*Zaman Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Zaman Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2015 Cuma

İstiklal Savaşı’na gönderilen parayı yiyenlerden hesap soruldu mu?

Safvet Arıkan

Yakın tarihimizin karartılan yolsuzluk sayfalarından biri de Milli Mücadele’ye yardım için Sovyetler Birliği’nden gönderilen paraların bir kısmının Almanya’da sırra kadem basmasıdır.
Meclis’te Kâzım Karabekir Paşa başkanlığında bir araştırma komisyonu kurulmuş ve hazırladıkları raporda her ikisi de Mustafa Kemal Paşa’nın yakınları olan Safvet (Arıkan) ve Nuri (Conker) kusurlu bulunmuşlardı.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Helikopterin sökülen parçaları

Muhsin Başkan'ı sevenlerin bir kısmı, samimiyetle suikast iddiasında ısrar ediyorlar. Israrın ötesinde adeta temenni ediyorlar.

Belki biraz da bu suikast tartışmaları ile onun aziz hatırasını daha diri tutuyorlar. Bir helikopterin içinde sıradan bir ölümü ona yakıştırmak yerine, her türlü hayal gücünü kışkırtan suikast tartışmalarının gizemine sığınıp teselli buluyorlar. Muhsin Başkan'ın kaybı çok erkendi. Hepimiz hazırlıksız yakalandık. Hele bu kadar hızlı, bu kadar iddialı ve dolu dolu yaşarken.

'PKK realitesi'ni görmek

Sene 1983'tü. Hasan Cemal'in genel yayın müdürü olduğu Cumhuriyet'te çıkacak ilk köşe yazısını, ilk okuyanlardan biri olduğumu hatırlıyorum.

Bu ilk yazıyla birlikte Cemal, 1970'lerden bugüne Türkiye siyasetinin belki en dikkate değer tanıklıklarını oluşturan kitapların temelini attı. Onun sayıları dokuza varan kitaplarında özgürlüğe inanan bir demokratın gözüyle ve bir gazetecinin göstermek zorunda olduğu özenle son kırk yılın siyasi öyküsünü bulabilirsiniz. Siyasilerden, mağdur olan sıradan yurttaşlara kadar hemen bütün aktörleriyle kurduğu diyaloğa dayanarak kaleme aldığı üç kitap ise sorunlarımızın anası olan Kürt sorununun seyrini izlemek için vazgeçilmez kaynaklar: 2003'te yayımlanan "Kürtler", 2010'da basılan "Türkiye'nin Asker Sorunu" ve yeni çıkan "Kürt Sorununa Yeni Bakış: Barışa Emanet Olun!"

4 Ekim 2011 Salı

Besmele, hamdele, salvele

İlk üç maddesi, yeni anayasa görüşmelerinin en patırtı çıkaracak kısmı olacak gibi görünüyor; doğrusu 1982 Anayasası'nı yazanlar, sıkıntılı bir miras bırakmışlar.

Öyle bir üç madde ki, yok farzedilerek işe beyaz ve boş bir kâğıtla başlamak kabil olmuyor; bütün varlık sebebini üç maddeyi olduğu gibi muhafazaya adamış iki parti (CHP ve MHP) şu an Meclis'te temsil ediliyor. Birkaç ay boykot yaptıktan sonra "Kerhen ve lûtfen" Meclis'e dönen BDP ise muhtemelen bütün itirazlarını üç maddeye yöneltip her şeyden nem kapar alıngan ve kavgacı siyaset diliyle "Çok iyi-niyet gösterdik ama olmuyor" bahanesine sığınacak. İnşallah yanılırım.

16 Eylül 2011 Cuma

PKK ve MİT

Benim anladığım sadece çözüme yönelik güçlü ve kararlı bir iradenin mevcudiyeti. Türkiye'nin terör sorununu çözmek üzere iş başında risk alan siyasetçiler var.

Daha ötesi risk alan devlet adamlarının önü, hükümet tarafından sonuna kadar açılıyor. Hakan Fidan'ın MİT Müsteşar Yardımcısı görevinde iken PKK'nın lider kadrosundan Sabri Ok ve Zübeyir Aydar ile yaptığı görüşmenin, daha ötesinde konuşulan konuların başka bir anlamı var mı?

Hükümetin onayı ve talimatıyla, devlet adına Abdullah Öcalan'la görüşmeler yürütüldüğü zaten biliniyordu. Benzer görüşmelerin PKK'nın lider kadrosu ile Avrupa'da sürdürüldüğü, hatta İmralı ile PKK'lılar arasında devlet kontrolünde haberleşmenin sağlandığı ve bunlardan altıncısına, 2010 yılının başlarında Başbakan'ı temsilen Hakan Fidan'ın da katıldığı toplantının dinleme kayıtlarından anlaşılıyor. Konuşulanları öğrenince sorulacak soru çok basit: 'Eee, ne olmuş?'

10 Eylül 2011 Cumartesi

12 Eylül ve Mustafa Pehlivanoğlu

Gönüllerde Birlik Vakfı bugün 17.30'da Ulucanlar Cezaevi'nde "12 Eylül 1980-Görülmüştür" başlığıyla bir etkinlik düzenliyor.

Bu etkinlikte ben de yer alacağım. İnsanı insan yapan, beşerî hafızası. Türkiye büyük zulümler yaşadı. Bu zulümleri unutmadık. Unutmadığımız içindir ki bugün benzer zulümlere hazırlananlar soluğu önce savcı karşısında alıyor, sonra masum insanları tıkmayı düşündükleri cezaevlerinde ziyaretçilerine kirli çamaşırlarını verip temizlerini alıyorlar. Versinler ve alsınlar. Yakın tarihimizde çok fazla yıkanmayı bekleyen kirli çamaşır var. Kardeş kavgasını, vatandaşa kurulan komploları, cinayetleri, hatta katliamları engellemenin en kolay yolu, silahla darbe yapmaya niyetlenenleri orada tutmaktan geçmiyor mu? Üstelik cezaevleri ne için?

6 Eylül 2011 Salı

Arda'ya ikinci ve son mektup

Sevgili Arda, önceki gün akşam, eline tutuşturulmuş kâğıttan -belli ki, senin geleceğini ve kariyerini senden çok düşünen uzak görüşlü büyüklerinin kaleme almış olduğunu tahmin ettiğim- "Beni bu işlere karıştırmayın" mesajını okurken, acı acı gülümsedim.

"Sen futbolcusun aslanım; neyine gerek gümüşlü zurna?" diye bir güzel azarlamış olmalılar seni. Anlayışla karşılıyorum, kınamıyorum, istihzâ etmiyorum. Samimi düşüncelerini açıkladın; doğru ve insânî şeyler söyledin. Belki maç yorgunluğu ile kelimeleri bir araya getirirken maksadını aşmış şeyler de vardı ama niyetin güzeldi, hâlisti, art niyet taşımıyordu ama artık öğrenmiş olmalısın; Türkiye'de fikir sahibi olmanın bir bedeli vardır ve sen bu bedelin nereye kadar uzanabileceğini kısa zamanda hissederek âcil bir açıklamayla işin önünü çeviriverdin. Artık sadece önündeki maçlara bakacaksın futbolcu tâbiriyle! İyi olur, öyle yap.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yedi cılız başak


Yedi cılız başağın yedi semiz başak ile olan hikâyesidir bu. Yirmibirinci yüzyılda tecelli eden bir ayet mealidir. Kıtlığın Yusuflar eliyle bolluğa döndürülmesinin tekrarlanacak hikâyesidir. Ve bu hikâyede hepimiz birer karakter, birer figürüz.

Hikâyemiz, semiz başaklara tutunan nefsimizin cılız başakla imtihanını anlatır ve obezlikle açlık arasında bir insan olma sınavını dile getirir. Hakikati mecazlara dönüştürüp güçlü ile zayıfın haklarını murafaa eder. Kaderlerine tutunmuş cılız başakların ufalanıp gittiğini görür gözlerimiz, ama hakikatte onların tarlasında olmak bile istemeyen semiz başakları mahvolmaktadır. Bu hikâye, kudret eliyle yazılmış bir sınavın ta kendisidir.

9 Ağustos 2011 Salı

Yaklaşın, size bir hikâye anlatayım...


"Gördüğüm lüzum üzerine" size bir hikâye anlatayım mı?..

Hikâye değil, hakikat. Edebiyatımızın pek bilinmeyen büyüklerinden Şevket Arı'nın "Kırdan Bayırdan Hikâyeler" isimli kitabından (Ötüken, 1998) aldım. Bulabilirseniz tam Ramazaniyeliktir diyerek "Asker Kaçağı" adlı hikâyeye dönüyorum.

Mehmed, I. Dünya Harbi'nin sonlarına doğru silahı, fişekliğiyle birlikte askerden kaçıp, Marmara Bölgesi'ndeki köyü civarına gelip saklanıyor ve o günlerde âdet olduğu üzre civardaki çetelerden birine katılıyor. Asker kaçağı ama Mehmed iyi atıcı, cesur bir savaşçı olduğu için kısa zamanda çete içinde öne çıkıyor; bir zaman sonra güvendiği arkadaşlarıyla ayrılıp kendi çetesini kuruyor.

5 Ağustos 2011 Cuma

'AK Parti'nin Ordusu?'

'AK Parti'nin ordusu da oluyor' demiş, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce.

'Süngüden kurtulalım derken Tayyip'in copu geliyor' diye eklemiş. CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk'ün ilk gün dört komutanın istifasını 'demokratik tepki' olarak nitelemesi ve tam tersini söyleyen Avrupa Parlamentosu raportörünü kınaması kamuoyunun ortak kanaatine aykırı idi ve insaf ölçülerinin dışında kaldı. CHP Genel Başkanı ise henüz konuşmadı ve bir tavır ortaya koymadı.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Albay Dursun Çiçek'in onuru

Albay Dursun Çiçek'e karşı, 'ıslak imza'sı ile gündeme geldiği tarihlerden beri sebebini tarif etmekte zorlandığım bir sempati duymuştum.

Beyaz üniformalı fotoğrafında ve ekranlara ilk düşen ve tekrar tekrar gösterilen sivil görüntülerinde fazlasıyla bize, yani bu topraklara ait bir şeyler vardı. Tevazû, onur ve hüzün; benim yüzünde okuduklarım bunlardı. Yaptığı iddia edilen işi şiddetle eleştirirken bir yandan da dünyasını anlamaya çalıştığım bu Türk subayının onurunu savunan yazılar yazdım. Hatta onu, uğradığı haksızlıkla tarihe geçen Fransız subayı Dreyfüs'e benzettim.

2 Ağustos 2011 Salı

Şüpheli generale ordu teslim edilir mi?

Yıllarca siyasi otoriteden bağımsız, hatta onun üstündeydi. Siyaseti de toplumu da denetleyen ve tanzim eden bir güce sahipti. Şimdi kışlasına çekiliyor, aslında gönüllü bir çekilmeden söz edemeyiz. Sivil güçler, dayandıkları demokratik meşruiyetle orduyu olması gereken konuma geri itiyorlar.

Kimse de buna itiraz edemiyor. Demokrasiye görünürde bile olsa inananların söyleyecek tek bir sözü yok; ordu sivil demokratik kurumların gözetim ve denetiminde olur, devlet içinde devlet değildir.

Ancak iş bitmiş değil, süreç ilerlemeli.

Ordular ve Ülkücüler

O fotoğraf doğru fotoğraf; askerimizin bugüne kadar kendi içinde liste tanzim edip siyasilere imzalattırarak hükümet ve meclisi noter mevkiine koyması yanlıştı; biz buna yıllarca müsaade etmekle orduyu kendisi için varolan bir kurum yaptık ve haksızlık ettik.

Görevini kendisi yazan bir kurumun bundan daha iyi cümle kurması beklenemezdi. Bu yanlışı ordu içinde görüp değerlendiren az adam çıktı, buna üzülmeliyiz. Orduda özeleştiri yapmaya kalkışanların hâlâ aşağılanması, yalnızlaştırılması, köşeye itilmesi "Orduevine nasıl gideceksin bu yüzle" diye muahezeye uğraması câlib-i dikkattir.

Ordunun ayrı bir yargı sistemi bile var ama kendi zaaf ve nâkısesini görebilecek bakış açısı yok demek ki. "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar" sözü herkes için geçerli. Ordu, devlet içinde toplam gücün önemli bir kısmını kuruculuk kıdeminden ve Milli mücadeleyi kazanmış olmanın verdiği onurdan ötürü sahiplendi ve denetimsiz kullanmaya alıştı. Darbe yapıp seçimle gelmiş başbakanı astırabiliyordu ama velev ki herhangi bir generalini aklından darbe geçtiği için yargılamak lüzumunu hissetmiyordu.

Aşırı güç dejenere eder, öyle oldu. Şimdi olup bitenler, orduyu geçelim, devletin menfaatinedir. Hayırlı oldu, inşallah fazla gecikilmemiştir.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bardağı taşıran damla: internet andıcı

Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in istifa ettiği, kuvvet komutanlarının da 'mış' gibi yaptığı ayrılma kararında 'internet andıcı iddianamesi'nin bardağı taşıran damla olduğu söyleniyor.

Aynı fikirdeyim ama tersinden, hükümetin sabrının taştığı nokta orası bence. Hatta istifalar için, iddianamenin etkisini kırma ve kamuoyunun ilgisinden kaçırma operasyonu bile denebilir. Uçuk bir komplo teorisi diye düşünebilirsiniz. Benim de ilk duyduğumda ağzımdan, "Yok daha neler?" cümlesi döküldü. Ancak iddianameye göz atınca "Neden olmasın?" çizgisine geldim.

Askerimizi sevelim!

Ramazan'ın ilk günü, temmuz sıcağında askerde tuttuğum oruçları hatırladım.

Askerliğimi Erzincan'da kısa dönem yaptım. Mamak Askerî Cezaevi'nden yeni çıkmıştım. Aynı hâkî renk, aynı kurşunî duvarlar, aynı sloganlar; ama bana 59. Topçu Tugayı cennet gibi gelmişti. Daha başında telaşla gün saymaya başlayan tertiplerimle, Mamak tecrübesiyle sakin, sabırlı ve barışçı ilişkiler kurmuştum. Sabah içtimaına, dipçik numarası 229 olan M 1 tüfeğinin namlusuna bir papatya yerleştirerek çıkardım. Yemekler aşçıya göre değişir; genellikle yenilecek durumda olurdu. Dostluklar sıcaktı. Hafta sonu izinlerinde bir kahvede lavaş ve tulum peyniri ile kahvaltı yapmak inanılmazdı.
Askerlikte neredeyse kuraldır. Bölüğünüzün içinde mutlaka kafanızın uyuştuğu sıkı arkadaşlar bulursunuz; aynı zamanda hoşlanmadığınız tiplerle birlikte yaşamak zorunda kalırsınız. Bölüğümüzde şirretliği ile herkese boyun eğdirmiş biri vardı. Yemek ve kantin kuyruğunda sıraya riayet etmez, mutfak nöbetlerinde elini bir şeye sürmezdi. Bulaşmadığı ve sindirmediği kimse neredeyse kalmamıştı. Kolay lokma gördüğü beni, galiba sonlara bırakmıştı.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Harakiri

Batı medeniyetinin dışında kalan toplumlar arasında paralellikler aramak yaygın bir alışkanlık.

Hele aralarında başarılı olan, yani kendisini Batı'ya eşit konumda bir küresel aktör olarak kabul ettirmiş olanlar varsa, bu toplumların sembolik anlamı daha da artıyor. Örneğin Türkiye için de Japonya uzun süre ideal model olarak algılanmış ve bir gün 'Japonya gibi' olma hayalleri kurulmuştu. Oysa iki ülke arasında, Batı'dan farklılık anlamında bir yakınlık kurulabilse de, Batı'yı bir kenara bıraktığınızda benzerlikler hızla azalmaktaydı.

Paşaların istifası eskiden olsaydı...

Eskiden olsa depremdi, krizdi. Hem de devlet krizi. Hasara uğramadan çıkış yolu bulmak mümkün değildi. Kriz 4 saatte aşılamazdı. Ankara'nın siyasi havası kurşun gibi ağırlaşır, darbe senaryoları, değişik müdahale biçimleri havada uçuşurdu.

Genelkurmay'ın ışıkları sabaha kadar yanar, bol yıldızlı generaller toplantı üstüne toplantı yapardı. Eskiden asker rahatsız olunca Ankara'nın bütün ayarları bozulurdu. Siyaset bu rahatsızlığı gidermenin yollarını arardı.

Necip Torumtay'ın istifa ettiği günü hatırlıyorum. Haber duyulduğunda yine bir akşamüzeriydi. Herkes 'Ankara'da ne oluyor?' diye soruyordu. 'Gece darbe olabilir' endişesiyle sabahı zor yapanlar olmuştu.

'Yeni Türkiye' hepimize hayırlı olsun!

İşin serencamı değil neticesi önemli. İnsanlar fani, makamlar geçici. Herkesin bir yeri ve görevi var. Kimse vazgeçilmez değil. Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanının istifaları Türkiye'ye ne getirecek? Türkiye'nin istikrar içinde yoluna devam etmesine, Kürt sorununun çözümüne ne katkıda bulunacak?

Birinci Cihan Harbi'nde ve Kurtuluş Savaşı'nda yarbaylar ve albaylar koca orduları yönettiler ve zaferler kazandılar. Bunlardan biri de Mustafa Kemal'di. Türkiye, savaşta değil. Ordumuz her yıl kadrosuzluk nedeniyle çok iyi yetişmiş komutanları emekliye ayırıyor. Üstelik mevcut kadrolar da son sınırına kadar kullanılıyor.

29 Temmuz 2011 Cuma

Norveçli cani, Türkiye'de kimlerle görüştü?

Anders Behring Breivik, bir Norveçli. Sarı saçları, mavi gözleri var. Arap terörist değil. "Müslüman terörist" değil. Breivik, 8'i başkent Oslo'daki hükümet binasındaki patlamayla, 68'i de Utoya'da bulunan gençlik kampındaki saldırıda olmak üzere 76 kişiyi katletti.

Polis elbisesi giymiş cani, kurtulmak için kendine koşan çocukları, gençleri gözünü kırpmadan teker teker kurşunladı. Gençler, can havliyle suya atladı, ormana kaçtı, binalara sığındı. Bazıları ölü taklidi yaptı. Masumların ölümlerindeki çaresizlik, önce Avrupa'yı, sonra bütün insanlığı sarstı.

Ayrılmak zor da veda etmek daha zor...

'Zaman' benim kişisel tarihim açısından olağanüstü önemli bir gazete...

Hayatımın en verimli dönemini Zaman'ın yayın yönetmeni, başyazarı, Ankara temsilcisi olarak geçirdim. Doğum sancılarını çeken üç-beş kişiydik başlangıçta... Birkaç bin satan Ankara merkezli küçük bir gazete iken, ülke sınırlarını zorlayan, dört kıtaya Türkiye'nin haberlerini ulaştıran uluslararası bir yayın organına dönüşmesine, sürecin her aşamasında, tanıklık ettim.

Ne günlerdi o günler...