Arslan BULUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arslan BULUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

“Nasıl zengin olunur?” ve yalakalığın kökenleri!

Halil Kendir’in tercüme ettiği İbni Haldun’un Mukaddimesi’nin ikinci cildinde, “Genellikle zenginlik ve servete, başkalarına boyun eğip yalakalık edenlerin sahip olduğu hakkında” başlıklı bir bölüm var.. Zenginlik ve servet sahibi olmak istemeyen insan yok gibidir. Fakat Kur’an tabiriyle, Müslümanlar, servetin “zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet” olmasını önlemekle görevlidir! Bu da kapitalizme karşı mücadeleyi gerektirir.

16 Eylül 2011 Cuma

Darbeci kim?

Türkiye’deki Ergenekon ve Balyoz davalarında, sanıklar, çete kurarak, hükümeti yıkmak girişimi ile yargılanıyor. Gerçi Oda.tv iddianamesinde, kitaplardan, haber tartışmalarından başka bir delil yok ama orada da “yorum yaparak siyaseti etkilemek” suç gibi gösteriliyor!
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ise alenen Tunus, Libya, Mısır ve Suriye hükümetlerini devirmek için çalışıyor. Hatta, Libya’da isyancıları Türkiye’den giden özel harekatçıların eğittiği de sanki bir başarı imiş gibi takdim ediliyor. Herkes takdir eder ki hükümetin bilgisi olmadan, emekli de olsa Libya’ya hiçbir özel harekatçı gidemezdi! Zaten isyancılara parayı üç ayrı uçakla gönderdiklerini de itiraf ettiler!

9 Eylül 2011 Cuma

Savaş bulutları ve AKP iktidarının Türkiye ile savaşı!

“Arap Baharı”, İsrail’in çıkarına değil midir? Suriye’deki rejim çökerse, ülke iç kargaşa sonucu bölünürse, bundan İsrail’in çıkar yok mudur? Dolayısıyla Arap Baharı’nı destekleyen AKP iktidarı, aslında İsrail’i desteklemiş olmuyor mu?
Hem Türkiye, füze kalkanını kimin çıkarı için kabul etti? İran füzelerine karşı yine İsrail’i korumak için değil mi?
Bu soruları sorduk ama Tayyip Erdoğan, bütün yaptıklarının İsrail’i korumak anlamına geldiğini örtmek için, “Kılıçdaroğlu İsrail’in avukatlığını yapmasın” diyerek işin içinden çıktı!

26 Haziran 2011 Pazar

AKP, neden darbecileri destekliyor?

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın, İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’e mektup göndererek  “Suriye’nin artık Türkiye ve Katar’a karşı hiçbir yükümlülüğü kalmamıştır. Birkaç ay önce Suriye’nin yakın dostu olan ülkelerin maskeleri düştü. Bu ülkeler, Batı’yı mutlu etmek için her şeyi yapar”  diye yazması, İsrail istihbaratına yakın Debkafile adlı İnternet sitesinin,  “Suriye sorununun, 21 Haziran’da yapılan Barack Obama-Tayyip Erdoğan görüşmesinde ABD -Türkiye ortaklığıyla çözülmesi kararına varıldı. İki lider, Esad’ın 4 ila 6 ay içerisinde düşeceği kanısına vardı. Ortaklaşa hazırlanan planda Türkiye’ye düşen esas rol ise Suriye ile ’askeri gerilimi tırmandırıcı’ adımlar atmak olarak belirlendi”  iddiasında bulunması, Türkiye’yi yönetenlerin, ABD adına Orta Doğu’da nasıl bir taşeronluk üstlendiğini bir defa daha gösterdi.

23 Haziran 2011 Perşembe

Kontrollü kaos ortamı yaratılıyor

Türkiye’yi nasıl bir dönemin beklediğini, YARSAV eski Başkanı, CHP milletvekili Emine Ülker Tarhan, uzun süreden beri net bir şekilde açıklıyor:
Tarhan, daha Anayasa referandumundan önce, “Bizim gibi AB’ye üyelik sürecinde olan Sırbistan’dan, Avrupa Birliği yeni bir anayasa yapılmasını istedi.2006’da Anayasa değişti. 2008’de ise bir yargı tasfiyesi sürecine girildi. Anayasanın ve oradaki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi ve ardından Sırbistan’daki tüm yargıçların görevleri askıya alındı. Bütün yargıçların dosyası incelendi ve yaklaşık  780 yargıç gizli servis raporlarıyla tasfiye edildi. Ayrıca bu tasfiye süreci yargı denetiminin dışında bırakıldı. Sırbistan’da da sürekli yargı, halk ile karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Biz de gelecekte böyle bir durum ile karşı karşıya kalabileceğimiz endişesini taşıyoruz” 

18 Haziran 2011 Cumartesi

Türk’ten kim ve neden rahatsız?

13 yıl kadar önce kavramsal şizofreniye bağlı toplumsal şizofroniden söz etmiştim.  “Kendi millî ve dinî kimliğini benimseyememiş insanlar, hem kendilerine, hem içinde bulundukları topluma zarar verir. Çünkü içinde yaşadıkları toplumla çatışma içine düşmüşlerdir. Bu hastalıkların tedavisi şarttır. Hangi görüşe sahip bulunursanız bulunun, bu gerçekliği kabul etmek aklın ve bilimin gereğidir. O halde millî ve dinî kimliği birbirine aykırı unsurlarmış gibi ele almak, birbirinin alternatifi gibi takdim etmek, bu yüzden çağın şartlarına uyum sağlayamamak da aynı derecede hastalıktır ve tedavi edilmelidir. Türkiye’nin çözümü, sosyal psikolojide aranmalıdır” görüşümü de hâlâ koruyorum.

***

Atatürk, “Aziz milletime tavsiyem odur ki, başına geçireceği adamların kanlarındaki ve vicdanlarındaki cevheri asliyi tayin etmekten bir an olsun uzak durmasın” sözlerini, acaba hangi sebepler ve hangi dönemler için söylemişti?
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken de yeni vatandaşlık bilincine göre, herkes yeni soyadı aldığı için, atın izi itin izine karıştı!
80 yıllık Cumhuriyet tarihinde, haberalma dilinde “koza” diye tabir edilen kişiler, önemli makamlara getirildi. Çocukluğundan itibaren ele alınıp, özel olarak yetiştirilen ve ülkenin yönetim noktalarına geldikten sonra görevi tebliğ edilen kişidir koza...Koza, etkili ve yetkili bir makama gelene kadar, milletin değerleri ile barışık bir çizgide yürür. Ne yapacaksa, yetki sahibi olduktan sonra yapar.
Türkiye’nin Atatürk’ten sonraki siyasi kadrolarına bakınız? Siyasi partilerin yönetim kadrolarında bulunanlara, bakanlık, başbakanlık, hatta cumhurbaşkanlığı yapanlara bakınız? Kimleri koruyup kollamışlar, kimleri yükseltmişler, kimleri indirmişler?

***
Kozaların en tehlikeli olanları, milli ve dini mesajları kullanan siyasi-sosyal grupların içine yerleştirilenlerdir. Aslında kozalar, ikiyüzlü olup olmadıklarına bakılarak hemen anlaşılırlar. Özellikle siyasette söylemi ile eylemi birbirini tutmayan, özü sözü bir olmayan adam, kişiliksiz bir yaratık değilse, büyük ihtimalle kozadır.
Bunlar, kendi kimliğini açıkça ortaya koyamadığı için düştüğü bunalım içinde Türk Milleti’nden intikam almaya çalışan insanlardır. Bu sebeple Anayasa’dan Türk lafzının çıkarılmasını isterler!.
Bu tür adamları ve onları yönlendiren kozaları, ekonomiden, kültür ve sanat âleminden, medyadan, bürokrasiden ve siyasetten çekin, Türkiye bir yıl içinde süper devlet olur! Çünkü kozalar çekilirse, Türk milletinin önündeki bütün engeller kalkar...

***

Yanıbaşımızda 1.5 milyon Müslüman öldürüldü, hâlâ öldürülüyor. Afganistan ve Irak’tan sonra Libya’yı, Suriye’yi işgal ediyorlar, bununla birlikte Kelime-i Şehadet’ten “Muhammedûn Resulullah” bölümünü kaldırıyorlar, Avrupa, “Allah nezdinde hak din İslâmdır” ayetini camilerimizden çıkardı! ABD’nin 21. yüzyıl stratejisi İslâm’ı dönüştürmek ve 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmek olarak açıklandı.
Bu politikalara hizmet edenlere Türk halkı milli ve dini gerekçelerle oy veriyorsa, bunun adı toplumsal şizofreni değil de nedir?
Müslüman katilleriyle işbirliği yapanlara, istikrar sürsün diye oy veren Müslüman Türklerin sağlıklı davrandığı söylenebilir mi?
Milli kimliği, dini kimliği kullanılarak parçalanmak istenen, dinini bile doğru algılayamayan bir toplumun sağlıklı oy verdiği söylenebilir mi?

15 Haziran 2011 Çarşamba

CHP ve MHP ihanete nasıl dur diyebilir?

Seçim süreci biter bitmez, özellikle iş çevreleri ve “Yandaş” diye tabir edilen medyanın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan bir-iki talebi var: “İmzaladığın çekleri öde! Anayasa değişikliğine katkı ver! Kürt meselesini çöz!”
Nedir istenen veya dayatılan Anayasa değişikliği?
Lafı uzatmadan söyleyelim: Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmak!
Peki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran parti olan CHP, böyle bir ihanete imza atar mı?

***

Bizzat Kemal Kılıçdaroğlu’nun bana söylediği sözleri hatırlatayım önce..
İstanbul’dan özel uçakla Van’a giderken, Kılıçdaroğlu’na “Avrupa Parlamentosu Sosyalist grubunun başkanı, Can Dündar’a canlı yayında açıkladı ve ‘Tayyip Erdoğan, Anayasa’dan Türk kavramının çıkarılacağını söyledi. Biz bu sebeple AKP’yi destekliyoruz..’ dedi. Geniş halk kitleleri, sizden ve Devlet Bahçeli’den, bu konuda teminat bekliyor.. Zaten demokratik özerklik talebi, AKP daha kurulmadan, ABD’den Tayyip Erdoğan’a gönderilen gizli bir memorandumda gündeme getirilmiş ve küresel güçlerin, kuruluş sürecindeki AKP’yi bu şartla destekleyecekleri belirtilmişti. Üçbuçuk sayfalık bu metni 10 yıl önce yayınladım. Üstelik bu memorandum, AKP’nin parti programı haline getirildi” diye sormuştum.
Kılıçdaroğlu, “Biz, Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı’nı uygulayacağımızı ilan ettik ama fark şu: Biz, siyasi özerklik istemiyoruz. Belediye başkanlarını zaten halk seçiyor. AKP iktidarı, belediye gelirleri acil eylem yasasını çıkarma sözü verdi, çıkarmadı. Bizim teminatımız Lozan.. CHP bu konularda direnecek elbette. Başka bir seçeneğimiz yok. Yoksa kendi varlık sebebimiz ortadan kalkar. Yoksa biz de kurucu ilkelere ihanet etmiş oluruz. Biz, cumhuriyeti kuran partiyiz. Çok partili rejimi de biz getirdik. Sosyal demokrasi devriminden sonra şimdi de demokrasi ve özgürlükler alanındaki devrimleri de biz yapacağız. Aslında ayrıştırmanın temelinde yoksulluk, yolsuzluk ve hukuk dışı uygulamalar vardır. Yargının siyasallaştığı bir ülkede tuz kokmuş demektir. Bütün bu ayrıştırma politikalarına karşı duyarlı bir toplum oluşturmak durumundayız. Yoksulluk daha ciddi bir sorundur. İnsanlarımızı birilerine minnet duymak noktasına getirmiş olmaları en ciddi tehlikedir. Ayrıştırmayı önlemek için, bu sorunları çözmemiz lazım”  diye cevap vermişti.

***

İşin başında, Deniz Baykal’a yapılan kaset operasyonunun sebebi, CHP’yi Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak Anayasa değişikliğine razı etmekti. Çünkü Baykal ABD politikalarına direniyordu ve bu yüzden harcanması gerekiyordu. MHP ise zaten kurum olarak, taban olarak bilinçliydi ve direneceği kesindi. Bu sebeple MHP’de genel başkan değil, kurum hedef alındı. Bu şerefsiz saldırının sebebi de Meclis dışında bırakmaktan çok MHP’yi özerk yönetimlere ayrılmış yeni bir devlet yapısına razı etmekti.
Şimdi CHP içinde yönetimde ve seçilen milletvekilleri arasında küresel talepleri yerine getirmeye gönüllü bir grup var. Yerel yönetimlere özerklik ise AKP’nin zaten programında var. BDP, burada PKK ile birlikte talep eden konumundadır. Yani PKK, ABD ve AB’nin dayatmalarını seslendiriyor, CHP ve MHP kaset operasyonları ile ihanete zorlanıyor!
Bu durum karşısında yapılması gereken şey, AKP,  CHP ve MHP içindeki, Türklük gurur ve şuurunu taşıyan insanların gerekirse aynı çatı altında toplanarak işbirliği yapmasıdır.
Türkiye’yi özerk cumhuriyetlere bölmek, Türk Milleti’ni Anayasa’dan ve dolayısıyla tarihten silmeye kalkışmak zannedildiği gibi kolayca gerçekleştirilebilecek bir ihanet değildir.
Bedelini de pahalı ödeyeceklerdir.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Seçim sonrası ilk fotoğraflar!

Seçim sonuçlarından da önemli fotoğraf Yüksekova’da çekildi. Seçim kutlaması yapan BDP’liler, operasyondan dönen askerlerin araçlarının üzerine Abdullah Öcalan posterleri ve PKK bayraklarını salladı!
Yine Batman’da milletvekili seçilen Bengi Yıldız,  “Bizi desteklemek Öcalan’ı desteklemektir, dağdaki yoldaşlarımızı desteklemektir”  dedi.
Türk seçmeni, seçim öncesi işte bu BDP ile kavga ediyor görüntüsü veren Tayyip Erdoğan’ın politikalarını onayladı.
Oysa Leyla Zana ne diyordu?
“Seçimden sonra devlet onu aranıza getirecek”  diyordu değil mi?
Peki kim bu devlet? Tayyip Erdoğan değil mi? Fransa’yı 72 yıl yöneten 14. Lui’nin dediği gibi  “Devlet benim”  lafzı ağzından çıkmamışsa da bütün uygulamaları devletin Tayyip Erdoğan olduğunu gösteriyor.
Demek ki  “devlet”  ile bir pazarlık var ve bu pazarlıkta PKK’nın yeni bir terör dalgası hatta ayaklanma başlatmaması için Abdullah Öcalan’ın kademeli olarak serbest bırakılması karara bağlanmış durumda..
AKP’ye oy verenler bunu mu istiyordu?
Hayırlı, uğurlu olsun!

***

Diğer taraftan İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague,  “Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisini kullanmaya ihtiyacımız var”  dedi.
Zaten Abdullah Gül de bir iki gün önce  “Suriye’yi biz günlük istihbaratla çok yakın takip ediyoruz ve çok detaylı takip ediyoruz. Sivil-asker en kötü senaryolara karşı hazırlığımızı da yapmış vaziyetteyiz. Tabii ki hiçbir zaman en kötü gelişmelerin olmasını arzu etmeyiz ama maalesef işlerin de iyi istikamette gitmediği çok açık bir şekilde gözüküyor. Dolayısıyla Türkiye’nin her türlü şartlara karşı hazırlığı yapılmıştır. Ne gerekirse o tedbirler hep alınacaktır. Gerçekten üzüntüyle takip ediyoruz”  demişti.
Yani, Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir operasyon yapması bile söz konusu!
Kim adına? Elbette Batı adına ve Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığının gereği olarak..

***

İran’ın yarı resmi Fars Haber Ajansı, İran Devlet Televizyonu Press TV tarafından da yayınlanan yorumunda, Türkiye’yi  “Suriye’deki olaylar konusunda ikili oynamak” la suçladı.
Doğan Haber Ajansı’nın haberine göre Fars  Haber Ajansı, Hadi Muhammedi imzasıyla yayınladığı yorumda, Ankara’nın bir yandan Beşşar Esad yönetimini destekliyormuş gibi görünürken, diğer yandan da Suriye’de ayaklanan  “silahlı çetelere”  kucak açtığını iddia etti.
ABD’nin, Türkiye’nin isyancıları yardım etmek ve yönlendirmek için Suriye sınırına yakın noktalarında operasyon üsleri kurduğunu iddia eden ajans, “Washington’un Şam karşıtı planını uygulamak için ayrıca Türkiye’ye talimat verdiğini”  ileri sürdü.
Press TV, ayrıca Suriye yetkililerinin bu ülkedeki olayların ardında Türkiye olduğu yolundaki iddialarına yer verdi.
İddiasını Şam’daki  “güvenilir haber kaynaklarına”  dayandıran Press TV, Suriye’deki olayların beklenmedik bir şekilde gelişmesinin ardında Başbakan Tayyip Erdoğan ile başka güçlerin olduğunu iddia etti.
Press TV, Cisr El Şuhur kasabasında ele geçirilen isyancılara ait silahların Hatay’dan sokulduğunu da öne sürdü.

***
Şimdi bu fotoğraf nedir? 
Türk halkı, Türkiye’nin Suriye’yi karıştırması ve Amerikan müdahalesine zemin hazırlaması için mi oy verdi?
Gel de Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin seçimle ilgili sözlerini hatırlama!

30 Mayıs 2011 Pazartesi

İnsanları kendine getirecek doğru söz

Bursa
Notlarımı aldıktan sonra Bursa Gökdere Meydanı’nın bir köşesinde, aynı adı taşıyan çay ocağından yazıyorum. Çünkü hafif de olsa yağmur yağıyor..
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yoğun çalışmasının karşılığını halktan pozitif enerji olarak geri aldıkça, dozajı yükseltiyor.
Kılıçdaroğlu, partisindeki yükselişi sadece miting meydanlarından değil, yolda giden, balkonundan, penceresinden el sallayan vatandaştan da görüyor. Nitekim bu yükselişi, TV8’deki programda “Bugünkü kamuoyu araştırmaları CHP’nin yükselişini, AKP’nin düşüşünü gösteriyor. Benim gördüğüm, CHP yükselişini sürdürecek, AKP de düşüşünü sürdürecektir” sözleriyle de ifade etti.

***
Trabzon’da iki kurumun toplam bin çalışanı arasında, devlet memuru bir dostumun yaptığı anket de Kılıçdaroğlu’nun iddiasını teyit ediyor. Sonuçlar şöyle: AKP yüzde 37, CHP yüzde 35, MHP yüzde 17. Bu anketin Türkiye geneli için de bir ölçü olduğunun altını çiziyor.
İzmirli Engin Demirkollu ise Tayyip Erdoğan’ın Hatay mitinginde de tekrarladığı “Hans” ile “Hasan” kıyaslamasını eleştiriyor ve “O kadar uzağa gitmeye ne gerek var. Okumak için üniversite harç parasını yatıramayan ’Ali’ ile kendi zengininin parasıyla Amerika’da okuyan oğlunu kıyaslasa ya! İşte bizim bu haksızlıkları, bu gerçekleri, AKP’nin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyerek oylarını çaldığı insanlarımıza anlatmalıyız. Aslında çalınan sadece oyları değil, onların insanca yaşama hakları, çocuklarının gelecekleri” diyor.
Demirkollu “Yalan” dedi de aklıma geldi.. Trabzon’un Maçka ilçesinde bir vatandaş, kendisine MHP’yi anlatmaya çalışan İlçe Başkanı Faruk Genç’e “Tayyip Erdoğan peygamberdir” cevabını vermiş.. Bunun üzerine Genç, “Sana söyleyecek bir sözüm yok” diyerek diyalogu kesmiş. Bir başkasıyla konuşurken de “Maide suresi 51’inci ayette buyurulur ki, Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” diye söze girmiş. “Bu söz, Devlet Bahçeli’nin sözü olmasın” cevabını almış. Faruk Genç bunları anlatırken masada bulunan Faruk Bostan ise Aynştayn’ın “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” sözünü hatırlattı.. Demek ki yalanın, yalan olduğunu kabul ettirmek de o kadar kolay değil..
Kılıçdaroğlu da bu zorluğu kabul ediyor ama yine de iyimser:
“Arkalarında kendi yarattıkları zenginleri, önlerinde yoksulluğunu kaderi olduğuna inandırılan, kendi dinleri ve yüce Yaradanlarıyla aldatılan insanlar. AKP’nin zenginlerine yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Çünkü onlar para uğruna, rahat yaşamak uğruna, ruhlarını AKP’ye teslim etmiş insanlar... Bu insanlar için milli duyguların hiç bir önemi yok.. Ama miting alanlarında, ay sonunu bile getiremeyen, işsizliğini, aşsızlığını, fakirliğini unutarak, Başbakanın her söylediğine alkış tutan, çığlık atan, yuh çeken insanlara söyleyecek çok sözümüz, onlar için yapacak çok şeyimiz var. Çünkü onlar bizim halkımız, çünkü onlar AKP’ye oy verdiler ama milli duygularından vazgeçmediler. Bugüne kadar hiçbir muhalefet partisi, bu insanları kendilerine getirecek doğru sözü bulamadı. Biz bu doğru sözü bulmak zorundayız..”

***

Gökdere meydanına dönelim. Burada diğer mitinglerde duymadığım bir türkü çalınıyor: Nakaratı şöyle:
“Haydi sen de kalk ayağa!
Al, bayrağı çık sokağa..
Haziran’da Kemal geliyor..”
Pankartlarda, “Cemaatten geldiyse emir; Servis yapar Ali Demir”, “Oy verirsen Tayyip’e, eksik olmaz şaibe”, “Karanlığa giden ülkenin imdadına her zaman bir Kemal yetişir”, “Geliyoruz duyuyor musun? Gidiyorsun biliyor musun? Halk hareketi bu, biliyor musun?”, “AKP’ye oy vermeyeceğim, çünkü hâlâ bir beynim var”gibi mesajlar var.
Kitlenin içinde büyük pankartları ile göze çarpan “devrimci” grubun mesajları ise şöyle:
“Devrimci gençlik, CHP’de birleştik”, “İşkencede katledilen tüm devrimcilerin hesabı soruluncaya kadar mücadelemiz
sürecek.”

7 Mayıs 2011 Cumartesi

"AKP, yabancılara satılsın!"

Seçim yaklaştıkça heyecan artıyor. Görev paylaşımı sonunda bana da CHP’yi takip etmek düştü. Önce, bir vatandaş olarak Kartal Yakacık’ta CHP’li belediyenin tapu dağıtım törenini izledim. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ertesi sabah Fatih’ten başlayıp Zeytinburnu ve Bayrampaşa ile devam eden gezisine davet etti. Seçim otobüsünde ikinci bölge adaylarının tamamı bulunuyordu. Gazeteci olarak da Ahmet Hakan, Mehmet Tezkan ve Pakize Suda’yı gördüm.
Gezi sırasında, sokaktaki vatandaşın çoğunluğu Kılıçdaroğlu’nu içtenlikle selâmladı. Tek tük ilgilenmeyenler de oldu.
Kılıçdaroğlu, kısa konuşmalarında, daha önce hazırlanan 41 vaatten, en fazla 6’sını veya 10’unu dile getirebiliyor. Aile sigortası, askerliğin kısaltılması, emekliye millî gelirden pay gibi projeler artık benimsenmiş ve ezberlenmiş durumda.
CHP’li vatandaş ise küçük semt mitinglerinde bütün marifetini gösteriyor. Zeytinburnu’nda genç bir kadının taşıdığı pankartta, “AKP kapatılmasın, yabancılara satılsın” diye yazıyordu.
Kılıçdaroğlu’nun ilk dikkatini çeken de bu pankart oldu. “Satılsa da artık kimse almaz” dedi.
“Sahil kesiminden oy alamadığı için AKP’nin kendi sahilini üretme çabalarına ’çılgın proje’ denir” veya “Yola 85 koruma ile çıkan Başbakan’ın özlü sözü: Yola kefenle çıktık” gibi pankartlar da vardı.
Bayrampaşa’da Kılıçdaroğlu’nun da hemen benimsediği slogan, üniversite sınavlarındaki şifreden bahsederken atılan “Şifreci Tayyip” sloganı idi.

***
CHP’nin bütün toplantılarında kadınlar, katılanların yüzde 50’sini oluşturuyor. Büyük kısmının başı açık ama üçte biri geleneksel başörtüsü takıyor veya nadiren türban kullanıyor. Adayların da önemli bir kısmı kadın ve hemen hepsi genç yaşlarda.
Kılıçdaroğlu, “Beş bakanlar kurulu çıkaracak kapasitede kadın adaylarımız var” diyor.
Kılıçdaroğlu, günde 16 saat çalıştığını söylüyor. Dur durak yok! Enerjisi ise gün geçtikçe artıyor. Sesinden, bütün kalbiyle konuştuğunu hissedebiliyorsunuz. Aynı enerjiyi Gürsel Tekin’de de görmek mümkün. CHP’nin bu seçimden başarı ile çıkması için Kılıçdaroğlu ve Tekin’de gördüğüm enerjinin bütün CHP kadrolarına sirayet etmesi lâzım. Ancak kadrolar, parti içinde son dönemde yaşanan dalgalanmaların etkisinden henüz kurtulmuş değil. Tam bağımsızlıkçı Kemalist çizgide olanlar, sosyal demokratlar ve sosyalistler arasında uyum yok. Seçim sathı mailinde, bu farklılıklar, incitici olmamakla birlikte partililer arasında hala konuşuluyor.
Yine parça parça CHP’nin bütün projeleri faydalı görülse bile hepsinin üzerinde kuşatıcı bir yeni düzen vaadi algılanmıyor. Evet Kılıçdaroğlu, rant imparatorluğunu yıkıp yerine halkın iktidarını getireceklerini bunun da demokratik bir devrim olacağını söylüyor ama bu söylemin altının doldurulması gerekiyor. Şimdilik bu vaat, kuvvetli bir rüzgar estirmiyor. Oysa, hepsinden önemlisi bu!
Çünkü hukuk devleti yeniden inşa edilmeden Türkiye’de hiçbir sorunun çözülmesi mümkün değil.
Kılıçdaroğlu ile ayaküstü kısa bir süre görüşebildim. Yeniçağ ve yazarlarını özenle ve severek takip ettiğini söyledi. Ben de kendisine başarılar diledim.

***

Bayrampaşa’da otobüsten inip taksiye bindiğimde bir arkadaşım telefon etti, “Televizyonda, canlı yayında ve parti otobüsünün üstünde seni CHP adayları arasında gördüm CHP adayı mı oldun?” diye sordu. “Hayır, gazeteci olarak oradaydım” diye cevap verdim
Anadolu’daki mitinglerde de Kılıçdaroğlu’nu takip etmeye ve yazmaya devam edeceğim. Tabii AKP’den, MHP’den hatta DP’den ilgilenen olursa onları da yazmaya hazırım.

3 Mayıs 2011 Salı

Ceset nerde? Balık yedi!

ABD Başkanı Barack Obama, kendi talimatıyla düzenlenen bir kara operasyonuyla El Kaide lideri Usame bin Ladin’in öldürüldüğünü açıkladı. Fakat Pakistan televizyonlarından birinin yayınladığı ceset fotoğrafı, fotomontaj çıktı.
Peki ceset nerede?
“Kimse kabul etmezdi, onun için denize attık” diyorlar!
Yani cesedi balıklar yedi!
Hani, bizim tekerlemedeki gibi:
“Komşu komşu huu, oğlun geldi mi? Geldi. Ne getirdi? İncik boncuk. Kime kime? Sana bana. Daha kime? Kara kediye! Kara kedi nerde? Ağaca çıktı? Ağaç nerde? Balta kesti. Balta nerde? Suya düştü. Su nerde? İnek içti. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde? Yandı bitti kül olduuuu..”

***

ABD, uzun zamanda beri dünya kamuoyunu, istihbarat teşkilatının kurgusu olan senaryolarla aldatıyor. ABD bir süper güç olduğundan herkes, resmi açıklamaları ciddiye alıyor.
Rusya bile memnuniyetini bildirdi!
Abdullah Gül de Usame bin Ladin’in öldürülmesiyle ilgili düşünceleri sorulduğunda, “Dünyanın en tehlikeli ve sofistike terör örgütünün başının, bu şekilde ele geçirilmiş olması herkese ibret vesilesi olmalı. Tabii ki, büyük bir memnuniyetle karşılıyorum” dedi.
“Dindar bir Cumhurbaşkanı” bir ölünün ardından, o ölü kim olursa olsun, “Memnuniyetle karşılıyorum” der mi?
Demek ki ABD’nin açıklaması söz konusu olunca, sufi yaklaşım terk ediliyor, sofistike yaklaşım benimseniyor hemencecik!

***
Bülent Arınç ise ABD açıklamasını şüpheyle karşıladı ve “11 Eylül saldırılarının El-Kaide bağlantılı olduğu biliniyordu da neden bu kadar süredir göz yumuldu” diye sordu.
Çünkü El Kaide Amerikan patentli bir örgüttür. Usame bin Ladin de CIA görevlisidir!
Zaten Usame bin Ladin, 11 Eylül’den önceki olaylardan dolayı sözde aranırken, Londra’da bir hastanede tedavi görüyordu.
Yeniçağ’ın ilk çıktığı gün, “Usame Bin Ladin, yazılan senaryo içinde, dünya kamuoyunu aldatmaya yönelik olarak önemli bir rol verilmiş karakter aktörüdür... Başrol oyuncuları, ABD yönetiminin içindedir. Ladin’in açıklamalarını yayınlayan El Cezire Televizyonu ise 50 bin Amerikan askerinin işgali altında bulunan Katar’dan yayın yapmaktadır. El Cezire’nin görevi de insanlığı yanıltmaktır! Usame bin Ladin, ABD’nin Afganistan’a müdahale edebilmesi için iyi zemin hazırlamıştır. Hedefte, asıl olarak Türk-İslam coğrafyası, kısacası Avrasya vardır” demiştik. Nitekim Mısır, Tunus, Libya ve Suriye’deki olaylarda da aynı televizyon ve aynı örgütler kullanılıyor.
Taliban’ın 200 komutanını da ABD, Pentagon’da yetiştirmişti. Bu bilgiyi, 1998’de kamuoyu ile paylaşmıştık.

***

ANKA’ya konuşan CHP Bursa Milletvekili ve emekli Büyükelçi Onur Öymen, açıklamayı doğru kabul ederek “Amerika, terörle müzakere değil mücadele yöntemini tercih ediyor. Siz mücadele ederek terörü önlemeye çalışacaksınız ama en yakınınızdakine mücadeleyi değil müzakereyi önereceksiniz. Ne yazık ki Türk hükümeti de Amerika’nın yaptığını değil söylediğini yapıyor” dedi.
Öymen, Amerika’nın bütün ülkelerden El Kaide ile mücadele etmesini beklediğini belirterek, “Peki siz bu kadar fazla asker bulundurduğunuz Irak’ta PKK ile neden mücadele etmiyorsunuz?” diye sordu.
Emekli Büyükelçi İnal Batu ise “El Kaide, Türkiye’de de örgütlü olan yaygın bir kuruluştur. Türkiye, El Kaide ile Amerikan İstihbarat Örgütüyle birlikte mücadele etmektedir, işbirliği yapmaktadır. O bakımdan Türkiye’nin de çok dikkatli olması lazım” dedi.
Türkiye’de terörün neden önlenmediği bu tespitlerden de belli değil mi?
ABD, kendi kurduğu örgütlerle gerçekten mücadele eder mi? Türkiye de model olarak ABD istihbarat sistemini kullanmıyor mu?

29 Nisan 2011 Cuma

“Kanal İstanbul” bir mason projesi!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Edip Uğur, “12 Haziran’da değişimi istemeyenlerle, değişime direnenlerle, ona karşı çıkanlar sandığa gidecekler” dedi.
Uğur’un veya Tayyip Erdoğan’ın veya TÜSİAD’ın veya Ergun Özbudun’un veya Abdullah Öcalan’ın veya ABD’nin veya AB’nin “Türkiye’de değişim”den kastı nedir?
Anayasa’dan Türk kavramını çıkarmak değil mi? Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarıp kozmopolit bir ülke haline getirmek değil mi?

***

Türklerin İskitler’den beri var olduğu Anadolu coğrafyasında kurduğu devletin vatandaşlık kimliğini, şimdilik “Türk”ten “Türkiyeli”ye doğru değiştirecekler ve buna “değişim” diyorlar!
Yani Türklere üstü kapalı olarak “Ey Türkler, biz milletin adını Türk olarak söylemeye devam edersek, Kürtler veya başka etnik kökenlere mensup vatandaşlarımız güceniyor ve bu kavram dolayısıyla kendilerine haksızlık edildiğini düşünüyor. Biz Türklükten  vazgeçelim de birliğimiz beraberliğimiz bozulmasın!” demiş oluyorlar.
Üstelik Türk kimliğine karşı bu mücadeleyi verirken Türklere Başbakanlık yapan Tayyip Erdoğan, Türk olmadığını defalarca söylemiştir!
Peki Türklerin kaderine Türklüğe mensup olmadığını söyleyenler mi hükmedecektir?
Türk Milleti, Bilge Kağan’dan 1300 yıl sonra Türk adıyla bir devlet kurduktan sonra bundan vaz mı geçecektir?
İşte halk, 12 Haziran’da bunu oylayacaktır!
Fakat, Türkleri Türklükten vazgeçirmek için, dini bir hipnotizma aracı gibi kullanarak; Türklerin kendi adını, Türkiye’de yaşayan herkesin, yani milletin adı olarak kabul etmesini “ırkçılık” diye yorumladıklarından, bu konuda epey mesafe almış durumdadırlar.
Yine de Türklerin çoğunluğunun, “AKP, Anayasa’dan Türk kavramını çıkaracak”  gerçeğinden haberi bile yoktur.
Garip olan şu ki iktidar adayı partiler bu konudan hemen hemen hiç bahsetmemektedir!

***
Aslında AKP’nin kendine ait hiçbir projesi yoktur. “Kanal İstanbul” projesi de İstanbul’u üç dinin merkezi haline getirmeyi öngören 1948 tarihli Thornburg raporunda öngörülen kamulaştırmaların yapılamamasından dolayı ortaya atılmıştır. Bu proje, dönemin masonları tarafından gündeme getirilmişti ama sonra rafa kaldırılmıştı.
Son aldığım bilgiler, aynı çevrelerin birkaç yıldan beri Bakırköy-Çorlu arasında yatırım yaptıklarını gösteriyor. 2005 yılında Koç grubuna bağlı Bilkom şirketinin ana bayi toplantısında H. T. adlı kişinin, arkadaşlarına, “Silivri’ye hatta Çorlu’ya kadar paranızı gayrimenkul veya toprağa yatırın, gelecekte İstanbul’un çehresi bu yerlerde çok değişecek ve çok güzel planlar var” dediği biliniyor.
Aynı kişi, arkadaşlarının, “Hayrola Devlet Planlama Müsteşarlığı’nda mı çalışmaya başladın ki bu planlardan haberin var?” sorusuna “Hayır, mensup olduğum cemiyette, İstanbul’un geleceğini konuşuyoruz ve bunun sonucunda oralarda yatırım yapıyoruz” diye cevap vermişti.
Bu bilgiyi veren Turgay Şık’ın deyimiyle  “Kanal İstanbul projesi, mason localarında pişirilmiş sonra da Başbakanlığa servis edilmiştir!”

***

Özetle, AKP,  “Küresel Haçlı Seferi”  çerçevesindeki projeleri, Türk halkına kendi projesi diye yutturmaya çalışıyor.
Asıl hedef, ABD Kongresi’nin 1896’da aldığı gizli kararın uygulanmasıdır. O kararda, Türkiye’nin Hıristiyan yerleşimi ile birlikte Hıristiyanların yönettiği eyaletlere ayrılması, başkent İstanbul’daki eyaletin başına bir Amerikalının getirilmesi ve “Türkiye Birleşik Devletleri”nin buradan yönetilmesi esas alınıyordu.
AKP hükümetinin 8 yıl içindeki bütün icraatları bu projeyi akla getiriyor!
Değişim dedikleri budur.

5 Nisan 2011 Salı

Hz. Muhammed’in kurduğu devletin resmi dili neydi?

Türk Yurdu dergisi, 100’üncü yıl sayıları yayınlıyor. Kaçırmayın..
Derginin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir, konuyla ilgili yazısında,  “Geçen yüzyıl, Türklerin cihan devleti Osmanlı Devletini kaybettikleri ve kendilerini Türk olarak idrak ettikleri yüzyıldır. Önce Hıristiyanlar isyan etti/ettirildi ve bağımsızlıklarına kavuştular. Daha sonra ayrılık fikri Müslüman unsurlara da sirayet etti, onlar da Avrupalı güçlerin fitneleriyle dindaşlarını terk ettiler. Millet-i hakimenin bakiyesi Türklerin münevverleri kendi başlarının çaresine bakmak için en doğru siyasî yolun hangisi olduğu konusunda münakaşalara giriştiler. Osmanlı Devletini başı ve gövdesiyle ortadan kaldırma girişiminin, Türklüğün toptan imhasının adım adım yaklaştığı günlerde, gerek yurtdışında gerek İstanbul’da bir araya gelerek yoğun fikir mesaisi gösteren münevverler devlet-i ebed müddet olmaksızın milletin yaşatılamayacağını anladılar” diyor.
İçinde Kürtlerin de bulunduğu Türkler, geçen yüzyıla Türk olduklarını idrak ile girdiler ama içinde bulunduğumuz yüzyıl başında, Türklükle kavgası olan bir parti iktidar oldu! Şimdi de devleti kuran partide Türklük aleyhinde sesler çıkıyor! Türklerin çoğunluğu, tehdidi henüz algılamış değildir!

***

 Bugün de Türklüğün imhası için ayrılık fitnesi geliştiriliyor. Öyle ki geçtiğimiz Cuma günü Cizre’deki “sivil itaatsizlik” eylemi çerçevesinde kılınan Cuma namazında, emekli imam İbrahim Çeter, Rusya Federasyonu’nun dağılma döneminde 12 Türk devletinin bağımsızlığını kazandığını öne sürerek “Bu bağımsızlıklarını kazanırken hiç bir insanın kılına zarar gelmedi, kan dökülmedi, asimilasyon politikası yürütülmeden özgürlüklerine kavuştular. Ama Türkiye bunun tam tersini yapıyor. Yurttaşların özgürlüklerini ellerinden almak için her türlü yolu deniyor. Herkesin kendi dilinde, dini inançlarını kendi ana dillerinde yerine getirmesi gerektiğini, asimilasyon ve ırkçı politikalara yer olmadığını Kur’an-ı Kerim de söylüyor” diye Allah’ın kitabını da fitnesine malzeme yaptı. 
İmam açıkça, “Türkiye de Sovyetler gibi dağılıyor. Bu dağılmayı sağlayan ayrılıkçı güçlere, yani terör örgütüne askeri operasyonlar yaparak niçin kan döküyorsunuz?” demiş oluyor!
Bir defa Sovyetlerden bağımsızlık kazananlar, önceden de bağımsız devletti zaten! Bağımsızlıklarına Rus Çarlığı veya Sovyetler son vermişti. Sovyetlerin dağılması ile gasp edilmiş haklarını kazanmış oldular. Kürtler ise Selçuklu, Osmanlı veya Türkiye çatısı altında bağımsızdı. 
İkinci olarak “Hz. Muhammed’in kurduğu devletin resmi dili Arapça değil miydi?” diye sorulsa ne cevap verecek acaba bu imam? Müslümanların fethettiği her yerde resmi eğitim dili Arapça olmuyor muydu? Hatta Kürtlerin yaşadığı yerlerde de eğitim dili Arapça değil miydi? Kürtçe namaz mı vardı?

***
Dergide Nevzat Kösoğlu, Ziya Gökalp’ı çocukluğundan itibaren incelemiş:
 “Babası Tevfik Efendi bir gün ona Namık Kemal’in öldüğünü söyler. ’Sizin en büyük hocanız ve milletin de en büyük adamı’ dediği şairin hikâyesini dokunaklı bir dille anlatır. ‘İşte, sen bu adamın arkasından gideceksin! Onun gibi vatanperver, onun kadar hürriyetperver olacaksın!’ der.” 
Kösoğlu, “Gökalp’ın; Babam bu sözlerinden bir sene kadar sonra vefat etti. Fakat bu sözler, mukaddes bir vasiyetname mahiyetinde olarak, ruhumda celî yazılarla işlenmiş kaldı” sözlerine de yer veriyor.
Demek ki ileride milletin birliğini sağlayacak Gökalp gibi adamlar, önlerinde Namık Kemal gibi bir örnek şahsiyet olursa yetişiyor. Kimileri de kendilerine Abdullah İbni Sebe gibi Allah’ın ayetlerini çarpıtanları örnek alıyor.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Bahçeli’nin ‘vahim’ değerlendirmesi!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin,  “Bazı dava süreçleri kapsamında Fethullah Gülen cemaati etrafındaki tartışmalar”  hakkında yaptığı açıklama, medyanın gündeminde yeteri kadar yer almadı. Fethullah Gülen’in avukatının açıklamasına yer verildi ve Zaman gazetesi dışında konuyla ilgili yayın yapan gazete çıkmadı.

***
Bence Bahçeli’nin açıklaması, sadece cemaatin değil Türkiye’nin geleceği için hayati  derecede önemliydi.
Zaman gazetesi ve yazarları, açıklamanın,  “cemaatin faaliyetlerini durdurduğunu veya askıya aldığını açıklamasının yerinde ve yararlı olabileceği akla gelmektedir” bölümünü eleştirerek  “Türk okullarını kapatalım mı? İstiklal Marşı’nı söyletmeyelim mi? Türkçe olimpiyatlarını iptal mi edelim?”  gibi ifadeler kullandı ve geçmişte MHP’de veya Ülkü Ocakları’nda bulunmuş bazı kişilerin tepkilerine yer verdi. Ayrıca Türkeş’in Fethullah Gülen ile ilgili olumlu sözlerini hatırlattı.
Herkes kabul eder ki Bahçeli böyle önemli bir konuda, siyasi polemik yapacak bir kişi değildir.
Bahçeli sadece  “faaliyetlerinizi durdurun”  demedi ki;  “durum aydınlanana kadar”  dedi. Üstelik  “takdir sizin”  diye de ilave etti! 

***
Bahçeli’nin açıklamasında asıl önemli ifadeler, kırmızı çentik açılarak dikkat çekilen iki paragraftı: 
 “Eğer iddialarda bir hakikat payı varsa, bu durumda şu iki husus akla gelmektedir:
*Fethullah Gülen Hocaefendi yurt dışındadır. Türkiye’deki cemaatin bu konuda bir dahli varsa, Hocaefendi’nin cemaat üzerinde tam olarak etki ve kontrol icra edemediği,  bilgisi ve iradesi dışında bazı unsurların bu işlere karışmış olacağı bir ihtimal olarak karşımızdadır.
*Diğer akla gelen husus ise Türkiye’deki cemaatin başka odaklar tarafından yönlendiriliyor olabileceğidir. Her iki ihtimal de çok vahimdir.”
Bahçeli’nin açıklamasının bu bölümünü algılayıp iki satırla da olsa yazan tek gazeteci Murat Yetkin oldu.
Yetkin,  “Bahçeli, Gülen’e açık çağrıda bulunarak, töhmet altında kalmak istemiyorsa, avukatı ya da gazete yazarları kanalıyla değil bizzat kendisinin çıkıp bir açıklama yapması gerektiğini söyledi”  diye konunun bam teline dokundu.
Gülen, konuya ilgili olarak, yayın organlarından birinde canlı yayına katılsa, gerçek  gazetecilerin sorularına cevap verse fena mı olur?
Bahçeli, Fethullah Gülen’in avukatının verdiği cevabı önemsemedi. Zaten onun istediği, açıklamayı bizzat Fethullah Gülen’in yapmasıydı. Öyle ki Bahçeli, konu ile ilgili sorulara kısa bir cevap verdi ve  “Sayın Fethullah Gülen Bey’in bugünkü Zaman gazetesini görmesini isterim”  dedi.
Bu ifadede, Zaman gazetesindeki yayınların Gülen’in bilgisi dışında yapıldığı, hatta Gülen’in gazeteyi bile görmediği kanaati var!

***

Gerçeklerin ortaya çıkması için bundan başka fikri olan varsa söylemelidir.
Bir defa Bahçeli, açıklamasında  “vahim”  iddialar ortaya koymakla birlikte çok nazik bir dil kullanmaktadır. Ve açıklama, Fethullah Gülen ve ona bağlılık hissedenlerin aleyhinde değildir. Tam aksine Bahçeli, Türkiye’de cemaatin Fethullah Gülen dışındaki odaklar tarafından yönlendirilmesi ihtimali üzerinde durmakta ve konuya bizzat açıklık getirmesini istemektedir.
Bunda ne kötülük var?
Bahçeli, bu defa siyasi hayatının en doğru tavırlarından birini takınmıştır.
Alparslan Türkeş’in ölüm yıldönümüne denk gelen günlerde, MHP’nin başında bulunan bir kişinin ülke için kritik bir konuda çok dikkatli ve sağduyulu bir açıklama ile doğru yolu göstermesi umut vericidir.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Ya badem bıyıklı diktatörler!

“Tayyip Erdoğan Türkiyesi”nde “İnternet’ten kitap indirmek” eyleminin suç olup olmadığı tartışılırken Amerikan Foreign Policy dergisinin İnternet sitesinde “bıyıklı diktatörler” listesi yapılıyor ve Atatürk, Hitler ve Stalin ile aynı kefeye konuluyor!
Çünkü Amerika’nın derdi Atatürk Türkiyesi ile! Çünkü Amerika’nın derdi Anadolu’yu Hıristiyanlaştırmak, hatta “Hıristiyan Siyonizmi”nin merkezi haline getirmek! Bu yolda en büyük engel olarak Atatürk’ü görüyorlar ve yayınlanmamış kitapları bilgisayarlardan silen, Hıristiyan misyonerliğine karşı bilimsel mücadele veren bilim adamlarının evini basan şimdiki Türkiye’nin badem bıyıklı diktatörlerini destekliyorlar!
Çünkü 31 Ocak 1896 tarihinde Amerikan Kongresi’nin aldığı gizli karara göre Türkiye’yi  “Uluslararası Hıristiyan Komitesi”nin seçeceği bir komisyon yönetecekti. Hıristiyan bir yönetici Türkiye’nin başkanı olarak seçilecekti. Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri olarak kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adı altında toplanması sağlanacaktı.
İşte Atatürk, Türk Milleti’ni seferber ederek bu projeyi çöpe attı! Bugünkü Amerikan yönetimi, Türkiye’deki işbirlikçileri ile birlikte işte bu projeyi güncellemeye çalışıyor ama karşılarına yüz binlerce Atatürk çıkıyor! Onun için Atatürk’e tahammül edemiyorlar, çıldırıyorlar.

***

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, dergiye gönderdiği mektupta “Hiç şüphesiz, ABD halkı da eğer kurucuları ve çağdaş liderleri fiziksel görünümlerine bakılarak benzer bir grubun arasına konulsaydı aynı tepkiyi gösterirdi” ifadesini kullandı.
Foreign Policy editörleri, ABD’nin kurucularının görünümünü hatırladıkça, ilk başkanlardan sakallı Abraham Lincoln’ü düşündükçe, herhalde Atatürk’ün fotoğraflarına bakarken aşağılık kompleksine kapılıyor!
Çünkü Atatürk, Dede Korkut destanlarında tarif edilen nitelikte, gelmiş geçmiş bütün sinema
***

Amerika’nın Atatürk Türkiye’sini parçalamak için kışkırttığı  adamlar, Atatürk Türkiyesi’nin eseri olan ilkokul andını da ortadan kaldırmak istiyor. Çünkü o ilkokul andı, bu topraklarda yaşayan insanları tek bir millet yapan felsefenin ürünüdür.
Ama bütün kadrolarını değiştirdikleri Danıştay, buna rağmen açılan davayı reddetti ve  “Türk kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olup, aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir. Nitekim Anayasamızda bu hususun vurgulanması bakımından, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin herhangi bir ayırıma tabi tutulmaksızın Türk olduğu belirtilmiştir” dedi.
Kararda, Anayasa’nın başlangıç ilkelerindeki “Hiç bir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği” ilkeleri de hatırlatıldı.
İşte Amerikalıların, “dinlerarası diyalog” diye diye Hıristiyanlaşanların ve AKP’de, CHP’de veya BDP’de kozalarını kurmuş etnik rkçıların tahammül edemediği bu ilkelerdir. 
Yoksa Atatürk’ün bıyıkları bu kadar batmazdı bunlara! 

27 Eylül 2010 Pazartesi

Minareler süngümüz; Cami avluları podyumumuz!

Tayyip Erdoğan, Anayasa değişiklikleri halk oylamasında kabul edildikten hemen sonra yeni bir Anayasa için herkesin çalışmalara başlamasını istedi hatta ABD’deki başkanlık sistemini savunmasıyla bilinen Burhan Kuzu’ya alenen talimat bile verdi.
Erdoğan, ısrarla Yeni Anayasa’yı genel seçimlerden sonra oluşacak parlamentonun yapabileceğini söylerken, Kemal Kılıçdaroğlu, “Elimizi tutan mı var, hemen yapalım” diye cevap verdi ve dokunulmazlıkların yeniden düzenlenmesi ve seçim barajının düşürülmesi ile ilgili Anayasa maddelerinin hemen değiştirilebileceğini söyledi. Bu iki konudan rahatsız olan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu samimiyetsiz bulduğunu ifade edince, o da “Gerekçen nedir?” diye sordu.
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu TESK Genel Kurulu’nda aynı odada buluştu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na “Başörtü meselesini devamlı dillendirdiniz, söylediniz. Bugünden tezi yok hemen adımı atalım. Hemen ekipleri kuralım, çalışmaya başlayalım” dediğini açıkladı. 

10 Ağustos 2010 Salı

Erdoğan’ın gizli ortakları!

Tayyip Erdoğan, gerçekle hiç ilgisi olmadığı halde, hayır kampanyasında, CHP ve MHP’yi BDP ile birlikte hareket etmekle suçluyor. Hatta bu üç parti için  “ruh üçüzleri” diyor. Devlet Bahçeli kendisine cevap verdiği halde aynı teraneyi tekrarlıyor. Bahçeli, “evet diyenleri niçin saymıyorsun?” diye sorduktan sonra “Referandumun evetçileri İmralı, Barzani, Hoca Efendi ile ABD” demişti.
Yeniçağ’ın karikatüristi Emre Ulaş ise 8 Ağustos günü, Tayyip Erdoğan’a, terfi edecek general adaylarını söyletmişti: “Mümtazer Paşa, Çandar Paşa, Karaali Paşa ve Burundelenli Ergun Paşa.” MHP eski genel sekreter yardımcısı Naci Memiş, bu konu üzerinde yeterince durulmadığını, özellikle Habur’daki rezaletin unutturulduğunu, referandumdan evet çıkarsa, Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’nın temel ilkelerini de değiştirmeye kalkışacağını, BDP’nin daha şimdiden, AKP’nin ABD kaynaklı Kürt açılımının meydana getirdiği iklimde, ayrı bayrak açmaktan bahsettiğini, sadece bu olayın bile AKP ile BDP arasındaki işbirliğini sergilemeye yeteceğini ancak muhalefetin bu konuyu değerlendirmek yerine Erdoğan ile basit polemiklere girdiğini söylüyor.
* * * 

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Kenan Evren’den Baydemir’e derin devlet operasyonu!

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Tunceli’de “Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan olacak. TBMM devam edecektir. İstiklal Marşı, Türkiye’de okunmaya devam edecektir. Buna hiçbir itiraz yok Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya devam edecektir. Buna da hiçbir itirazımız yok ama bununla birlikte her bölgede bölgesel parlamento olacaktır. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla sarı kırmızı yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur” diye bir konuşma yaptı.
Baydemir’in bu konuşması, daha önce Kenan Evren’in seslendirdiği, “Bavyera’da üç bayrak gördüm. Nedir diye sordum, ‘AB bayrağı, Almanya bayrağı ve Bavyera bayrağı’ dediler. Biz, bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye’yi 8 eyalet olarak planlamıştık. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir” görüşleriyle yüzde yüz paralellik arz etmektedir.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

AKP’nin son kozu: Ülkücüler üzerinden kadınları dolandırmak!

arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, 12 Eylül sonrası idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun annesine yazdığı son mektubu okurken ağlar gibi yaptı, böylece ne kadar duygulandığını göstermeye çalıştı. Aslında onun hedefi, siyasi bilince sahip ülkücüler değil, bu yapmacık tavırlardan birkaç saniye sonra kendisinin de söylediği gibi “kadınlar”ın referandumda “evet” oyu kullanmasıdır.
Kısacası Erdoğan, kadınların bilinçaltına hitap edecek bir oyun kurguladı ve rolünü iyi oynadı!

***

Erdoğan, Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektubunu okurken bir cümleyi atladı. Okurlarımızdan Kaan Gümüşel atlanan bölümü hatırlattı. Tayyip Erdoğan, mektuptaki ifadelerden, sadece “Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır” sözünü okumadı!
Gümüşel diyor ki “Acaba bunun sebebi, Erdoğan’ın Türk Milliyetçiliğine olan yaklaşımı mı yoksa Kürt kökenli  vatandaşların oyunu kaybetmekten korkması mı?”
Bir defa Erdoğan, Türk kavramını millet adı olarak kabul etmiyor, yerine BDP’nin talep ettiği ve en son grup konuşmasında Gülten Kışanak’ın da kullandığı gibi “Türkiyeli” kimliğini getirmek istiyor.
Hatta TESEV’in son raporunda olduğu gibi Türk lafzını Anayasa’dan, kanunlardan, okullardan tamamen çıkarmak istiyorlar.