Oray EĞİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oray EĞİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Radikal için kaçınılmaz son

10 Ağustos 2011 Çarşamba
Elbette üzücü ama kaçınılmaz bir son değil mi: Radikal'in ciddi ciddi kapatılma ihtimali konuşuluyor bugünlerde. Geçen hafta 'haber beklemez' diye bu dedikoduyu twitter'da paylaştım, ardından başka gelişmeler oldu. Yüzde 25 küçülme, hatta Radikal'in iPad gazetesi olarak hayatına devam edebilme olasılığı vs...
Rupert Murdoch'ın milyonlarca dolar yatırım yapmasına rağmen bir türlü kendinden bahsettiremeyen 'The Daily' gazetesinin hali ortadayken Radikal'in de iPad'de pek uzun ömürlü olmayacağını söyleyebiliriz. Birileri bu sevdadan vazgeçsin.

2 Ağustos 2011 Salı

Kahramanlık devri bitti, hayırlı olsun

03 Ağustos 2011 Çarşamba


Mustafa Kemal, Selanik'te değil de Diyarbakır'da doğsaydı... Soyadı olarak da Atatürk değil Atakürt verilseydi tarihimiz nasıl değişirdi... Ahmet Altan'ın bu fantezisi Milliyet gazetesinde yayımlandığında yer yerinden oynamıştı. Santral kilitlenmiş, laik-milliyetçi okurlar ayaklanmış, gazete içinden de Patronlar Katı'na ulaşacak kadar yoğun eleştiri almıştı.
Sonunda mecburen Ahmet Altan yukarıdan gelen talimatla kovuldu.
Milliyet o günlerde ilk kez dinamizm kazanıyor, kendinden konuşturuyor, yepyeni bir çehreye bürünüyordu. Dönemin Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Güldemir'in ilk hamlelerinden biri de Ahmet Altan'ın transferiydi.

12 Temmuz 2011 Salı

İbrahim Akın için birkaç vuruş

13 Temmuz 2011 Çarşamba
Hayatımın azımsanmayacak bir bölümünü genç futbolcuların öykülerini yazma peşinde geçirdim. Sonra gün geldi, bu işin artık heyecan vermeyeceğini düşündüm. Başka heyecanlar, başka arayışlar peşine düştüm. Kendi kendimi de 'Artık öyküsü ilginç gelen futbolcu yok' diye avuttum.
Aynı şekilde futbola olan ilgim de yok olma derecesinde azaldı. Mehmet Ağar'ın şeref tribününde ağırlandığı, futbolcuların Sedat Peker'in hediyesi kol saatleriyle, arabalarla dolaştığı bir dünya kaldırabileceğimden daha kirli göründü gözüme.

30 Haziran 2011 Perşembe

Vicdanım o kadar rahat ki

Kürt kökenli milletvekilleri SHP sayesinde Meclis'e girdiğinde Türkiye'den çok uzaktaydım. Çocuktum. Laik ve Cumhuriyetçi değerlerle büyümüş, 'Apo bir bebek katilidir' ve 'Kürtler öcüdür' ezberleri öğretilmiş biri olarak o zamanlar 'Ne işleri var Meclis'te' diyordum.
O yemin törenini bir o zaman izledim, bir de dün.
Zamanla algılar değişiyor, büyüyoruz, dünyaya bakışımız da bundan nasibini alıyor.
Belleğimde kalan görüntülerle üzerinden zaman geçtikten sonra izlediğim aynı töreni algılama biçimim de değişti. Çok çocuksu ve utanç verici milliyetçilik duygularım olayların akışını net bir şekilde görmemi engellemiş.

23 Haziran 2011 Perşembe

Neden bizde yakışıklı gazeteci yok

Geçenlerde okudum, 'Page One' belgeselini izleyen bir sürü kişi New York Times'daki tanıdıklarına Tim Arango'nun telefonun numarasını sormuş. Tim Arango gazetenin Bağdat temsilcisi. Times'ın hikayesini anlatan belgeselde onu medya servisinde çalışırken görüyoruz. Belgeselin gelişimi içinde yeni bir göreve talip olmasına, Bağdat'a atanmasına, hatta veda partisine de tanık oluyoruz.
Belgeselin de jönü olur mu, demeyin. Arango bir anda aradan sıyrılıyor. Belli ki iyi bir gazeteci. Ama bir başka özelliği daha var: Çok yakışıklı. Öyle böyle de değil, Rob Lowe gibi bir adamdan bahsediyorum.
Belgeseli izlerken karamsarlığa kapıldım. Ne yalan söyleyeyim, bugüne kadar yazılı basın 'çirkin çocukların' da yaşama alanıydı. Karnında mükemmel kası olmayan, kolunun kalınlığı belli bir santimetrenin altında kalan bizim gibi çocuklara da sahneye çıkma fırsatı veren tek yerdi gazeteler.
Hele hele imzalarda genellikle fotoğraf kullanılmayan Amerikan basınında okur hiç tanımadığı isimlerle fiziksel önyargılar söz konusu olmadan iletişim kurabiliyordu.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Şu 'Ahmet ve Nedim' söylemi

Ezgi Başaran seçimin hemen öncesinde kendi hayatıyla Türkiye'nin gerçekliği arasında sıkışmış olanların ruh halini anlatan çok güzel bir yazı yazdı. Kendi gettosunu tarif ederken, bu 'adanın' hasletlerinden birinin de 'Ahmet ve Nedim'i unutmama vefası gösteren' insanlardan oluştuğundan bahsediyordu.
Ezgi arkadaşım, hemen bir mesaj attım: '66 gazeteci hapiste, sen bir tek Ahmet ve Nedim'i mi unutmuyorsun' diye.
Elbette Ezgi sadece meslektaşlarımız ve arkadaşlarımız arasından Ahmet Şık ve Nedim Şener'in özgür kalmasını istemiyordu. Simgeleştirilen bu iki isim üzerinden bütün gazetecileri hatırlıyordu, bu konudaki iyi niyetine inanıyorum.
Ama ne yazık ki o da medyadaki yaygın bir psikolojik tuzağa düşmüş farkında olmadan.
Medya öyle yanlış bir yayıncılık yaptı ki, adeta tutuklu gazeteciler sadece Ahmet'le Nedim'miş gibi bir algı oluştu.
Herkes Ezgi gibi yakın arkadaşım değil, herkese teker teker mesaj atmak da imkansız. Ne yazık ki bu yaygın söylem aynı zamanda yanıltıcı da...
İnsanlar tutukluluğu protesto etmek için sokaklara dökülüyor, bu haberler medyaya 'Ahmet ve Nedim için yürüdüler' diye yansıyor. Halbuki fotoğraflara bakıyorsunuz, başka gazeteciler için pankart taşıyan, slogan atanlar da var.
Köşe yazarları da ne zaman bu tutukluluğu eleştirecek olsalar hemen Nedim ve Ahmet'i ayrıştırıyorlar.
Adeta o ikisi 'iyi çocuk' içerideki diğer 64 isim 'kötü çocuk'.
Bu öyle bir medya yönlendirmesi ki, Ezgi Başaran gibi iyi niyetli gazeteciler bile etkide kalabiliyor.
Biz bir ilke mücadelesi için mi gazetecilerin tutuklanmasına karşı çıkıyoruz yoksa sadece tanıdığımız arkadaşlarımız için mi özgürlük istiyoruz?
Medyanın bu konuda kafası karışık. Kafası karışık olduğu gibi bu kadar hayati bir konuda da ilkelere göre değil, şahsi kriterlere göre karar veriyor.
Mesela medyanın algısına göre Soner Yalçın ve odatv.com'daki diğer arkadaşlarımız 'kötü çocuk' çünkü yapılan agresif gazetecilik kimilerinin canını yakmış: Konu bu kadar basit.
Peki ya Azadiya Welat gazetesinin muhabirleri, çalışanları? Aydınlık'ın yazarları? Diyarbakır'daki Gün TV'nin Genel Yayın Yönetmeni? Atılım gazetesi, Özgür Radyo? Yürüyüş dergisi, RED dergisi yazarları?
Bu isimler hiç medyatik olmadıkları için zaten adları dahi anılmıyor. Ama beğenin beğenmeyin, tanıyın tanımayın, onlar da meslektaşlarımız.
Nedim ve Ahmet'im simgeleştirilmesi kuşkusuz Silivri Cezaevi'nde 100 günü aşkın haksız yere yatan iki gazeteciye moral veriyordur. Ama aynı şekilde geriye kalan 64 gazetecinin onurunu kırdığına eminim. Bunu 'çifte standart' olarak yorumlamaktan başka seçenekleri var mı?
Sadece Nedim ve Ahmet serbest bırakılırsa medya bu meseleyi de unutmuş, gazetecilerin özgürlüğü meselesi de kapanmış mı olacak?
'Nedim ve Ahmet'e özgürlük' söyleminin yerini 'Tutuklu gazetecilere' bırakmasını umuyorum.
Bir davetiyenin anlamı
Seçimden önce hiç beklemediğim bir telefon aldım. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan arayıp bu seneki 'Türkçe Olimpiyatları'na davet ediyorlardı. En son altı-yedi sene önce böyle bir davet gelmişti, sonra da bir daha ne arayan oldu ne soran.
Normalde sosyalleşen biri değilim. İlk davet geldiğinde bu yüzden gitmemiştim.
Ama bu sene özellikle katılmak istedim. Ne yazık ki şimdi de Berlin'deyim.
Benim için bu davetiyenin simgesel bir önemi var ama. Üstelik daha Başbakan balkondan 'helalleşme' çağrısı bile yapmadan göndermişler, ben bunu bana uzatılan bir el olarak yorumlarım.
Sonuçta onlar da beni tanıyor, ben de onları... Bu saatten sonra iki tarafın da birbirinden çıkarı yok.
Peki bu davetiyeye neden anlam yüklüyorum?
Bakın, son beş-altı yılda Türkiye her alanda çok gerildi, her türlü diyalog karşılıklı koptu. Cemaat de bundan nasibini aldı kuşkusuz. Onlar bizi, biz onları ötekileştirdik, bir aşamada da iş tartışmadan çıkıp saf tutmaya kadar vardı.
Bu kutuplaşma giderek karşılıklı düşmanlığa kadar vardı, tehlikeli bir noktaya gelmeye başladı. Ve bu süreç kimse için iyi olmadı.
Ben bana uzatılan elin kıymetini biliyorum. Bunu kopan diyaloğun yeniden inşası için temiz bir sayfa olarak yorumluyorum. Bu diyalog çabasının benimle sınırlı kalmayacağını da ümit ediyorum. Aynı elin her kesime uzanmasını diliyorum.
Tam da bu yüzden, o uzatılan ele karşılık vermek için gitmek isterdim Türkçe Olimpiyatları'na.
Berlin sit-com'u
Ertuğrul Özkök her zamanki gibi rahat, keyfi yerinde. Bu aralar hiç durmuyor. Daha yeni Dünya Editörler Forumu'nun toplantısı için Kopenhag'daydı. Yarın Londra'ya Rupert Murdoch'ın yaz davetine gidiyor. Şimdi Berlin'deyiz. Hiç seçim analizi yapma derdinde değil. Mükemmel bir konser izliyoruz. Hayatımızda ilk kez bir seyahati aylar öncesinden planlayıp hayata geçirdiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz.
Özkök dersini çok iyi çalışmış, bütün dergilerden Kings of Leon'la ilgili bilgileri toplamış.
'Konser sonrasında bütün üyeler ayrı arabalarla ayrılıyormuş' diyor, 'Tennessee'de büyüdükleri için viskisiz yapamıyorlar, konserden sonra birer litre viski oluyormuş arabalarında.'
Kanat Atkaya hemen Zoo istasyonuna yakın plakçıya girme derdinde aslında. Girecek ve onu orada bırakacağız. Konser konusunda en tecrübelimiz o. Oturduğumuz yere göre ses nasıl gelir, konserden hangi anda çıkılır, hangi şarkıyı ne zaman söylerler gibi konular ondan soruluyor.
'Bis'ten hemen sonra 'Use Somebody'yi çalıyorlar, ardından bir şarkı daha var, son şarkı sırasında çıkabiliriz' diyor Olimpiyat Stadı'nın hemen arkasındaki on binlerce kalabalığı görünce.
Buluşma yerimiz Berlin'in en iyi lokantası Adnan.
Adnan Oral'ın İtalyan'ı zaten efsane, Adnan'ın kendisi de bir Berlin kahramanı. Ku'damm'da yürürken Adnan herkesle selamlaşıyor, herkesi tanıyor, bizi tanıştırıyor. Bu sosyalleşmeyi bir tek Mustafa Sarıgül'de gördüm.
Bir makarna yaptırıyor bize, böyle bir lezzet olamaz. Tabii torpilliyiz, beyaz trüf mantarını biraz bonkörce rendeliyor...
Kings of Leon'u dinlemişiz, keyfimiz yerinde, Newton Bar'a doğru gidiyoruz.
'Bak işte şimdi gönül rahatlığıyla yazabilirsin' diyor Özkök, 'Hanut değil alınteri diye.'
Bir gün ara
Okyanus Ötesi'ne gidiyorum. Berlin'de 'sitcom gazeteciliğinden' Amerika'ya Sedat Ergin gazeteciliğine... Brookings Institute'da Türkiye seçimleri üzerine bir konferans var... Yarın yoldayım, pazartesi görüşmek üzere.

Mağrura ve mağdura çağrı

15 Haziran 2011 Çarşamba
- Ey CHP seçmeni: Sağdan say yüzde 25, soldan say yine 25. Türkiye sağcı bir ülke işte, bunu kabul et. CHP de patlaya patlaya bu kadar oy patlaması yapabiliyor. Biliyorum, idealindeki Başbakan çok farklı. Kemal Kılıçdaroğlu'na da sonuna kadar inanıyorsun. Enseyi karartma, elinden gelen bir şey yok. Bu rakamla ne yapabilirsin, ona bak.
- Ey Alevi kardeşim: Seçim döneminde çok incindin, küçük düşürüldüğünü hissettin, seçim malzemesi olarak kullanılmak canını yaktı. Yalnız değilsin... Bu ülke böyle. Kendinden olmayanı sevmiyor, korkuyor. 'Bu adam Alevi' denince de 'öcü görmüş' halk ona oyunu basmıyor. Yüzlerce yıllık önyargıları, korkuları yenmek öyle kolay değil işte... Ama durmak yok, önyargıları yıkana kadar devam.
- Ey yandaş gazeteci: Sadece kendine çıkar sağlamak için desteklediğin, hiçbir ilkeye dayanmadan körü körüne biat ettiğin iktidar bir kez daha kazandı. Hayırlı olsun. Zafer sarhoşluğuna kapılma... Bu senin değil, iktidarın zaferidir. Sen dün de kötü gazeteciydin, bugün de. Hiçbir şey değişmedi. Okunmuyorsun, izlenmiyorsun, ciddiye alınmıyorsun zaten. Yüzde 50'ye 0.1 bile katkıda bulunmadın, o yüzden böbürlenme.
- Ey endişeli modern: Evet, son sekiz yılda yaşam tarzına saldırılar konusunda haklı endişelerin vardı. Bu kaygılarını destekleyecek Tophane olayları, kırmızı sokaklar, hızlı muhafazakarlaşma. Senin hassasiyetlerin toplumunkilerle örtüşmüyor ne yazık ki, bunu gör. 'Yaşam tarzını' maalesef her istediğin yerde istediğin gibi sürdüremeyeceksin, ama kendine ait bir alanın da olacak. 'Ne yapayım, buna razı olayım mı' diyorsun... Ama Türkiye böyle bir ülke işte...
- Ey hayalci arkadaş: 'Türkiye bir Ortadoğu ülkesi olacak' diyorum, 'Keşke Norveç olsaydı, daha güzel olurdu, neden bunu savunmuyorsun' diyorsun. Aptal değilim, tabii ki bana kalsa Norveç olmayı seçerim. Ama hayal kurmaktan epey önce vazgeçtim. Ömrüm boyunca hayallerle, yanılsamalarla yaşadım, ama artık kendimi zorla kış uykusundan uyandırdım. Bizim hayaller tutmuyor bu ülkede işte... Sen de gör-, hiçbir zaman Norveç olamayacağız. Ama Ortadoğu'da diğerlerinden daha iyi, daha ileri, daha açık bir ülke olalım diye uğraşalım bari.
- Ey komplocu kafa: Seçmen sayısındaki artış dedin, meraklandık. Basılmış fazla oy pusulaları dedin, endişe ettik. Apartmanda oturmayanlara seçmen kağıtları geliyor dedin, kıllandık. Ama sonunda 10 milyon fark attı iktidar partisi. Senin komplon nerede, 10 milyonluk oy farkı nerede... Hadi bütün bu komplolar doğru, hadi oyların seçiminde aksaklık yaşandı... 21 milyon oy almışlar; hangi komplo bu kadar başarılıdır? Bırakalım bunları... Türkiye böyle bir ülke, sandıktan da bu sonuç çıktı, kabullenelim.
- Ey hayal kırıklığı içindekiler: Kusurlarına, aksaklıklarına rağmen demokrasi böyle bir şey işte. Halkın çoğunluğu bir partiyi seçiyorsa buna sadece saygı duyabilirsin. Bugün galip gelenler, dün mağluptu. Bugün senin hissettiğin hayal kırıklığını, dün de onlar yaşıyordu. Bugün onlar kazandı, dün sen kaybettin. Tek bir şey yapabilirsin: Seni ezmemeleri, yok etmemeleri için uğraşabilirsin. Kutuplaşmak, yabancılaşmak, 'Onlar bizim düşmanımız' diye görmek yerine elini uzatabilirsin. Dinleyebilirsin. Anlatabilirsin. Beyhude bir çaba olsa da ikna etmeye çalışabilirsin. Türkiye böyle bir ülke işte... Hem, geçmişte bunları yapmadın da ne oldu?
- Ey kriz beklentisi içinde olanlar: Umudunu dış faktörlere bağlama... 'Amerika bu adamları istese götürür' diye umutlanma. Amerika'nın kendine hayrı yok. 'Yabancı sermaye parayı çeker, ekonomik kriz çıkar' diye düşünme. Hem o ekonomik kriz çıksın diye dua etmek nedir? Gelip seni de vuracağını göremiyor musun? Dahası, Batılı senden farklı olarak pragmatik bakar: Oyların yüzde 50'sini almış bir iktidarın altındaki herhangi bir ülke dışarıya istikrar görüntüsü verir. Adam neden durup dururken yatırımını çeksin?
- Ey otoriter kafa: Üç kere kazandık, artık biz galibiz, ne istersek o olur, istersek heykel yıktırırız, istersek kitap yakarız diye bakma... Bütün bunları 'ergenlik hastalıkları' olarak görmeyi öğren. Başbakan bile 'Helalleşme' istedi işte. Bu ergen hastalıklarının senden götürdüklerine bak: Sana tahammülü olmayana bile tahammül et, sana 'Bidon kafa' diyenin bile yaşam hakkını savun, sana düşman olana bile dost olmaya bak. Hem artık üç dönem galip olmanın bir özgüveni, bunun bir rahatlaması gerekmiyor mu? Merak etme, attığın adım karşılıksız kalmaz.
- Ey fanatik okur: Köşe yazarının görevi biraz da senin keyfini kaçırmak, ezberini bozmaktır. Böyleyizdir biz, dün kötü dediğimize bugün iyi deriz. 'Gördüğümüzü yazmak' üzerine programlanmış beynimiz, nasıl değiştirelim. Dün bize küfredenler bugün alkışlar, dün alkış tutanlar küfreder. Sen fanatik olmaya devam et. Halbuki 'Ne İsa'ya ne Musa'ya' kıyılarında, kimseye yaranmadan geçirilecek huzurlu bir hayat vardır bizler için. Her güne Groucho Marx'ın sözüyle başlarım: 'Beni üye kabul eden hiçbir kulübe üye olmam.'
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Seçim sonrası uzlaşma
Öyle anlaşılıyor ki gazetelerimiz, bu medya yapısı ancak 'sınırlı itirazı' taşıyabilecek bundan böyle.
Kutuplaşma Türkiye'yi son dokuz yılda hiç iyi olmayan bir noktaya getirdi. Nasıl ki muhalif yazarlar 'AKP ne yaparsa kötüdür' tuzağına düştü, Adalet ve Kalkınma Partililer de 'Bunlar bizi asla dinlemez, bunlar asla ikna olmaz, hepsi at gözlükleriyle bakıyor' diye bakmaya başladılar gazetecilere.
Bir de küçük düştüklerini, onurlarının incindiklerini, küçümsendiklerini düşündüler.
Bu 'ara yolu' bulmamız kaçınılmaz.
Öncelikle iktidara hoşlarına gitmese de gazeteciliğin bu olduğunu göstermemiz gerekiyor. Kuvvetli iktidarların eleştirel yoruma her zaman daha fazla ihtiyaçları olduğunu anlatmamız şart.
Eğer kendilerinden 'AK Parti' diye bahsetmemizi istiyorlarsa, öyle bahsedelim mesela.
Eğer icraatlarını övmemizi istiyorlarsa ve kafamıza yatıyorsa, eskisi gibi görmezden gelmek yerine övmekten çekinmeyelim.
Bunun adı 'taviz' ya da 'dönmek' değil benim için, sadece bir uzlaşı.
Eğer bir karşılığı olmazsa da ne yapalım, kaybedecek bir şeyimiz yok zaten. En azından uzlaşmayı deneyen, elini uzatan taraf biz oluruz.
Buna ancak namertlik denir
Fehmi Koru yine kolonyayı fazla kaçırmış, dün diyor ki: 'Aynen basında 12 Eylül 1980'in ertesi sabahı gibi oldu, o zaman da birden darbeye destek yazıları başlamıştı.'
Bu benzetmeye alınacak bir kişi biliyorum ben. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan...
Fehmi Koru'nun yaptığı bu münasebetsizliği affetmez o... Yüzde 50'yle, sandıktan iktidara gelmiş bir iktidarla 12 Eylül 1980 askeri darbesini kıyaslamak...
Buna ancak 'namertlik' denir.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Türkiye'nin seçimi, insanların seçimi

13 Haziran 2011
l Öncelikle hiçbir ego patlaması yaşamadan seçim öncesi yazdığım bütün yazılarda çektiğim fotoğrafın doğru çıktığının altını çiziyorum. Bana küfredenlere duyururum. Köşe yazarlarının kendi mahallelerine bakarak yanılmalarına yine tanık olduk. CHP seçmeninin sadece miting meydanlarına, sosyal medyaya bakarak projeksiyon yapmalarına da. Sürpriz beklemiyordum: Sadece Burhan Ayeri'ye özür borcum var. MHP barajı geçti.

l CHP'de Gürsel Tekin acilen istifa etmelidir. Genel Başkan yardımcılığının altında ezildi. Hani '1 puan gerideydi' CHP? Sadece CHP'yi değil, siyaseti bırakmalıdır.

l Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi hayatı 'de facto' bitmiştir. CHP'de bundan böyle kaos hakim olacak. Kılıçdaroğlu'nun bütün iyi niyetine, kişisel başarısına inanıyorum ve hakkını teslim ediyorum. Ama 'cehennem buz tutana kadar' Türkiye'de karşılık bulması imkansızdır. Alevifobi her zaman baskın gelecektir ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu yutacaktır. Mitinglerde 'Bu adam Alevi' söylemi karşılığını buldu, referandumda 'Dedeler yargıyı ele geçirdi' söyleminin etkili olduğu gibi. Kılıçdaroğlu mecburen koltuğunu Sünni bir adaya teslim etmek zorunda kalacaktır.

l Kıyılarda yeni CHP söylemi ters tepti. Özerkliğe vurgu ters tepti. Laiklik ve Atatürk'ten bahsetmek ters tepti. 'Melih Aşık-Yılmaz Özdil okuru' olan CHP seçmeni ne kadar kuvvetli olduğunu gösterdi. CHP'nin belli bir oranda seçmeninin 'baraj korkusu' yüzünden MHP'ye kaydığı aşikardır.

l Basına, entelijansiyaya, akademisyenlere 'güzel görünme' kaygısı içindeki CHP gerçek seçmeninin tepkisini çekmiştir. 'Medya gazı' ve patlayan flaşların baş döndürmesinin tipik hasarları CHP'de görünmüştür.

l Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 'kıyılardaki' başarısının en büyük sorumlusu beceriksiz CHP belediyeleridir. İzmir'e büyük hizmet olarak hayvanat bahçesi yapan Aziz Kocaoğlu ya gitsin o hayvanat bahçesinin müdürü olsun ya da geldiği beyaz eşya bayiine geri dönsün. Büyükşehir yönetmek taksitle buzdolabı satmaya, senet yapmaya benzemiyor. Antalya'da da Mustafa Akaydın'ı halk sevmedi, sevmeyecek. Bu adayları Deniz Baykal seçmiştir. Aynı şekilde Antalya'da yaşanan hezimet de Deniz Baykal'ın Türk seçmeninde artık hiçbir karşılığının olmadığının kanıtıdır.

l Sandık gösterdi ki Türkiye'nin genelinde itirazlara, Başbakan Erdoğan'ın söyleminden hoşnutsuzluğa rağmen 'Adamlar çalışıyor ama' inancı 'Bu CHP gelse hiçbir şey yapamaz' önyargısını yine yenmiştir. CHP'nin 'bir şey yapamama' algısı suların akmadığı Sözen İstanbul'undan beri bir türlü değişememiştir. Duble yollar galip gelmiştir.

l Türkiye sağcı bir ülkedir. Muhafazakardır. Sünni İslam'ı her şeyin üstündedir. Bu gerçekler hiçbir zaman değişmeyecektir.

l Başbakan Erdoğan Türkiye'nin lideridir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasi figürlerinden biridir. Bu başarı sadece alkışlanabilir: İnsanları ikna etme gücü, başarısının eşdeğeri yoktur. Ona meydan okuyacak bir tek güç bile kalmamıştır. Kabullenelim.

l Adalet ve Kalkınma Partisi, referandum sonucunda ortaya çıkan 'kırmızı şehirler-mavi şehirler' ayrımını, Türkiye'nin fiilen üçe bölünmesini çalışmalarıyla engellemiştir. Türkiye yeniden tek bir ülkedir, lideri Erdoğan da Türkiye'nin artık her şehrinden oy almıştır. Kıyılar-İç Anadolu ayrımı tarihe karışmıştır.

l Bu seçim sonucu Başbakan Erdoğan'ın en az 2023'e kadar (belki de daha fazla) Türkiye'nin lideri (ya Başkan ya Başbakan) olacağını tescillemiştir. Ortadoğu'da Türkiye'nin liderliği konusunda da hiçbir engel yoktur. Kendi ülkesinde kuvvetli bir lider, dünyada da etkin olur. Türkiye fırsatı iyi kullanırsa bölgesel güç olacak.

l Muhalefet önümüzdeki dört sene boyunca da kendisini toparlayamayacağı için bu kaos Başbakan Erdoğan'a yarayacaktır. Hem CHP'de, hem MHP'de ciddi değişimler söz konusu.

l Yeni anayasa tartışması bir süreliğine ertelenecektir. Milletvekili pazarlıkları yapılacak, 'Fırıldak Kubi' geleneği Meclis'e geri dönecektir. Adalet ve Kalkınma Partisi 330'un altındaki milletvekili sayısıyla uzlaşmaya, diyaloğa mecbur kalacaktır. Bu Türkiye için olumlu bir adımdır kuşkusuz.

l Seçimin galibi milletvekili sayısını artıran Barış ve Demokrasi Partisi'dir. Selahattin Demirtaş, önümüzdeki dönemin en etkili muhalefet lideri olacaktır. Kürt halkının sesi Meclis'te daha gür duyulacaktır.

l Sandıktan çıkan sonuç Türkiye'nin seçimidir. İnsanların seçimidir. Yüzde 50 civarında oy alan bir parti Türkiye'nin de çoğunluğunun onayını almış demektir. Bu sonuca sadece saygı gösterilebilir. Bu ülke 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir' ilkesi üzerine kurulmuştur ve millet bu iradeyi Başbakan Erdoğan ve ekibine vermiştir. Bu sonuçtan memnun olmayanlar da bu sonuçla yaşamayı öğrenmek zorundadır.

l Başbakan Erdoğan'dan da kendisini sevmeyenlere, sevmeyeceklere, kendisine düşman olanlara ve olmaya devam edeceklere karşı asgari saygıyı bekliyorum. Türkiye'nin tamamı onun liderliğini kabul edecektir, o da hepimizin Başbakanı olmalıdır. Ayrık otlarının, sapmaların, sütü bozukların, baldırı çıplakların, yaramaz çocukların, sürüden ayrılanların, 'yıkanmak isteyemeyen çocukların', başını sürekli belaya sokanların, dilinin kemiği olmayanların, namertlerin, vatan hainlerinin de Başbakan'ı olmalıdır.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bu gazeteci neden durup dururken istifa etti

06 Haziran 2011 Pazartesi 03:00
New York Times'a yalan haberler yazdığı ortaya çıkınca gazetenin prestijini yerle bir eden Jayson Blair skandalı patladığında bu şehirdeydim. Gazete, pazar günkü baskısında tam dört sayfa özür yayımlamıştı. Metrolarda, parklarda, restoranlarda insanların birbirlerine gazeteyi gösterip uzun uzun hakkında yorum yaptığına şahit olmuş ve çok heyecanlanmıştım.
Heyecanımın nedeni, 2003'te hala bir gazetenin koca bir şehirdeki gücü, etkisiydi.
Genel Yayın Yönetmeni Howell Raines bütün sorumluluğu üzerine alarak istifa etti, yerine Bill Keller atandı.
Sekiz yıllık Keller dönemi ise geçen hafta bitti. Keller, kendi arzusuyla görevini bıraktı ve birkaç ay önce başladığı köşe yazarlığına yoğunlaşacağını söyledi. İşin ilginci, bir süre önce köşe yazmaya başlayan Keller'ın yazıları epey bir dalga konusu olmuştu...
Keller'ın sekiz yıllık New York Times macerası bol krizli oldu. Blair krizinden sonra enkaz devraldığı yetmiyormuş gibi bir de Judith Miller skandalıyla boğuştu. Haber kaynakları tarafından yanlış yönlendirdiği ortaya çıkan ve kaynaklarını açıklamadığı için 90 güne yakın hapis yatan Judith Miller'ın sözleşmesini feshetme kararını verdi.
Bir başka kriz devletin 'vatanseverlik yasası' adı altında illegal telefon dinlemelerine imza atmasına dair haberdi. Dönemin Başkanı George W. Bush, Times editörünü ve patronunu Oval Ofis'e çağırarak iyi bir ayar verdi, bu haberin yayımlanmamasını istedi. Ama ikisi de geri adım atmadı, sonunda haber yayınlandı, kanunun geçmesi engellendi ve iş Beyaz Saray'ın Keller'ı 'vatan haini' ilan etmesine kadar vardı. Bush döneminde Amerika'da 'ileri demokrasi' vardı malum...
Keller'ın bir başka başağrısı da WikiLeaks belgeleri oldu. Times bu belgeleri yayınladığı için önce Amerikan hükümetinin tepkisini çekti, ardından da bu belgeleri Amerikan hükümetine danışarak bastığı için WikiLeaks sözcüsü Assange'ın.
Libya'da kaçırılan dört Times muhabiri de Keller döneminde atlatılan krizler arasında.
Eski sevgilileri arasında John Kerry ve David Gilmour'ın bulunduğu Keller'ın eşi Emma Gilbey kocasının ailesine daha fazla zaman ayıracak olmasından mutlu; Vanity Fair'in sitesine bir yazı yazmış bu konuda. Son yıllarda dahil oldukları her sosyal etkinlikte Keller'ın gözünün durmaksızın telefonunda olduğunu söylüyor.
New York Times'ın başına bu sefer uzun süre Washington temsilciliği yapan, Keller'ın yardımcılığını yürüten Jill Abramson atandı.
Aslında, Times'ın patronu Arthur Sulzberger Jr'ın aklında üç aday vardı ama Abramson ipi göğüsledi. Bunda kuşkusuz son bir senedir yoğunlaştığı 'dijital medya' araştırmalarının da etkisi var.
Abramson, bir sene önce izne ayrılarak kendisini dijital medya konusunda geliştirmek için araştırmalara başladı. İnternet aboneliği, İnternet'ten para kazanma ve sosyal medya konularına yoğunlaştı.
Aynı dönemde Bill Keller önce Huffington Post'u kötülemeye, twitter'ı da 'Derin düşüncenin ölümü' ilan etmeye başlamıştı. Times yönetimi Keller'ın bu yorumlarının gazetenin dijital stratejisine balta vurduğunu birkaç sefer iletti. Medya editörü, Keller'ın sık sık diğer medya kuruluşları aleyhine yaptırdığı haberlerin bu sektör hakkında haber yapmalarını engellediğini söyledi. Twitter'ı küçümsemek 3.2 milyon takipçisi olan New York Times'ın stratejisiyle de çelişiyordu.
Onca başağrısının arasında Keller bir de kendine yeni bir dijital kriz yaratmıştı.
Abramson'a önce bir twitter hesabı açıldı, sonra Genel Yayın Yönetmenliği'ne atanması da dakika dakika sosyal medyada duyuruldu.
2003'ten farklı olarak bu sefer sokaklar New York
Times'taki 'depremle' sarsılmadı ama sosyal medyada epey etkisi oldu bu değişimin. Blog'lar, İnternet siteleri, twitter, facebook bu değişimin analizleriyle doldu taştı.
Kısacası bu değişim yeni bir dönemin, yeni bir gazetecilik anlayışının da habercisi.

Aktif vatandaş ol
Türk halkı tepkisini sadece sandıkta gösteren, bu açıdan sınırlı demokrasiye yatkın halk. Ama bakıyoruz, aylardır hiç alışmadığımız şekilde herkes sokağa dökülüyor. Öğrenciler, işçiler, sağlık çalışanları... İzmir'den Hopa'ya, Güneydoğu'ya kadar Türkiye'nin dört bir yanında insanlar isyan ediyor.
İstanbul'un Beyaz Türkleri de ellerini taşın altına koymalarıyla bilinmez genelde. Pek çoğu sandığa giden sınırlı demokrasiye yatkın halkı bırakın, oy vermeye bile gitmez. 12 Eylül referandumu için Bodrum-Çeşme'den dönmediler mesela... 22 Temmuz zaten yaz tatiliydi... 12 Haziran'ı göreceğiz.
Ancak bu seçimde alışılmadık bir şekilde Nişantaşı, Cihangir, Gümüşsuyu gibi semtlerde oturan, normalde bu gibi işlerle hiç ilgilenmeyeceğini düşündüğümüz insanlar da sesini duyuruyor, isyan ediyor. Aralarında reklamcıların, televizyoncuların, işadamlarının bulunduğu bir 'hareket' bu.
İşte 'Aktif Vatandaş' diye bir kampanya başladı. Herhangi bir partiden bağımsız bir şekilde, hiçbir ideolojiye sırtını dayamadan insanları oy vermeye çağırıyorlar. Görüşünüz ne olursa olsun gidip en azından sesinizi sandıkta duyurun deniyor. Siz de aktifvatandas.org adresinden dahil olabilirsiniz bu harekete.
Bu işe girişenlerin, televizyon reklamları çekenlerin, sosyal medyayı örgütleyenlerin hiçbir çıkarı, beklentisi yok. Sadece sivil vatandaş olma sorumluluğuyla yapıyorlar bu işi. Bir yerden para kazanmıyor, bir yerden rant toplamıyorlar. 'Bir oyun ne önemi var canım' diyenleri kış uykusundan uyandırmayı amaçlıyorlar.
Bir sürü insan fedakarlık yapıyor, çabalıyor, sokaklara dökülüyor.
12 Haziran seçimlerinin sonucunda ne olur bilmiyorum, büyük bir sürpriz beklemiyorum. Ama en azından sokağın sesi bu sefer Meclis'e daha fazla yansır.

Mustafa Karaalioğlu'na çağrı
BaŞbakan'a yakın olabilir, kendisini defalarca 'yandaş' diye eleştirdiğim de olmuştur ama Mustafa Karaalioğlu hiç değilse gazetecidir. Bir misyoner, bir tetikçi, bir özel yetkili, bir görev adamı değildir. Benim onda edindiğim izlenim şu: Bu iktidara da destek veriyorsa inandığı için veriyor. Başka seçeneği olmadığı için değil.
Dünkü yazısında 'iktidar ve muhalefet'in demokrasinin olmazsa olmazı olduğundan bahsetmiş.
Ancak son yıllarda Türkiye'de muhalefetin düşmanlıkla karıştırıldığını vurgulamış. Belli bir kesimin AKP'ye ve Başbakan'a ne olursa olsun, iyi işler yapsalar da 'düşman olduklarından' şikayet etmiş.
Olabilir; bu Başbakan'da da zaman zaman gözlemlediğimiz bir hissiyat. 'Bu kadar çok şey yapıyorum, neden hala beni sevmiyorlar' diye özetleyebileceğimiz bir ruh hali.
Karaalioğlu'na göre 'düşmanlar' muhatap dahi alınmamalı, Başbakan zaman zaman onlara yanıt veriyormuş, vermemeli.
Sahiden öyle mi?
Demokrasilerde düşmanında var olma hakkı olmalı halbuki. Demokrasi, herkesi ve her şeyi kabul eden bir sistem değil mi? İnsanların saçmalama özgürlükleri olduğu gibi körü körüne düşmanlık yapmaları, nefret etmeleri doğal değil mi?
Demokrasilerde düşmanlığa karşı iki seçeneği var insanın: Ya bunu kabullenmek ya da düşmanlığın nedenini araştırıp insanları aksine ikna etmek.
İktidarın ihmal ettiği nokta da bu işte: Karşı tarafı dinlemek, anlamak, empati kurmak, ikna etmeye çalışmak, ikna olmadığı noktada da, inat etse bile saygı göstermek. 'Neden bana düşmanlar' diye onlarla savaşmak değil.
Epey düşmanı olan biri olarak bu konuda tecrübeliyim.
Karaalioğlu gibi 'iletişim' sektöründe çalışan birinin bunu anlaması, anlatması gerek.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Bu da benim çılgın projem

Perdeleri genellikle kapalı bir apartman dairesinde oturuyorum. Birkaç ayda bir, bazı geceler camın önünden tıkırtılar, konuşmalar geliyor. Sokak seviyesinden epey bir kat yukarıda oturduğum için yoldan geçen birilerini duymam mümkün değil. Perdeleri açmaya da üşeniyorum. Her seferinde de bu seslerin nereden geldiklerini düşünürken birkaç saniye içinde hatırlıyorum. Binaya yine ilan asıyorlar işte...
Bazı geceler binaya vinç dayıyorlar, saatlerce dev bir billboard'u asmak için uğraşıyorlar. Evin pek kullanılmayan bir camını da o billboard'la karartıyorlar tabii ki. O konuşmaları, o hareketlilik bana bir taciz gibi geliyor.
Her seferinde o reklama, apartman yönetimine, bunu uygulayanlara nefretimi kusuyorum.
Evimi tarif ederken binanın üzerindeki ilandan bahsedip 'İşte o billboard'un olduğu yer' demekten de fena halde sıkıldım. Ama adresi sokak adıyla, numarayla bulmanın gelenek olmadığı İstanbul'da bunlar normal sayılıyor galiba.
Bizim bina billboard değişiminden önce bazen birkaç gün 'çıplak' kalıyor. 'Hep böyle kalsa' diyorum. Bazen o billboard'u sabote etmenin hayalini kuruyorum. Camdan bıçak darbeleri vuruyorum mesela, o ilanı tutan çelik halatları kesmeye çalışıyorum.
Benim hassasiyetimi paylaşan biri daha çıkmadığı için de eylemlerim bireysel kalıyor.
Apartman sakinleri billboard'lardan gelen paradan memnun. Her altı ayda bir kat sakinlerine ödeme yapılıyor. Fena bir rakam değil, ama insanı ne zengin eder ne fakir. Açıkçası o ödeme olmadan da yaşayabiliriz, ama ne gelse kardır diye bakıyor komşular.
Bizimki de İstanbul'da görüntü kirliliğine katkıda bulunan, ilanlarla çirkinleştirilmiş binlerce binadan biri. Sokağa çıkınca bütün apartmanların çeşitli ilanlarla kaplandığını görmemek imkansız. Artık bu reklam çılgınlığı ara sokaklara da vardı zaten. Belediyelerle açgözlü apartman sahipleri ortak şehircilik cinayetine imza atıyorlar.
O ilan panoları, apartman kaplamaları, ilanlarla kaplı otobüs durakları, LED ekranlar... Keşke bir gece hepimiz sokağa dökülsek ve Luddite'lar misali hepsini bir anda yok etsek diyorum.
İnanın o zaman gözümüz açılacak. Şehirlerimize bakış açımız değişecek. Bu ilan merakı Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun apartmanlar üzerinde yer alan mozaiklerini bile kapattı, hiç kimsenin de canı yanmadı!
Yakın zamanda öğrendim ki bir süredir Brezilya'nın Sao Paulo şehrinde ilanlar yasaklanmış.
Bütün bina kaplamaları, reklam panoları indirilmiş. Otobüslerin, taksilerin üzerindeki reklamlar kalkmış ve şehir 'logo free' bir kimliğe kavuşmuş. O hamburgercinin sarı kemeri bile yasak artık.
Eski Sao Paulo sokakların fotoğraflarıyla şimdikini kıyasladığınızda nasıl bir temizlik yaşandığı anlaşılıyor. Bu şehrin sakinleri artık binaların güzelliklerini, mimariyi fark ediyor, ilan kirliliğinden arındırılmış sokakların tadını çıkarıyorlar.
Bu cesur adımı atan Belediye'ye halkın desteği ise yüzde 90'lar civarında. Halk tabanında da karşılığı var kısacası.
Reklamcıların kirletmediği bir şehir var işte dünyada. Bir anlamda ütopya gerçek olmuş.
Böylesi bir toptan arınmaya, tamamen logosuz şehirlere tamamen kanım ısındı mı emin değilim. Bazen billboard'ların da bir estetiği oluyor. Hatta Los Angeles'ta Sunset Boulevard'ın şöhretinin bir kısmı da reklam panolarından geliyor.
Öte yandan dünyanın tamamı reklama, logoya teslim olmuşken Sao Paulo'nun cesur adımına da hayranlık duymamak elde değil. Hele hele İstanbul'daki görüntü kirliliğini görünce.
Bir kampanya olarak Sırrı
SIrrı Süreyya Önder kravat takacak mı, takmayacak mı? İşte son noktayı koydu...
Şaka değil, gerçekten böyle bir haber geçenlerde yapıldı BDP destekli Bağımsız Milletvekili adayıyla ilgili. Cihangir kahveleri, her seçim dönemi öncesi gaz verecek birilerini bulurlar ve onu da bir 'dizi kahramanına' dönüştürüverirler.
Aşkın ve devrimin partisi diye ÖDP'ye az gaz verilmemişti zamanında.
Bir ara Baskın Oran'ın Türkiye'yi kurtaracak milletvekili adayı olarak sunulması peki?
Şimdi de Sırrı Süreyya Önder... Yazıda 'Cezmi Ersöz formülünün' yükselen değerlere uygun bir şekilde Kürt hareketiyle karışmış bir formülünü uygulayarak adını duyuran Önder yakında kendisini pop yıldızı zannetmeye başlarsa hiç şaşırmayın. Bir ara Antalya'da sahneye çıkıp şarkı da söylemişti zaten; şöhrete çok meyillidir. Bakıyorum, kendisinin 'kampanyalaşmasına' da hiç itirazı yok Önder'in. Hatta hoşuna gidiyor. Oysa benim tanıdığım, sohbet ettiğim Önder kendisini böyle karikatürleştirmeyebilirdi.
Peki o kravat sorusuna gelirsek? Hemen tıkladım tabii haberi ve kravatlı bir seçim afişini gördüm. Ne bekliyordum ki gerçi...
İnadına sokak
Neden bu 1 Mayıs nihayet bir bayram gibi kutlandı da, bundan önce sürekli olaylar çıktı?
Bunun ne iktidarın gösterdiği hoşgörüyle, ne polisin olgun tavrıyla bir ilgisi var. 1 Mayıs'ın bir bayrama dönüşmesi, Taksim Meydanı'nda coşkulu kalabalığın tek bir nedeni var.
Yıllarca, kendilerine yasak denmesine rağmen aldırmadan o meydana inatla giden insanlar.
1 Mayıs şenliğinin gerçek kahramanları onlardır.
Korkmadan yürümeye devam eden, barikatlara aldırmayanlar. Geçmiş 1 Mayıs'larda bu inatlarının bedelini dayak yiyerek, biber gazına maruz kalarak, gözaltına alınarak ödeyen o kahramanlar.
Onların inadı ve ısrarı olmasaydı, onlar bu kadar direnmeseydi hala 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı kapalı olurdu.
Bazen otoriteyi yerinden sarsmak, sistemi tıkamak, inat etmek, inatla istediklerini kabul ettirmek gerekir. Birkaç sancılı adımın sonunda dünkü 1 Mayıs'a kavuştuk.
Yine onların kahramanlığıdır bugün öğrencileri sokağa döken... Sağlık personelini yürüten... Tekel işçilerini eyleme
sürükleyen...
Yıllarca terbiye edilmeye çalışılsa da bu ülkede bir tepki damarı var demek ki.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Varlığım Amerikan varlığına...

Adam güya kitap kurdu, evinden hiç çıkmadan sürekli okuyor, okuyor, öğreniyor, merak ediyor. Bir konuya takılıyor ve peşinden gidiyor, en ince ayrıntısına kadar hakim olmadan bırakmıyor.
Fakat kötü bir huyu var.
Bilmediğini bilmiyor. Bilmediği gibi, öğrenmek için de hiçbir çaba sarf etmiyor.
Dünkü yazısını okuyalım:
'Doğru dürüst bir ülkede, hap kadar çocuklara her sabah yemin ettirilmez, marş söyletilmez. Doğru dürüst bir ülkede 'Fransız'ım, doğruyum, çalışkanım' diye böbürlenme olmaz. Hiçbir Amerikan çocuğuna 'varlığım Amerikan varlığına armağan olsun' dedirtmezsiniz, kıyamet kopar. Hiçbir İngiliz çocuğu büyüklerini saymayı, küçüklerini sevmeyi kendine 'şiar' edinmemiştir. Kendisine böyle bir şey dayatılmaz' diyor ve 'Andımız' tartışmalarına değiniyor.
Ah Engin Ardıç, ahh...
Hiç mi 'Pledge of Allegiance'ı duymadın? Hiç değilse bir Al Pacino filmini, bir Metallica şarkısını görüp de 'And justice for all' neye gönderme diye merak etmedin mi?
'Pledge' metni bizimkinden farklı olmakla beraber düpedüz Amerikan andıdır. 'Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına, o bayrağın simgelediği Cumhuriyet'e, Tanrı'nın yönetiminde bir ulusa, bölünmezliğe, herkes için adalet ve özgürlüğüne sadakatimi bildiririm.'
1892'de yazıldı, 1954'te 'one nation under God' (Tanrı'nın yönetiminde bir ulus) ifadesi eklendi. Kong- re'deki görüşmeler, yerel yönetimlerdeki resmi toplantılar, hatta izci kampları bile 'Pledge'le açılır.
Amerikan adı da yıllarca tartışmalara gebe oldu. Ve sonunda bunun dayatmayla okunmayacağına karar verildi. Sınıflarda hep bir ağızdan söylenmesine rağmen öğrencilerin katılmama hakları da korundu.
'Tanrı'nın yönetiminde' ifadesi sayısız kez mahkemeye taşındı, özellikte ateist aktivistler bu ifadenin ayrımcı olduğunu iddia ettiler.
Amerika'daki 'Pledge'in ortaya çıkma nedeni de Türkiye'den farksız değil aslında. Sonradan oluşturulan bir ulus bilincini kabul ettirmek için devlet eliyle propaganda.
Ama Amerikan andıyla Türkiye'deki 'Andımız'ın metinlerindeki farklılık, toplumun bunu kabullenme ve bağrına basmasında da kendini gösteriyor.
'Pledge' bir kere 'Amerikalıyım' demiyor, söylemek istediğini bizimkine kıyasla çok daha zekice yazılmış ve problemsiz ifadelerle dile getiriyor: Cumhuriyete, bayrağa, özgürlüğe, adalete vurgu yapıyor.
'Andımız' ise bir kere kötü, amatör bir metin, bir de sadece Türklük vurgusu baskın. Tek adamlığı ön plana çıkarıyor, Cumhuriyet ve özgürlüklerdense bütün ilkeleri tek bir kişiye indirgiyor. Buna yıllar önce hiç değinilmemiş, dokunulmamış olması da problemli.
Türkiye'nin Cumhuriyet, adalet ve özgürlük bilincini Atatürk'ten bağımsız bir şekilde de sahiplenmesi gerekir oysa. Ne yazık ki bu Cumhuriyet 'elitinin' hatalarından biri bu oldu.
Aynı zamanda bu metin insanın içine işleyen, yürekten katılarak okuyabileceği bir bağlılık yemini değil ne yazık ki. Daha çok dayatma gibi okutuluyor bu yüzden de kalıcı olmuyor. O kadar aklımda kalmamış ki, bu yazıyı yazarken google'dan tam metne bakmak zorunda bile kaldım!
Halbuki Amerikan sisteminin yetiştirdiği çocuklar okudukları 'Pledge'le beraber sistemin kendilerine her ne şekilde isterlerse öylece var olabilme hakkı tanıdığını biliyorlar. Ama bunun mutlaka bayrak, vatan, özgürlük ve adalete bağlılık çerçevesinde olabileceğini de öğreniyorlar. Kısaca, 'Sadece ben var olayım, ben çoğunluğum, başkalarını yok edeyim' gibi bir fikir oluşmuyor.
Bugün 'Andımız'a itiraz edenlere uzun yıllar boyunca Türkiye'de Cumhuriyet elitinin 'Biz Türk'üz, biz Atatürkçüyüz, siz ikinci sınıfsınız' diye baskı yapmadığını kim söyleyebilir?

ANDIMIZ TARTIŞMASI
- Neden kalmalı
Türkiye tarihin her döneminde geriye götürülmek istenen, her fırsat çıktığında kurucu doktrininden farklı yönlere saptırılmak istenen bir ülke. Coğrafyanın, dinin, toplumun yapısının da etkisiyle çok kolay manipüle edilen, çok kolay karanlık bir Ortadoğu ülkesine dönüştürebilme potansiyeli taşıyor. Atatürkçülük, ay-yıldızlı bayrak, altı ok ve ilkeler dayatmayla da, tepeden inme devrimler olarak gerçekleşseler de yıllarca bu karanlık potansiyelinin önündeki en büyük supap oldular. Anadolu'nun en karanlık, en gerici köyündeki bir okulda bile bir çocuk okula gittiğinde sınıfta Atatürk'ü, İstiklal Marşı'nı, Gençliğe Hitabe'yi görünce, 'Andımız'ı okuyunca hiç değilse kafasının bir yerinde bambaşka bir Türkiye'nin olduğu gerçeği kalır. Bir ihtimaldir ama o ihtimal bile iyi bir şeydir. Bu ülkenin yazgısının Batı olduğunu düşünebilir; bu ülkeyi kuran kişinin mirasından hiç değilse haberdar olur.

- Neden kalkmalı
Atatürk'ün kullandığı anlamda 'Türklük' bir ırksal köken ifadesi değildir, bir üst kimliktir. 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' demektir. Yapay olarak yaratılan 'Türkiyelilik' kavramının aslıdır. Ne yazık ki bu kavram toplumun bir kesiminde yıllara rağmen kabul görmedi, dirençle karşılandı. Bugün de itirazlar hep Türklüğün bir ırka yönelik olduğu algısında kilitleniyor. Dolayısıyla da birisi kalkıp 'Ben Türk değilim, varlığım Türk varlığına armağan olmasın' diyebiliyor. Haksız mı? Türkiye Cumhuriyeti andımızı okumayı reddedenlere de sahip çıkacak bir ülke olmalıdır.
Ayrıca 'Andımız' istiap haddini doldurmuş bir metin, günümüzün gereklerini karşılamıyor, bir güncellenmeye ihtiyacı var. Üzerinde küçük oynamalar yapılabilir. 'Varlığım Türkiye Cumhuriyeti'ne armağan olsun' denebilir; 'küçükleri korumak ve büyüklerimi saymak' gibi klişelerin yerini 'adalet ve eşitlik' alabilir. 'Tanrı-Allah' vurgusuna hiç girmeyelim, onun içinden çıkamayız.
Mehmet Tezkan'ın burnu
Mehmet Tezkan'a geçmiş olsun. Meğer geçenlerde ufak bir burun ameliyatı geçirmiş, dün ayrıntılarıyla yeniden nefes alabilmeye kavuşmasını anlatıyordu. Köşe yazarlarının kendi tıbbi maceralarını anlattığı yazılar arasında bu kadar genele hitap eden, bu kadar kişisellikten uzak ve sadece bilgi vermeyi amaçlayan bir yazı epeydir okuyamamıştım.
Bir kere Tezkan'ın söylediklerini güvenilir buldum. Bu çok önemli...
Belki ben de 'nefes' problemi çektiğim içindir. Yıllardır doktorlar 'deviasyon' ameliyatı olmam gerektiğini söyler, ben de kaçarım. Meğer ne çok insan varmış burun ameliyatından kaçan. Tezkan'ın yazısından öğrendiğime göre çoğunluk da korkuyormuş. 'Burun bu, derdi bitmez, çok çekeriz' diye. Ne yalan söyleyeyim, benim de yıllardır korkumun sebebi bu.
Tezkan iki gün akıntı ve bandajla dolaşmış, hiç çekmeden kurtulmuş. O konuda rahatlattı.
Ama 'burunla' ilgili bir hurafe daha var: Bir yıl sonra aynı sıkıntılar baş gösteriyor diyorlar. O yüzden takvime yazıyorum. 2 Nisan 2012'de Tezkan ameliyatın yıldönümde bir yazı daha yazsın ve süreci anlatsın. Hala öneriyorsa hemen bıçak altına gireyim. Sözüne güvendik bir kere...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Muhafazakar Türkiye'nin başkenti

Farkında mısınız, bu aralar fena halde Ankara modası var. 'Behzat Ç' isimli polisiye dizi öncü oldu. Zaten dizinin alt başlığı da 'Bir Ankara polisiyesi'. Bütün televizyonların İstanbul'da kurulu olduğu, bir şehir macerası yapılacaksa illa fonda İstanbul'un kullanıldığı bir ortamda alışılmadık bir seçimdi. Kendisine fon olarak Ankara'yı alan bir dizi çoktandır hatırlamıyorum üstelik; en son 'Ferhunde Hanımlar' ve 'Kaynanalar' galiba...
Sonra 'Aşk Tesadüfleri Sever' filminde bir kez daha Ankara ortaya çıktı. Hatta bu filmdeki kamera oyunları, filtreler ve ışık kullanımıyla Ankara 'sevilebilir' bile görünmeye başladı göze. Filmi izleyen eski Ankaralıların çoğunun nostaljiye dalmasına sebep oldu.
Film bir masaldı, tıpkı yansıttığı Ankara gibi. Öyle bir şehrin artık olmadığını hepimiz biliyoruz.
Ankara'nın geçirdiği değişimleri görmek için bu yıl Berlinale'de yarışan 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz' filmine de bakılmalı. Bu film de Ankara'da geçiyor. Barış Bıçakçı'nın aynı adlı romanındaki temalardan biri de Ankara'da genç, solcu, isyankar olmak nedir anlatıyor; kısaca öğrenci olmak.
'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in bir sahnesinde üniversite öğrencileri bir meydanda toplanmış, birisi bildiri okuyor, ardından diğer öğrenciler slogan atıyor. Eşit öğrenim hakkı, eğitimde özgürlük istiyorlar. Ve üzerine polisler yürümüyor, biber gazı sıkılmıyor.
Bir zamanlar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının isyan hareketlerini başlattıkları Ankara'da artık isyan etmek de sadece filmlerde mümkün.
Aynı film, Ankara'yı bir orta sınıf memur, bürokrasi, küçük ve mütevazı hayatların şehri olarak da gösteriyor. Neredeyse hepimizin belleğinde kaldığı şekliyle.
Halbuki son yıllarda bütün devlet kurumlarının uğradığı değişimden bir devlet şehri olarak Ankara da nasibini aldı. Benim gibi Ankara'ya uzaktan gidip geldikçe takip edenler bile değişimin farkında; o kadar gözle görülür.
Şehrin mimarisi, yapısı, estetiği baştan aşağı değiştirildi bir kere. Kazılan tünellerle yayalara düşman, kuruluşunda ustalıkla tasarlanmış meydanlarını yok eden bir şehre dönüştü. Dahası, giderek kent merkezini varoş ele geçirmeye başladı, kent merkezinde oturanlar da şehri dışa doğru büyüttüler. Çayyolu, İncek gibi bozkırlarda milyon dolarlık havuzlu villa modası başladı.
Aynı şekilde, mülki idaredeki değişim de şehirciliğe yansıdı: AKP'nin 'toplu konut projesi' diye adlandırılan Çukurambar diye bir semt ortaya çıktı ve çok çocuklu ailelere, çok odalı apartman dairelerinin olduğu bloklar yapıldı.
Nargileciler, içkisiz lokantalar da gece hayatında pavyonlarıyla meşhur olan Ankara'ya son sekiz yılın katkıları.
Değişim, alışkanlıkları, hayatları ve ilişkileri de etkiledi. Akşamlar ne zamandır rakıyla, viskiyle değil Faruk Malhan'ın tasarladığı modern ince belli bardaklarda içilen çaylarla tamamlanır hale geldi.
Bu değişen Ankara'ya tanık olmak da benim için heyecan verici aslında. Bir ülke yeniden şekilleniyor Ankara'da.
Henüz ekrana ya da beyazperdeye bu hali yansımadı ama.
Fakat eski Ankara'nın yüceltildiği birkaç yapımın arka arkaya çıkması da ilginç bir tesadüf değil mi?
Ben şimdi Mustafa Altıoklar gibi bir yönetmenden de karşı atak olarak İzmir modasını başlatmasını bekliyorum.
Hem bir İzmir modasının başlaması için yeterli altyapı da mevcut; Yılmaz Özdil'in efsanevi 'İzmir' yazısının yarattığı etkiyi düşünün. Birinin fitili ateşlemesi gerekecek...
Bir tarafta muhafazakar Türkiye'nin başkenti Ankara varsa, diğer tarafta da Beyaz Türkiye'nin gönlündeki başkent İzmir var ne de olsa...
Medyayı yeniden şekillendirme planım
Bir süre önce, birkaç arkadaş oturduk ve meyhane masasında medyayı kurtardık. Başkaları ülkeyi kurtarır, gazeteciler bir araya geldiğindeyse medyayı kurtarır. En sevdiğimiz şey kendi mesleğimiz üzerine atıp tutmaktır.
Önce Milliyet gazetesini masaya yatırdık. 'Taha Akyol gitsin, yerine oğlu gelsin'den tutun da 'Başyazar Kadri Gürsel olsun', 'Çetin Altan haftada bir pazar günleri yarım sayfa ekte yazsın', 'Tezkan üç'te yazsın' gibi bir dolu fantezi.
Sonra sıra Hürriyet'e geldi, 'Nuray Mert buraya hiç olmadı, en doğru yer Radikal' diye girdik konuya, 'Ertuğrul Özkök olsaydı bu manşeti nasıl atardı', 'Şuraya bir patlangaç konsa iyi olurdu' gibi bir dolu laf...
'Ufuk yaşasaydı bu haberi nasıl verirdi' diye hüzünlendik...

***
İyi ki tüm bunlar meyhane masasında kaldı ve iyi ki telefonda konuşmamışım diye düşünüyorum.
Kim bilir, yarın öbür gün 'Medyayı yeniden tasarlama planı' olarak karşımıza bile gelebilirdi bu geyik muhabbetleri.
Dün, bilgisayarımda eski bir dosya ararken karşıma altı-yedi sene öncesinden notlar çıktı. Bir dergi taslağı var... Kimler düzenli yazar, kimlerden dışarıdan yazmasını isteriz, ne gibi konular işlenir, hangi bölümler olur gibi. Neyse ki bu basit bir gençlik dergisi projesiydi.
Yazılmamış roman taslakları, hatta bir tiyatro oyunu, bir kitap için notlar... Unuttuğum pek çok yazıma da rastladım.
Ayrıca defterlerimde birçok not var... Mesela 'Vanity Fair Türkiye'de çıksa Mehmet Barlas'tan Domnick Dunne tarzı yazılar yazmasını isteyelim' gibi şeyler karalamışım kendi hayal dünyamda.
Gazetecinin not defteri olur... Bu not defterlerine de insan aklına gelen her şeyi yazar...
Galiba artık aklımıza geleni sadece kendimize saklamamız gerekecek. Ne kimseyle paylaşacağız, ne kağıda dökeceğiz. Gerçi, siz ne kadar tedbir alırsanız alın birileri sizin adınıza günlükler, notlar tutup yerleştirmekten hiç çekinmiyor galiba...
En iyisi her şeyi ezberlemek, sadece kendi beynimize güvenmek. Bakarsınız, bu süreçten beynini çok daha farklı yetiştirmiş bir kuşak bile çıkar.
Büyük bir hata
Cumhurbaşkanı Gül gibi evde izlemeye başlayıp uyuya kaldığım ve sıkıntıdan bir türlü tamamlayamadığım 'King's Speech' filmini sonunda mecburiyetten sinemada izledim.
İzledim ki, Akademi'nin nasıl bu yıl bir tarihi hata daha yapacağını göreyim diye... Yaşlı üyelerin hoşuna gidecek her şey var 'King's Speech'te; kahramanlık, başarı, liderlik, siyaset, aristokrasi ve sıkıcılık!
Son yıllarda başı sonu bu kadar belli, ne olacağını daha ilk sahneden kestirdiğiniz, içinde hiçbir merak unsuru bırakmayan, en ilginç kısımlarının (dersler) da kısa kesildiği sıradan, vasat bir film...
Ve bu film Oscar'ı alacak diyorlar.
Colin Firth'ün oyunculuğunda da öyle abartılacak bir şey yok; geçen sene 'A Single Man'de çok daha etkileyiciydi ve düpedüz hakkı yendi, bu sene 'Özür dileriz' mahiyetinde heykelciği kaldıracak herhalde.
Bundan 10 sene sonra hiç kimse dönüp de 'King's Speech'in yüzüne bakmayacak. Tıpkı 'Crash', 'Chicago' ya da 'Shakespeare in Love'ın yer aldığı tarihin çöp tenekesinde yerini alacak.
Oysa bundan 50 sene, 100 sene sonra bile 2000'lerin ruhunu öğrenmek isteyen biri 'The Social Network'ü birinci kaynak olarak kullanır.
Bu durumda hangisi 'En iyi film' oluyor?
Bildiğim tek şey 'en iyi filmin' Akademi tarafından seçilmediği ve Oscar'ın illa da yılın en iyi filmine verilmediği.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Başbakan aradığı gazeteciyi buldu



Referandum oylamasından önce Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'da yaptığı konuşmada Diyarbakır Cezaevi'nin yıkılmasına ilişkin sözleri hiç yankı bulmadı. Şaşırdım. Ya seçim yatırımı diye bakıldı ve üzerinde durulmadı ya da yoğun gündemde kayboldu.

Oysa önemliydi.
Diyarbakır Cezaevi kolektif hafızamızda bu ülkenin utançlarından biridir; 12 Eylül'ün işkencelerinin merkezi, hepimizin hesaplaşması ve yüzleşmesi gereken kirli bir geçmişimizdir.

Başbakan, bu kirli geçmişle hesaplaşmak için bu binayı yıkmayı önerdi işte.
Oysa toplumların kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri, hesaplaşmaları için bu gibi utanç anıtlarının da yerinde kalması gerekiyor. Sayısız örnek verebilirim. Buraların söz gelimi müzeleştirilmesi yaşananları unutmamıza engel oluyor; bilinçaltımızda canlı tutmamıza ve en önemlisi kuşaktan kuşağa bir ders olarak aktarılmasına yarıyor.

Bu yüzden Kamboçya'da 'Ölüm Tarlaları'nın üzerine gökdelen dikmiyorlar. Girişteki cam kulenin içine yığılmış kuru kafaları gören her ziyaretçiye ibret olsun diye.

Diyarbakır Cezaevi de böylesi bir ibret anıtına dönüştürülebilir. Hiç unutmamak
ve hep hatırlamak için. Böylesi, kuşkusuz yıkımdan daha etkili ve uzun vadeli bir simge olur.

Ancak Başbakan'ımız yıkıma haddinden fazla prim veren bir kültürün temsilcisi. Kendisi muhafazakar bir siyasetçi ama 'muhafaza etmek' konusunda hiç başarılı değil. Yıkıp, yenisini bakmaya, yok etmeye ve hatıraların üzerine gökdelen dikmeye çok hevesli.

Diyarbakır Cezaevi'nin yıkımı tartışılmadı ama yıkma takıntısına kurban gidip hayaletleştirilerek kaderine terk edilen AKM yeniden gündemde. 

31 Ağustos 2010 Salı

'Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca'

Bu ifade benim değil. Geçenlerde Milliyet'in 60. yılı vesilesiyle hazırlanan '60 Yılın Tanığı' kitabının sayfaları arasında geziniyordum ki 1999 yılından kalma bir birinci sayfaya gözüm takıldı. Diğer gazetelere göre kırmızı çizgileri her zaman daha keskin olan Milliyet net bir tavır koymuş ve 'Son marifeti' diye bir manşet atmış.

Kastedilen kişi Fethullah Gülen.
Ve manşetin spot'unda bugünkü gazete okurlarına çok uzak, gazeteleri hazırlayanların ise kullanmayı aklından dahi geçiremeyeceği bu ifade: 'Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca...'
11 yıl geçmiş aradan.

Dün açık ve net bir şekilde Gülen için 'Devleti ele geçirmek isteyen' ifadesini kullanan bir medya vardı. Bugün ise Gülen'i eleştirmek hatta Cemaat hakkında yazılan kitaptan bahsetmek bile çok kolay değil.
Tek bir spot bile Türk medyası üzerindeki baskının nasıl gazeteciliği şekillendirdiğini göstermesi açısından önemli. Halbuki insan bekliyor ki yıllar geçince, iletişim kanalları arttıkça özgürlük de ona paralel olarak genişlesin. Oysa tam tersine evrim söz konusu basında.

Fethullah Gülen ve Cemaat aleyhindeki haberlere uygulanan gizli boykot kuşkusuz bu topluluğun 'hissedilen gücünün' artmasıyla ilişkili. İzlenmeyen kanallarına, satmayan gazetelerine falan bakınca doğrusu aritmetik olarak Cemaat'in sayısal olarak büyük bir topluluk olduğunu düşünmek mümkün değil.

Ancak yıllardır oya gibi işleye işleye kilit yerlere insan yerleştirmeyi, o insanları yetiştirmeyi ve gün geldikçe de işlerine göre kullanmayı başarmaları kendilerine güç sağladı. Mesela bugün yargıda Alevi yoğunluğu olduğunu söyleyenler Cemaat'çi savcıların, hakimlerin hiç hesabını sormuyor nedense?

23 Temmuz 2010 Cuma

Bu sözler birilerinin canını sıkacak


Anayasa oylamasında yandaş medya sonunda solcuların ve ülkücülerin oylarına muhtaç kaldı. İronik değil mi? Hükümet gazetelerinde günlerdir 'evet' için müthiş bir tazyik var. Elde inandırıcı malzeme kalmadığı için de sadece '12 Eylül'ün rövanşı' teması üzerinde duruluyor. Başbakan'ın konuşmalarıyla paralel ilerleyen yandaş medyanın yayın politikası da 12 Eylül'ün genç idamlarını ön plana çıkarıyor.

Kısacası, AKP artık işi gücü bıraktı tüm umudunu kendi karşıtlarını manipüle etmeye bağladı.

Ancak 12 Eylül idamları üzerinden yapılan propaganda her bakımdan samimiyetsiz. Dahası o şaşmaz kural yine geçerliliğini koruyor: Arşiv unutmuyor...

12 Eylül döneminde pek çok idamlık mahkumun avukatlığını yapan Ali Rıza Dizdar'la yapılmış bir söyleşiyi okudum dün odatv.com'da. Dizdar, aynı zamanda Sivil Toplum Kuruluşları'nda verdiği mücadelelerle de tanınıyor. Ayrıca uzun yıllar idam cezasının kalkması için mücadele eden bir isim.
Sene 1984-1986 arası...

O yıllarda Dizdar idam mahkumu ailelerle birlikte bütün siyasi partileri dolaşarak idama karşı destek istiyor. Bu tutun bir durağı da Refah Partisi ve dönemin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Ali Rıza Dizdar ise Çağdaş Yaşam Derneği İstanbul Şube Başkanı. Erdoğan'ı makamında ziyarete Metris'te tutuklu çocukların aileleriyle gidiyor.
Bugün 12 Eylül'de idam edilenlerin son mektubunu okuyan Erdoğan'a o gün
Dizdar şöyle sesleniyor: