Selcan TAŞÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selcan TAŞÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2011 Pazar

Bu fotoğraftan zevk alana muhalif değil kalpsiz denir

Tayyip Erdoğan’ın annesinin arkasından döktüğü gözyaşları bile yumuşatmaya yetmedi kimi yürekleri...
Bu ülkenin Başbakanı, en acılı gününde, bu ülkenin hiç de azımsanmayacak sayıdaki vatandaşından (bakın internet sitelerine, sosyal paylaşım alanlarına) neredeyse “oh olsun”a varan, “insanlık dışı”  tepkiler almaya devam ediyorsa, elbette şapkasını önüne alıp düşünmeli:
Ne oldu da bu insanlar  “kalp”lerini devreden çıkarabildi!
Ama...
Hepimizin, birini siyaseten yaptıklarından ötürü, yasalarla belirlenen sınır çerçevesinde en ağır sözlerle eleştirme hakkımızın olması...

16 Eylül 2011 Cuma

Kana petrol karışınca Libya’ya leş kargaları üşüştü

Yağmaya hücum!..
Bir gazetenin başığı aynen şu şekildeydi dün: “Yes you can!”
Utanmadan gaz veriyorlar bir de...
“Evet yapabilirsin!”
Yapamazsan da “no problem”, yaptırırız be abi!
İsyan nedir, nasıl çıkarılır, kimlerle işbirliği yapılır bir bir anlatır, baktık hâlâ “rolü”nün ne olduğunu kavrayamamışsın, bir de provasını yaptırırız; kostümlü, kostümsüz... Bize hepsi uyar!
Dünkü gazetelere bakılırsa, uymuş da zar: Libyalı muhalifleri Türk özel harekâtçılar eğitiyormuş. “Hedef” ülkeye “gazeteci” kılığında sızdıktan sonra, “isyancı adayları”nın “koç” luğuna başlamışlar:
Teknik, taktik...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Algı mühendisleri Esad’ı nasıl Esed yaptı

Son seçimlerde İstanbul Milletvekili adayı da olan Milliyetçi Hareket Partisi MYK üyesi Yüksek Şehir ve Bölge Plancısı Ahmet Turgut’un Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Tesisleri’nde verdiği iftar yemeğinde Bengü Türk televizyonunun Genel Yayın Yönetmeni Murat İde ile karşılaştık. “Yandaşlar nasıl ağız değiştirdi fark ettin mi?” dedi.
Mevzu bahis Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın kaşla göz arasında Beşşar el-Esed’leşmesi!
Esad, “komşunun oğlu”ydu. “Tanıdık”tı; “bizden” duygusu yaratıyordu...
“el-Esed” olunca işin rengi değişti. O artık, “Neden ABD’ye yem edilmeye çalışıldığını umursamayacağımız” kadar “yabancı” biri...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

BASINDAN SEÇMELER

Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifalarına medyanın ilk tepkisi:Hükümet orduya

BASINDAN SEÇMELER

Yüzde 50 ile iktidarını pekiştiren AKP uzun süredir Silahlı Kuvvetler’i kendi dilediği gibi dizayn etmeyi düşünüyor ve bunu planlıyordu. O halde generallerin de, bugünkü konjonktürde direnecek güçleri olmadığını da hesap edersek, hükümete bu yolu açması gerekiyordu.
Görünen o ki, hükümet Yüksek Askeri Şûra’ya iki gün kala düğmeye bastı ve Silahlı Kuvvetler’in tüm komuta kademesinin kenara çekilmesini sağladı.
Dün akşam üzeri yaşadığımız istifalar, Türkiye’de 30 yıl öncesine kadar alışılmış olan “Ordu yönetime el koydu” anlayışının tam tersidir. Yani bu kez hükümet orduya el koymuş durumda.
Hükümet bundan sonra Silahlı Kuvvetler’i yeniden oluşturma yönünde kesin güç kazanmıştır. Muhtemelen başta “or” rütbesinde olmak üzere bir dizi istifa daha olabilir. Hatta istifa etmemiş çok az general de kalabilir. Ama bu, iktidarın hızını kesmek bir yana, işini kolaylaştıracaktır.
İktidar bu operasyonu uzun süredir planlıyordu. “Darbe paranoyası” üzerine kurulan siyasetle “Bu ordunun en temel işi darbe yapmaktır” fikri halkın kafasına adeta nakşedildi.
Ardından PKK terörü ve sürekli şehit verilmesi bahane edilerek “Silahlı Kuvvetler’in çapsız ve beceriksiz olduğu gibi darbe yapmak uğruna teröristlerle işbirliğinden bile çekinmeyeceği hatta kendi askerinin öldürülmesine göz yumduğu” görüşü de yaygınlaştırıldı. Böylelikle halkın önemli bir bölümü kendi ordusuna karşı kuşku duyar hale
getirildi.
Çeşitli davalarla “Orgeneralleri bile hapse atan, dokunulmazlara dokunan iktidar” imajı da yaratıldı.
Dünkü istifalarla (bana göre görevden almalarla) operasyonun sonuna gelindi. İktidar, her şeye rağmen endişe duyduğu, çalışmak istemediği, ülke güvenliğini teslim etmek istemediği tüm üst kadroyu bir hamlede tasfiye etmiş oldu.
Bundan sonrasında artık sürpriz yoktur. İktidara yakın olan görüşteki subaylar, hangi rütbede olurlarsa olsunlar istenilen makamlara getirileceklerdir. Türk Ordusu belli ki baştan aşağı yenilenecektir.
Avrupa Birliği bu gelişmeleri “demokrasi” olarak niteliyor. Bilemem artık.
Can Ataklı / Vatan







TSK’nın yeniden dizaynı

29 Temmuz 2011 Cuma

Kalemini kırıp 28 yıllık mesleğine veda eden gazetecinin sessiz isyanı: Noktayı koyuyorum.

Yazılarıma son veriyor ve mesleğe başladığım Hürriyet gazetesi ile 28 yıllık beraberliği noktalıyorum.
Karar tamamen bana ait.
1971 ve 80 darbeleri sonrası Bab-ı Ali’ye savrulan gençler kuşağından bir gazeteci olarak, tamamen tesadüfen başlayan gazetecilik hayatımın başında, bu mesleği bu kadar sevebileceğimi hiç tahmin etmemiştim. (...) Gazeteciliği ve bana dünyayı avuçlarımın içinde hissettiren Hürriyet Dış Haberciliği’ni, birlikte çalıştığım arkadaşlarımı, yöneticilerimi çok sevdim.
Evet 28 yıllık beraberliği noktalıyorum. Karar ani olmadı ve başka herhangi bir yere de gitmiyorum.
Hevesim kaçtı. Bir yıldan beri üzerinde düşündüğüm, hazırlık yaptığım ve olgunlaştırdığım bir karar.
(...) 16 Nisan tarihli La Repubblica Gazetesi’nde Trinidad’lı yazar, Nobel ödülü sahibi Naipul ile yapılan bir söyleşiyi vardı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Burası Fenerbahçe Cumhuriyeti!

Aziz Yıldırım’ın tutuklandığı andan itibaren binlerce insan sokaklarda, meydanlarda, internet ortamında, ekranda, cep telefonları aracılığıyla sosyal paylaşım ağlarında, ertesi günü gazete manşetlerinde, sütunlarında dünyayı ayağa kaldırıyor... Burası sanırım gerçekten de Fenerbahçe Cumhuriyeti... Ve bu Cumhuriyet’e yürekten bağlı olanlar, herşeye ve herkese rağmen sahip çıkıyorlar ona... El uzatanların karşısına dikiliyorlar; genç yaşlı, çoluk çocuk, kadın erkek bir olup da... Yer gök sarı-lacivert oldu önceki gece İstanbul’da...
Duyarlılıkları bu kadar gelişmiş kitlelerin yaşadığı yer Fenerbahçe değil de Türkiye Cumhuriyeti olsaydı eğer, o sokaklar, evler, işyerleri, kapılar, pencereler, araçlar çoktan kırmızı beyaza boyanmış olurdu değil mi?
Burası Türkiye Cumhuriyeti olsaydı eğer, ilaç niyetine, sırf yüreğimizi soğutsun diye iki satırlık bir açıklama yapardı Genelkurmay Başkanı!

8 Temmuz 2011 Cuma

Allah’ım yoksa rüyada mıyım!

Operasyonel yazar Cengiz Çandar “gizli olması gereken” hazırlık soruşturması sırasında medyaya servis yapan polisi ve “eline tutuşturulanı hiçbir hukuk ve ahlak filtresinden
geçirmeden yayımlayan medya”yı “psikolojik harekat” yapmakla suçladı...
Bir an şüphelendik, “Allah’ım yoksa bu bir rüya mı” diye... Oramızı buramızı çimdikleyip test ettikten sonra gördük ki gerçekten Cengiz Çandar yazmış aşağıdaki cümleleri:
“...Polis, medyaya cömert bir servis yapıyor. medya, hiçbir hukuk ve ahlak filtresinden geçirmeden, eline tutuşturulanı yayımlayarak psikolojik harekâta aracılık yapıyor.”

15 Haziran 2011 Çarşamba

Kemalist düşmanı Çandar Apoist! oldu

Düne kadar  “benim teröristim” deyip himaye ediyorlardı satırlarında... Şimdi  “benim tatlı Kürt milliyetçim”  diyorlar PKK için!
Soğuk bir şaka değil; baksanıza Cengiz Çandar’ın aşağıdaki satırlarına: “PKK-BDP’nin ideolojisi de, çekirdek önder kadrosu da, ’Kürt solu’nu ifade ediyor.
‘Kürt solculuğu’,  tıpkı Türk solculuğunun büyük ölçüde Kemalizm ve ulusalcılıkla harmanlanmış olması gibi, bir nevi ‘Kürt Kemalizmi’ ve ’Kürt ulusalcılığı’ ile harmanlanmıştır ve Kürtlerin bunca yıl inkâr, asimilasyon ve zulme maruz kalan bir halk olmalarından ötürü, doğal olarak, ’Kürt kimlik vurgusu’ ön plandadır, ama bu, PKK-BDP’yi ’etnik milliyetçiliğin temsilcisi’ gibi algılamamızı gerektirmez.
Hele, PKK-BDP’yi MHP ile, ve en vahimi Ergenekon ile aynı kategorizasyon içine oturtmamızı hiç gerektirmez.”
Yasalarda öngörülen şartlara uygun olarak kurulmuş, hali hazırda TBMM’de millete vekalet eden bir siyasi parti (MHP) hakkında sırf  “milliyetçilik”  ideolojisinin siyasal temsilcisi olduğu için  “katli vacip”  konumlandırması yapan algı mühendisleri, PKK’nın eli kanlı, silahlı, bombalı, dehşetengiz bir terör örgütü olduğunu es geçip onu bir “ulusal/milli sol hareket” olarak ayakta alkışlıyorlar...
Üstelik “Kürt solu”  ulusalcılıkla harmanlanabilir ama  “Türk solu” diye bir şey olamaz; “enternasyonel” olmak mecburidir; olmayanın sonu Silivri’dir!.. Üstelik  “Kürt kimlik vurgusu”  bir  “hak”tır, lakin her yanı işgale uğramış bir vatanda bağımsızlık savaşı verirken Mustafa Kemal’in  “Türk kimlik vurgusu”nu öne çıkarması  “faşizan” ,  “diktatoryal”  bir tavır... Üstelik Kürtçülük etnikçilik sayılmaz, ama Türkçülük dibine kadar kafatasçılıktır!

***

 “Ekmek mi, bölünmezlik mi” sorusunun muhatapları, mutfak dolapları tam takır, açlıktan midesi sırtına yapışmış insanlar olunca güme gidiyor, görünmez oluyor haliyle Habur trajedisi. Ama bu ileri demokrasi; Habur’a bakarken gözlerine perde inenlere, yakındır Öcalan’ın da öyle allı güllü bir otobüsten halkı selamladığı günleri gösterecektir inşallah(!)
Cengiz Çandar
+++
Balkon tehdidi
TGRT spikeri Ziya Osman Açıkel, “balkon hatibi”ni referans göstererek“ileri demokrasi dersi” verdi. Bakın nasıl:
“Hele şu Bakanlar Kurulu kurulsun. Bir gideyim Başbakana ‘hayırlı olsun’ diyeyim. Ondan sonra aleyhte konuşmak neymiş bu beyefendi ile hesaplaşacağız. Hiç merakı olmasın. Artık çok şey değişti. Neler göreceğiz, neleeeer... Ne operasyonlar göreceğiz. Demirparmaklıklar ardında kimlerin olduğunu göreceğiz. Ben burdan söyleyeyim. Arkadaşın da zaten 2 çocuğu var babalarından uzun süre uzakta kalmasalar iyi olur!”  
Z. Osman Açıkel
+++
Al gülüm ver gülüm ittifakı
Lütfen, bu satırlarımı bir kenara not edin, ileride beni ya teyit edin, ya da  “büyük yanılgı”mı yüzüme vurun!
 Erdoğan, katılacağı cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, tabii ki, cumhurbaşkanın görevlerinin güçlendirilmesini isteyecektir.
 Hedefi başkanlık, olmadı yarı-başkanlık sistemidir.
Ne kadar geniş tabanlı ittifak ararsa arasın; CHP ve MHP,  “başkanlık sistemi”  için kendisine yardımcı olmayacaktır.
“Al gülüm ver gülüm!”  dünyasında AKP’nin Başkanlık yolunda tek doğal müttefiki BDP’dir.
12 Haziran bu doğal ittifakın aritmetiksel çözümünü sağlamıştır.
“Al gülüm ver gülüm doğal ittifakı”:
Yerelde arttırılmış özerkliğe (siyasi karar alma yetkisine de sahip güçlü belediyeler) , merkezde tek elde toplanmış yürütmeye (Başkanlık sistemi) dayanacaktır.
 Tabii ki, pazarlıkta kimse kendi talebinin azamisini alamaz.
Ama, Türkiye Erdoğan’ın gönlünde yatan “başkanlık sistemi”  ile BDP’nin gönlünde yatan  “demokratik özerklik”  sistemi arasında bir yerlere oturacaktır.
Cüneyt Ülsever - odatv.com
+++
Biatçılar da defolacak mı
Her gazeteci yanlış gözlemler de yapar. Örneğin Habur rezaletinin milli duygular üzerinde etkisi olacağını tahmin edersiniz bu tutmaz. Siftah bile etmediğini söyleyip  “ailecek açız” diye feryat edenlerin oy tercihi tahmininde yanılırsınız. “Bu iktidar çiftçiyi, hayvancıyı öldürdü, bir lokmaya muhtaç hale getirdi” diye ağlayanların muhalefete oy vereceğini sanır, yanılırsınız. İki üniversite bitirmiş üç lisan bilen kızının evde oturduğunu ağlayarak anlatan babadan etkilenirsiniz, yanılırsınız. 1 milyon 700 bin öğrencinin yaşadığı stresten sonra bir tepki oluşacağını tahmin edersiniz, yanılırsınız. İyi de bu tahminlerinde yanılanlara “Defolun, gazetecilik yapmayın artık”  diye ayar vermeye çalışanlar,  “MHP barajı geçemeyecek, CHP yüzde 21’i anca bulur” tahminleri tutmayanların yerlerinde kalmasını neden isterler ki?            
Can Ataklı - Vatan
+++
Seçimin tek mağlubu gazetecilik
...Gazetecilik önce kendisini sorgulamak yerine parlamento yahut parlamento dışı muhalefeti sorguluyor şimdi. Onlara kalırsa sadece yine başkaları suçlu. Oysa bu manzarada başta onlar olmak üzere hepimizin sorumluluğu ortak. O yüzden artık bu ülkede gazetecilik yapılmaz demek yerine asıl şimdi gazeteciliği hatırlama zamanı. Bu seçimin bir mağlubu, hatta biraz ironik yaklaşırsak tek mağlubu gazeteciliktir çünkü.                    
Ümit Alan - Birgün
+++
Bana entelektüelini söyle...
Aslı Aydıntaşbaş seçim sonuçlarını yorumlarken hayıflanıyordu: “Entelektüellerin gündemiyle seçimin gündemi örtüşmüyor.”  Söyler misin kimlerden bahsediyorsun? D&R’lardan başka kitapçılara girmeyi unutanlardan mı? Cinebonus’lardan başka sinemaların kötü koktuğunu düşünenlerden mi? Gazetecilerin kolayca içeri atılabildiğini  Nedim Şener içeri girince fark edenlerden mi? Halkın sosyal karakterini, inançlarını, kültürünü bilmeyi “zihinsel kirlilik”  olarak değerlendirenlerden mi?        
Haşmet Babaoğlu - Sabah
+++
Sahtekârlık yapan eski İngiliz bakana sokaklarda çöp toplatıyorlarmış.
Hımmm... İngiltere’de bakanların sahtekârlık  yapması suçmuş demek!
Fahrettin Fidan

12 Haziran 2011 Pazar

Atatürk başardı biz de başaracağız! (2)

13 Eylül 2010 günü yazmıştım bu yazıyı...
12 Eylül günü yapılan referandumda oy kullananlarının yüzde 42’sinin “Nasıl yani” şaşkınlığı içinde “süngüsünü düşürdüğü” günün hemen ertesinde... “Şimdi düşmek değil kalkmak vakti” demek için ülkenin yarınlarından ümidini kesenlere.
“Sütçü İmam”ın, “Şahin Bey”in dimdik durduğu bir coğrafyada dolaşırken yeniden aklıma geldi. Gazeteciliği filan bırakın bir yana, sadece bir Türk genci olarak kendi sandık manifestomu hazırlamak istedim.
Ama “yollar” işte; dura kalka, savrula savrula bu işin üstesinden gelemeyeceğimi anlayınca, bu olağanüstü günün hatırına, olağan hallerde hiç hazzetmediğim bir yönteme başvurdum ve arşivden “noktasına dokunulmadan yayımlamak üzere” o yazıyı çıkardım aceleyle.
“Atatürk başardı biz de başaracağız” demiştim ya; işte o gün bugündür...
Bugün camiyle kışlanın, imanla ilmin, akılla vicdanın, hak ile hukukun, devletle milletin arasını açan sinsi tezgahı bozmak için yola çıkanların günüdür...
Aşağıdaki ruhu eskimemiş satırları bunun idrakiyle okuyun:
 “Bakmayın gazetelerin birinci sayfalarına, televizyon ekranlarına, girdiğiniz hemen her internet sitesinin açılış sayfasına, belki bugünden-yarından itibaren sözüm ona ”demokrasinin zaferi“ diye ilan panolarına çarşaf gibi serilecek o ”ak“a boyanmış ”karanlık“ haritalara...
Anadolu Kuvayı Milliye’yi bekliyor
Tokat’ta, ”yıpranmış üniformaları“yla, hakkında idam fermanı bulunan Mustafa Kemal’i karşılayarak, Anadolu’yla Kuvayı Milliye ruhunu buluşturan o 19 neferin, o cesur binbaşının, o kahraman çavuşun esamesi okunmaz mı sanıyorsunuz Anadolu’da artık?
Bir gün bu ülkeyi silkelemeye kalkışırsa bir avuç ” aydın “, bir avuç ” siyasetçi “, bir avuç ” hukuk adamı “, bir avuç ” öğretmen “ , bir avuç ” sanatçı “, bir avuç ” genç, yaşlı, çoluk, çocuk, kadın... “
Bir gün, mezalimi yaşamış dedelerinin kalpakları, ninelerinin yazmaları başlarında, şimdi onları ” sahillerde yan gelip yatanlar, keyif erbabı “ diye ötelemeye çalışan iktidara inat, pazen etekleri, lastik ayakkabıları, ” yüklük “lerinde sakladıkları Selanik işi setreleriyle, zulmün ve kıyımın ne olduğunu anlatmak için yeniden yollara düşerlerse Trakya’dan bir avuç ” mavi “ bakışlı Mustafa, Kemal, Zübeyde, Namık...
Onlara yeni bir ” Mesudiye “nin kapılasını açacak Ali Baba’lar çıkmaz mı Havza’dan? Efe’ler ” hayda bre “ çekerlerse bu ülkenin namusuna göz dikenlerin üzerine doğru, çiçek çiçek, üzüm üzüm oyalı ” kızıl “ başlıklarıyla onlarla yan yana yürürse Zeynep’ler, Elif’ler yeniden...
Bir Rıfat Efendi çıkmaz mı buyur edecek Tokat’taki evinde?
Diyarbakır’dan bir Ziya, ses vermez mi sesimize?
Hadi oradan...
Aylardır neredeyse bütün televizyon kanallarının, neredeyse bütün radyoların, neredeyse bütün gazetelerin, dergilerin bir ağızdan yürüttüğü kampanyaya rağmen...
Telefonlarının, internet yazışmalarının, evlerinin, işyerlerinin dinlenmesine; hayatlarıyla, ideolojileriyle, dava arkadaşlarıyla, meslekleriyle, karıları, kocaları, çocukları, dostları, sevgilileriyle aralarında ”telekulak“ların cirit atmasına, en mahremlerinin ”ek klasör “lere dolgu malzemesi yapılmasına, tehdit edilmelerine, tecrit edilmelerine, cadı avına, engizisyon rejimine, fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz bırakılacaklarını adları gibi bilmelerine/ maruz bırakılmalarına, az veya çok içlerine düşürülen korkuya, kaygıya, endişeye rağmen; hele de devlet kurumlarını silah olarak kullanan bir şantaj çetesi kol gezerken etraflarında...
Tam kapana sıkıştılar sanılan bir anda yani... Yine de insanlar bedenlerini ve o mangal gibi yüreklerini cumhuriyete siper edip, ses verebildiyse haftalardır ülkemin bütün sokaklarında, meydanlarında..
Pekala ”direniş“in zaferi kutlanabilir bu gece yarısında.
”Edirne eğilmiyorsa ben nasıl bükülürüm?“ dercesine...
Iğdır, üzerinde oynanan bütün oyunlara, şakağına dayanmış terörist namlusuna rağmen, adeta bir ”kartal“ gibi Anadolu’yu kucaklıyorsa açarak kollarını...
Eğer isterse...
En büyük gücünün bugün ortaya koyacağı irade olduğunu anlaması hürriyeti tanınırsa kendisine, ben inanıyorum, ”Türk Milleti“ bütün sınır kapılarını sımsıkı tutacaktır bugün vatanının! İçerde kalan gözümüzü, ciğerimizi, beynimizi oymaya çalışan ”düşman“ı mı soruyorsunuz?
1919 ruhunun nasıl doğduğunu, 1923 ruhunu nasıl doğurduğunu hiç unutmayın;
O başardıysa, biz de başarırız!
Şimdi bunlar kalkıp size ”muhafazakar“lar ile ”milliyetçiler“ arasındaki mesafenin açıldığını anlatıyorlar ya...
”Allah rızası...“ ile ”Millet rızası...“nı ”kılıç yarası“yla iki karşı cepheye ayırmaya kalkışıyorlar ya...
80 yıllık kuyruk acılarını ”darbe çilesi“ diye ambalajlayıp, dönmüş devrimciler, farklı ülkücüler diye başlayan uzunca bir listeyi, kendi intikamlarının ”tetikçisi“ olarak kullanıp bir kenara attıktan sonra, ellerini kana bulamadan sıyrılmayı hesaplıyorlar ya bu işten...
Bugün onların yürüdükleri yollardan, sizin 400 yıl önce nasıl döndüğünüzü hatırlayın...
Vaktiyle bir Ebusuud Efendi vardı mesela; Osmanlı’nın en ”parıltılı“ çağlarının ”kudretli şeyhülislamı!“ Derdi ki; ”Sultana isyan edenler dinsizdir, öldürülmeleri helaldir, bu kutsal bir savaştır!“ Böylece katlettirdi 40 bin Türkmen’i...
Bir Mustafa Sabri Efendi vardı vaktiyle; ”İngilizlerin, Fransızların, ve sair devletlerin İstanbul’dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir...“ diye tepindi kapı kulluğunu yapmak için ” haçlı“nın, hem de ”din“ adına...
Bir Ziaddin Efendi vardı vaktiyle; ”ahlaksız“ demişti Cumhuriyet’e; belliydi fermanı: Yıkılması vacip!
Bir İskilipli Atıf Hoca vardı ki; ”İkisi de bezdendir, Türk bayrağını kaldırıp İngiliz bayrağı asarsanız ne olur?“ derdi...
 Anadolu, hani şu Atilla İlhan’ın dediği dip dalgasını fokur fokur kaynatırken derininde, doğrulmaya hazırlanırken, o tuttu, tam da olmamış seçimin sonucunu evvelce ilan edip kendi iktidar namzetlerinden ötesine ”kaybedenler kulübü üyesi“ muamelesi çekenler gibi, ”yaralandı“ dedi Mustafa Kemal için; ”Korkacak bir şey kalmamıştı!“
Sonra mı? ”Korktukları“ geldi
başlarına.
Kesilen başlarından kubbeler yapan zalimler ordusunun karşısına, bir mimari, bir insani, bir askeri şaheser olan Cumhuriyet kalesini inşaa eden Türk Milleti, Erzurum’un sokaklarında , insanların Allah’ı sevme hakkına dahi iptek koyanlara pabuç bırakır sananlar varsa... Yanarım seleflerinin sonlarından ibret almayışlarına...
Ona da ”kafir“ demişlerdi
Saltanatın ”Ulema“sı, Kuvayı Milliyecileri ”kudurmuş haydutlar“ ilan etmişken, milletin imamını, müftüsünü, vaizini koluna takarak nasıl başardıysa Mustafa Kemal biz de öyle başarabiliriz işte!
Hakimiyet-i Milliye, nasıl ilk sayısında (Ocak 1920) ”Pazarcık Müftüsü Veli“nin feryadıyla başlattıysa Milli Mücadele’yi, nasıl Kuvayı Milliye ateşi bir imamın dudaklarının arasından ulaştıysa Anadolu insanının inanç dünyasına, bizim -sindirilmek istenen milli kalelerinin basının- satırlarımız da işte öyle ulaşabilir o insanlara...
O ”dinsiz, kafir, zındık...“ Mustafa Kemal nasıl çıktıysa Balıkesir’de Zagnos Paşa Camii’nin minberine; işte biz de öyle, bugün ”Bismillah“ deyip koyabiliriz geleceğimizin tapusu olan hazine değerindeki ”oy“larımızı sandığa..
Nasıl Balıkesir Hutbesi’nde ”Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır (...) Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir“ diyerek, ”Cumhuriyet’i kurmayı“ ortak bir ülküye dönüştürdüyse Mustafa Kemal ... Yine aynı yerde, Balıkesir’de; Yunan ordusuna karşı ilk direnişi başlatan, ilk kurşunu sıkan Kel Ali’nin şehrinde ”Cumhuriyet’i korumayı ve kollamayı“ ortak bir ülküye dönüştürebilir bu Millet ortaya koyacağı tercihle.
Vaktiyle ne beyler, ne paşalar, ne ağalar, ne sultanlar geldi geçti buralardan... Açın bakın Osmanlı Mühimme defterlerini... ”Saray“lıların ”gizli imha“ emirleriyle ” hırsızluk ve haramilik eyledüler deyu iddia eyleyüb haklarından gelinen“ kimbilir ne çok Türk’ün trajedisi çıkar karşınıza... Cumhuriyet’in işte o ”haramiler“in omuzlarında yükseldiğini unutmayın asla... Ege’nin ve Akdeniz’in, Toroslar’ın ve Kaz Dağları’nın o ”haramiler“in mayasıyla yoğrulduğunu da! Alerjilerinin Ege ve Akdeniz’in kumuna, güneşine değil; işte o mayaya olduğunu da!
Unutmayın, 1918’de İstanbul’da yayınlanan 200’den fazla gazete ve dergi işgalin devamını savunuyordu... İngiliz mandası evlaydı... Alemdar gazetesine göre Kurtuluş Savaşı önderleri ”serseri“ ve ”çete reisi“ydi mesela... Ve bunlara inananlar, Kubilay’ın başını alan ”bidon kafa“lılar yok muydu? Göbeğini kaşıyan adamlar... Cahil cühela... Sırtının sıvazlanmasını milletin bekaasından önde tutan asalaklar yok
muydu?
Olur da bugün bir kazık daha atmaya kalkışırsa ”göbeğini kaşıyan ve bidon ve hatta düdüklü tencere kafalı o adam“ Cumhuriyet’e... Yakup Kadri’nin dediği gibi; ”Türk münevveri sebebi sensin! Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Onu, behimiyetin, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla, kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. (...) Sana ıstırap veren şey, senin kendi eserindir...
Mustafa Kemal, bir yabani ota döndürülmüş kitleleri, hem de arkasında coşkuyla meydanlar yokken, hem de kaçak göçek haldeyken nasıl Kuvayı Milliye’ye dahil edebildiyse, nasıl onları “cumhuriyet nesli” ne dönüştürdüyse, sen de aynısını başarabilirsin!
Mustafa Kemal gibi yapabilirsin, Alemdar’ın manşetine çıkmak için takla atmak yerine, İradeyi Milliye’yle anlatabilirsin derdini... Mustafa Kemal gibi yapabilirsin, Peyam-ı Sabah’a yaranmaya kalkışmak yerine, Hakimiyeti Milliye’ye omuz verebilirsin... Önce kendi maskeni çıkarabilir ve sonra köy köy, kapı kapı, ev ev gezerek Anadolu insanının kafasına geçirilen mankurt maskelerini söküp atabilirsin...
Aylardır ev ev, kapı kapı, köy köy gezenlerin emeğini karşılıksız bırakmayabilirsin...
Kırılma noktası Türklük şuurunda
Kırılma noktası, Anadolu insanının kafasına o maskenin takıldığı, gözüne milin çekildiği, aklına hatta vicdanına; kimi yerde bulguru-nohutu, kimi yerde şeyhi-şıhı, kimi yerde ağayı-beyi kullanarak takılan prangadır çünkü! Kırılma noktası Cumhuriyet’in kurucu fikri olan Türk Milliyetçiliği’ni Anadolu’nun göbeğinden kaydırma anıdır... Haliyle onarılması gereken o temeldir önce...
Ve bugün bu onarımı başlatacak çekiçtir, çividir, balyozdur elinizdeki oylar aslında.
1922’de bütün dünya nasıl “Sonu gelmiş gibi duran bu ülkenin, üstelik yapayalnız kaldığı bir anda, en yüksek düzeyde bir örgütlenme yeteneği ve doludizgin bir coşku sergilemesini” hayretle izlemeye mahkum olduysa... Sen, ben, o hepimiz birlikte, sonu gelmiş gibi duran bir millet şuurunu, üstelik her bir taraftan kuşatılmış olduğu halde yeniden enjekte edebiliriz damarına bu milletin!. Atatürk’ün yaptığını yapabilir ve “Türk olmayı” suç kapsamından çıkarabiliriz!
Alman Die Welt gazetesi, boyun eğmeyi seçersek neyi kaybedeceğimizi dokuz ay önce ilan etti:
 “Türkiye referandumla Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını geriye itti.”
Madem bir miras kavgası... O zaman Türk Milleti’ne, Türk Milliyetçilerine, Türk Milliyetçileri’nin siyasi, fikri temsilcilerine düşen bellidir; Miraslarına namusları gibi sahip çıkacaklar!.. “Türklüğü” 400 yıllık sinsi bir mezhep tezgahıyla, etnik tuzakla Anadolu’dan sürgün etmek isteyenlerin oyununu bozacaklar... Çünkü Atatürk’ün en büyük mirası, Şeyh Sait’ten de, İskilipli’den de, Anzavur’dan da onların nifak tohumlarından yetişmelerden de daha güçlü olan ve vakti geldiğinde sağlam bir tokat atmasını bilen Türk neslidir Türkiye’ye!
Atatürk başardıysa, bugün o nesil de taş atıp kolu yorulmadan, sırtında yumurta küfesi taşımadan,ölmeden, öldürmeden yalnızca sandığa giderek, yalnızca sandığa gidip nasıl bir ülkede yaşamak istediğini bildirerek başarabilir...

15 Mayıs 2011 Pazar

Barajın altına inerse yuh olsun


Adını sormayın, gerek yok Liberal arkadaş açık açık yazıyor:

*  ”Çok açık söylüyorum, yeni bir anayasa yapabilmemiz için MHP’nin bu dönem parlâmentoya girmemesini arzulayanlardanım.”
Devam ediyor:
* “Katılımcı demokrasi ve çoğulculuk,  ’Herkesler olsun’ yalınlığı ile” algılanamaz“
Hızını alamıyor. Bu defa tam gaz.
* MHP’nin Meclis’e girememesi, ”Türk demokrasisine zaman kazandıracaktır.“
O da yetmiyor ve altın vuruş
geliyor:
* ”MHP gibi partiler artık gereksizdir...”
Altın vuruş, kendi yaptığı tek kişilik anketle tamamlanıyor:
n “MHP gibi partiler artık çok marjinal kesimler dışında talep görmüyor.”
Köşe yazarı, bu sözleri, “en demokrat” olduğunu iddia eden gazetede yazıyor.

***

BİR
Marjinal dediği parti, şu an Mecliste yüzde 14 oyla temsil ediliyor.
İKİ
Öyle bir “anayasa” istiyor ki; sadece “kendi zihniyetini” temsil etsin, sadece “kendi zihniyeti” temsil edilsin.
Yani “tek seçici” kendisi olsun.
ÜÇ
Öyle bir “demokrasi” anlayışı ki, ülkede hangi partiye ihtiyaç var, hangisine yok, o karar verecek.
DÖRT
”Hızlandırılmış” bir anayasa istiyor.
Öyle “hızlandırılmış” bir anayasa ki; “Kürt” aidiyeti altında siyasi mücadele yapanlar bu sürece katılacak; Ama “Türk” aidiyeti altında siyaset yapanlar, boynu bükük seyredecek.
***
“En demokrat arkadaş” sana sesleniyorum: Yahu bunca eziyete, zaman kaybına, tartışmaya ne
lüzum...
Sen yazıver arkadaş şu anayasayı; 30-40 bin satan kitle gazetende yayınla; AK Parti de kabul etsin, olsun bitsin.
Başkalarını boşu boşuna zahmete sokma...
Nasılsa, top senin elinde; “sen” biliyorsun; takıma kim girsin, kim girmesin “sen” karar veriyorsun; takımı sen kuruyorsun.
Başkalarına, senin deyiminle “ahaliye” ne lüzum var Allah
aşkına...
***
“Liberal” aydınımızın bindiği trenin terminali burasıdır.
Hadi hepiniz aşağıya...
***
Son söz de benden.
Hiç sanmıyorum ama; bu ülkede “Türk milliyetçisi” adı altında dolaşan insanlar eğer MHP’yi baraj altında bırakırlarsa, onlara da şimdiden yuh olsun...

+++

Demir’den
bir Ali...
Cumhurbaşkanı Gül’ün ÖSYM Başkanı Prof. Ali Demir ile ilgili:
“Dere geçilirken at değiştirilmez” sözleri türlü çeşitli yorumlandı.
Utku Çakırözer Cumhuriyet’teki sütununda Gül’ün sözlerini:
“Bu sözler Ali Demir’e - istifa etme- mesajıdır”  şeklinde yorumluyor.
Gül’ün sözleri bir başka anlam daha içeriyor. O da şu...
“ÖSYM Başkanı biz istemediğimiz için istifa etmiyor onun istifa zamanını da biz tayin ederiz.”
ÖSYM Başkanı’nın özerkliği de hikâye anlayacağınız gibi..
Melih Aşık / Milliyet

+++

GÜNÜN SÖZÜBenden tüyo... Püskevit markalı bisküvi imal edilirse, sanırım satış rekoru kırar ve bütün bisküvilerin toplam satışını geçer.
Niyazi Cirit / Isparta

+++

GÜNÜN SÖZÜSoru: Başbakan Erdoğan’ın kalabalıklar önünde yaptığı konuşmalar nasıl analiz
edilebilir?
Yanıt: Bilinçsiz vatandaş için eğlence, bilinçli vatandaş için işkence...
Haldun Ertem

+++

SİZDEN GELENLER

Eski dünya dümeni

Türkiye’de sekiz yıl önce  dört olan dolar milyarderi sayısı şu anda otuzsekiz olmuş. Sevindirici bir haber olabilirdi.....eğer....Türkiye, aynı zamanda, dünyada gelir dağılımının en kötü  olduğu ikinci ülke olmasa idi. Yarışta ! birinci olan ülkeyi merak edenler için söyleyelim, Meksika.
Bu durum şu anda dünyada her ülkede kabul ettirilmeye çalışılan ekonomik sistemin bir sonucu. Liberal ekonomi ya da serbest piyasa ekonomisi denen sistem çok ilginç. İsminden anlaşılacağı üzere her şey serbest.
Çok uluslu dev şirketlerin gelişmemiş ülkelere destursuz girmeleri serbest.
Gelişmemiş ülkelerin teknolojileri ile rekabet edemedikleri gelişmiş ülkelerde mal satmaları ! serbest.
Gelişmemiş ülkelerin bütün varlıklarını yabancılara satmaları, kamuya ait her şeyin özelleştirilmesi serbest.
Gelişmemiş ülke vatandaşlarının da ,örneğin Somalililerin , gelişmiş ülkelerde, örneğin ABD; Manhattan’da, gayri menkul almaları serbest.
Bütün kamu bankalarının yabancılara satılması serbest.
Ülkenin haberleşme sisteminin tamamen yabancılara satılması bile serbest.
Özelleştirilen kurumlarda çalışan on binlerce insanın işsiz kalması serbest. 
Bütün çalışan kesimin, hiçbir güvence olmadan, çalışma saatleri kısıtlanmadan çalıştırılmaları serbest.
Otoyolların, demiryollarının, akarsuların yabancılara satılmaları serbest.
Satılan akarsuyun yerli halka parasız kullandırılmaması serbest. Borç batağına batırılan bir türlü gelişmemiş ülkelerin sınır bölgesi topraklarını bile yayılmacılıkları ile ünlü ülkelere satmaları serbest. Size tehdit oluşturmayan komşu ülkelere karşı, baskı ile, olmayan paranızı harcayarak füze kalkanları alıp sınırlarınıza pırasa gibi dizmeniz serbest.
Büyük petrol şirketlerinin gelişmemiş ülkelerde baskı ile o ülkede çıkarılacak petrolün %98.5’ini çıkaracak şirketlere vermesini sağlayacak Petrol Kanunları çıkartmaları serbest. Bu sonuncusu Türkiye’mizde denenmiş ve aynen bu şekilde çıkarılmak istenen Petro Kanunu zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosuna takılmıştı..
............................
Serbest piyasa ekonomisinin fon müziğini oluşturduğu “yeni dünya düzeni”,  bildiğimiz  eski dünya dümeni. 
Duygu Yelbaşı

+++

Bir deyiverin; Anayasa’nın nesi değişecek
Kimseyle istişare etmeden, başka parti ve kurumlarla diyaloga girmeden, “Ben yaptım, oldu” yöntemiyle gidilen Anayasa değişikliği AKP’yi kesmemiş olacak ki bu kez “Seçimden sonra yeni Anayasa” muhabbeti başladı.
Hiç düşündünüz mü, bir parti, iktidar partisi, seçime gidiyor, yeni bir Anayasa vaad ediyor ahaliye, ama yeni Anayasanın ne olacağı, hangi maddelerin değiştirileceği, hangi maddelerin eleneceği gibi esas, temel konularda tek kelime yok!
Niye mi,  çünkü yeni anayasanın nasıl oluşturulacağı halka apaçık söylenirse o kötü niyet, o meşum hedef ortaya çıkacak ve AKP halktan iyi bir tokat yiyecek, o zaman şimdilik sus, çoğunluğu ele geçirince gündem değiştirecek konu veya konuları o aşağılık yandaş medya aracılığyla halka pompalar, zaten epeyce bir bölümü unutkan, balık hafızalı olan halkın kafasını karıştırır, o menhus amacına ulaşırsın!
Ne mi o, basit: üniter yapıyı bozmak, federal bir yapıya geçerek Türk-Kürt federasyonu adı altında bağımsız bir Kürdistan hayalinin temelini atmak, başkenti İstanbul’a taşımak, gerekirse bayrağı değiştirmek, kısacası Batı’nın 1000 yıllık hayalini gerçekleştirmek, yani Türkiye Cumhuriyeti’ni bitirmek.
Bu kadarı da olmaz demeyin, bakın ben demiyorum, AKP’nin en ağır toplarından Bülent Arınç diyor: “Bizimkiler kadını ve parayı çok sever!”
Anlayın!
Farklı düşünen varsa tekrar düşünsün, “Bizi seçerseniz sizin ilçeye şunu şunu yapacağız” a kadar ayrıntıya giren bir AKP neden yapmayı düşündüğü “yeni Anayasa” nın içeriği ile ilgili TEK kelime söylemez.
Cevdet Uygun

+++

Mersin 68’liler ormanından bir avuç toprakMersin’de bizim 68 kuşağından arkadaşlarla diktiğimiz 68’liler Ormanında geçen bir haber düştü önüme. Ormanın adı bile başka şimdi, biraz da şaşkınlıkla okudum haberi. Barış ve Kardeşlik Ormanı olmuş. Benim hatırladığıma göre, ormanın adı “68’liler Ormanı” ydı, tam bağımsızlık mücadelesinde toprağa düşen arkadaşlarımızın ve hepimizin adını yaşatacaktı. 68’lilerin, Mustafa Kemal’in “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz” ifadesindeki gibi başlayan bir yeminleri vardı, şöyle devam ederdi. “.... Ve bizi geri bırakmak isteyen feodalizme karşı, sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, yorulmadan savaşacağıma and içerim!” ...  Bu yazıyı kaleme aldığım gün(12.5.2011) ODTÜ’nün 68’lilerinden Halil Çelimli hayata gözlerini yumdu.  Çelimli, Taylan Özgür ile birlikte Amerikan büyükelçisi Vietnam kasabı Komer’in arabasını ODTÜ rektörlüğü önünde yakanlardandı.  Mersin’e ilk gelişimde 68’liler Ormanından bir avuç toprak getirip Halil Çelimli’nin üzerine serpeceğim! 
Mahiye Morgül

+++

Deniz Feneri davasında rezaletAlmanya da hortumcular, tutuklanıp nerdeyse, çıkacaklar. Deniz Feneri’nin Türkiye ayağında hala ortada, ’İddianame’ yok! Ve Deniz fenerini araştıran savcılar, geceleri rahat uyuyabiliyorsa sormak gerekmez mi: Türkiye’de, hukuk ve de hukukçu var mı?
M. Salih Özbey

+++

Akıl, bilim, İslam...Atatürk “Benim mirasım akıl ve bilimdir” derken, şimdi bu değerlerden rahatsızlık duyanlar, akıl ve bilimin karşısında inanç siyasetini getirip koydular. Hukuk ve yasa düşüncesi, akılcı değilse, kurumsal yapılar, çağdaş bilimi ve bilimsel düşünceyi desteklemez. 75 milyon Türkiye’de 1600 civarında kütüphane var, 82 milyonluk Almanya’da 16 binden fazla kütüphanenin olması, sadece Almanya ile aramızdaki uçurumun biz hala farkında değiliz. Herkes kendi imtiyazlılıklarını düşünüyor, toplumun çağdaş kültürle buluşması  önemli değil. Şimdi Türkiye’de yaşanan tıkanma, İslam’ın uygarlık kurumu olan “BİLİM” in öncülüğünü yok saymaktır.
Prof. Dr. Levent Seçer

+++

Kapitalizm ‘devrim’i yeniden tanımlıyorKapitalizmin rasyonelleşmesi ve akılcı bir us kazanma evresine geçişi (!) akabinde, karşısındaki en büyük engel; “Doğu’nun ortaklaşmacı ve kolektif yapılanmaları” idi. Ulus devlet,  bu noktada önemli bir hamleydi. Coğrafyamızda ulus devletlerin yapılanması akabinde, fırsat bu fırsat diyerek, ezelden beri var olan bütünlüğü parçalama operasyonu başlatanlar için ulus devlet modeli; kendi dönemi içinde; emperyalizmin öngördüğü bir model haline dönüştü.. Çünkü, tek tek, küçük parçalar halinde yutulması kolay bir “doğu” ortaya çıktı...
Bütünlük parçalandı...
Ve şimdi yeniden birleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü bunun adı “globalizm” dir. Küreselleşme çerçevesinde bölgedeki üniter yapılar eritiliyor. Bu noktada en önemli örnekler “Kuzey Afrika’da vuk’u bulan değişimlerdir. Kapitalizm, liberalizmin özgürlükçü şemsiyesi altında korunurken, asimile ettiği kavramların içini yeniden dolduruyor. Mesela ” devrim. Devrim, doğu tarihinde daimen; servet ve iktidar sahipleri karşısında hayata geçer. Bugün ise, diktatör saplantısı haline dönüşmüştür. Diktatörü devir, demokratik faşizm ya da kapitalizm ile yönet... Soros, kurdurduğu vakıf, stk ve üst yapılar ile; açık topluma geçiş sürecinde, bu kavramları hedef almıştır. Yeni Dünya’nın elitleri, üst yapısı ki Amerikan Merkez bankasının sahipleri tarafından oluşturulan bölgesel projenin işlerliği adına, sağın, solun ve İslamcının aynı sözde birleştiğini görüyoruz... ABD ile çelişmeyen, sermaye ile çelişmeyen; sermayeye hizmet eden bir anlayışın; doğu’ya ait olmadığını söylemek güç değildir. Hele ki İslam hiç değildir... Bu anlamda, müslümanım diyenleri uyanık olmaya; örümcek ağına takılmamak için akıllarını sürekli işler halde tutmaya ve Ankebut’lara prim vermemeye davet ederim...
Eren Erdem

29 Nisan 2011 Cuma

“Kasetçiler” bulunmazsa Türkiye cehennem olur

İnternete düşen kaset vakası MHP’yi de vurdu..
Bahçeli doğru olanı yaptı.. Yardımcım mardımcım demedi, komplodur momplodur dinlemedi anında kapının önüne koydu..
Kutlamak lazım..
Siyasette olması gereken oldu..
Böyle kişilerin siyasette yeri yok..

***

Bu iki siyasetçiyi linç edelim ama bir dakika da diyelim..
O görüntüleri kim çekti? Kim servis etti? Kim yayınladı?
Buna da bakalım..
Üzerine gidelim.. Üzerine gitmezsek Türkiye cehennem olur?

***

Bu arada Bülent Arınç’ın istediği yasa Meclis’ten geçseydi bu tür görüntüleri yayınlamak suç olmayacaktı.. Özel hayat ayaklar altına alınacak, internet  sitelerinin en makbul videosu olacaktı..
Direkten dönmüşüz!..
Mehmet Tezkan / Milliyet
+++
Seçim için geri sayım hızlandıkça malum odakların karalama kampanyası arttı. Tam bir ’Alttan oyma peşindeler’. MHP’nin dört isminin kayda düşürülmesi önemli. Bereket Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin tavizsiz tutumu, tezgahın hızını düşürdü. Kelleleri kopardı attı.
Burhan Ayeri/ Akşam
+++
Erdoğan Silivri’yi Pınarhisar sanıyor olmasın
785 gündür hapiste 61 gündür hücrede yatmakta olan meslektaşımız Mustafa Balbay  dünkü Cumhuriyet’te Başbakan Erdoğan’a bir açık mektup yazdı. Hapishane koşullarının her geçen gün ne denli ağırlaştığını anlattığı mektubu özetleyerek aktaralım.
“Açık görüş 2010 Nisan’ına kadar 2 saatti. Bir yıl önce 1 saat 15 dakikaya indirildi. Bu ayın başında da ileri demokrasi biraz daha ilerletildi ve 1 saate indirildi. Bu aylık açık görüş için Sivas, Erzurum, Kilis’ten gelenler var...”
Haftalık bir başka ’sevinç günü’de telefon günüymüş. Haftada 10 dakika kan bağınızın olduğu bir kişi ile görüşebiliyorsunuz.
Balbay, mektubunun devamında Başbakan’ın hapishane günlerini anlatan, “R. Tayyip Erdoğan - Bir Liderin Doğuşu” adlı kitaptan bir bölüme yer vermiş. Erdoğan’ın birlikte hapis yattığı Hasan Yeşildağ, o günleri kitapta şöyle anlatıyor:
 “Öğleden sonra kalkıp güne hazırlanıyordu. Ardından ziyaretçi akını başlıyordu... Gelenleri gruplar halinde görüşme salonuna alıyorduk... Ziyaretçilerin getirdiği yiyeceklerle başımız dertteydi. Bir gün Erhan Şenol isimli restoran sahibi balık pişirip getireceğim, dedi. Reise balık ziyafeti çekmek istiyor. Bütün hapishaneye olursa, kabul ettim. Bir minibüs getirdiler, dışarıda pişirip servis yapacaklar. Nasıl rüzgâr var anlatamam. Ocakları alın içeri dedim. İki ahçı, iki garson, tencere tabak aldık içeri. Ahçılar pişirdikçe servis yapıyor, biz afiyetle yiyoruz.”
Melih Aşık / Milliyet
+++
Birazcık delikanlı ol Ergun
BEN sana laf ediyorum, sen bana cevap vereceğine Aydın Doğan’a saldırıyorsun. Yaptığın şark kurnazlığının maksadı belli: İşin içine patronu karıştırarak, aklınca benim sana edeceğim lafların önünü kesmeye çalışıyorsun.
Daha dün Aydın Doğan’a, “Cemaatçiler bizim gazeteyi ele geçirdi, ben sizinle çalışmak istiyorum” diye sırnaşıyordun. Bugünse utanmazca ve pişkince saldırıyorsun.

***

Unutma Ergun, senin de kalemin var, benim de... Aramızdaki kalem kavgasına, elinde kalem olmayanları niye karıştırıyorsun ki?
Ne yani?
Ben de seni bırakıp elinde kalem olmayan patronuna mı laf edeyim?
Patronundan “Tevhit” diye söz edip sövgü sözleri mi sıralayayım? “Olmuyor böyle Tevhit... Gazetendeki adamlarına sahip çık...” falan diye edepsizlik mi yapayım?
Kısacası... Ben de çirkinleşeyim mi? Bunu mu istiyorsun? Bırak bu işleri Ergun...
Ahmet Hakan / Hürriyet
+++
Gemicik oluyorsa boğazcık neden olmasın şekerim...
Yunanistan’da Korint Kanalı var. Haybeden 400 kilometre yol yapıp Mora Yarımadası’nın etrafından dolaşacağına, zırt diye, Ege Denizi’nden Adriyatik’e geçivermeni sağlar.
Rusya’da Volga-Don Kanalı var. Volga ile Don nehirlerini öpüştürür, böylece, arasında denizyolu irtibatıolmayan Hazar Denizi’yle Karadeniz’i birbirine bağlar.
Almanya’da Kiel Kanalı var. Git babam git, taaa Danimarka’nın etrafını dolaşacağına, kestirmeden, Kuzey Denizi’nden Baltık Denizi’ne geçersin.
Finlandiya’da Saimaa Kanalı var.
Deniz gibi kullanılan ama, eskiden denizle irtibatı olmadığı için oturma odasındaki küvet gibi duran SaimaaGölü’nü Finlandiya Körfezi’ne bağlar.
Kanada’da Welland Kanalı var.
Bizim oturma odasındaki leğen gibi duran Van Gölü’nün benzeri Ontario Gölü’nü, Erie Gölü’ne bağlar, oradan Atlas Okyanusu’na yol açar... Böylece, deniz ebatındaki göllerinde anca sandalla kefal tutacağına, vızır vızır tanker dolaştırırlar.
Panama Kanalı malum...
Zart diye Atlas Okyanusu’ndasın, zort diye Pasifik Okyanusu’nda.
Süveyş Kanalı desen...
Antalya’dan demir alıp, boydan boya Akdeniz’i geçip, Atlas Okyanusu’nun dibine kadar inip, Afrika kıtasınınaltından kıvrıla kıvrıla dolanacağına, tereyağından kıl çeker gibi Kızıldeniz’e süzülürsün. İster Aden’e git, ister Basra’ya.
Ya bizimki?
Karadeniz’i Marmara Denizi’ne bağlayacakmış iyi mi...
Arada irtibat yoktu çünkü.
Arazileri çılgın’casına kapatan ileri görüşlü (!) arkadaşlarla, memlekete boru döşeme uzmanı olan müteahhitlerin cebi arasında güzel bi kanal olacak sanırım...
Yırtarım semtleri
cüzdanlara sığmam, taşarım
kükremiş sel gibiyim
İstanbul’u çiğner, aşarım
hangi çılgın bana zincir vuracakmış?
Şaşarım.
E adını koyalım.
Arap’ınki Süveyş...
Bizimki olsa olsa, söğüş kanalı.
Yılmaz Özdil / Hürriyet
+++
Size acil şifalar...
Üniversite giriş sınavı yapıyor.
Cevap anahtarını şifreli biçimde diziyor.
Yandaşların çocuklarına bir fısıltı:
-En büyük rakamın sağını işaretle, yeter.
Böylece, veriliyor kopya...
Lakin; ayaklarına dolaşıyor bu haksızlık...
Anlaşılıyor.
İnkar ediyor badem bıyıklı...
Ona kefil oluyor cumhurbaşkanı...
Kefil oluyor AKP’nin kodamanları...7
ÖSYM Başkanı, Prof. unvanlı Ali Demir...
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a bağlı...
Özcan’ı oraya getiren ise Abdullah Gül...
AKP’lilere hep kefil olan kişi...
Hatta adı yolsuzluk iddialarına karışan  Kayseri Belediye Başkanı’na bile...
Daha savcı sözünü söylememiş...
Amma Sayın Gül kararı vermiş:
-Kefilim!
Çankaya mı kefalet kooperatifi mi orası?
...
Gazetecileri bile andıçlamış...
İktidara yakın olanlarla uçuyor hep...
Cumhuriyet ve Atatürk yanlısı kimseyi almıyor oralara...
Çünkü AKP’ye kefil...
Abdullah Gül...
...
Eğer bugün sınavlarda skandal yaşanıyorsa baş sorumlu bellidir:
Abdullah Gül...
Hükümetle el ele...
YÖK’ü değiştirtti...
ÖSYM’yi değiştirtti...
Ve geldik sınav skandalına...
...
Malezya İslam Üniversitesi’nden gelme zatı YÖK Başkanı yaptı...
Adı intihalle (bilimsel hırsızlıkla) karışık Ali Demir ÖSYM Başkanı...
Peki siz bu hamurdan ne çıkacağını sanıyordunuz?
...
Bunca sözden sonra anlamadınız mı?
O zaman size şifalar dilerim...
Rıza Zelyut / Güneş
+++
Soru: Erdoğan’ın çılgın projesi nasıl yorumlanabilir?
Yanıt: “Başbakan, Türkiye’nin tarihinden sonra coğrafyasına da damgasını vurmak istiyor...”  
Haldun Ertem
+++
AHA’nın bildirdiğine göre...
Hani AA, ANKA, DHA, İHA
gibi...
Her konuda mutlaka ve kesinlikle bir görüşü olan AHA (Arınç Haber Ajansı) bildirdi:
 “ÖSYM gibi olayların üst üste ve bilhassa bu seçim dönemine denk gelmesinin altında bir husus var...”
Hımmm...
AKP’ye komplodur(!) o “husus” olsa olsa...

***

19 Mayıs 2010...
Bülent Arınç Manisa’da açıkladı:
 “ÖSS kumar olmaktan çıkmalı... Yeni formül üzerinde çalışıyoruz...”

***

22 Eylül 2010...
Bülent Arınç Ankara’da konuştu:
 “ÖSYM’nin bir değişime ihtiyacı var... Bir değişim yapmamız lazım... Hükümetimiz ve Milli Eğitim Bakanımız ÖSYM’yi yeniden yapılandırıyorlar...”

***

Ve AHA Arınç şimdi:
 “ÖSYM’deki rezaletlerin böyle üst üste, tam da seçim dönemine denk gelmesinin altında bir husus var...”

***

Husus?..
AKP’ye karşı “bir komplo”
demeye getirdiğini anlıyoruz, eşek değiliz ya...
Oysa AHA’yı iyi izlerseniz “AKP, hükümet ve Milli Eğitim Bakanı yeni bir formül üzerinde çalışarak ÖSYM’de değişim” yaptılar...
Tıpkı öbür kurumlar
gibi...
YÖK gibi, TRT gibi, RTÜK gibi, yüzlerce tarafsız olması gereken kamu kurumu gibi...
Bir badem bıyık da oraya
oturttular...
AHA böyle oldu...

***
Ama Allah’ın parmağı vardır, işte en son ALES’te; sen sınav yap, soru kitapçığını unut ALESen...
Salon tamam, öğrenci yerinde, gözlemci var, kalem hazır...
Soru yok...

***

Olanların altındaki “husus” tur
işte...
İlkel zihniyetlerle çağdaş kurumlar ancak bu kadar işler...
Entari ile plaja gitmek gibidir bu...
Suya girince kıçınız gözükür...
AHA...
Bekir Coşkun / Hürriyet
+++
Babalar gibi düşünün!
Olayı örtbas etmeye çalışanlar matematik testine ait 40 sorunun tümünü yapanların geçen yıldan daha az olmasını sınavı aklayan bir gösterge sayıyorlar.
Oysa hatırlamak lâzım: Şifreleme, kopya şüphesi doğurmayacak biçimde düzenlenmiş, kasıtlı olarak bazı sorulara yanlış cevaplar verilmişti.
Ayrıca birkaç yüz adayı kayıran bir sahtekârlık söz konusu ise bunu açığa çıkarmanın daha da zor olacağını düşünenler az değildir.
Dünkü gelişme, milyonlarca insanın taşıdığı şüpheleri gidermemiştir.
Seçime giderken ağır bedeller ödeteceğini bile bile iktidar, bırakın öğrencilerden yana olmayı, tarafsız bile davranamıyor. Suç ortağı gibi davranıyor.
Sorular geç de olsa cevabını bulacaktır.
Ama yine en ağır bedeli, şaibeli birinci sınavın stresi altında ikinci sınava hazırlanamayan öğrenciler ve aileleri ödeyecektir.
İkinci sınavı da güvenilirliği sıfıra inen Ali Demir’e emanet etmek göreve ihanet suçu işlemektir.
İktidar sahipleri hiç değilse bu meseleye evlât sahibi birer baba gibi yaklaşsınlar!
Güngör Mengi / Vatan

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Öcalan’dan özür dile(!)

Hürriyet yazarı, “Dersim’i bombalayan CHP”ye yüklenen Başbakan’a “bu kadarı yetmez” dedi ve yandan çarklı demokratçılık yolunda tavsiyelerde bulundu:  Seyyid Rıza ve Şeyh Said’in itibarını iade et, PKK’yla uzlaş...

Başbakan, referandum mitinglerinde, bir zamanlar CHP’nin, Dersim’in (yani Tunceli’nin) başına bomba yağdırdığını tekrarlıyor.
Amacı ne? İkinci Cumhuriyetçiler, yandan çarklı demokratçılar, sağsolcular ve zehir zemberek liberaller gibi tarihimizle yüzleşmek mi istiyor? Tarihle yüzleşmek isteyen Osmanlı’yla başlar!
Başlamak için sağlam bir tarih bilinci gerekir.  Osmanlı-Dersim ilişkisi can ciğer kuzu sarması mı idi?
Çiçek mi verecektiler
Başbakan, aslına bakarsanız, Dersim simgesi üzerinden giderek, Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının türlü şekilde ezilmesinden hükümet partisi olarak CHP’yi sorumlu tutmakta ve günümüz Tuncelililerinden, referandumda “Evet!”  oyu vererek, geçmişin intikamını CHP’den almalarını istemektedir.
Başbakan’ın bu tarih bilinci, dolaylı yoldan, ilk dönem (1923-1939) Cumhuriyet rejimini suçlamaktadır. Buna 1922 tarihli Koçgiri isyanının bastırılmasını da ekleyebiliriz.
Demek ki, bu bilince göre, dönemin Kürtçülük isyanlarına karşı yürüttükleri siyasetten dolayı İsmet İnönü ve Atatürk suçludur.
“CHP Dersim’in başına bomba yağdırdı” cümlesi, tek başına, yalıtılmış bir cümle de değildir. A’sından Z’sine bir dönemin tamamını suçlamaktadır.
Başbakan işine geldiği zaman, halkı acıtan bir işi hükümet partisi AKP’nin değil  “devlet” in yaptığını söyler. CHP yerine AKP olsaydı, ne yapacaktı, isyancılara çiçek mi verecekti?
CHP politikasını eleştirdiğine göre, demek ki çiçek verecekti!
Ava giderken avlandı

23 Temmuz 2010 Cuma

Deniz Feneri mi yönetiyor

Ilıcak, Erdoğan’ın gözyaşlarını ‘sahici biri’ oluşuna bağlamış. Vicdan şovu eksik kalsın, ‘e-muhtıracı paşa’nın altına son model otomobil çekerken, şehit ailelerini açlığa mahkum etmeyecek kadar ‘sahici’ bir başbakan olsa yeter.

Dün şehit cenazelerini haber veren gazetelerin çoğunda Gürpınar’da şehit olan Jandarma Komando Çavuş Serdar Yeşilyurt’un “yoksul ailesi” çıkarılmıştı başlığa. Cenazede giyecek giysisi olmayan babaya, gece açtırılan bir mağazadan kıyafet temin edildiği anlatılıyordu. Bu haberlerin arasında dolaşırken Nazlı Ilıcak’ın köşesi çarptı gözüme. Başbakan’ın gözyaşlarını sahte bulanlara hitaben, Erdoğan’ın “insani/vicdani” özellikler bakımından ne kadar “sahici biri” olduğunu söylüyordu.
“Sahici vicdanlı” başbakanın yönettiği ülkede, iki ayağında platin olan bir terör gazisi, geçici işçi olabilmek için 1500 metre koşmak zorunda kalmış olabilir miydi sahiden? Ve “kazanamadın sana iş yok” denilerek gerisin geri açlığa gönderilebilir miydi?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Oscarlık performans!

selcantasci@gmail.com

Başkanlık Divanı’nda soğan doğrayan birileri yahut Meclis kuaföründe göz yaşartıcı sprey yoksa, beş ay önce faşist dediği Mustafa’ya gözyaşı döken Erdoğan en iyi erkek oyuncu ödülünü hak etti demektir.


Tonlaması elini nereye koyacağı, hangi satırdan sonra hangi “prompter”a döneceği, hangi kameraya bakacağı gayet iyi kurgulanmıştı... Tam Mustafa’nın annesinden helallik istediği satırın sonunda sesinde detoneler başladı... Yutkundu... Ağzınızı açtığınız anda gözyaşlarına boğulacağınızı kestirdiğinizde tercih ettiğiniz susma modu vardır ya, hemen o hale büründü... Başını öne eğdi... Salon alkıştan yıkılıyordu... O anda bile profesyonelliğinden birşey kaybetmedi, çaktırmadan tekste baktı; hangi perdeye geçtiklerini kontrol etti... Dirayetli biçimde, iki elini kürsünün iki yanına koydu... Gerçek hayatta, herhangi birimiz bu tür bir duygu patlaması yaşıyor olsaydık ve niyetimiz gerçekten kendimizi tutmak olsaydı, o ‘es’lerde bu kontrolü sağlayabilirdik... Ama “sahne dünyası”nda işler farklı tabii, o öyle yapmadı; az sonra tekrarlayacağı cümlelere göz gezdirdi, içinden birkaç defa tekrarladı... Karşısında, iki ellerini iki yana açmış tempo tutmak için bekleyen seyircisiyle göz göze geldi... Son bir kez derin nefes alıp, içine çektiği havayı düdüklü balondan dışarı salar gibi “fııyyykkk” diye bir sesle okudu mektubun veda satırlarını...

Bir sağdan bir soldan oy!