bunun %60’i CHP , %20 AK Parti, %10 MHP’ye gider, %10 diğer..

500’lük bir blok var, Habertürk, Akşam grubu vd. %40 AK Parti, %40 CHP, %10 MHP, % 10 diğer gibi

Yeniçağ, Cumhuriyet toplamda 105.000’i bile bulmuyor toplamda. CHP, MHP eşit paylaşırlar..

Sonuçta ortalama AK Parti %45, CHP %30, MHP %10, diğer %15 gibi bir rakam çıkar.

Tabii, Radyo, Tv, İnternet Mediasını da bu işe katmak gerek.. O zaman durum daha çok AK Parti’nin lehine dönüyor.. Medianın seçim sonucuna muhtemel yansıması, AK Parti %47, CHP %27, MHP %10 seviyesinde olabilir. BDP %6 olursa, diğerleri, geriye kalan (Bazı parti liderleri üzülecek ama) %10.

İlk 3 belli de, 4.’lük için ya da BDP’den sonra 5.’lik için HAS, SP, BBP, HEPAR, DP yarışacak demektir.. Yani, 5.’lik için 5 parti yarışıyor.. Bu arada MHP’de bir çözülme yaşanırsa, BBP bir sürpriz yapabilir.. Bu seçimin sürpriz partisi BBP olabilir.. Selâm ve dua ile.. Twitter: @aDilipak

30 Mayıs 2011 Pazartesi

CHP 1. parti

Seçimlere kaç gün kaldı?
Tamı tamına 14 gün..
Gündeme bomba gibi düşen iki iddia var:
1- Parti liderlerinden birine bir suikast yapılacak..
2- CHP seçimlerden birinci parti olarak çıkacak..
İlk iddianın sahibi, yaptığı tahminlerin % 90 gerçekleştiğini savunan Ulusalcı Anayurt gazetesinin yazarı Muhsin Akıl, 12 Haziran’a kadar bir parti genel başkanına suikast düzenlenebileceği iddiası ile yeni bir tartışma başlattı. Akıl, seçimden sonra Türk-Kürt çatışmasının çıkartılabileceğini de iddia etti.
Aynı doğrultuda bir başka haber daha: Bahçeli’ye saldırılacak! Bu iddianın sahibi de eski DYP milletvekili. Kaset skandalları ile sarsılan Bahçeli hakkında şok bir iddia; 6 HAZİRAN’DA Bahçeli’nin Diyarbakır’da saldırıya uğrayacağı şeklinde..
2. iddia bu iddianın peşinden geliyor..
Haberin kaynağı Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek..
Ben kendisini 11 Eylül 1980 öncesinden tanırım. O gece de Erbakan’ın odasında birlikteydik. Tehditkar bir şekilde sert ifadeler kullandığını hatırlıyorum.. Arcayürek’in yazısını okuyunca o günleri hatırladım..
Arcayürek köşesinde “25 Mayıs Perşembe günü Güncel’de ismini vermediğim bir ünlü işadamımızın güvenilir kaynaklardan aldığı bilgilere dayanarak; CHP’nin 12 Haziran seçiminden birinci parti olarak çıkacağını söylediğini yazdım. Genel yayın müdürümüzle beraberdik. Anketlere göre, kesin saptamayı (iddiayı) kuşkuyla karşıladığımda “Sizinle bu konuda bahse girerim” dediğini, hatta bizim mütevazı önerimize karşılık -bahsi kaybederse- “ne istersek, ama ne istersek alacağını” altını çizerek söyledi. O kadar emindi CHP’nin birinci parti olacağından. Yazının yayımlandığı 25 Mayıs’ta ve dün sabah; “CHP’nin birinci parti olacağını kesin ifadeyle söyleyen ünlü işadamının kim olduğunu soran” yoğun istekler geldi, okurlardan ve partililerden! CHP’nin bu seçimde AKP’den ülkeyi kurtarmasına o denli gönül bağlandı ki; olası sonucu aldığı bilgilere dayanarak, üstelik bahse girecek kadar kesin bir ifadeyle söyleyen ünlü bir işadamının adını yazmak zorunluluğu doğdu: İnan Kıraç’tı. 25 Mayıs’ta da yazdığımı yineleyeyim: 12 Haziran’da; AKP’den bir an evvel kurtulmayı yıllardır özleyen ben, bahsi kaybetmeyi... Sayın Kıraç da kazanmayı bekliyoruz!” diye yazdı.
Bu iddiaları doğru bulmayabilirsiniz, ama Arcayürek yazıyorsa ve sözün sahibi Kıraç’sa bu iddiaları ciddiye almak zorundasınız!?..
Kıraç “güvenilir kaynaklar”dan bu bilgiyi almış. Bu bir kamuoyu araştırması sonucu değil herhalde.. Arcayürek’e göre bu “kesin bir saptama”. “Ben söylüyorsam doğrudur” mantığı ile söylenmiş bir söz.. İhtiyarlar, böyle münasip görmüşler demek ki!
Bu beyanlar derin bir planın işareti olarak kabul edilebilir..
Geçen gün biri, Yazıcıoğlu olayını hatırlatarak, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye helikoptere binmemesini tavsiye ediyordu.. Erdoğan da dikkat etmeli. Diğerleri de.. Çünkü iyi saatte olsunlar işbaşında gibi sanki..
Bahçeli’nin mutlaka barajı aşması gerek. Onun için de mazlum-mağdur rolüne bürünmesi lazım.
Tek başına Erdoğan’a suikast geri teper. Başkaları da hedef alınmalı.. Bahçeli’ye başarısız bir suikast mesela..
Arcayürek diyor ki: “Yazarımız Leyla Tavşanoğlu’na Washington’da bir ABD yönetim yetkilisi, RTE’nin zaten ayakta olan sinirlerini daha bir bozacak bir iki sonuç açıklamış: AKP’nin 367’ye ulaşması hayal. Oy oranı yüzde 38! MHP de baraja takılmaz!” CHP’liler ABD’ye gittiler ya, orada zaten onları karşılayacak bir Yahudi lobisi var. Çetin Doğan’ın damadı herhalde bu fırsatı kaçırmamıştır.. ABD’li yetkili de bu lobiden biri olabilir.. AK Parti % 38 olduğuna ve MHP de barajı aşacağına göre, ufuktaki iktidarı oluşturacak koalisyon şimdiden belli.. % 35 CHP, % 13 MHP, eşittir % 48. Şimdi bu senaryonun hayata geçirilmesi için PKK’ya da iş düşüyor ve tabii Yahudi lobisine de..
Seçimlere şurada iki hafta kaldı kalmasına da, bana kalırsa yeni bir kaset patlamasına hazırlıklı olalım..
Zor bir sürece giriyoruz. Çoğu gitti, azı kaldı ama, keskin bir viraja giriyoruz.
Herkesin bir hesabı var, Allah’ın da bir hesabı var. Mekerallahu! Görelim Mevlam neyler. Bakarsınız evdeki hesaplar çarşıya uymaz. Birileri Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olurlar. Selam ve dua ile.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Söyle be Kılıçdaroğlu... Kimsin, necisin sen?

Biliyorum, bu “hikâye”yi çok anlattım... Ama, öyle hikâyeler vardır ki; tam yerine rast gelir ve olayı en güzel o hikâye anlatır!.. Ben de, “Kılıçdaroğlu’nu en iyi anlatacak” hikâye ile başlamak istiyorum. Bilirsiniz hikâyeyi...
Bir “karga” dadanmış kilisenin tepesindeki “haç”a... Her gün geliyor ve pisliyor haçın üzerine...
Papaz efendi bağırıp çağırsa da, ürkütüp kovalasa da; karga her gün “haç”ın tepesinde ve her gün pislemekte.
Dertli papaza akıl vermiş birisi:
“Haç’ın dibine bir kalıp peynir, bir tas da rakı koy... Karga peyniri sever... Bir kalıp peyniri yiyince de su içmek ister... Su diye rakıyı içince sarhoş olur ve sen de kolayca yakalarsın kargayı!”
Denileni yapmış papaz efendi.
Gerçekten de önce peyniri yiyen, daha sonra da rakıyı içen karga, sarhoş olup, yığılmış Haç’ın dibine...
Papaz efendi de yakalamış onu.
Sonra da şöyle demiş:
“Bre karga; Hristiyan olsan Haç’a pislemezsin, Müslüman olsan rakı içmezsin!.. Söyle bana, sen ne biçim mahlûksun?”
KÜRT MÜSÜN, TÜRK MÜ?
Papaz efendinin “karga”ya sorduğu sorunun aynısını CHP Genel Başkanı Bay Kemal Kılıçdaroğlu’na da sormak lâzım.
Evet; “Ye-CHP”nin, “kaset artığı” genel başkanı Kılıçdaroğlu’na soralım;
“Söyle; kimsin, necisin sen?”
Bir “Kürt” olsan;
Memleketin Dersim’de asılan “Zazaca afiş”lere sansür uygulamaz, “Hoşgeldin Mamekiye’ye” yazılı o afişleri “Genel Merkez talimatı” ile apar-topar indirtip, yerine “Türkçe afiş” astırmazdın!..
Söyle, nesin sen?..
Bir “Türk” olsan;
Hakkari’de “CHP mitingi” yapıp, meydanı “Kürtçü BDP’liler” ile doldurtmaz; meydanda “Bir tek Türk bayrağının bile sallanmadığını” görünce, sorardın;
“Burası Türkiye’nin bir vilayeti değil mi?.. O halde, kimsenin elinde niye Türk bayrağı yok?”
Bunu sorar ve tek kelime bile etmeden terkederdin meydanı!..
Ama, sen ne yaptın?..
“Elin bilmem nesiyle gerdeğe girmek” gibi; meydana “BDP’lileri” topladın ve aklın sıra; BDP’li kalabalık ile “CHP mitingi” yaptın!..
Bununla da yetinmeyip;
Hemen her ilde yaptığın gibi, Hakkari’de de “nabza göre şerbet” verip, “yerel yönetimlere özerklik getireceğini” söyledin!..
Sahi be Kılıçdaroğlu;
Kimsin, necisin sen?..
“Türk” müsün, “Kürt” mü?..
Kürt olsan “Kürtçe afiş”leri indirtmezdin, “Türk” olsan; “Türk Bayrağı” olmayan mitingte konuşmazdın!..
Söyle nesin sen?..
Eğer “yurtsever” olsan
Meydanda “Türk bayrağı” göremeyince, tek kelime söylemeden, terkederdin meydanı!..
Eğer, “Yurtsever” olsan;
O meydanda, bir “PKK talebi” olan “Yerel yönetimlere özerklik” talebini dillendirip, “Kandil’in ekmeği”ne yağ sürmezdin!..
Eğer “Kürtsever” olsan;
Hakkari’de bunları söyleyip de Ardahan’a geldiğinde; “Yanlış anlaşıldım!.. Ben öyle demek istemediydim!” deyip de, her zaman yaptığın gibi yine kıvırmaz, yine “çark” etmezdin!..
O ÇAYLAR KAÇAK DEĞİL İTHAL!
Söyle Allah aşkına;
“Nesin, necisin” sen?..
Eğer “milliyetçi” olsan;
Van’da konuşurken, “Kaçak mazotu serbest bırakacağız!.. Serbest bırakacağız ki; çiftçi de kullansın, şoför de!” deyip, Rize’ye gidince; “Kaçak çayların tamamını imha edeceğiz!” demezsin!..
Sende, nasıl bir “mantık” var ki;
Van’da “mazot kaçakçılığı”nı destekliyorsun ama Rize’de “çay kaçakçılığı”na karşı çıkıyorsun!..
Sen, hiç bilmez misin;
Mazot, “kaçak” getiriliyor ama çay “kaçak” gelmiyor ki!..
Adına “kaçak çay” denilse de, o çaylar “kaçak” değil ki!..
“İthal” ediliyor onlar, ithal!..
Haa, “Çay ithalatına son vereceğim” filan desen, anlarım!.. Ama sen, “imha”dan söz ediyorsun!..
O zaman; “başka ülkeler” de; senin “ihraç” ettiğin “domates”e veya diğer “sebze-meyve”lere “kaçak” muamelesi çekip, “imha” etmeye kalkarsa, ne yapacaksın?..
“Uzayda” mı yaşıyorsun sen?..
Tamam, istediğin kadar “salla”, istediğin kadar “desteksiz at” da, hiç olmazsa, ayağı biraz yere bassın!..
Ama, sen ne yapıyorsun?..
“Gittiğin yerin nabzına göre konuşuyor” ve aklın sıra “tribün”lere oynayıp; “popülizm” yapıyorsun!..
Ne yaparsan yap, ama;
Milletin, “yabancı çay” mânâsında kullandığı “kaçak çay”ın, gerçekten “kaçak” olduğunu sanma!..
O çaylar; “ithal” ediliyor, ithal!..
Tıpkı; “Çikita Muz” gibi, tıpkı “hindistan cevizi”, tıpkı “avokado” ve “ananas” gibi; o çaylar da Hindistan veya bir başka ülkeden “ithal” ediliyor!..
Bilmem, bilir misin;
Adına “Türk kahvesi” deriz ama, “kahve”yi de Yemen’den ithal ederiz!..
“Hurma”yı da ithal ettiğimiz gibi!..
Sen, sen ol;
“Halkın hoşuna gidecek bir söz söyleyeyim” diye, kalkıp da “yalan” söyleme!..
Söyle, nesin sen?..
“İn” misin, “cin” misin?..
Yoksa, “safi kin” misin?..
ALEVİ MİSİN, SÜNNİ Mİ?
Bir “Alevi” olsan;
Miting için gittiğin Tunceli’de; “Dersim” ve “Tunceli” kavramları arasında gidip gelmez; ağzına “Kürt” ve “Dersim” kelimelerini zar-zor almazdın!..
Oysa, Dersim halkı; senin ıkına-sıkına değil, dobra dobra “Ben, Dersimli bir Aleviyim” demeni bekliyordu!..
Ama sen;
Tunceli’de bile kimliğini gizledin!..
Söyle be Kılıçdaroğlu;
“Papaz” efendinin “karga”ya sorduğu gibi; “sen ne biçim bir yaratıksın?”
“Sünni Müslüman” olsan;
CHP Genel Başkan Yardımcısı Engin Altay’ın hazırladığı “eğitim raporu”nu okuduğun anda çöpe atardın!..
Çünkü o raporda;
“Din görevlisi ihtiyacına göre, İHL’lerde yeni düzenleme yapılacak” deniliyor.
Bu da demektir ki;
CHP’nin “iktidar” olması halinde, “mevcut 483 İmam Hatip Lisesi”nden, yaklaşık 470 tanesinin kapısına kilit vurulacak!..
Bu da demektir ki;
“Açık öğretim”le birlikte “İmam Hatip Liseleri’nde okuyan 235 bin öğrenci”ye denilecek ki; “Siz, ihtiyaç fazlasısınız!.. Bizim ihtiyacımız 3-4 bin kadar!”
Söyle be Kılıçdaroğlu;
Sen, ne biçim “özgürlükçü”sün?..
Eğer “özgürlükçü” olsan;
Hazırlattığın “eğitim raporu”nda, “azınlıkların eğitim ve inanç hakları”na yer verirken, “başörtülüleri” unutmazdın!
Ama o raporda, tek kelime ile bile “başörtülü”lerden söz edilmiyor!..
Söyle; “nesin, necisin” sen?.
HAKKARİ’DE SUÇÜSTÜ OLDUN!
Eğer “demokrat” olsan;
Diyarbakır Bağımsız Milletvekili adayı Leyla Zana gibi bir kadın; “Oylarınızı Kürdistan’a, barışa ve gerillaya veriniz!.. Süreç, önderliğimizin aramızda olması sürecidir!.. Hükümet’e ortak olmak istiyoruz!.. Abdullah Öcalan, bu halkın çocuklarına öğretmen olacak!” derken; sen kalkıp da, Hakkari’deki “CHP mitingi”nde, “BDP’lilerin gövde gösterisi” yapmasına fırsat vermezdin!..
Bak; BDP Genel Başkan Yardımcısı Filiz Koçalı bile, dün, “Hakkari meydanını dolduran BDP’li arkadaşlarımızdı” dedi de; sen onu bile itiraf edemedin!..
İstediğin kadar susabilir, “susma hakkı”nı sonuna kadar kullanabilirsin, ama herkes biliyor ki; “CHP-BDP ittifakı” Hakkari’de “suçüstü” olmuştur!..
Gerçi, “suçüstü”ne de gerek yoktu.
Çünkü, herkes biliyor ki;
CHP, Hakkari’deki 2009 seçimlerinde sadece ve sadece “331 oy” aldı!..
Peki meydandaki “kalabalık” ne?..
Onlar, elbette “BDP’liler”di!..
Zaten, “BDP’li” olmasalardı;
“Türk Bayrağı” sallarlardı!..
İNAN KIRAÇ VE BAYKAL
Sahi be Kılıçdaroğlu;
“Kimsin, necisin sen?”
Tamam; “Kaset artığı bir genel başkan” olduğunu biliyoruz da, seni kimler oturttu “genel başkanlık koltuğu”na?..
Meşhur “kaset skandalı”ndan “3 ay önce” kim geldi CHP Genel Merkezi’ne ve Deniz Baykal’dan nasıl bir talepte bulundu?..
Evet, işadamı İnan Kıraç’tan söz ediyorum... “Olayın tanıkları” tarafından verilen bilgiye göre; İnan Kıraç, Baykal’la görüştü ve ondan “Önder Sav, Onur Öymen ve Mustafa Özyürek’i aday yapmamasını” istedi!..
Yine “tanık”lara göre;
Baykal, “İnan Kıraç’ın teklifi”ni reddetti ve ondan sonra da malûm “zina kaseti” patladı!..
Baykal; istifa edip gitti tabiî!..
“MOTEL”DEN “MODEL”E!
Peki, sen ne yaptın?..
CHP Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’e gidip, aynen “İnan Kıraç’ın önerisi”nde olduğu gibi; “Önder, Sav, Onur Öymen ve Mustafa Özyürek’i listeye almazsanız, ben de yönetimde olmak isterim” dedin!..
Yılmaz Ateş’ten “olumsuz” cevap alınca da, gittin Önder Sav’la anlaştın ve “CHP’ye genel başkan” oldun!..
Sonra, Sav’ı da savdın başından!..
Söyle be Kılıçdaroğlu;
“Çalım” üzerine çalım atan, “numara” üzerine numara çeviren, “Bizans entrikaları”nın her türlüsüne başvuran sen, bütün bunları Ecevit’ten mi öğrendin?..
Ecevit, “Güneş Motel olayı” ile “Başbakan” olmuştu, sen de “İnan Kıraç modeli” ile mi “genel başkan” oldun?
ATATÜRKÇÜ MÜSÜN, SOLCU MU?
Söyle Allah aşkına;
“Kimsin, necisin sen?”
Eğer “Atatürkçü” olsan;
“Atatürk’ün bekçisi olmayacağız” diyen Sena Kaleli gibi birini “CHP Genel Başkan Yardımcılığı” koltuğuna oturtmazdın!..
Eğer, “solcu” olsan;
Mehmet Haberal başta olmak üzere, “MHP tandanslı, ANAP ve DYP orijinli 10-12 sağcı ismi”, kalkıp da “CHP milletvekili adayı” yapmazdın!..
Gerçekten merak ediyorum;
“Kimsin, necisin sen?”
Ve de;
“Ne yapmaya çalışıyorsun?”
“Ecevitçi” olsan; “Ecevit’in hayatına kastedenlere” kucağını açmaz, “milliyetçi” olsan; daha ilk gün, sırtına “Etro gömlek” giymezdin!..
Sen, nesin Allah aşkına?.
CHP için bir “draje” misin,
Yoksa, “proje” mi?..
================
VATANDAŞ DİYOR Kİ
¥ DİYARBAKIR: Diyarbakır’da BDP’liler; “Eğer Diyarbakır’da hüsrana uğrarsak, Güneydoğu elimizden gider” inancıyla asılıyor seçimlere...
Geçen seçimlerde, “BDP Teşkilatı” öyle bir çalıştı ki; “sandık müşahitleri”ne adeta “yemek” ve “içecek” yağdırdı!.. AK Parti Teşkilatı ise, maalesef aynı duyarlılığı göstermedi... Acıkan sandık müşahidi yemeğe gidince de, “döndürülen dolaplar”ın haddi hesabı yok!.. Unutmayalım; seçim “sandık”ta kazanılır!.. “Meydan”da kazanıp da, “sandık”ta kaybetmeyelim.
Başbakan Tayyip Erdoğan, gelecek hafta Çarşamba günü yapacak Diyarbakır Mitingi’ni... Bunu Cumartesi veya Pazar’a alması mümkün mü?.. Çünkü, Çarşamba günü, “memurlar” gelemez meydana!..
¥ AYDIN: 86 yaşındayım... Bugüne kadar, bu hükümet kadar “sağlık” konusuna önem veren Hükümet görmedim... Artık, “paşa”ların gittiği hastaneye ben de gidebiliyorum... Seçim günü, “yüzbinlerce hasta” hastanelerde olacak, dolayısıyla “oy” kullanamayacak... Acaba, “hastanelere de seçim sandığı” koymak mümkün değil mi?..
¥ TOKAT/TURHAL: CHP ve MHP’liler, yaptıkları “fuhuş” işinin aleniyete dökülmesinden madem bu kadar muzdariptir, o zaman “genel merkez” binalarına; “Fuhuş serbesttir” tabelâsı assınlar!.. Bunu yapsınlar ki, kimse rahatsız etmesin onları!..
¥ KARAMÜRSEL: Postane Sokağı civarına park eden araçların bazılarından ücret alınıyor, bazılarından alınmıyor... Bu “ayrımcılık” niye ve bu talimatı kim verdi?..

24 Mayıs 2011 Salı

CHP, BDP ve PKK elele!

CHP ile BDP elele.. Yanlarında da KCKadı altındaki örgütlenmesi ile PKK var.
Niye böyle söylüyorum?
Çünkü “örgütün emri ile kepenk indiren”, “örgütün emri ile kepenk açan Hakkari’deki esnaf”, AK Parti mitinginde kepenkleri indirmiş. CHPGenel Başkanı geldiğinde ise kepenkleri açmış.
Ne diyelim, hayırlı uğurlu olsun.
Olsun da, benim anlamadığım bir konu var.
Bu mesajla,Hakkarililer ne demek istediler?
“CHP iktidarı döneminde bölgemizde yaşanan 18 bin faili meçhul cinayete onay mı vermiş oldular? CHP iktidarı döneminde hesabı sorulmayan, Mardinli vatandaşlara dışkı yedirilme olayına onay mı verdiler?”
Dışkı yedirilmesine onay mı veriyorlar ki, dışkı yedirenleri mahkemeye sevkeden “AKParti’ye protesto”, dışkı yedirenleri sorgulamayan “CHP’ye destek” veriyorlar!
Kimbilir, örgütün bir bildiği mutlaka vardır.
Kemal Bey’e destek verdiklerine göre, Silivri’de yargılanan Ergenekonculara da sempati ile bakıyorlar demektir.
Öyle ya; CHPGenelBaşkanı Kemal Bey, “Örgüt nerede, söyleyin de gidip, üye olayım” demişti.
O örgütü, en iyi Hakkarililer bilmeliydi..
Olağanüstü Hal’de, Ergenekon isimli derin örgütün yargısız infazlarından, en büyük zararı onlar görmüş olmalılar..
Ama; gördükleri zararı unutmuşlar, Ergenekon’a sahip çıkan CHP’ye destek veriyorlar!
Ne diyelim, haydi hayırlısı!

CHPGenel Başkanı, PKK emri ile kapanan kepenkler için şöyle demiş: “Kepenk kapanıyorsa, kepengi kapatandan çok, siyasi iktidarın şunu düşünmesi lazım: ‘Bu kepenkler neden kapanıyor? Siz, kapanan kepenklerden dolayı esnafı, yerel yöneticileri suçlayacağınıza, dönüp kendinize bakmanız lazım. Bir neden var bunda, bir sorun var burada.”
Bu söylem, size tanıdık geliyor değil mi?
BDP’liler de, kınayamadıkları terörist saldırılar sonrasında ne diyorlar: “Kürtler dağa çıkmışlarsa, burada bir sorun var demektir. Karakollara saldırı varsa, burada bir sorun var demektir.”
Yaklaşım aynı..
BDP ile CHPaynı çizgide.
İkisi de, olaylara, “PKK saldırıyorsa, bir sorun var demektir. Saldırandan çok, saldırtana bak” mantığı ile yaklaşıyorlar.
“Uluslararası şer güçlerinin ittifakı ile bir oyun oynanıyor” penceresinden olaylara bakmaya hiç niyetli değiller.
Zorla kepenk indirtiliyor, insanlar tehdit ediliyor, CHPGenel Başkanı ise, “Demek ki sorun var” diyerek, “örgütün tehditlerini meşru” görüyor.. Haklı gibi göstermeye çalışıyor!

Kemal Bey Hakkari’de diyor ki, “Kimsenin, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını aylarca hapiste tutmasını istemiyoruz.”
BDP’ye sahip çıkarak, oy toplayacağını sanıyor. Ama o belediye başkanlarına yönelik suçlamaların, aslında BDP’lilikten de ayrı, PKK lehine çalışma olduğunu unutuyor.
Kemal Bey, PKKsanıklarına sahip çıkıyor.
Ama, “PKK’lılara sahip çıkma”nın adını “seçilmiş belediye başkanı” olarak koyuyor.
Seçilmiş belediye başkanlarına sahip çıkacak idiysen, 1999’da seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ı hapse atan Yargıtay üyesi Naci Ünver’in partine olan üyeliğini sildir.
Şiir okuyan belediye başkanını, 4 ay cezaevine attıran oyu kullanan Yargıtay üyesi Yusuf Kenan Doğan’ın CHP üyeliğini sildir..
Sildir ki, “seçilmiş belediye başkanları”na saygılı olduğunu görelim.. “Güneydoğu’daki belediye başkanlarına sahip çıkma”nın arkasında, “PKK’lılara sahip çıkma olmadığı”nı anlayalım.

Kemal Bey, dün Hakkari’de bir anısını anlatıyor: “Ben ilk kez Hakkari’ye geliyorum. 80 ili görmüştüm, Hakkari’yi görmemiştim. Bürokratken Van'a geldiğimde, Hakkari’ye gelmek istemiştim, o zaman güvenlik güçleri bırakmadılar, 'Hakkari'ye gitmeniz riskli olur' dediler, bırakmamışlardı.”
Demek ki ne imiş?
Demek ki; Kemal Bey’in bürokratlık yaptığı 1992-1998 arasında, yani CHP’nin kenarından köşesinden iktidarda olduğu dönemlerde Hakkari güvensiz bir ilmiş.
Ama 2011’de,AKParti iktidarında, Hakkari güvenli bir ilmiş.
Eee. Bazen farkında olmadan, gerçekleri de söyleyiveriyor,Kemal Bey!
Veyahut da, oradaki güvensizliğin kaynağı olan PKK söz vermiştir kendisine..
“Gel, sana dokunmayacağız.” O da, daha önce güvensiz bulduğu şehire, bu sebeple gelmiştir.

Van, Hakkari ve Şanlıurfa’dan seçim izlenimleri

Aradan geçmiş, tam 31 yıl... 1980 yılında, şu anda Iğdır’a bağlı Tuzluca’daki bölükte “yedek subay” olarak görev yapıyordum... Bir ara, “eşim”le birlikte karar aldık, “15 günlük Doğu turu”na çıkacağız... Tarih 5 Mayıs 1980... Tuzluca’dan çıktık yola... Sarıkamış, Kars, Erzurum, Ağrı, Van ve Doğubayazıt derken, 4 gün de “Yarbay’ın izni” ile tam 19 gün süreyle Doğu’yu dolaştık.
31 yıl sonra, yine bir Mayıs ayında Van’ı ziyaret etmek, elbette hoşuma gitti, hatıralar canlandı gözümde... Ancak, 31 yıl önce benim gittiğim Van ile bugünkü Van arasında dağlar kadar fark var... 31 yıl önce; ne BDP vardı, ne “PKK korkusu” yaşayan bir halk...
TUĞLUK’TAN KÜRTÇE AFİŞ!
Bugün ise, şehrin caddelerindeki “bilboard”lar, BDP’li adayların “Kürtçe afişleri” ile donatılmış!.. Meselâ, Aysel Tuğluk’un afişleri!.. Üzerinde, “Özgürlük ve Demokrasi” yazıyor.
Gayrî ihtiyari sordum;
“Bildiğim kadarıyla Aysel Tuğluk, 1965 Elazığ doğumlu... Kendisi Kürtçe biliyor mu ki, Kürtçe afiş bastırmış?..”
Ne cevap verdiler biliyor musunuz;
“Kendisinin Kürtlerin lideri olduğunu söyleyen Abdullah Öcalan Kürtçe biliyor mu ki, Aysel Tuğluk bilsin?!?..”
Ama, hanımefendi “Kürtçe afiş” bastırıp, “bilboard”lara astırmış!.. Acaba, o afişte yazılanları okuyabilir mi?.. Okuyamasa da olur!.. Çünkü, “Kürtçe afiş”in hemen yanında “Türkçesi” de var!..
Resmen, “Kürt istismarı” yapıyor!..
VAN’A YAPILAN HİZMETLER
Van, gerçekten güzel bir şehir... Ama, bu güzelim şehir maalesef “BDP’li belediye”nin elinde ve hiçbir “hizmet” yok!.. “Cadde”ler tamam da, “ara sokak”lardaki yollar, bir “köstebek” geçmiş gibi, delik-deşik... Bir “kasaba” ve hatta bir “köy” görünümünde...
Başbakan Erdoğan, haklı olarak soruyor;
“Gönderdiğimiz paralar nereye gidiyor?”
Van halkı, “devletin getirdiği hizmetleri” elbette takdir edecektir... Meselâ, açılışını Erdoğan’ın yaptığı Bölge Hastanesi’nin bir benzeri, İstanbul’da bile yok... Hastane, hem dış görünüşü, hem de iç dizaynı ile; bir “hastane”den çok, “5 yıldızlı bir otel”i andırıyor!.. Karayolları’nın yaptığı “Çevre Yolu” da, çevre il ve ilçelere gidişi oldukça rahatlatacak, mesafeleri kısaltacak...
Haa, “Kürt” olduklarını söylemekten çekinmeyen vatandaşlar, bu “hizmet”leri elbette takdir ediyor ve Erdoğan’a teşekkür ediyorlar... Ama, “BDP’ye sempati” duyanlara “gökteki yıldızları” versen nafile!.. Onlar, “yontma taş devri”nde yaşamaya ve sürekli “ideoloji” konuşmaya razı!..
Buna karşılık; “genişletilen” ve “daha modern” hale getirilmeye başlanan Van Havaalanı ile şehir merkezine giden yol boyunca; binlerce vatandaşın Erdoğan’a gösterdiği “sevgi gösterisi” görmeye değerdi.
Hele, 30-35 yaşlarında bir vatandaş vardı ki; “seçim otobüsü”nün önünden kendilerine el sallayan Erdoğan’ı görünce; “şükürler olsun” dercesine ellerini açtı ve başladı “sevinç gözyaşları” dökmeye...
“Miting alanı”nda “50-60 bin kişi”nin olduğu söyleniyordu... Buna, yol boyu biriken “10 binden fazla” insanı da eklemek gerek... Kısaca ifade etmek gerekirse, Van halkı Erdoğan’ı bağrına bastı...
VAN HALKI MİSAFİRPERVER
Sadece Erdoğan’ı değil, onun kurmaylarını ve biz gazetecileri de bağırlarına bastılar... “Yemek” yedirmek, “çay” içirmek için, kelimenin tam anlamıyla deli divane oldular... Öyle bir “içtenlik”, öyle bir “misafirperverlik” ki; “Doğu insanı”nın bu sıcaklığını çok seviyorum.
Meselâ, Vanlı okurlarımdan Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’den söz etmeden geçemem... Öylesine bir “ilgi ve muhabbet” ki, tarifi imkânsız... Önce yemeğe götürdü, ardından Edremit’te “Van Denizi”nin kenarında “çay” içmeye... Sabahleyin de erkenden gelip, meşhur “Van kahvaltısı” ile tanıştırdı bizleri...
Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’e sevgi ve selâmlarımı sunarken, Anatolia’da yediğimiz ve tadı hâlâ damağımızda duran “kaburga”yı yapan ustanın da ellerine sağlık diyorum...
HAKKARİ, HAYALET ŞEHİR!
Van, “BDP’ye rağmen” güzeldi... Ama, Van’dan “helikopter”le gittiğimiz Hakkari için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Hakkari’ye indiğimizde, şehir bomboş, kepenkler kapalı ve adeta “hayalet şehir” görünümündeydi.
Meydanda, “tehdit”lere rağmen gelen “3 bin” kadar insan vardı... Biz, bu sayıyı “az” bulduk ama Erdoğan, aynı meydanda daha önce miting yaptığında, “bunun yarısı kadar” insan varmış!..
Erdoğan kürsüde konuşurken, biz vatandaşlarla konuştuk; “Nerede bu insanlar, kepenkler niye kapalı?”
Meğer, KCK talimat verip, “bir gün önceden boşalttırmış” şehri!.. Şehirde kalanlara da; “pencerelere ve balkonlara çıkma yasağı” koymuş!.. Tabiî, dükkân ve mağazaların “kepenk”lerini, otomobillerin de “kontak”larını kapattırmış!..
Erdoğan, miting konuşmasında işte bu duruma isyan etti ve dedi ki;
“Bu, kepenk kapatma eylemi değil, kepenk kapattırma eylemidir... İnsanları bu eyleme zorlayanlar hangi barıştan, hangi demokrasiden, hangi özgürlükten bahsediyor?..
Ben Hakkari’nin cadde ve sokaklarına baktığımda insanlığımdan utanıyorum... Biz hizmet diyoruz, onlar ideolojik saplantı içinde... Bu belediye, gönderdiğimiz paraları nerelerde harcıyor acaba?..
BDP, Kürt kardeşlerimizin temsilcisi olamaz... Hakkarili, elini-kolunu sallaya sallaya özgürce dolaşamıyorsa, böyle bir günde kepenklerini kapatmak zorunda kalıyorsa, sen hangi yüzle özgürlük ve demokrasiden söz edersin?..
Bir de kalkmış; ‘Kim kandan besleniyorsa, Allah belâsını versin’ diyorsun... Kandan ve terörden beslenen sensin, sen!..
Siz ki, PKK’yı terör örgütü ilân edemezsiniz!.. Çünkü siz PKK’dan besleniyorsunuz!”
Erdoğan, hem “meydandakilere” ve hem de “kepenk kapatmak zorunda kalanlara” seslenip, dedi ki;
“Korkmayın!.. Çekinmeyin!.. Korkunun ecele faydası yoktur! Kapı kapı dolaşıp, oy istemeye devam edin... Oy namustur, oy şereftir!.. Oylarınıza sahip çıkın!”
Erdoğan’ın konuşması, meydanda geniş yankı buldu... BDP, KCK ve PKK isimleri geçtikçe, öyle bir “yuuhh” sesi yükseldi ki, bu ses, herhalde dağlarda yankılanmıştır.
AÇ KAL, BDP’YE BOYUN EĞ!
Açık ve net söyleyeyim;
Hakkari’yi gördükten sonra, “BDP’nin ne istediğini” daha çok merak etmeye başladım... Öyle ya; bir insan, öncelikle “karnının doymasını” ister... “Okul” ister, “yol” ister, “hastane” ister!..
Hükümet, bu “hizmet”leri getirmiş...
Meselâ, 2000’li yılların başında, Hakkari’deki hastanelerde, sadece “fıtık” ve “apandist” ameliyatları yapılıyormuş... Ama 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa “beyin ameliyatı” yapılmış Hakkari’de!..
2010 yılında 13.5 Trilyon pay verilmiş, Hakkari Belediyesi’ne... 4 tane de “çöp kamyonu” gönderilmiş!.. Ama, buna rağmen Hakkari çöpe batmış durumda.
120 Trilyon harcanıp, Yüksekova’ya bir “havaalanı” yapılacak... İnşaat devam ediyor... Ama, PKK ve KCK, onu bile engellemek istiyor!..
Tamam da, daha ne istiyor bunlar?.. İnsanların “insanca” yaşamayıp da, “fakir ve aç” kalmasını ve dolayısıyla “KCK’nın saltanatı”nın devam etmesini mi istiyorlar?..
KÖY KORUCULARI NEREDE?
Tabiî, şunu da sormak ve hatta “sorgulamak” gerekir: Hakkari’de, sanıyorum “10 bin civarında köy korucusu” var... Bu “korucu”lar kimi koruyor acaba?.. “Milleti” mi koruyorlar, yoksa “PKK’yı” mı?..
Şu hâle bakın;
PKK veya KCK, yolları kesmiş, halkın mitinge katılmasını engelliyor... İşin garibi, ellerinde “silah” olmasına rağmen, “korucu”lar da gelemiyor!..
Ohh, ne alâ memleket!..
Ne işe yarar bu “korucu”lar?..
Hakkari civarında “2 KCK kampı” varmış ve adeta “Halk Mahkemesi” kurmuşlar ama ne “asker” müdahale ediyor, ne de “korucu”lar!..
Bu durumda, Erdoğan ne yapsın?..
Eline “silah” alıp, orada “nöbet” tutacak hali yok ya!.. “Asker” ne güne duruyor, “korucu” ne güne duruyor?..
KILIÇDAROĞLU’NDAN KCK’YA KORUMA!
Asıl garibime giden ne oldu biliyor musunuz?.. Aynı Hakkari’ye, dün de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gitmiş... BDP’li Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu başta olmak üzere, bütün BDP’liler kendisine “sevgi gösterisi”nde bulunmuş, “Erdoğan aleyhinde sloganlar” atmışlar!.. Tabii “kepenk”ler de açık!..
Bu, ne iştir, bu nasıl “işbirliği”dir bir türlü anlayamadım.
Bir yanda “ulusalcı” bir partinin genel başkanı, bir yanda “Kürtçülük” yapan BDP’liler!.. Bu “işbirliği” anlaşılır gibi değil!..
Tabiî, bunda Kılıçdaroğlu’nun “KCK’ya sahip çıkması”nın da büyük rolü olsa gerek...
Düşünebiliyor musunuz;
Kılıçdaroğlu, Hakkari Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşüyor ve ondan; “yurttaşların evine yapılan baskınlara son verilmesini” istiyor... Kılıçdaroğlu’nun, “yurttaşların evi” dediği, aslında “KCK’lıların hücreleri”dir!..
Sizin anlayacağınız, Bay Kılıçdaroğlu, “KCK’lıların hücrelerine baskın yapılmasını” istemiyor!..
Ama, o “KCK mensupları”nın, Hakkari civarında “2 ayrı kamp” kurduklarından ve vatandaşları bu kamplara çağırıp “tehdit” yağdırdıklarından haberi yok!..
Hayret bi şey!..
Adam kalkmış, başsavcıdan, “KCK operasyonlarına son verilmesini” istiyor!.. Sonra da Ankara’ya dönüp, Hükümeti “PKK’ya tolerans” göstermekle suçluyor!..
Peki, senin yaptığın ne?..
Bunun adı “PKK’ya kol-kanat germek” ve “PKK’ya hâmi” olmak değil mi?..
Bir çift söz de Selahattin Demirtaş’a!..
Bay Demirtaş, önceki gün çıktığı Show TV ekranlarında, Ali Kırca’ya diyordu ki; “Binlerce mensubumuz içeride!.. Bu baskılara son verilsin!”
Tamam, verilsin de; senin “mensubumuz” dediğin adamlar “KCK’lılar” değil mi?.. Halka baskı uygulayıp, tehdit eden ve yüreklere korku salan o KCK’lılar değil mi?..
BDP-CHP-MHP EL ELE!
Şu hâle bakın;
Bay Kılıçdaroğlu ile Selahattin Demirtaş, KCK konusunda “aynı noktada” buluşuyor!.. Her ikisi de, “KCK operasyonlarının durdurulmasını” istiyor!..
Peki, Tayyip Erdoğan, miting kürsüsüne çıkıp; “CHP, MHP, PKK, BDP ve Ergenekon’un aynı kefede bulunup, tek hedeflerinin AK Parti olduğunu” söylemekte haksız mı?..
Dememe kalmadı; bu yazıyı yazarken Anadolu Ajansı”ndan şöyle bir haber geçti:
“Van’ın, MHP’li Başkale İlçe Başkanı Ömer Bozkurt, yönetim kurulundaki 16 üye ile birlikte İlçe Seçim Kurulu’na gidip istifa dilekçelerini sundu. Bozkurt, daha sonra BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekili adayı Kemal Aktaş için açılan seçim bürosuna giderek, BDP’ye katıldıklarını açıkladı.”
Alın size, “zihniyet üçüzlüğü!”
ŞANLIURFA’DAN SEÇİM İZLENİMİ
Başbakan Tayyip Erdoğan’la çıktığımız “seçim yolculuğu”nun Hakkari’den sonraki durağı Şanlıurfa idi... Şanlıurfa’da, hayli moral buldu Erdoğan... Çünkü meydan, iğne atsan yere düşmeyecek kadar dopdoluydu.
Şanlıurfa’da gördüğüm şu:
“İzol aşireti” ikiye bölünmüş... Onun için de, Zülfikar İzol’u destekleyenler “büyük bir hırçınlık” içinde... Zülfikar İzol’un seçilmesi hayli zor... Ama, “bağımsız aday”lardan Mehmet Dilan ve Ahmet Bucak, Meclis’e gelebilir... Bu durumda, “12 milletvekili” çıkaracak Şanlıurfa’da, AK Parti, ya “10-2” ya da “9-2-1” alabilir seçimi... Tabiî, teşkilat sandıklara sahip çıkar ve “ölülere oy kullandırmayı” engellerse!..
Çünkü BDP’liler, bu işi çok iyi yapıyormuş!.. Adam ölmüş, adam cezaevinde veya hastanede yatıyor... Ama, bir şekilde “sandık başkanı” olan BDP’li biri; “onların yerine oy kullandırıyor” ve seçimlerde başarı sağlıyormuş!..
Haa, bir de meselâ; “100 kişinin oy kullanacağı” sandıkta, diyelim ki “70 oy” kullanıldı da, 30’u gelmedi mi?.. BDP’li sandık başkanı alıyormuş pusula ve mührü eline, “oy vermeye gelmeyen 30 vatandaş”ın yerine, basıyormuş mührü BDP’li adayların üzerine, atıyormuş sandığa!..
Tarım Bakanı Mehdi Eker, Diyarbakır’ın bir ilçesinde bizzat şahit olmuş böyle bir olaya... Onun için de; “BDP’nin oyları hormonludur” diyor!.. Yani, içinde “korku” var, “tehdit” var ve bir de böyle “hile”ler var!..
Lütfen, sandığa sahip çıkın!..
Şimdilik, yazacaklarım bu kadar!..
Kasetten kasete fark var!
Bilirsiniz, “şarkı veya türkü kasetleri” çıkacak sanatçılar, ekran ekran dolaşırlar ve kasetlerinden birer parça okuyup, vatandaşa seslenirler;
“Heyy millet, kasetim çıktı, aldınız mı?..”
Bunun adına “promosyon” diyorlar...
Ne kadar televizyona çıkarlarsa, satışlarını o kadar artırıyorlar!..
“Sanatçı”lar böyle yapıyor da, “siyasetçi”ler ne yapıyor?..
Sanatçılar “kaset”leri çıktığında ekran ekran dolaşırken, “siyasetçi”ler köşe-bucak kaçamya başlıyor!..
Gördünüz işte; “Farklı Ülkücüler” adlı site; “Bahçeli’nin resti”ne rağmen, “6 MHP’li”den birinin “seks kasetleri”ni yayınlayınca, ortalık toz duman oldu... “İstifa”lar peş peşe geldi...
Bir tek kaset, 6 MHP’liyi birden götürdü.
Ya o “kaset”ler çıkmasyadı?.. Farzedelim ki MHP iktidara geldi ve bu adamlar da “bakan” oldu!.. Ne olacaktı o zaman?.. Bu “iğrenç görüntü”leri çekenler, bu adamların önüne koyacaklardı kasetleri ve ondan sonra başlayacaklardı “kıyak ihale” veya başka bir şey istemeye!.. Onlar da, elleri mecbur vereceklerdi elbette...
Dolayısıyla, bu kasetlerin “sonradan” değil de, “önceden” çıkması iyi olmuştur!.. En azından, “uçkur”una sahip çıkamayan adamların “devletin başına” geçmeleri engellenmiştir!..
Bu “iğrenç”liğin, “özel hayat”la da ilgisi yoktur!..
“Uçkur düşkünlüğü”nün adı, ne zaman “özel hayat” oldu?..

22 Mayıs 2011 Pazar

Sünni düşmanlığı

Sünniliğin ve Türklerin merkezde olmadığı bir yapı Ortadoğu sorunlarını çözemez. Çözmek yerine daha da düğümler ve karmaşık hale getirir. Zira İslam’ın Serüveni adlı kitabın yazarı Amerikalı Marshal G. S. Hodgson’ın da belirttiği gibi, İslam dünyasının merkezi anlayışı ve küresel duruşu Sünniliktir. Küresel siyasi aktörü ise Türklerdir. Bu ikisi birleşmedikçe ve terkip haline gelmedikçe Ortadoğu’nun sorunları çözülemez. Arap dünyasında rejimleri yıkan ve partileri aşan bir halk hareketi var. Bu halk hareketi kesinlikle bir cereyandır ve akımdır. Bu akımın içinde her türlü eğilim barınmaktadır. İleride siyasi olarak bu değişimin merkezinde değişen ve gelişen Türkiye olmalıdır. ABD’nin vuruşarak çekildiği bölgedeki boşluğu bu terkip doldurmalıdır. Sünni düşmanlığı ile Türk düşmanlığı sonuçta aynı istikamete dökülmekte ve aynı mecraya akmaktadır. Zira, Fatimileri yıkan ve Safevileri gerileten ve İslam birliğini siyasi ve fikri olarak büyük çapta temin eden Türk-Sünni (elbette Arap ve Kürtler de dahil olmak üzere) terkibi ve damarı olmuştur. Türklerin ve Sünniliğin merkezde olmadığı yani çoğunluğu temsil etmeyen yapılar ancak bölünmeyi ve dolayısıyla çekişmeyi artırır ve çileyi ve süreci uzatırlar. Tarih bunun en önemli tanığıdır. Bir müddet önce Lübnan’la alakalı bir kamuoyu yoklaması okumuştum. Buna göre Sünni kesimler arasında Hizbullah’ı tasvip edenlerin oranı yüzde 8’de kalırken Maruniler arasında bu oranın yüzde 20’ye çıktığını gördüm. Yani Hizbullah’ın en az popüler olduğu kesim Sünnilerdi. Doğrusu bu sonucu yorumlamakta zorlandım. Ama zamanla bunun nedenini anladım. Türkiye’de ve dışında bunu Sünnilerin Amerikan muhibbanlığına veya sempatizanlığına bağlayanlar olabilir. Lakin böyle olmadığı güneş kadar aşikar. Zira, Lübnan Sünnileri arasında yapılacak bir kamuoyu yoklaması ile Amerikan düşmanlığının diğer Sünni ülkelerdeki gibi yüksek olduğu ve tavan yaptığı görülecektir. Öyle ise Lübnanlı Sünniler hem ABD hem de Hizbullah’ı eşit şekilde karşılar. Neden acaba?
¥
Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.
¥
Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır (Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar

15 Mayıs 2011 Pazar

Kıyamet alameti

 
Alperenleri biliyorsunuz değil mi, hani şu bizim “Nizam-ı Alem” ocaklarındaki gençler..
Nizam-ı alem! Aleme nizam vermek! Biz alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiydik.
Cuma’dan beri İran’dayım. Tahran’da. Burada, Nakba vesilesi ile düzenlenen bir uluslararası terör konferansına katılmak için geldim.. Hafta başı tekrar Türkiye’de olacağım.
İstanbul’dan uçağa binerken, iki de Yahudi geldi. Yakalarında dörtte bir A4 büyüklüğünde plastik kartlar taşıyorlar.. İsrail bayrağının üzerinde kocaman bir çarpı işareti ve altında “Özgür Filistin” yazan bir kart bu..
Kendileri ile Tahran’da tanıştık. Cübbeleri, fötr şapkaları, kipaları, uzun ve örgülü perçemleri ile tam bir Rabbi. İki kişiydiler ve birinin adı Rabbi Yisroel Dovid Weiss. Örgütlerinin adı Jews United Against Zionizm. İnternet sitelerinin adı www.nkusa.org. Antisiyonistler, İsrail devletine karşılar ve Filistin devleti için destek veriyorlar..
Burada her milletten insan var. Ermenistan’dan, Yeni Zelanda’dan, Sırp, Hırvat, İngiliz, herkes... Burada olmayan bizde olan, bizde olmayan burada olan şeyler var. İnşallah bir gün Türkiye’de de sadece Müslüman kişiler değil, hahamı, papazı, Sihi, Budisti kendi dini kıyafeti ile, kendi kültürü ve geleneği ile hayatın içinde yerini alır..
Suudi yazar İbrahim Halife geçen gün Hz. Musa ve Arap direnişi arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir yazı yazdı ve “Firavun rejimi ile Hz. Musa’nın direnişi arasında nerede durduğumuzu sorgulamamız gerek” diye sordu.. Makalenin tümü “Arap isyanlarının öncüsü Hz. Musa (AS)” başlığı ile yayınlandı..
Hz. Musa’yı İslâmi hareket ve direniş için örnekleyen bir Müslüman ve Filistin’e destek veren İsrail’e ve Siyonizme karşı çıkan bir Musevi.. Aslında Müslümanlar bütün peygamberleri kabul ettikleri için onlar açısından bir sorun yok. Aksine olması gereken bu.. Biz Musa’nın çocuklarıyız. Bugün asıl onlar inandıklarını söyledikleri peygambere ihanet ederek Firavun’un yoluna sapmışlardır.. Zira peygamber eşleri bizim annelerimizdir.
Aslında burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var. Bu Yahudiler niye İsrail’e ve Siyonizme karşı çıkıyorlar.. Birincisi, Yahudiliğin bir ulusun, bir ülkenin sınırları içine hapsedilemeyeceğini, dinin evrensel olduğunu ve kendilerinin de bu dinin seçilmiş topluluğu olduğunu düşünüyorlar.. İkincisi ise dinin dar siyasi ve ideolojik kalıplara dökülmesinin onun ruhunu kaybetmesine sebep olacağına inanıyorlar..
İsrail’e ve Siyonizme karşı olunca da Yahudi asıllı bir Amerikalı olmalarına rağmen, İsrail’e karşı İran’ın yanında yer alıyorlar. Kartvizitlerine kadar bu tavırlarını belli ediyorlar.. Kartvizitlerinde İngilizce olarak “Barışa çabuk ulaşmak adına, İsrail devletinin çöküşü için dua” yazıyor.
Chomsky de aynı gruptan mesela. Laden’e karşı düzenlenen Geronimo operasyonu, aslında seçilen isim itibarı ile ABD için onur kırıcı, Laden için onurlandırıcı bir isim olmasının yanında, Chomsky bu ayrıntıya dikkat çektikten sonra, “Eğer Afgan mücahidleri, Bush’u Teksas’taki evinde infaz edip, cesedini götürüp denize atsaydı ne hissederdiniz” diyor ve ekliyor. “ABD’nin yaptığından bunun ne farkı var?” Aslında bu operasyona o adı verenler, şecaat arzedeyim derken cinayetlerini, katliamlarını itiraf etmişlerdir.. Suçlarını itiraf etmişlerdir..
Bizim nizamı alem ülkümüz, dünyayı dize getirmek, ve insanlara ilahlık ve rablik taslamak değil, herkesin inandığı gibi yaşaması ve düşündüğünü özgürce ifade edebilmesi, malından, canından, namusundan, neslinden emin, mutlu bir ömür sürebilmesi için adalet ve barışın tesisi ile ilgilidir..
Taşlar yerinden oynadı. Eskiyi ne aynen korumak ne de tekrarlamak mümkün.. Yeni bir dünya kuruluyor ve her şey yeniden tanımlanıyor. Yeni bir durumla karşı karşıyayız.. Bu büyük değişim, ekonomik ve siyasal sistemi, sosyal davranışları yeniden şekillendiriyor.. Sağ-sol ayrımının artık fazla bir önemi kalmadı.. Aynı inanç ve mezhep grupları arasında asimetrik yönelimler söz konusu.. Bu da statik dengeleri radikal şekilde sarsıyor..
Sanırım yeni bir felsefi, etik ve estetik sıçramaya ihtiyacımız var. Ekonomi, teknoloji ve siyaset hayatımıza çok fazla yön veriyor.. Hayatımızı maksat/gaye ve yöntem olarak yeniden gözden geçirmemizin zamanı geldi ve geçiyor sanıyorum..
Bana kalırsa bugün en anlamlı soru şu: Bu gidiş nereye!
Çevresel bir felaketle karşı karşıya kalmadan, bir savaş ufkumuzu karartmadan; nükleer, kimyasal ya da biyolojik bir savaş ufkumuzu karartmadan, terör, uyuşturucu ve fuhuş batağına saplanmadan bir çıkış yolu bulabilirsek, bu gerçekten en büyük başarı ve kazanım olacaktır.. Selam ve dua ile.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kayseri’de seçimin nabzı... Ya 9-0, ya 7-1-1

 
Dün de ifade ettiğim gibi; Enerji Bakanı sayın Taner Yıldız’ın davetlisi olarak gittiğimiz Kayseri’de, yoğun bir 24 saat yaşadık... O kadar süratli bir gezi oldu ki, Kayseri Temsilcimiz İbrahim Karadavut’la bile görüşemedik.
Sadece “hızlandırılmış bir gezi” değil, aynı zamanda “3 mevsimi birarada” yaşadık Kayseri’de... Şehir merkezinde “günlük-güneşlik” bir hava, adeta “yaz” mevsimi... Biraz yukarılarda, Gesi Bağları’nın olduğu bölge, “yemyeşil ve çiçeğe durmuş ağaçları” ile “ilkbahar”ı yaşıyor... Ancak, daha yukarılar, yani merkezden 2 bin 215 metre yükseklikte hâlâ “kar” var... Gecelediğimiz Mirada Otel’in penceresinden Erciyes Dağı’nı seyrediyoruz ki, doyumsuz bir manzara...
Dışarıda ise, dondurucu bir hava var...
Rüzgâr, insanın ciğerini delecek kadar soğuk esiyor.
Dedim ya;
“Hızlandırılmış bir gezi” oldu...
Hem çok şeyi bir güne sığdırdık, hem de üç mevsimi birarada yaşadık...
MODERNİTE VE TARİH İÇ İÇE!
Kayseri, gerçekten de görülmeye değer bir şehir... Hem “modernlik”, hem de “tarih” birarada... 17 yıldır Belediye Başkanlığı yapan Mehmet Özhaseki, şehrin ruhunu yansıtan “tarihi eser”leri, binalar arasında boğulmaktan kurtarırken, “modern binaları” da şehrin çeşitli bölümlerine serpiştirmiş.
En çok hoşuma giden; “bir şehirde görmeyi en çok arzu ettiğim” şeyi, yani “büyük meydan”ı Kayseri’de görmem oldu... Kayseri, gerçekten de “büyük bir meydan”a sahip... İnsanlar, hem nefes alıyor, hem camileri ve tarihi eserleri seyrediyor, hem de meydanın ortasındaki “çeşme”den kana kana su içiyor.
Her şey bir yana; bu “meydan” benim çok hoşuma gitti... Başka ülkelere gittiğimde, “büyük meydan”ları görür, hep gıbta ederdim...
Neyse ki, Başkan Mehmet Özhaseki bu işi halletmiş...
Beşiktaş ile İstanbul Büyükşehir Belediyespor arasında oynanan “Kupa finali”ni izlediğimiz Kadir Has Stadyumu çok güzel... Otogar çok güzel... Kent Müzesi, hem güzel, hem de son teknoloji ile donatılmış... Kayseri’yi hiç tanımayan biri; gitsin Kent Müzesi’ne; Mimar Sinan başta olmak üzere, “Kayseri’nin her şeyini” görüntülü olarak öğrensin...
İşin en ilginç yanı;
Bütün bu “modern binalar”ın, Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin kasasından tek kuruş çıkmadan yapılmış olması...
CHP’YE KULKULOĞLU TUZAĞI!
Kayseri’ye gidip de; CHP Milletvekili Şevki Kulkuloğlu’nun gündeme getirdiği, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun da dilinden düşürmediği “yolsuzluk iddiaları”nı sormamak olmaz...
O iddiaları sorduk Mehmet Özhaseki’ye... Öyle şeyler anlattı ki, şaştık kaldık...
Bu iş, halen cezaevinde olan “Ergenekon sanıkları”na kadar uzanıyor!..
Şimdilik “detay”lara girmeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim: 10 Kayseriliden 9’unun “dolandırıcılık”la itham ettiği Şevki Kulkuloğlu, kelimenin tam anlamıyla “mandepsi”ye bastırmış Kılıçdaroğlu’nu!..
Kılıçdaroğlu’nun; “Kayseri’den Ankara’ya gidip, olayın aslını anlatan CHP heyeti”ne; “Desenize tuzağa düştük” dediği, dilden dile dolaşıyor!..
Biliyorum, soracaksınız;
“Madem tuzağa düştüğünün farkında; o halde Şevki Kulkuloğlu’nu niye 1. sıradan milletvekili adayı gösterdi?”
Göstermek zorunda kalmış, çünkü Şevki Kulkuloğlu eğer “milletvekili” seçilemezse “dokunulmazlığı” kalkacağı için “karşılıksız çek dâvâları”ndan dolayı yargılanacak ve büyük bir ihtimalle “cezaevi”ne gidecek!..
İşte bu yüzden; Kulkuloğlu, “tehdit” etmiş Bay Kemal Kılıçdaroğlu’nu; “Eğer milletvekili seçilemez de yargılanmaya başlanırsam, bu işe sizin azmettirdiğinizi söylerim!.. Ben yanarsam, sizi de yakarım!”
Sizin anlayacağınız;
“İki ucu pislik bir değnek” var Kılıçdaroğlu’nun elinde... Sonunda, Kulkuloğlu’nu “1. sıradan aday” yapmış ki; paçayı kurtarsın da; pislik kendisine bulaşmasın!..
Yalnız Şevki Kulkuloğlu’nun 1. sıradan aday gösterilmesi; CHP’yi hayli “zorlayacak” gibi... Sokakta görüştüğümüz Kayserililer, Kulkuloğlu’nu hiç sevmiyor...
Kulkuloğlu değil de, Dr. Çetin Arık birinci sıradan aday gösterilseymiş, belki “iki milletvekili” çıkarabilirmiş!..
Ama şimdi, “1 milletvekili” bile riskli!..
Bu yüzden olsa gerek;
Dün Kayseri Tomarza’daki mitingte konuşan Bay Kılıçdaroğlu; “Mehmet Özhaseki ile ilgili iddialar” konusunda tek lâf etmemiş!.. Demek ki, “söylenenler” doğru...
Demek ki; “Kulkuloğlu’nun tuzağı”na düştüğünün farkında!..
AK PARTİLİ ADAYLARLA SOHBET!
“At Çiftliği”ndeki “kahvaltı”da biraraya geldiğimiz “AK Parti Milletvekili adayları”na, “Sonuç ne olur?” dediğimizde şu cevabı aldık: “Eğer MHP barajı geçerse 7-1-1 olur.. MHP baraja takılırsa, 8-1 alırız... Ama, hedefimiz 9-0 almak...”
Kahvaltıda; Enerji Bakanı ve aynı zamanda AK Parti 1. sıra adayı Taner Yıldız başta olmak üzere; Sadık Yakut, Mustafa Elitaş, Yaşar Karayel, Pelin Gündeş Bakır, Ahmet Öksüzkaya, İsmail Tamer, Murat Cahid Cıngı ve Mehmet Adıgüzel vardı.
Onlar da aynı şeyi söylediler:
“CHP, Şevki Kulkuloğlu’nu 1. sıraya koymakla büyük hata yaptı... Çetin Arık birinci sırada olsaydı, belki 2 çıkarabilirlerdi... Ama, şimdi 1 bile zor!.. Bizim hedefimiz ise 9’da 9 yapmak.”
GÜLERYÜZLÜ BİR VALİ
Kayseri’de “siyasi hava” böyle... Peki, “devlet” ne durumda?.. Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki ile bir-iki defa görüştüğümüz için, onu tanıyorum...
Ama, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici ile ilk defa görüştüm... Hem Kaşıklı Restoran’da görüştük, hem de makamında...
Hani, “şeker gibi adam” deriz ya, Vali Mevlüt Bilici de, tam böyle bir adam...
“Vali” deyince “devlet”, devlet deyince “mahkeme duvarı” gibi “donuk ve soğuk yüzler” gelir ya gözlerimizin önüne; Mevlüt Bilici, “ezber bozan” bir vali.
Hem güleryüzlü, hem samimi, hem de cana yakın bir adam...
Son derece de “misafirperver.”
Sadece ben değil, bütün gazeteci arkadaşlarım da sevdi Vali Bey’i...
Hem kendisi, hem yüreği kıpır kıpır...
O kadar “sevgi” dolu ki; Kayserili onu, o Kayseriliyi seviyor... 4 yıla yaklaşan görev döneminde, Kayseri’ye ne yapılmışsa, bunlarda Vali Mevlüt Bilici’nin büyük payı var.
Uzun lâfın kısası;
Vali Bey, “devletin gülen yüzü”nü yansıtıyor... Hani, Başbakan Tayyip Erdoğan, sık sık “vali” ve “kaymakam”lara seslenip; “Halkın içinde olun” diyor ya; Vali Mevlüt Bilici, sadece “halkın içinde” değil, “halkın gönlünde” bir adam...
Sözün özü: Sevdik bu adamı...
Vali Bey’i de sevdik;
Bizlerden yakın ilgisini esirgemeyen ve çok güzel bir “misafirperverlik” örneği sergileyen İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Mustafa Atsız’ı da çok sevdik.
Aslına bakarsanız;
Kayseri’yi çok sevdik,
Kayseriliyi çok sevdik.
SİNAN UZMANI BİR ZABITA MEMURU
Ama, “Kayseri” deyince, herhalde bütün gazeteci arkadaşların “unutamayacağı” bir isim var ki, ondan söz etmeden geçmek olmaz.
O, bir “zabıta memuru.”
Adı da, Mustafa Özçelik.
Onu, “Mimar Sinan’ın doğduğu belde”de, yani Ağırnas’ta tanıdık...
Ağırnas’ın MHP’li Belediye Başkanı İsmail Mete ile, bir “kahve”de bir çay içimi kadar sohbet ettikten sonra, birlikte “Mimar Sinan’ın doğduğu ev”e gittik.
Daha kapıdan girer girmez, Zabıta Memuru Mustafa Özçelik, öyle “bilgi”ler vermeye başladı ki; “turizm rehberleri” halt etmiş yanında...
Tam bir Mimar Sinan uzmanı...
Sadece içinde bulunduğumuz “ev”i değil, “evdeki mimari yapı” ile “Sinan’ın eserleri” arasındaki “bağlantı”yı da anlatıyor!..
Özetle diyor ki;
“Mimar Sinan, sonradan mimar olmadı, o, zaten mimarlık şaheseri bir evde doğdu.”
Son derece haklı...
Çünkü Sinan’ın doğduğu evdeki “kemer”ler, Süleymaniye ve Selimiye camilerindeki kemerlerden farksız...
SİNAN, DEVŞİRME DEĞİL!
Mustafa Özçelik, adeta bir “makinalı tüfek” gibi konuştukça, bizim “ezber”lerimiz bozuluyor.
Hemen herkes, Mimar Sinan’ın; “Hırıstiyan bir aileden devşirme” olduğunu bilir ya; “Hayır” diyor, Mustafa Özçelik; “O, bir devşirme değildi... Evet, dedesi Hıristiyan’dı fakat sonradan Müslüman oldu... Oğluna da Abdülmennan ismini verdi ki; Abdülmennan, Mimar Sinan’ın babasıdır...
Mimar Sinan’ın, 11-12 yaşlarında devşirildiği söylenir... Bu da doğru değil... Mimar Sinan, 11-12 yaşlarında değil, askere gitmek için buradan ayrılmıştır.
Askerde iken, yaptığı bir işte gayet başarılı olduğu görülünce, saraya alınır ve daha sonra mimarbaşı olur.”
Dedim ya;
Ezberlerimiz bozuldu...
Her şey bir yana da, Mimar Sinan’ın bir “devşirme” olmadığını öğrendik ki, bu bilgiyi zabıta memuru Mustafa Özçelik’e borçluyuz...
Fatih Altaylı; büyük bir kararlılıkla, “Ben bu adamı ekrana çıkartırım” dedi...
Kayseri Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki; “onunla yakından ilgileneceğini” söyledi... Diğer arkadaşlar, Ağırnas’a, bir “Mimar Sinan Enstitüsü” kurulmasını, başına da Mustafa Özçelik’in getirilmesini önerdiler ki; onu “ilk keşfeden” galiba bizler olduk.
Mustafa Özçelik, gerçekten de “Ağırnas’ta bir zabıta memuru” olarak harcanmamalı... Birileri, elinden tutmalı...
Çünkü o, bir Sinan aşığı...
RİFAT BEY’İN KULAKLARI ÇINLASIN!
Yazıya son vermeden önce; kendisi de bir “Kayserili” olan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na bir mesajım var... Rifat Bey, taa Hindistan’da iken “söz” vermişti: “Bir gün ayarlayalım da, sizlere Kayseri’nin meşhur Fırınağzı Kebabı’nı yedireyim.”
Rifat Bey’le, daha sonra çok karşılaştık ama o “bir gün” hiç gelmedi... Yani, “Fırınağzı”nın adını duyduk da, “tadı” nasıldır, bilemedik...
Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki sağolsun, bizlere “Fırınağzı” da ikram etti...
Fırınağzı’nı yerken, bol bol Rifat Bey’in kulaklarını çınlattım... Neyse ki; onun “vaat”lerini, Başkan Özhaseki “icraat”a dönüştürdü..
İşin esprisi bir yana, Fırınağzı, gerçekten de enfesmiş!.. Tabiî, “Kayseri mantısı”nın, “katmer”inin ve “pastırma”sının da hakkını yememek lâzım...
Uzun lâfın kısası... Gerçekten, çok güzel bir “24 saat” geçirdik Kayseri’de...
Sayın Taner Yıldız başta olmak üzere, herkese ayrı ayrı teşekkürler...
=================
Bahçeli’nin de kaseti var mı?
Bu “kaset” olayını hâlâ çözebilmiş değilim...
Önce “Deniz Baykal’ın zina kasetleri”, şimdi de “MHP’li yöneticiler”in kasetleri... Bu “görüntü”leri kimler çekiyor, kimler “servis” ediyor, hâlâ çözebilmiş değilim...
“Yapımcı”lar “içeriden” mi, “okyanus ötesi”nden mi?... Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, önceki gün Kanaltürk ekranlarından “çarpıcı bir iddia” attı ortaya... “Baykal’ın kaseti” internete düşmeden önce; “Bir CHP Genel Başkan Yardımcısı’nın Kanada’ya 4 defa gidip gitmediğini” sordu... Gittiyse, yanında “kaset” var mıydı?.. Kasetleri oradan mı “servis”e koydurdu?.. Eğer öyleyse; “Okyanus ötesi” dedikleri yer, Kanada mı?..
Bu sorular, cevapsız!.. “Kaset” olayını “içeriden birileri” ayarlamışsa, işin rengi elbette değişir... O zaman denilir ki; CHP’liler “Cambaza bak” numarası yapıyor. Yani, “dışarı”yı hedef gösteriyorlar ama, “yapımcı”lar,”partinin içinde!”
MHP’de de durum, böyle mi acaba?.. Öyle anlaşılıyor ki, “ülkücü”ler, “4 MHP’linin istifası”yla yetinmeyecek!.. Şimdi de, Devlet Bahçeli’yi “son defa” uyarıyorlar: “Ya 18 Mayıs’a kadar çekil, ya da altından kalkamayacağın kasetleri yayınlarız!”
Bu kasetlerde, “Bahçeli’nin de kasedi” var mı acaba?..
Bir de “Bahçeli’nin kasedi” çıkarsa var ya; MHP, hepten yıkılır...
İyi de, bu işlerde “yapımcı” kim, “servis” eden kim, “amaç” ne?..
Herkes gibi; gelişmeleri ben de merakla izliyorum.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kaset ile Vatan!..

 
MHP yönetimindeki bazı “ülkücülere” (!!!) bakılırsa, partinin başına çorap örülmek isteniyor...
Hedef, MHP’yi baraj altında bırakmak!..
Ve Türkiye’nin “bölünmesinin” önündeki “tek engel” olan MHP yönetimini iyice etkisizleştirmek!..
Buna inanan var mı?..
İşte size...
İddiayı çürütmeye tek başına kâfi misal:
MHP yönetimi, iktidar olduğu dönemde Türkiye’nin bölünmesine hizmet eden BM İkiz Sözleşmelerini “kabullenmiş”tir...
İkiz Sözleşmelerle verilen, “Etnik gruplara kendi kaderlerini tayin hakkı”dır...
Yani...
Bir etnik grup, isterse Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümranlığı altında kalabilir, isterse başka bir devletle birleşebilir, isterse kendi devletini kurabilir!..
Adı üstünde “kendi kaderini tayin” hakkı!..
“Öcalan affı”ndan filan bahsetmiyorum; düpedüz “etnik grupların kendi kaderlerini tayin hakkı”dır sözkonusu olan!..
MHP’li koalisyonun kabullendiği resmen “Yugoslavya modeli”dir!..
Şimdi...
Buna “olur” vermiş bir yönetim, nasıl oluyor da, Türkiye’nin birlik ve beraberliğinin garantisi oluyor?!!
Hayır, bu işler böyle değildir...
Hiçbir parti diğerinden daha az veya daha çok vatansever değildir!..
“Milliyetçilik” herhangi bir parti ile tarif edilemez, tıpkı “Dindarlığın” herhangi bir parti ile tarif edilemeyeceği gibi!..
Bırakın bunları; herkes ağzından çıkana, eline, beline sahip olacak!..
Ve bir şekilde temsil ettiklerinin yüzlerini yerlere düşürmeyecek!..
Uçkuru adeta “kutsallaştırmak”, bu memleketin “kaderinin” “uçkur”la bağlantılı olduğunu öne sürmek, bu ülke insanına büyük haksızlık!..
Şu hale bakın; “uçkurzede”lerden biri çıkıyor ve “Bu bir komplodur... Bu benim özel hayatımdır... Herkesin tercihlerine saygı duymak lazım... Yaptıklarım kimseyi ilgilendirmez... İlgilendirse ilgilendirse ailemi ilgilendirir. Onlardan başkasına da hesap vermek zorunda değilim. Memleketi bölmek istiyorlar da onun için bizim kasetleri ortaya döküyorlar” yollu laflar ediyor...
Neyse ki Sayın Devlet Bahçeli aynı görüşte değil...
Değil ki, önce ilk grubun ve dün de ikinci grubun istifasını istedi...
Bu tür işler “ihraçlık” suç değil zaar...
“Kınama cezası” gibi bir müeyyide...
“Kabahatler Kanunu”ndan gitti MHP yöneticileri.
ERKEĞİN EL KİRİ Mİ?!!
Bu uçkur meselesi elbette çok önemli...
Hiç kimse, “Erkektir, elinin kiridir” yaklaşımında bulunmasın...
Toplumda bu eğilim var; hemen her kesimde “erkeğin yaptığı” sanki mazur görülebilir de...
Bayan yaptı mı, her türlü ceza vâcip!..
Dikkat edin;
Delikanlının yaptığı “çapkınlık” oluyor, genç kızın yaptığı “başka” bir şey!!!
Oysa her ikisi için de “lanetlenmiş” fiiller bunlar...
Erkek zinası eşittir bayan zinası!..
Baktım; bazıları “Kasetle vurulmak istenen vekillerimize sahip çıkalım.. İcabında yürüyüş yapalım” yaklaşımı sergilemiş!..
Bunlar gerçekten MHP’li ise, gerçekten Ülkücü ise sahip çıkmaları gereken öncelikle “ahlâki değerlerimiz”dir...
Sonra, memleketimiz ve tabii ki MHP.
MHP yönetiminde ya da belli başlı pozisyonlardaki adaylar arasında bu tür işlere şu veya bu şekilde bulaşmış olanlar varsa, “kaseti” beklemeden hemen istifa etsin...
Bundan sonra kaseti çıkacak her kim olursa olsun, bunu yapmamışsa eğer...
Yani kaseti çıkmadan istifa etmemişse...
O...
Düpedüz MHP düşmanıdır!..
Ha bu arada diyorlar ki; “AK Parti’den de kasetler çıkabilir!..”
Evet, olabilir...
Aynı tarife onlar için de geçerli...
Kimse “zâni”, def olsun gitsin!..
Oh ne alâ memleket; çoluğu çocuğu evdeki “çilekeş” hanıma bırak...
Ve git onunla bununla zevkine bak!..
Yakalanınca da...
“Vatan-Millet-Sakarya!..”
Hesap o hesap:
Her kavramı en çok kim kullanıyorsa o tüketir ya...

6 Mayıs 2011 Cuma

Suikast plânı

 
Seçim öncesi bazı şeyler bekleniyordu.. Ama sanırım bu olay geri tepti.

Kuşkular PKK’nın şahinler kanadı üzerinde yoğunlaşıyor. Saldırının zamanlaması, mekan seçimi ve şekli dikkat çekici.. Hedefte sanki toplum var. Korku ve umutsuzluk yaymak, seçimlere gölge düşürmek, ortamı germek istiyorlar.

Böyle bir şey Ergenekon ve PKK’nın şahinler kanadının ortak yapımı olabilir..

Karadeniz bölgesinde, yakın plandan Erdoğan’ın konvoyunda bir polis eskortuna saldırılıyor. Uzaktan ateş etmekle kalmıyor, el bombası da kullanıyorlar.

Tehdit, cesaret, kararlılık ve güç gösterisi de var bunun içinde..

Laden olayının ardından böyle bir şeyin ortaya çıkması, terör konusunda hassas olan toplumda, bu eylemi gerçekleştirenlerin beklentilerinin aksine bir sonuç doğurdu..

Bu saldırı bana kalırsa BDP’yi vurdu önce.. Erdoğan ise kararlı, cesur, dindar duruşu ile puan topladı. Mazlum duruma düşmesi, onun elini daha da güçlendirdi. Hatta, Erdoğan hükümetine, terörle mücadele konusunda hem içeride ve hem de dışarıda bir fırsat sundu..

MHP’nin, iktidarın PKK ile canciğer kuzu sarması olduğu iddialarını boşa çıkarttı. Aynı şekilde bu durum CHP açısından da bir talihsizlik olarak görülebilir..

Yani bu saldırı CHP, MHP ve BDP’yi vurdu. Onların iddiaları ve taleplerinin ciddiyetinin ve safiyetinin tartışılmasına zemin hazırladı..

Herkesin çok dikkatli olması gerek. Bu eylemlerin arkası gelebilir.. MOSSAD bu ortamı değerlendirmek isteyebilir..

Erdoğan’ın ilk açıklaması, Özal suikastı sonrası Özal’ın söylediklerini hatırlatıyordu. Erdoğan “Allah’ın verdiği canı, Ondan başka kimsenin almaya gücü yetmez” derken, aslında Hz. Ali (RA)’nın şu sözlerine gönderme yapıyordu sanki: “Ecelim ömrümün kefilidir”.. Ecel gelmeden kim kimin canını alabilir ki! O vakit geldikten sonra kim kalabilir ki ayakta?..

Bana kalırsa bu tür saldırılar Erdoğan’ı daha dindar yapacak ve toplum daha dindar bir çizgiye yönelecektir..

Zor oyunu bozar. Bu tezgahın sahipleri, bu kanlı oyunun nasıl geri teptiğini görmeleri için sanırım fazla beklemeyeceklerdir..

Saldırganlar sağ olarak ele geçirilirse, bu işin arkasındaki güçler daha net bir şekilde deşifre edilecektir. Sağ ele geçirilmeseler bile istihbarat kaynaklarının ulaştıkları bilgiler çerçevesinde önümüzdeki günlerde belli noktalara ani ve seri operasyonlar düzenlenebilir..

Bu saldırı doğrudan Erdoğan’a da yönelik olabilirdi. Belki de öyleydi. Zaten bu saldırı Erdoğan’a yönelik suikast planlarının ilki olmadığı gibi, sonuncusu da olmasa gerekir..

Bu saldırı, bir savaş ilanı, bir meydan okuma anlamına da geliyor aslında.. Bu sadece PKK’nın AK Parti ve Erdoğan’a karşı bir meydan okuması değil, PKK’nın şahinler ve güvercinler arasında da bir liderlik, politika ayrılığının ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Bu durumda, Erdoğan ve hükümetin bu olay karşısındaki tepkisi kadar, KCK, BDP ve bağımsız adayların bu olaylara tepkisinin yönü ve şekli de önemli..

Ve bundan daha da önemlisi, bundan bir adım sonrasında olacak olanlara dikkat etmek gerek..

Birileri düğmeye basmışsa, Türkiye’nin dört bir yanında benzer saldırılar olabilir.. Özellikle büyük şehirlere dikkat etmek gerek.

Bu arada PKK’nın şahinleri, içeride güvercinlere karşı bir operasyon düzenleyip, suçunu başkalarına yıkmak istemeleri de mümkün.. Ortalığı karıştırmak isteyenler, CHP ve MHP’ye de saldırabilirler.. Alevi dedelerine de saldırılar olabilir. Herkesin, hepimizin dikkatli olması gerek..

Bana kalırsa bu suikast planı, beklentilerin tam tersi bir şekilde sonuçlanacak. Türk ve Kürt Ergenekonu ve onların bağlantılı oldukları örgütler üzerinde istihbarat faaliyetleri yoğunlaşacak ve bu iki yapı arasındaki derin ilişkiler, bunların uluslararası uzantıları, içerideki uzantıları deşifre edilecek.. Bu durum kendi tabanlarında da şok etkisi yapabilir.. Bu örgütlere yardım eden yabancı ülkeler ve istihbarat örgütlerine karşı Ankara’nın tavrı sertleşebilir.. Laden olayından hemen sonra terör konusundaki uluslararası hassasiyet, Ankara’nın Batı karşısında elini güçlendirebilir..

Hükümet, yeni sorunlar yaşanmadan bu işin faillerini, azmettiricilerini deşifre etmek zorundadır.

Şimdi top hükümette..

Selâm ve dua ile.