Dün Bursa’daydım. TÜYAP Kitap Fuarı’nda gönül dostu okurlarımla buluştum. Fuarın siyasi tercihimle ilgili kritik evrenin arifesine denk gelmesi, gündemi değiştirdi haliyle. Zaten bir süredir yoğun telefon ve mail trafiğinden bunalmış vaziyetteydim, curcunanın içine düştüm.
Gönül dostları ikiye bölünmüştü. “Kesinlikle siyasete girme, gazetecilikte zirveye koşarken siyasete atılman seni geriye götürür” diyenler bir tarafta, “Ergenekoncuların cirit atacağı mecliste sana mutlaka ihtiyaç olur, mücadeleni siyasi alanda sürdür” önerisinde bulunanlar diğer tarafta...
İki kesimin de dillendirdiği görüşlerin kendi içinde tutarlı tarafları var, haklı olduklarını düşünüyorum. Doğrunun birden fazla olduğu anlar, herhalde böyle anlar olsa gerek. Ama iki güzergahı eş zamanlı geçmeniz mümkün olmadığına göre, birini tercih etmek durumundasınız.
Allah mahcup etmesin, kararımı verdim. Bugün Gaziantep’e gidip saat 14.00’de AK Parti il binasında milletvekili aday adaylığı başvurusunda bulunacağım.
Daha önce kamuoyuna açıkladığım gibi, aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verileceği 11 Nisan’dan önce Star Gazetesi Ankara Temsilciliği görevini bırakacağım. Oktay Ekşi gibi yapmayacağım.
Bir adım daha ileri gidiyorum; aday listesinde ismim olsa da olmasa da temsilcilik görevine bir daha dönmeyeceğim. 5 Eylül 2006 günü temsilci olarak başladığım Star Gazetesi’ndeki görevimi, liste durumu ne olursa olsun sonlandırıyorum.
Biliyorsunuz; Ülke TV’de Ahmet Kekeç ve Turgay Güler’le birlikte yaptığımız En Sıra Dışı programını bitirmiştim. Mustafa Ünal ve Adem Yavuz Arslan’la katıldığım Bugün TV’deki Temsilciler Meclisi
programını 15 Mart’ta, Fikri Sağlar ve Latif Şimşek’le katıldığım Beyaz TV’deki Derin Gündem programını 16 Mart’ta son kez çıkarak kapatıyorum. Geriye sadece yazarlık şapkam kalacak. Onu da aday listelerinin açıklanacağı 11 Nisan Pazartesi günü veda yazısıyla geçici süreyle vestiyere asacağım.
Eğer listelerde yer alır siyasi yolculuğum başlarsa, seçimden sonra fırsat buldukça Star başta olmak üzere farklı gazetelerde “konuk yazar” olarak düşüncelerimi paylaşmak isterim. Kitap yazmaktan asla vazgeçmeyi düşünmüyorum. Her şey yolunda giderse 1 yıl içinde yeni bir kitapla okurların karşısına çıkmak istiyorum.
Birkaç cümle de tercihimi etkileyen sebeplere ayırmak niyetindeyim. Seçim sonrası dönemi, cumhuriyet tarihinin en hayati süreçlerinden biri olarak görüyorum. Demokratik cumhuriyetin inşasına gazeteci olarak tanıklık yapmak yerine mimar olarak katılmayı tercih ettim.
Bir de küçük latife yapalım; Ergenekon ve Balyoz taifesinin doluşacağı parlamentoda bize de hayli görev düşer sanırım. Anlaşılan orada da huzur yok.
Hakkımda açılan davaların, adaylık kararımda hiçbir etkisinin olmadığını ayrıca belirtmekte yarar var. Malum, milletvekilliği, ceza davalarını ortadan kaldırmıyor, sadece donduruyor. Milletvekilliği sona erdikten sonra davalar kaldığı yerden devam ediyor. Yani, davaları belirli süre öteliyor, o kadar.
Umarım, hakkımızda hayırlı olanı budur. En zor anlarımda desteklerini esirgemeyen gönül dostlarına müteşekkirim, hayır dualarını yine esirgemezler diye umut ediyorum.
Şamil TAYYAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şamil TAYYAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Mart 2011 Pazar
24 Şubat 2011 Perşembe
Yalçın Küçük, MHP büyük
Ergenekon sanığı Yalçın Küçük, Ergenekon şüphelisi Soner Yalçın’la ilgili düşüncelerini Akşam’a anlatmış. İyi de etmiş.
Satır arasındaki bir ifade dikkatimi çekti: “Engin Alan kararından dolayı Devlet Bahçeli’ye teşekkür edeceğim.”
Allah razı olsun.
Engin Alan kim? Balyoz davasının tutuklu sanıklarından emekli bir korgeneral...
Hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı yok, o nedenle suçlu muamelesi göremez, MHP’den de bir başka partiden de aday olabilir.
Hırsızlıktan yargılansaydı, hakkında mahkumiyet kararı olmasa bile hiç şüphe yok ki MHP aday yapmazdı. Ama darbe suçlaması “yüz kızartıcı suç” sayılmadığından olsa gerek, adaylığında beis görülmemiştir.
Türban fişlemesi
Mahkeme süreci bir tarafa, Engin Alan’ı yakından tanımakta yarar var. 2. Kolordu Komutanı olarak 24 Aralık 2002 tarihinde kendisine bağlı birliklere gönderdiği “Kategorili Personel işlemleri ve İrticai Faaliyetler” konulu yazıda şu talimatları veriyor:
- 3 Kasım 2002 seçimlerinden itibaren oluşan atmosfer çerçevesinde, irticai faaliyet ve oluşumlarda artış, buna paralel olarak takip ve kontrol altında bulunan kategorili personelin tutum ve davranışlarında da olumsuz değişikliklerin olabileceği değerlendirilmektedir.
- Sıralı tüm sicil amirleri, birliğindeki personelini ve bu personelin aile yapısı ve yaşantısını çok iyi bilecektir. Özellikle birinci sicil amirlerinin bir plan dahilinde yapacakları ev ziyaretleri ile personelin eş ve çocuklarının da tutum ve davranışları ile giyim tarzları gözlemlenecek, giyim ve kuşamının belli bir ideolojiyi temsil edecek şekilde giyinen personel uyarılacak, bu personel takip ve kontrol edilecektir.
- Son zamanlarda bazı çevrelerin anayasal devlet düzeninin temelini oluşturan laiklik ilkesini kendi çıkar ve amaçları doğrultusunda yorumlayarak kamu hizmetlerinin yerine getirildiği başta öğretim kurumları olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlarda türban kullanılmasında ısrarlı oldukları ve bu hususu her fırsatta gündeme getirdikleri gözlemlenmektedir.
- İrticai grup ve oluşumlar ile bunlara destek veren çevrelerin hak ve özgürlükler kapsamında masumane bir tercih olarak devamlı gündeme getirdikleri türban ve benzeri isteklerin, laik cumhuriyet ilkelerine karşı dine dayalı bir devlet düzeni kurmaya yönelik, din ve vicdan hürriyetini aşan sistemli çabaların bir parçası olduğu bütün personel tarafından bilinecektir.
- 2001-2002 eğitim ve öğretim yılı birinci döneminde, İstanbul’daki 23 adet imam hatip lisesinde öğretim gören 8 bin 58 kız öğrencinin yüzde 90’ı Milli Güvenlik Bilgisi dersi dışındaki tüm derslere türbanlı olarak katılırken, kılık ve kıyafet yönetmeliğine uygun şekilde MGBD’ne katılan kız öğrencilerin oranı yüzde 63 olarak saptanmıştır. Sözkonusu okullarda yapılan bayrak törenlerine kız öğrencilerin büyük çoğunlukla türbanlı olarak katıldıkları tespit edilmiştir.
- Özellikle imam hatip liseleri ve diğer hassas (özel ve kamuya ait) okullarda görevli Milli Güvenlik Bilgisi Dersi öğretmenleri kılık ve kıyafet yönetmeliği hükümlerinin uygulanması konusunda asla geri adım atmayacaktır. EK-A, Kontrol Formu çerçevesinde hazırlayacakları raporları ders öğretmeni üzerinden komutanlığa bildirecektir.
Küçük ve Engin Paşa
Bu talimatlar, Engin Alan Paşa’nın talimatlarından sadece bir kaçı...
Düşünün, seçimler 3 Kasım’da olmuş, hükümet 16 Kasım’da kurulmuş, paşa, 22 Aralık’ta, yani yeni hükümetin üzerinden henüz bir ay geçtikten sonra bağlı birliklere talimat vererek, türbanlı subay eş ve çocukları ile imam hatiplerdeki kız öğrencilerin fişlenmesini istiyor.
Gerekçesi ise anayasal düzenin yıkılıp yerine şeriat düzeninin kurulması yönünde faaliyetlerin artması...
Daha bir ayda rejimin sallanmaya başladığı savına sarılıp fişleme metodolojisinden laiklik projesi üretmeye çalışan paşa, MHP’ye hayırlı uğurlu olsun!
Deniz Bölükbaşı yetmedi, yanına Engin Alan’ı koyuyorlar. En büyük duacıları da Ergenekon sanığı Yalçın Küçük...
Yalçın Hoca’nın duasıyla yetinmeyip, Beka Vadisi’nde ve akademide Abdullah Öcalan ile diğer PKK’lılara ders verirken çekilmiş fotoğraflarını da partinin girişine asarlarsa, hiç fena olmaz.
“O Paşa Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan getiren uçaktaydı” yalanını da pankart halinde yanına iliştirirlerse, tadından yenmez.
Hele, referandumda evet oyu kullandığı için ihraç edilen gerçek ülkücülere sırtlarını tümden çevirip, “CHP’ye Silivri’den müracaat çok fazla, onların yükünü paylaşalım, Yalçın Küçük’ü de Engin Alan’ın hemen altında bir sıraya yerleştirelim” derlerse, inanın, asıl o zaman efsane küllerinden doğar!
Yalçın Küçük, MHP büyük olur!
Satır arasındaki bir ifade dikkatimi çekti: “Engin Alan kararından dolayı Devlet Bahçeli’ye teşekkür edeceğim.”
Allah razı olsun.
Engin Alan kim? Balyoz davasının tutuklu sanıklarından emekli bir korgeneral...
Hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı yok, o nedenle suçlu muamelesi göremez, MHP’den de bir başka partiden de aday olabilir.
Hırsızlıktan yargılansaydı, hakkında mahkumiyet kararı olmasa bile hiç şüphe yok ki MHP aday yapmazdı. Ama darbe suçlaması “yüz kızartıcı suç” sayılmadığından olsa gerek, adaylığında beis görülmemiştir.
Türban fişlemesi
Mahkeme süreci bir tarafa, Engin Alan’ı yakından tanımakta yarar var. 2. Kolordu Komutanı olarak 24 Aralık 2002 tarihinde kendisine bağlı birliklere gönderdiği “Kategorili Personel işlemleri ve İrticai Faaliyetler” konulu yazıda şu talimatları veriyor:
- 3 Kasım 2002 seçimlerinden itibaren oluşan atmosfer çerçevesinde, irticai faaliyet ve oluşumlarda artış, buna paralel olarak takip ve kontrol altında bulunan kategorili personelin tutum ve davranışlarında da olumsuz değişikliklerin olabileceği değerlendirilmektedir.
- Sıralı tüm sicil amirleri, birliğindeki personelini ve bu personelin aile yapısı ve yaşantısını çok iyi bilecektir. Özellikle birinci sicil amirlerinin bir plan dahilinde yapacakları ev ziyaretleri ile personelin eş ve çocuklarının da tutum ve davranışları ile giyim tarzları gözlemlenecek, giyim ve kuşamının belli bir ideolojiyi temsil edecek şekilde giyinen personel uyarılacak, bu personel takip ve kontrol edilecektir.
- Son zamanlarda bazı çevrelerin anayasal devlet düzeninin temelini oluşturan laiklik ilkesini kendi çıkar ve amaçları doğrultusunda yorumlayarak kamu hizmetlerinin yerine getirildiği başta öğretim kurumları olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlarda türban kullanılmasında ısrarlı oldukları ve bu hususu her fırsatta gündeme getirdikleri gözlemlenmektedir.
- İrticai grup ve oluşumlar ile bunlara destek veren çevrelerin hak ve özgürlükler kapsamında masumane bir tercih olarak devamlı gündeme getirdikleri türban ve benzeri isteklerin, laik cumhuriyet ilkelerine karşı dine dayalı bir devlet düzeni kurmaya yönelik, din ve vicdan hürriyetini aşan sistemli çabaların bir parçası olduğu bütün personel tarafından bilinecektir.
- 2001-2002 eğitim ve öğretim yılı birinci döneminde, İstanbul’daki 23 adet imam hatip lisesinde öğretim gören 8 bin 58 kız öğrencinin yüzde 90’ı Milli Güvenlik Bilgisi dersi dışındaki tüm derslere türbanlı olarak katılırken, kılık ve kıyafet yönetmeliğine uygun şekilde MGBD’ne katılan kız öğrencilerin oranı yüzde 63 olarak saptanmıştır. Sözkonusu okullarda yapılan bayrak törenlerine kız öğrencilerin büyük çoğunlukla türbanlı olarak katıldıkları tespit edilmiştir.
- Özellikle imam hatip liseleri ve diğer hassas (özel ve kamuya ait) okullarda görevli Milli Güvenlik Bilgisi Dersi öğretmenleri kılık ve kıyafet yönetmeliği hükümlerinin uygulanması konusunda asla geri adım atmayacaktır. EK-A, Kontrol Formu çerçevesinde hazırlayacakları raporları ders öğretmeni üzerinden komutanlığa bildirecektir.
Küçük ve Engin Paşa
Bu talimatlar, Engin Alan Paşa’nın talimatlarından sadece bir kaçı...
Düşünün, seçimler 3 Kasım’da olmuş, hükümet 16 Kasım’da kurulmuş, paşa, 22 Aralık’ta, yani yeni hükümetin üzerinden henüz bir ay geçtikten sonra bağlı birliklere talimat vererek, türbanlı subay eş ve çocukları ile imam hatiplerdeki kız öğrencilerin fişlenmesini istiyor.
Gerekçesi ise anayasal düzenin yıkılıp yerine şeriat düzeninin kurulması yönünde faaliyetlerin artması...
Daha bir ayda rejimin sallanmaya başladığı savına sarılıp fişleme metodolojisinden laiklik projesi üretmeye çalışan paşa, MHP’ye hayırlı uğurlu olsun!
Deniz Bölükbaşı yetmedi, yanına Engin Alan’ı koyuyorlar. En büyük duacıları da Ergenekon sanığı Yalçın Küçük...
Yalçın Hoca’nın duasıyla yetinmeyip, Beka Vadisi’nde ve akademide Abdullah Öcalan ile diğer PKK’lılara ders verirken çekilmiş fotoğraflarını da partinin girişine asarlarsa, hiç fena olmaz.
“O Paşa Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan getiren uçaktaydı” yalanını da pankart halinde yanına iliştirirlerse, tadından yenmez.
Hele, referandumda evet oyu kullandığı için ihraç edilen gerçek ülkücülere sırtlarını tümden çevirip, “CHP’ye Silivri’den müracaat çok fazla, onların yükünü paylaşalım, Yalçın Küçük’ü de Engin Alan’ın hemen altında bir sıraya yerleştirelim” derlerse, inanın, asıl o zaman efsane küllerinden doğar!
Yalçın Küçük, MHP büyük olur!
23 Şubat 2011 Çarşamba
Olmadı sayın Bakan
Genelkurmay Başkanı ve bazı komutanların, “meydan okuma” veya “sözsüz muhtıra” olarak değerlendirdiğim Hasdal ziyaretinde eksik parçalar tamamlanıyor. Jandarma Genel Komutanı da dün Hasdal’daydı. Sıradaki isim, Hava Kuvvetleri Komutanı...
Tabi siz, Cemil Çiçek gibi kalkıp “doğal” derseniz, “meslek dayanışması” olarak görüp meşrulaştırırsanız, doğal sonuç budur.
Askeri yakından tanıyanlar daha iyi bilir, bu tür toplu ziyaretler, dayanışma çabasının ötesinde bir eylem biçimidir. Özden Örnek günlüklerini tekrar okursanız, hükümete mesaj vermek için “topluca görüntü verme” alternatifinin toplantılarda gündeme getirildiğini görürsünüz.
Bu yaklaşımın izlerine, yakın tarihteki son askeri şurada yaşanan atama krizinde de rastladık. Cumhurbaşkanı Gül’ün teke indirdiği 29 Ekim resepsiyonundaki “boykot” tablosu da aynı anlayışın ürünüdür.
Bilirsiniz, Cumhurbaşkanı, temkinli biridir. Eşli ve eşsiz resepsiyon davetlerini birleştirirken Genelkurmay Başkanı ile önceden görüşmüştü. Zirvedeki bu mutabakatın ardından resepsiyon teke indirilmişti.
Bu bilgiyi, ibret olsun diye ilk defa yazıyorum. İki kuvvet komutanının itirazı üzerine mutabakat bozuldu ve Genelkurmay Başkanı davete katılmama kararı aldı. Komutanların eşli davete katılmaması, bir tavırdır, gerisi hikayedir.
Yanlışı meşrulaştırır ve yol haline getirirseniz, balyoz zihniyetine oksijen pompalarsınız. Herkes bu gerçekliğin farkında olmalıdır.
Efendim, MHP Lideri Bahçeli de Balyoz tutuklusu Engin Alan’ı milletvekili adayı yapıyor, CHP Balyoz duruşmasına katılmayı planlıyor!
Bırakın onları, o hesabı millet görür, balyozu kafalarında paralar.
Tabi siz, Cemil Çiçek gibi kalkıp “doğal” derseniz, “meslek dayanışması” olarak görüp meşrulaştırırsanız, doğal sonuç budur.
Askeri yakından tanıyanlar daha iyi bilir, bu tür toplu ziyaretler, dayanışma çabasının ötesinde bir eylem biçimidir. Özden Örnek günlüklerini tekrar okursanız, hükümete mesaj vermek için “topluca görüntü verme” alternatifinin toplantılarda gündeme getirildiğini görürsünüz.
Bu yaklaşımın izlerine, yakın tarihteki son askeri şurada yaşanan atama krizinde de rastladık. Cumhurbaşkanı Gül’ün teke indirdiği 29 Ekim resepsiyonundaki “boykot” tablosu da aynı anlayışın ürünüdür.
Bilirsiniz, Cumhurbaşkanı, temkinli biridir. Eşli ve eşsiz resepsiyon davetlerini birleştirirken Genelkurmay Başkanı ile önceden görüşmüştü. Zirvedeki bu mutabakatın ardından resepsiyon teke indirilmişti.
Bu bilgiyi, ibret olsun diye ilk defa yazıyorum. İki kuvvet komutanının itirazı üzerine mutabakat bozuldu ve Genelkurmay Başkanı davete katılmama kararı aldı. Komutanların eşli davete katılmaması, bir tavırdır, gerisi hikayedir.
Yanlışı meşrulaştırır ve yol haline getirirseniz, balyoz zihniyetine oksijen pompalarsınız. Herkes bu gerçekliğin farkında olmalıdır.
Efendim, MHP Lideri Bahçeli de Balyoz tutuklusu Engin Alan’ı milletvekili adayı yapıyor, CHP Balyoz duruşmasına katılmayı planlıyor!
Bırakın onları, o hesabı millet görür, balyozu kafalarında paralar.
Balyoz neden önemli?
Laf Balyoz’dan açılmışken, devam edelim. Bu dava neden bu kadar önemli? Amerika ve İsrail bile seferber oluyor. Bu paşaların çoğu ulusalcı, Soner Yalçın da anti semitist dalganın katalizörlerinden biri.
Prof. Dr. İhsan Dağı’nın dün Zaman’daki köşesinde önemli bir tespit vardı. Yabana atılmamalıdır. Öyle ya, İsrail’in, küresel sermayenin, Neoconların meşruiyet kazanması için bir de düşmana ihtiyaç var. O düşmanın semirmesi için nefret duygusunu dalgalandıran kalemlerin mevcudiyeti inkar edilemez. Ama benim üzerinde durduğum bir başka iddia var. Geçen Cuma “En Sıra Dışı” programı için gittiğim Ülke TV’de Fehmi Koru ile karşılaştım. Ana gündem Balyoz davasıydı. Fehmi Bey, Balyoz davasına ABD ve uzantılarının ilgisini şöyle izah etti: “Çünkü Balyoz projesi, ABD menşelidir.”
Tezi şu: 1 Mart 2003 tezkeresi geçseydi Balyoz devreye girecekti. Amerikan askerleri Türkiye’ye yerleşecek, savaşın üssü haline getirecekti. Bu savaş ortamının sürdürülebilir olması için askeri rejime ihtiyaç vardı, hiçbir sivil iktidar buna razı olamazdı.
O halde? Dedi ki: Tezkere geçmeyince Balyoz’a ihtiyaç kalmadı! Tartışılabilir, üzerinde durulabilir, ilginç bir tez...
Fakat ben farklı düşünüyorum. AK Parti iktidarına tepkili ordu içindeki bazı unsurların, tıpkı 28 Şubat’taki gibi daha ilk günden itibaren darbe hazırlığına başladığını, şartların olgunlaşmasını beklediklerini, 1 Mart tezkeresinin meclise takılmasıyla birlikte ABD’nin öfkesinden darbe devşirmek istediklerini varsayıyorum.
Tezkere krizinde hem askeri hem hükümeti sorumlu tutan ABD’nin ise bu çatışmaya yol açarak, yara bere içinde kalacak ordu ve hükümetten arta kalan taleplerini daha kolay elde etmeyi ummuş olabileceğini düşünüyorum. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven senaryolarının da bu iklimden ürediğini, ABD açısından sadece “kavgayla” sınırlı öngörülen bu gelişmelerin darbe ihtimalini güçlendirmesi üzerine sürecin akamete uğratıldığı kanaatindeyim.
Birbirinden farklı olsa da iki ayrı senaryonun ortak paydası şu: Balyoz’un sapı Amerika’nın elinde...
Şunu da biliyoruz: Amerika vefakar değildir, kullanır, atar. Bu sahiplenme duygusu, 2011 model yeni bir senaryonun akamete uğramasına öfke midir, bence bu soruya cevap aramakta yarar var.
Laf Balyoz’dan açılmışken, devam edelim. Bu dava neden bu kadar önemli? Amerika ve İsrail bile seferber oluyor. Bu paşaların çoğu ulusalcı, Soner Yalçın da anti semitist dalganın katalizörlerinden biri.
Prof. Dr. İhsan Dağı’nın dün Zaman’daki köşesinde önemli bir tespit vardı. Yabana atılmamalıdır. Öyle ya, İsrail’in, küresel sermayenin, Neoconların meşruiyet kazanması için bir de düşmana ihtiyaç var. O düşmanın semirmesi için nefret duygusunu dalgalandıran kalemlerin mevcudiyeti inkar edilemez. Ama benim üzerinde durduğum bir başka iddia var. Geçen Cuma “En Sıra Dışı” programı için gittiğim Ülke TV’de Fehmi Koru ile karşılaştım. Ana gündem Balyoz davasıydı. Fehmi Bey, Balyoz davasına ABD ve uzantılarının ilgisini şöyle izah etti: “Çünkü Balyoz projesi, ABD menşelidir.”
Tezi şu: 1 Mart 2003 tezkeresi geçseydi Balyoz devreye girecekti. Amerikan askerleri Türkiye’ye yerleşecek, savaşın üssü haline getirecekti. Bu savaş ortamının sürdürülebilir olması için askeri rejime ihtiyaç vardı, hiçbir sivil iktidar buna razı olamazdı.
O halde? Dedi ki: Tezkere geçmeyince Balyoz’a ihtiyaç kalmadı! Tartışılabilir, üzerinde durulabilir, ilginç bir tez...
Fakat ben farklı düşünüyorum. AK Parti iktidarına tepkili ordu içindeki bazı unsurların, tıpkı 28 Şubat’taki gibi daha ilk günden itibaren darbe hazırlığına başladığını, şartların olgunlaşmasını beklediklerini, 1 Mart tezkeresinin meclise takılmasıyla birlikte ABD’nin öfkesinden darbe devşirmek istediklerini varsayıyorum.
Tezkere krizinde hem askeri hem hükümeti sorumlu tutan ABD’nin ise bu çatışmaya yol açarak, yara bere içinde kalacak ordu ve hükümetten arta kalan taleplerini daha kolay elde etmeyi ummuş olabileceğini düşünüyorum. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven senaryolarının da bu iklimden ürediğini, ABD açısından sadece “kavgayla” sınırlı öngörülen bu gelişmelerin darbe ihtimalini güçlendirmesi üzerine sürecin akamete uğratıldığı kanaatindeyim.
Birbirinden farklı olsa da iki ayrı senaryonun ortak paydası şu: Balyoz’un sapı Amerika’nın elinde...
Şunu da biliyoruz: Amerika vefakar değildir, kullanır, atar. Bu sahiplenme duygusu, 2011 model yeni bir senaryonun akamete uğramasına öfke midir, bence bu soruya cevap aramakta yarar var.
Atatürk merdivene ters mi biniyordu?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü meclis grup konuşmasında, gaflarını diline dolayan Başbakan Tayyip Erdoğan’a cevap verdi. Attan düştüğü, araçta mahsur kaldığı olayları hatırlatıp cümleye şöyle nokta koydu: “Benim kılavuzum belli Mustafa Kemal. Senin kılavuzun kim bilemem.”
Allah Allah, bu nasıl mantık kurgusudur?
Kemal Bey kaza ve gaf arasındaki ince nüansı bilmeyebilir veya siyaseten aradan sıyırmak için manevra ihtiyacı duyabilir, hepsi kabulüm.
Allah aşkına, Anıtkabir’i darbeci taifenin sığınağı haline getirmek isteyenlere alkış tuttunuz, Atatürk’ü hiç olmazsa bu işe karıştırmayın.
Ne yani, Atatürk merdivene ters yönden biniyordu da ona mı uydun? Yoksa o da mı oyunu kullanmak isterken seçim sandığını bulamadı? Lefter’i kaleci mi sanıyordu yoksa? Van Gölü’nü deniz mi biliyordu?
Ayıptır. Neyse ki, Atatürk zamanında AVM’ler yoktu, Lefter henüz çocuktu...
Perdelemeyin, sakın ola bu kılavuz, karga olmasın...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü meclis grup konuşmasında, gaflarını diline dolayan Başbakan Tayyip Erdoğan’a cevap verdi. Attan düştüğü, araçta mahsur kaldığı olayları hatırlatıp cümleye şöyle nokta koydu: “Benim kılavuzum belli Mustafa Kemal. Senin kılavuzun kim bilemem.”
Allah Allah, bu nasıl mantık kurgusudur?
Kemal Bey kaza ve gaf arasındaki ince nüansı bilmeyebilir veya siyaseten aradan sıyırmak için manevra ihtiyacı duyabilir, hepsi kabulüm.
Allah aşkına, Anıtkabir’i darbeci taifenin sığınağı haline getirmek isteyenlere alkış tuttunuz, Atatürk’ü hiç olmazsa bu işe karıştırmayın.
Ne yani, Atatürk merdivene ters yönden biniyordu da ona mı uydun? Yoksa o da mı oyunu kullanmak isterken seçim sandığını bulamadı? Lefter’i kaleci mi sanıyordu yoksa? Van Gölü’nü deniz mi biliyordu?
Ayıptır. Neyse ki, Atatürk zamanında AVM’ler yoktu, Lefter henüz çocuktu...
Perdelemeyin, sakın ola bu kılavuz, karga olmasın...
22 Şubat 2011 Salı
O mektubu kim verdi?
Gazetecilikte 26 yılı geride bırakmak üzereyim. Bu sürenin 17 yılı Milliyet ve Sabah’ta geçti. Merkez (!) medyada bildik isimlerin neredeyse tamamıyla mesai arkadaşlığım oldu ve büyük çoğunluğu yöneticiliğimi yaptı.
Kimler mi?
Çetin Emeç, Ufuk Güldemir, Altan Öymen, Doğan Heper, Yalçın Doğan, Yavuz Donat, Emin Çölaşan, Güngör Mengi, Umur Talu, Derya Sazak, Fikret Bila, Tayfun Devecioğlu, Zafer Mutlu, Fatih Çekirge, Bilal Çetin, Murat Yetkin...
Saymaya devam etsek, bu köşeye sığmaz. Gazeteciliğimin şekillenmesinde sağolsun hepsinin tuzu biberi vardır. Hazreti Ali düsturundan biliriz, öğrendiğimiz her harf, ayrı bir öneme haizdir.
Bize, halka doğru bilgi vermenin anayasal hak olduğu kadar gazetecinin namus borcu olduğunu öğrettiler. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesine vesile olan haber kaynaklarının korunmasını da bir o kadar kutsal saydılar.
Kaldı ki, haber kaynağının korunması, yasal haktır, Basın Kanunu’nda güvence altına alınmıştır. Savcı dahi gazeteciyi haber kaynağını açıklamaya zorlayamaz.
Heyhat, gel gör, Ergenekon ve Balyoz’la birlikte tüm öğretileri ayaklar altına aldılar. Kimse yanlış anlamasın, lafım yukarıdaki isimlere gönderme değildir, genel çürümeden söz ediyorum.
Soner Yalçın’ın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yazdığı mektubu deşifre ediyorum, koro halinde saldırıyorlar: Şamil Tayyar’a bu mektubu kim verdi? Savcı mı polis mi?
Meslek adına utanç verici
Savcının dahi gazeteciye sormaktan hicap duyduğu bu soruyla usule takılıp esası görmezlikten geliyorlar.
Bir gazeteci, bir siyasiye, “seçimlere doğru ihtiyacınız olan güçlü medyayı ben oluştururum, ekibimle hazırım” diyebilir mi? O gazeteci, bilgisi dışında bazı yazarların isimlerini mektuba döşeyerek ekip pazarlaması yapabilir mi?
Hani meslek etiği?
Burada vahim olan, o mektubu kimin verdiği değil, o mektuptaki dehşet verici ifadelerdir, bazı yazarlara kurulan tuzaktır.
Ne hikmetse, o yazarlar da bana sitem edip “bizim bu pazarlıktan haberimiz yoktu” deme kolaycılığına kaçıyorlar.
Kardeşim, eğer, sizin o CHP pazarlamasından haberiniz yoksa çıkın muhatabınıza, “Bizim isimlerimizi o mektuba neden yazdınız?” diyerek hesap sorun.
Hesap sormuyorsanız, ya suç ortağısınız ya da korkaksınız. “Suç” deyince kimse lafı dolandırmasın, kastım, Ergenekon üyeliği değildir.
Tuzak kuranı değil deşifre edeni yargısız infazla suçlamak, mahalle teyzeleri gibi sadece bizim yazarlara mahsustur.
Savcılara “hedef” göstermek de...
Ben mektuptan birkaç cümle okumuştum, neredeyse tamamını Hürriyet yayınladı. Hürriyet’te yayınlanan bölümlerin bir kısmı, benim açıklamamda yoktu. Radikal’in dünkü manşeti yine Oda TV baskınıyla ilgili özel haberle kaplanmıştı. Milliyet’te, Vatan’da da benzer haberler vardı.
Peki siz o bilgileri hangi savcı ve polisten aldınız, siz açıklar mısınız? Yoksa sizin belge üretim merkeziniz mi var? Soruşturmanın, özel hayatın veya haberleşme özgürlüğünün gizliliği nerde kaldı?
Sizin ihlal hakkınız mı var?
Kusura bakmayın beyler, bayanlar; Ergenekon’a veya Balyoz’a canı yürekten destek verebilirsiniz, CHP’ye hizmet etmek isteyebilirsiniz, sonuna kadar özgürsünüz, ama bunu açıklamak şartıyla...
Rica ediyorum, “bu belgeyi kim verdi” gibi böyle ucuz numaralara yeltenmeyin, kendinizi küçük düşürmeyin.
Yine de merakınızı gidermek adına, sorunuza cevap vereyim. Yayınladığım mektup soruşturmanın bir parçası mı, polisin veya savcının elinde var mı bilmiyorum. Mektubun tarihi, soruşturma öncesine ait. Ülke TV’de söylemiştim, tekrar edelim, mektubu bana yurtsever bir CHP’li gönderdi.
Daha doğrusu zarfta öyle yazıyordu.
Soner Yalçın’dan mı, Baki Özilhan’dan mı, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan mı veya arkadaşlarından mı aldı bir şey diyemem.
Ama mektubun tamamını yayınlayan Hürriyet Muhabiri Toygun Atilla, polis veya savcıdan almış olabilir. Eleştirirken düzeyli üslubunu koruyan, bu yönüyle mahalle teyzesinden ayrılan Hürriyet Yazarı Mehmet Yakup Yılmaz, Toygun’dan daha sağlıklı bilgi alabilir.
Bir internet sitesinin yaşlı kurduna da tavsiyem, biraz daha dersine çalışsın. Mektup, dava konusu olsa bile sandığın gibi ağır cezalık bir suç değil. Çete ve darbe suçlamasını görmezlikten gelip haberciliği ağır cezaya götürmenin ayıbı ona yeter artar bile.
Kimler mi?
Çetin Emeç, Ufuk Güldemir, Altan Öymen, Doğan Heper, Yalçın Doğan, Yavuz Donat, Emin Çölaşan, Güngör Mengi, Umur Talu, Derya Sazak, Fikret Bila, Tayfun Devecioğlu, Zafer Mutlu, Fatih Çekirge, Bilal Çetin, Murat Yetkin...
Saymaya devam etsek, bu köşeye sığmaz. Gazeteciliğimin şekillenmesinde sağolsun hepsinin tuzu biberi vardır. Hazreti Ali düsturundan biliriz, öğrendiğimiz her harf, ayrı bir öneme haizdir.
Bize, halka doğru bilgi vermenin anayasal hak olduğu kadar gazetecinin namus borcu olduğunu öğrettiler. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesine vesile olan haber kaynaklarının korunmasını da bir o kadar kutsal saydılar.
Kaldı ki, haber kaynağının korunması, yasal haktır, Basın Kanunu’nda güvence altına alınmıştır. Savcı dahi gazeteciyi haber kaynağını açıklamaya zorlayamaz.
Heyhat, gel gör, Ergenekon ve Balyoz’la birlikte tüm öğretileri ayaklar altına aldılar. Kimse yanlış anlamasın, lafım yukarıdaki isimlere gönderme değildir, genel çürümeden söz ediyorum.
Soner Yalçın’ın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yazdığı mektubu deşifre ediyorum, koro halinde saldırıyorlar: Şamil Tayyar’a bu mektubu kim verdi? Savcı mı polis mi?
Meslek adına utanç verici
Savcının dahi gazeteciye sormaktan hicap duyduğu bu soruyla usule takılıp esası görmezlikten geliyorlar.
Bir gazeteci, bir siyasiye, “seçimlere doğru ihtiyacınız olan güçlü medyayı ben oluştururum, ekibimle hazırım” diyebilir mi? O gazeteci, bilgisi dışında bazı yazarların isimlerini mektuba döşeyerek ekip pazarlaması yapabilir mi?
Hani meslek etiği?
Burada vahim olan, o mektubu kimin verdiği değil, o mektuptaki dehşet verici ifadelerdir, bazı yazarlara kurulan tuzaktır.
Ne hikmetse, o yazarlar da bana sitem edip “bizim bu pazarlıktan haberimiz yoktu” deme kolaycılığına kaçıyorlar.
Kardeşim, eğer, sizin o CHP pazarlamasından haberiniz yoksa çıkın muhatabınıza, “Bizim isimlerimizi o mektuba neden yazdınız?” diyerek hesap sorun.
Hesap sormuyorsanız, ya suç ortağısınız ya da korkaksınız. “Suç” deyince kimse lafı dolandırmasın, kastım, Ergenekon üyeliği değildir.
Tuzak kuranı değil deşifre edeni yargısız infazla suçlamak, mahalle teyzeleri gibi sadece bizim yazarlara mahsustur.
Savcılara “hedef” göstermek de...
Ben mektuptan birkaç cümle okumuştum, neredeyse tamamını Hürriyet yayınladı. Hürriyet’te yayınlanan bölümlerin bir kısmı, benim açıklamamda yoktu. Radikal’in dünkü manşeti yine Oda TV baskınıyla ilgili özel haberle kaplanmıştı. Milliyet’te, Vatan’da da benzer haberler vardı.
Peki siz o bilgileri hangi savcı ve polisten aldınız, siz açıklar mısınız? Yoksa sizin belge üretim merkeziniz mi var? Soruşturmanın, özel hayatın veya haberleşme özgürlüğünün gizliliği nerde kaldı?
Sizin ihlal hakkınız mı var?
Kusura bakmayın beyler, bayanlar; Ergenekon’a veya Balyoz’a canı yürekten destek verebilirsiniz, CHP’ye hizmet etmek isteyebilirsiniz, sonuna kadar özgürsünüz, ama bunu açıklamak şartıyla...
Rica ediyorum, “bu belgeyi kim verdi” gibi böyle ucuz numaralara yeltenmeyin, kendinizi küçük düşürmeyin.
Yine de merakınızı gidermek adına, sorunuza cevap vereyim. Yayınladığım mektup soruşturmanın bir parçası mı, polisin veya savcının elinde var mı bilmiyorum. Mektubun tarihi, soruşturma öncesine ait. Ülke TV’de söylemiştim, tekrar edelim, mektubu bana yurtsever bir CHP’li gönderdi.
Daha doğrusu zarfta öyle yazıyordu.
Soner Yalçın’dan mı, Baki Özilhan’dan mı, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan mı veya arkadaşlarından mı aldı bir şey diyemem.
Ama mektubun tamamını yayınlayan Hürriyet Muhabiri Toygun Atilla, polis veya savcıdan almış olabilir. Eleştirirken düzeyli üslubunu koruyan, bu yönüyle mahalle teyzesinden ayrılan Hürriyet Yazarı Mehmet Yakup Yılmaz, Toygun’dan daha sağlıklı bilgi alabilir.
Bir internet sitesinin yaşlı kurduna da tavsiyem, biraz daha dersine çalışsın. Mektup, dava konusu olsa bile sandığın gibi ağır cezalık bir suç değil. Çete ve darbe suçlamasını görmezlikten gelip haberciliği ağır cezaya götürmenin ayıbı ona yeter artar bile.
16 Şubat 2011 Çarşamba
Yeni Türkiye nasıl kurulacak?
Son Balyoz tutuklamaları ve bir internet sitesine yapılan baskınla ilgili tartışmaların yeniden tetiklediği “laik endişe”, modernitenin fantezisi olmaktan öte, sosyolojik ve siyasal travmaya dönüşme riskini kendi içinde barındırıyor.
Bu süreç iyi yönetilemezse, seçim atmosferi ve yeni Türkiye projeksiyonunu derinden etkileyebilecek bir boyut sergileyebilir. Bu riski ortadan kaldırabilecek veya minimize edebilecek en muktedir yapı ise siyasal iktidardır.
Hükümet olmakla iktidar olmak, tabi ki farklıdır. Çünkü biri şekli, diğeri reeldir. Zira, iktidar sahibi olmak muktedir olmayı gerektirir.
AK Parti, 2002 yılında işbaşına geldiğinde sadece hükümetti, gerçek manada iktidar değildi. Güç merkezinde askeri ve sivil elit bürokrasi oturuyordu, sandık sonuçlarına bakıp iktidarı milli iradeye teslim etmeye de niyetli değildi. Sarıkız ve Balyoz gibi darbe planlarının gerçek nedeni de milletin iktidar talebine dirençtir.
Aradan geçen 9 yılda Sarıkız gelin gitti, Balyoz’un sapı kırıldı, iktidar el değiştirmeye başladı. AK Parti ise bu iktidar değişiminde başat unsurdu.
Parlamento, tüm müdahalelere ve muhtıralara rağmen kendi özgür iradesiyle cumhurbaşkanını seçti.
Tüm eksikliklere rağmen yeni bir anayasa yapıldı, demokratik hak ve özgürlük alanları genişletildi.
Anayasa Mahkemesi, derin devletin siyasi partiler üzerinde oyun kurduğu bir enstrüman olmaktan çıkarıldı.
Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, yargı tarlasını ihtiyaca göre süren, eken ve biçen bir aygıt hüviyetinden arındırıldı.
Yargıtay, statükonun hukuk koruyucusu kimliğinden kurtarılıyor.
Danıştay, alternatif hükümet gibi çalışmaktan uzaklaştırılıyor.
Ve daha niceleri...
Bir cümleyle özetlemek gerekirse; statüko, yok edilmese de dizlerinin üzerine çökertildi, “pert” oldu...
Bu süreç iyi yönetilemezse, seçim atmosferi ve yeni Türkiye projeksiyonunu derinden etkileyebilecek bir boyut sergileyebilir. Bu riski ortadan kaldırabilecek veya minimize edebilecek en muktedir yapı ise siyasal iktidardır.
Hükümet olmakla iktidar olmak, tabi ki farklıdır. Çünkü biri şekli, diğeri reeldir. Zira, iktidar sahibi olmak muktedir olmayı gerektirir.
AK Parti, 2002 yılında işbaşına geldiğinde sadece hükümetti, gerçek manada iktidar değildi. Güç merkezinde askeri ve sivil elit bürokrasi oturuyordu, sandık sonuçlarına bakıp iktidarı milli iradeye teslim etmeye de niyetli değildi. Sarıkız ve Balyoz gibi darbe planlarının gerçek nedeni de milletin iktidar talebine dirençtir.
Aradan geçen 9 yılda Sarıkız gelin gitti, Balyoz’un sapı kırıldı, iktidar el değiştirmeye başladı. AK Parti ise bu iktidar değişiminde başat unsurdu.
Parlamento, tüm müdahalelere ve muhtıralara rağmen kendi özgür iradesiyle cumhurbaşkanını seçti.
Tüm eksikliklere rağmen yeni bir anayasa yapıldı, demokratik hak ve özgürlük alanları genişletildi.
Anayasa Mahkemesi, derin devletin siyasi partiler üzerinde oyun kurduğu bir enstrüman olmaktan çıkarıldı.
Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, yargı tarlasını ihtiyaca göre süren, eken ve biçen bir aygıt hüviyetinden arındırıldı.
Yargıtay, statükonun hukuk koruyucusu kimliğinden kurtarılıyor.
Danıştay, alternatif hükümet gibi çalışmaktan uzaklaştırılıyor.
Ve daha niceleri...
Bir cümleyle özetlemek gerekirse; statüko, yok edilmese de dizlerinin üzerine çökertildi, “pert” oldu...
Balyoz ve Mala
Şimdi sırada, Yeni Türkiye’nin kurulması var. O da 12 Haziran seçimlerinden sonra start alacaktır.
Kabul etmek gerekir; Atatürk’ün 1923 yılında kurduğu cumhuriyet, henüz gerçek manada halk tabanına oturmamıştır. Adnan Menderes döneminde başlayan dönüşüm, şimdi yeni bir evrede...
Başbakan Erdoğan, bu perspektifi, 2023 hedefleriyle açıkladı. Anlıyoruz ki, iktidar partisi, cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında, kuruluş esaslarına uygun biçimde Yeni Türkiye’yi “gökdelen” gibi yükseltmeyi planlıyor.
AB üyesi, komşularıyla barışık, ileri demokrasiye sahip, üç kıtanın üretim ve lojistik merkezi, bilgi teknolojisinin zirve yaptığı, kendi uçağı, otomobili ve insansız hava aracını üreten, işsizliği çözen, herkese eşit eğitim ve sağlık fırsatı sunan bir ülke düşlüyor.
Başarır, başaramaz. Siyaset, iddia ister. Başbakanın dünkü meclis grup toplantısında “CHP kopya çekmesin diye patentini aldık” demesi ise siyaset arenasındaki rakipsizliğinin somut göstergesidir.
Çünkü: Kamuoyu böyle bir gelecek projeksiyonunu, 9 yıldır işbaşında olan iktidar partisinden değil halka iktidar umudu taşıması gereken muhalefetten bekliyordu. Siyasetin doğası da böyle davranmayı gerektirir.
Neyse...
Atı alan Üsküdar’ı geçiyor. İktidar partisinin burada dikkat etmesi gereken temel unsur ise Yeni Türkiye’yi inşa ederken kullanacağı inşaat gerecinin seçimidir.
Halkın arazisine kondurulmuş gecekonduyu yıkmak için balyoza ihtiyaç duyulur, ama yeni bina için malaya... Nedeni çok basit; bazen yapmak için önce yıkmak gerekir, biriyle yıkar, diğeriyle yaparsınız.
Şimdi “mala” kullanma zamanı...
Hükümetin daha önce eli kolu bağlıydı; kanunlar ya köşkten ya Anayasa Mahkemesi’nden dönüyordu. Canı sıkılan kapatma davası açıyor, gece yarısı muhtıra veriyordu. Neredeyse tüm kurumlar durumdan vazife çıkarıyordu. Bugün bu tehdit, büyük ölçüde ortadan kalktı.
Aksi bir tutum, bir dönem AK Parti’nin yaşadığı “mağduriyet” psikolojisini doğurur. Çünkü şu anda güçlü olan o...
O nedenle Başbakan Erdoğan’ın 2023 hedeflerini açıklarken atıfta bulunduğu Hacı Bektaşi Veli’nin şu dizelerini önemsiyorum: Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda / Bülbüller şevkle gelir, gül açar bağımızda / Hırslar, kinler yok olur aşk meydanımızda / Arslanla, ceylan dosttur kucağımızda...
Şimdi sırada, Yeni Türkiye’nin kurulması var. O da 12 Haziran seçimlerinden sonra start alacaktır.
Kabul etmek gerekir; Atatürk’ün 1923 yılında kurduğu cumhuriyet, henüz gerçek manada halk tabanına oturmamıştır. Adnan Menderes döneminde başlayan dönüşüm, şimdi yeni bir evrede...
Başbakan Erdoğan, bu perspektifi, 2023 hedefleriyle açıkladı. Anlıyoruz ki, iktidar partisi, cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında, kuruluş esaslarına uygun biçimde Yeni Türkiye’yi “gökdelen” gibi yükseltmeyi planlıyor.
AB üyesi, komşularıyla barışık, ileri demokrasiye sahip, üç kıtanın üretim ve lojistik merkezi, bilgi teknolojisinin zirve yaptığı, kendi uçağı, otomobili ve insansız hava aracını üreten, işsizliği çözen, herkese eşit eğitim ve sağlık fırsatı sunan bir ülke düşlüyor.
Başarır, başaramaz. Siyaset, iddia ister. Başbakanın dünkü meclis grup toplantısında “CHP kopya çekmesin diye patentini aldık” demesi ise siyaset arenasındaki rakipsizliğinin somut göstergesidir.
Çünkü: Kamuoyu böyle bir gelecek projeksiyonunu, 9 yıldır işbaşında olan iktidar partisinden değil halka iktidar umudu taşıması gereken muhalefetten bekliyordu. Siyasetin doğası da böyle davranmayı gerektirir.
Neyse...
Atı alan Üsküdar’ı geçiyor. İktidar partisinin burada dikkat etmesi gereken temel unsur ise Yeni Türkiye’yi inşa ederken kullanacağı inşaat gerecinin seçimidir.
Halkın arazisine kondurulmuş gecekonduyu yıkmak için balyoza ihtiyaç duyulur, ama yeni bina için malaya... Nedeni çok basit; bazen yapmak için önce yıkmak gerekir, biriyle yıkar, diğeriyle yaparsınız.
Şimdi “mala” kullanma zamanı...
Hükümetin daha önce eli kolu bağlıydı; kanunlar ya köşkten ya Anayasa Mahkemesi’nden dönüyordu. Canı sıkılan kapatma davası açıyor, gece yarısı muhtıra veriyordu. Neredeyse tüm kurumlar durumdan vazife çıkarıyordu. Bugün bu tehdit, büyük ölçüde ortadan kalktı.
Aksi bir tutum, bir dönem AK Parti’nin yaşadığı “mağduriyet” psikolojisini doğurur. Çünkü şu anda güçlü olan o...
O nedenle Başbakan Erdoğan’ın 2023 hedeflerini açıklarken atıfta bulunduğu Hacı Bektaşi Veli’nin şu dizelerini önemsiyorum: Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda / Bülbüller şevkle gelir, gül açar bağımızda / Hırslar, kinler yok olur aşk meydanımızda / Arslanla, ceylan dosttur kucağımızda...
14 Şubat 2011 Pazartesi
Işık Paşa istifa eder mi?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in, Balyoz davasında 29’u muvazzaf toplam 163 sanık hakkında tutuklama kararı verilmesinin hemen ardından Dolmabahçe’de Başbakan Erdoğan’ı ziyaret etmesi, tutuklama ve görüşme gündemi arasında ilinti kurulmasına yol açtı. Kişisel kanaatim de bu yöndedir.
Çünkü: Genelkurmay, Balyoz davasında muvazzaflar nedeniyle “örtülü” şekilde taraftır. Genelkurmay Başkanı ise aynı gerekçeyle sürecin parçasıdır, yoğun bir mahalle baskısı altındadır.
Altını çizmekte yarar var; “taraf” ifadesinden kastım, “suça iştirak” değil, mensuplarının hukuki statüsüne göndermedir.
Selefi İlker Başbuğ Paşa da Balyoz’un ilk günlerinde, 25 Şubat 2010 günü Çankaya Köşk’ünde Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile bir araya gelmişti. Masadaki kalın dosyalar hala hafızalardadır.
İlker Paşa, Çankaya’ya çıkmadan önce karargahta komutanları toplamıştı. Işık Paşa da aynı yöntemi izledi, ilave olarak komutan eşleriyle bir araya geldi.
Ayrıca Wikileaks internet sitesinin yayınladığı tutanaklara göre; Çankaya buluşmasından iki gün önce, 23 Şubat 2010 günü ABD Ankara Büyükelçisi James F. Jeffrey, Washington’a gönderdiği bilgi notunda, ordunun AK Parti iktidarından derin rahatsızlık duyduğu iddiasını dile getirdi.
TSK’ne karşı resmi suçlama olursa buna karşılık verileceğini, davada yeterli delil bulunmazsa operasyonun hükümete karşı geri tepeceğini anlatan Jeffrey, bazı deneyimli büyükelçilik memurlarının “bu gelişmeler beklenmedik bir askeri tepki yaratabilir” şeklinde yorum yaptıklarını aktardı.
Bu beklenmedik tepkiden kasıt, tam olarak nedir bilinmez. Herhalde bir muhtıradan veya tankların yürütülmesinden söz ediyorlardır! Ya da başka bir eylem...
Aradan 1 yıl geçti ve tarih tekerrür ediyor. Balyoz’da yeni tutuklamalar başladı. Bu kez durum biraz daha ciddi. Zira, Gölcük Donanma Komutanlığı’nda ele geçirilen belgeler, sanıklar için izahı hayli zor iddialar içeriyor.
Ancak asker yeniden hareketlendi, Amerikalıların deyimiyle
“beklenmedik bir tepki” verebilir! Işık Paşa’nın Dolmabahçe’ye koşması da buna işaret olabilir. O halde beklenmedik tepki ne olabilir? Muhtıra veya tank yürütme, bu iktidar döneminde askeri menzile vardıracak bir eylem biçimi olmaktan çıktığına göre, bu beklenmedik tepki, başka türlü vuku bulabilir.
Mesela istifa...
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a kızıp istifa eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay gibi...
Paşa, başbakana böyle bir niyetten söz etmiş olabilir mi, inanın bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; Işık Paşa, bu gelişmelerden çok rahatsız. Bir tarafta çok vahim darbe suçuna teşebbüs iddiası var, diğer tarafta yoğun mahalle baskısı...
İstifa seçeneği, masasında...
Daha doğrusu, “ya hükümetle kavga et ya istifa et” diye bastıran silah arkadaşlarının temennisi bu yönde...
Paşa, nasıl bir yol izleyecek, göreceğiz. İlker Paşa gibi agresif değil, daha demokrat bir görüntü sergiliyor, sivil otoriteye daha fazla saygı duyuyor ama bunalmış vaziyette.
Burada ilginç olan bir başka ayrıntı ise şu; tutuklamalara mahkeme karar verdiği halde kavga adresinin başbakanlık olarak gösterilmesidir.
Ya da tersinden mevzuu açmaya kalkarsak; asker-sivil ilişkilerinde normalleşme sürecine girilmişken, geçmişteki Balyoz’la ilgili sert tartışmaları da hatırlayarak tutuklama kararının “rekor” düzeyde olmasını, nasıl okumak gerekir?
Bu sorulara verilecek fazlaca cevabım var aslında. Ancak sorunu kördüğüm haline getirecek yeni tartışma alanları oluşturmak istemiyorum.
Sadece şu kadarını söyleyebilirim; tutuklamaların rekor düzeyde olmasını biraz tuhaf buldum, umarım yanılırım.
Sakın ola, Balyoz davasını küçümsediğim anlaşılmasın. Sürekli söylüyorum, Balyoz, Ergenekon’dan daha büyük bir davadır ve sonuna kadar gidilmelidir. Ancak unutulmasın, her dava gibi Balyoz da bir hukuk davasıdır, intikam davası değil...
Çünkü: Genelkurmay, Balyoz davasında muvazzaflar nedeniyle “örtülü” şekilde taraftır. Genelkurmay Başkanı ise aynı gerekçeyle sürecin parçasıdır, yoğun bir mahalle baskısı altındadır.
Altını çizmekte yarar var; “taraf” ifadesinden kastım, “suça iştirak” değil, mensuplarının hukuki statüsüne göndermedir.
Selefi İlker Başbuğ Paşa da Balyoz’un ilk günlerinde, 25 Şubat 2010 günü Çankaya Köşk’ünde Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile bir araya gelmişti. Masadaki kalın dosyalar hala hafızalardadır.
İlker Paşa, Çankaya’ya çıkmadan önce karargahta komutanları toplamıştı. Işık Paşa da aynı yöntemi izledi, ilave olarak komutan eşleriyle bir araya geldi.
Ayrıca Wikileaks internet sitesinin yayınladığı tutanaklara göre; Çankaya buluşmasından iki gün önce, 23 Şubat 2010 günü ABD Ankara Büyükelçisi James F. Jeffrey, Washington’a gönderdiği bilgi notunda, ordunun AK Parti iktidarından derin rahatsızlık duyduğu iddiasını dile getirdi.
TSK’ne karşı resmi suçlama olursa buna karşılık verileceğini, davada yeterli delil bulunmazsa operasyonun hükümete karşı geri tepeceğini anlatan Jeffrey, bazı deneyimli büyükelçilik memurlarının “bu gelişmeler beklenmedik bir askeri tepki yaratabilir” şeklinde yorum yaptıklarını aktardı.
Bu beklenmedik tepkiden kasıt, tam olarak nedir bilinmez. Herhalde bir muhtıradan veya tankların yürütülmesinden söz ediyorlardır! Ya da başka bir eylem...
Aradan 1 yıl geçti ve tarih tekerrür ediyor. Balyoz’da yeni tutuklamalar başladı. Bu kez durum biraz daha ciddi. Zira, Gölcük Donanma Komutanlığı’nda ele geçirilen belgeler, sanıklar için izahı hayli zor iddialar içeriyor.
Ancak asker yeniden hareketlendi, Amerikalıların deyimiyle
“beklenmedik bir tepki” verebilir! Işık Paşa’nın Dolmabahçe’ye koşması da buna işaret olabilir. O halde beklenmedik tepki ne olabilir? Muhtıra veya tank yürütme, bu iktidar döneminde askeri menzile vardıracak bir eylem biçimi olmaktan çıktığına göre, bu beklenmedik tepki, başka türlü vuku bulabilir.
Mesela istifa...
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a kızıp istifa eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay gibi...
Paşa, başbakana böyle bir niyetten söz etmiş olabilir mi, inanın bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; Işık Paşa, bu gelişmelerden çok rahatsız. Bir tarafta çok vahim darbe suçuna teşebbüs iddiası var, diğer tarafta yoğun mahalle baskısı...
İstifa seçeneği, masasında...
Daha doğrusu, “ya hükümetle kavga et ya istifa et” diye bastıran silah arkadaşlarının temennisi bu yönde...
Paşa, nasıl bir yol izleyecek, göreceğiz. İlker Paşa gibi agresif değil, daha demokrat bir görüntü sergiliyor, sivil otoriteye daha fazla saygı duyuyor ama bunalmış vaziyette.
Burada ilginç olan bir başka ayrıntı ise şu; tutuklamalara mahkeme karar verdiği halde kavga adresinin başbakanlık olarak gösterilmesidir.
Ya da tersinden mevzuu açmaya kalkarsak; asker-sivil ilişkilerinde normalleşme sürecine girilmişken, geçmişteki Balyoz’la ilgili sert tartışmaları da hatırlayarak tutuklama kararının “rekor” düzeyde olmasını, nasıl okumak gerekir?
Bu sorulara verilecek fazlaca cevabım var aslında. Ancak sorunu kördüğüm haline getirecek yeni tartışma alanları oluşturmak istemiyorum.
Sadece şu kadarını söyleyebilirim; tutuklamaların rekor düzeyde olmasını biraz tuhaf buldum, umarım yanılırım.
Sakın ola, Balyoz davasını küçümsediğim anlaşılmasın. Sürekli söylüyorum, Balyoz, Ergenekon’dan daha büyük bir davadır ve sonuna kadar gidilmelidir. Ancak unutulmasın, her dava gibi Balyoz da bir hukuk davasıdır, intikam davası değil...
11 Şubat 2011 Cuma
Onun da saçmalama hakkı var
CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un orduya yönelik “kağıttan kaplan” lafları üzerine Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi. Eğer izin verirse bakanlık, TCK’nın o meşhur 301. maddesine dayanarak Batum hakkında soruşturma açılabilecek.
Bakanlık izin vermezse defter o an kapanacak. Bakanlık izin verse bile savcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya gerek görmeyebilir. Bu durumda defter savcılık aşamasında kapanmış olacak. Aksi olursa Batum’a 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava yolu görünecek.
Çarşamba akşamı Beyaz TV’de katıldığım “Derin Gündem” programında açıkça ifade ettim, tekrarlamakta beis yok. Batum’un askeri vesayet talebi ve darbe çığırtkanlığı olarak yorumlanabilecek sözlerini tasvip etmek asla söz konusu olamaz. Genelkurmay’ın siyasetçiyle polemiğe girmesi de aynı şekilde kabul edilemez.
Ortada iki yanlış var.
Tartışma mevzu ikincisi olmadığına göre, ilkine dönelim. Adalet Bakanı Ergin, başsavcılığın izin talebini reddederek Batum’a dava yolu açılmasını daha ilk evrede kapatmalıdır.
Çünkü herkesin saçmalama hakkı var, Batum’un da...
Taraf Gazetesi’nin dün manşetten duyurduğu gibi saçmalıyor mu “Evet”, yargılansın mı “Hayır” tezi, isabetlidir.
Arzu edilirse tazminat davası açılabilir ama aykırı olsa bile bu tür ifadeler yüzünden hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmesini demokratik bulmam. Batum bir bedel ödeyecekse bu bedel “siyasi” olmalıdır. Partisi gereğini yapmazsa, halk, partisine gereğini yapar.
Bu kadar basittir.
Bakan Ergin nasıl bir yol izleyecek merak konusu. Dün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre karar verileceğini belirtti: “Dosyayı görmeden, delilleri değerlendirmeden, hadiseleri detaylı bilmeden, ezbere bir şey söylemek yanlış olur. Dosya bakanlığımıza bir ulaşsın, prosedür sağlam işlemiş mi, eksik var mı, diye bir bakılacak. Daha sonra bahsettiğimiz kriterlere göre bir karar verilecek.”
İzleyeceğiz...
Süheyl Bey’e gelince... Ankara’da “kuzu”, dışarıda “kaplan” gibi maşallah. O tartışmalı lafları Zonguldak’ta etti, Ankara’ya gelince, “Partinin geleneklerini bilmiyordum. Özür dilerim” dedi. Askere de “üzüldüm” mesajı verdi. Dün İzmir’deydi Batum. “Pişman mısınız?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Hayır değilim, söylemek istediğim ortada. Geri adım atmam söz konusu değil. Kimse bana geri adım attıramaz.”
Ankara’daki kuzu, İzmir’de oluverdi bir kaplan... Postasını da koydu “Orduyu sadece ben eleştiririm” diyen Kemal Bey’e...
“Kimse bana geri adım attıramaz” diyen Batum’a karşı CHP’de nasıl bir tedbir alınır bilinmez, ancak Kemal Bey’in işi hayli zor.
Gerçekten parti “canlı bomba” dolu...
Sadece Canan Arıtman gibi eski dönemden kalma vekiller değil, Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Umut Oran, Yılmaz Büyükerşen ve diğerleri...
İçlerinde en makul, en sağduyulu, en aklı başında olanı diye bildiğimiz Gürsel Tekin bile TV ekranında gazetecilere, “Herkes haddini bilecek, biz iktidara geldiğimizde hadlerini bildireceğiz” mealinde tehditler savurabiliyor.
Kusura bakmasın Kemal Bey, bu usulü biraz da kendi oluşturdu. Maalesef genel başkanın üslup sorunu parti politikasına dönüşme riski taşıyor. Ayrıca, diğer illerde kükreyip Ankara’da kuzulaşma siyasetinin öncü ismi de Kılıçdaroğlu...
O halde yenilenme ihtiyacı, sadece üç beş konuşkanla sınırlı kalmayıp tepeden tırnağa, hem şekli hem içerik bakımından kapsayıcı olmalıdır. Milli iradenin tecellisine karşı çıkıp askeri vesayete özlem duygusunu kabartanlar, halkın teveccühüne mazhar olamazlar.
Hem halkı “aptal” yerine koyacaksınız, hem “aptalca” oy vermesini bekleyeceksiniz. Asıl “aptallık” odur.
Biraz bilmece gibi oldu ama çözmek için büyük mütefekkir Müjdat Gezen’den yardım isteyebilirler. Cevapta “zeka pırıltısı” olmaz ama idare etsinler.
Bakanlık izin vermezse defter o an kapanacak. Bakanlık izin verse bile savcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya gerek görmeyebilir. Bu durumda defter savcılık aşamasında kapanmış olacak. Aksi olursa Batum’a 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava yolu görünecek.
Çarşamba akşamı Beyaz TV’de katıldığım “Derin Gündem” programında açıkça ifade ettim, tekrarlamakta beis yok. Batum’un askeri vesayet talebi ve darbe çığırtkanlığı olarak yorumlanabilecek sözlerini tasvip etmek asla söz konusu olamaz. Genelkurmay’ın siyasetçiyle polemiğe girmesi de aynı şekilde kabul edilemez.
Ortada iki yanlış var.
Tartışma mevzu ikincisi olmadığına göre, ilkine dönelim. Adalet Bakanı Ergin, başsavcılığın izin talebini reddederek Batum’a dava yolu açılmasını daha ilk evrede kapatmalıdır.
Çünkü herkesin saçmalama hakkı var, Batum’un da...
Taraf Gazetesi’nin dün manşetten duyurduğu gibi saçmalıyor mu “Evet”, yargılansın mı “Hayır” tezi, isabetlidir.
Arzu edilirse tazminat davası açılabilir ama aykırı olsa bile bu tür ifadeler yüzünden hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmesini demokratik bulmam. Batum bir bedel ödeyecekse bu bedel “siyasi” olmalıdır. Partisi gereğini yapmazsa, halk, partisine gereğini yapar.
Bu kadar basittir.
Bakan Ergin nasıl bir yol izleyecek merak konusu. Dün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre karar verileceğini belirtti: “Dosyayı görmeden, delilleri değerlendirmeden, hadiseleri detaylı bilmeden, ezbere bir şey söylemek yanlış olur. Dosya bakanlığımıza bir ulaşsın, prosedür sağlam işlemiş mi, eksik var mı, diye bir bakılacak. Daha sonra bahsettiğimiz kriterlere göre bir karar verilecek.”
İzleyeceğiz...
Süheyl Bey’e gelince... Ankara’da “kuzu”, dışarıda “kaplan” gibi maşallah. O tartışmalı lafları Zonguldak’ta etti, Ankara’ya gelince, “Partinin geleneklerini bilmiyordum. Özür dilerim” dedi. Askere de “üzüldüm” mesajı verdi. Dün İzmir’deydi Batum. “Pişman mısınız?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Hayır değilim, söylemek istediğim ortada. Geri adım atmam söz konusu değil. Kimse bana geri adım attıramaz.”
Ankara’daki kuzu, İzmir’de oluverdi bir kaplan... Postasını da koydu “Orduyu sadece ben eleştiririm” diyen Kemal Bey’e...
“Kimse bana geri adım attıramaz” diyen Batum’a karşı CHP’de nasıl bir tedbir alınır bilinmez, ancak Kemal Bey’in işi hayli zor.
Gerçekten parti “canlı bomba” dolu...
Sadece Canan Arıtman gibi eski dönemden kalma vekiller değil, Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Umut Oran, Yılmaz Büyükerşen ve diğerleri...
İçlerinde en makul, en sağduyulu, en aklı başında olanı diye bildiğimiz Gürsel Tekin bile TV ekranında gazetecilere, “Herkes haddini bilecek, biz iktidara geldiğimizde hadlerini bildireceğiz” mealinde tehditler savurabiliyor.
Kusura bakmasın Kemal Bey, bu usulü biraz da kendi oluşturdu. Maalesef genel başkanın üslup sorunu parti politikasına dönüşme riski taşıyor. Ayrıca, diğer illerde kükreyip Ankara’da kuzulaşma siyasetinin öncü ismi de Kılıçdaroğlu...
O halde yenilenme ihtiyacı, sadece üç beş konuşkanla sınırlı kalmayıp tepeden tırnağa, hem şekli hem içerik bakımından kapsayıcı olmalıdır. Milli iradenin tecellisine karşı çıkıp askeri vesayete özlem duygusunu kabartanlar, halkın teveccühüne mazhar olamazlar.
Hem halkı “aptal” yerine koyacaksınız, hem “aptalca” oy vermesini bekleyeceksiniz. Asıl “aptallık” odur.
Biraz bilmece gibi oldu ama çözmek için büyük mütefekkir Müjdat Gezen’den yardım isteyebilirler. Cevapta “zeka pırıltısı” olmaz ama idare etsinler.
9 Şubat 2011 Çarşamba
Paşam sen çok yaşa
Konuyu yakından takip etmeyenler için önce kısa bir hatırlatmayla başlayalım yazıya. Fenerbahçe Orduevi içinde Orgeneral İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde başlayan lojman inşaatı bitti sayılır.
Eski parayla 32 trilyon 750 milyar liraya mal olması planlanan lüks dairelerin inşaatı “kaçak” başlamıştı. Kaçak hesabı sadece vatandaştan sorulabildiği için muhtemeldir, kılıfına uydurulup konutlar iskana açılır.
Denize sıfır, 200 metrekare ve her türlü konforun düşünüldüğü bu konutlar, “lojman” statüsünde formüle edildi. Tabiri caizse ölünceye kadar kime tahsis edildiyse o oturacak, bir tek tapusu kendinde olmayacak.
Aslında bir yerde “ömür boyu” kullanımlı tapusuz bedava lüks konutlar...
Denebilir ki, ömür boyu tahsis olmaz. Doğrudur, kağıt üzerinde böyledir ama eski bir genelkurmay başkanını o lojmandan çıkarmaya kimse cüret edemez, bu noktada fiili durum oluşur.
Şimdi cevabı merak edilen soru şu: İnşaatına kaçak başlanan denize sıfır bu lüks daireler hangi paşalara tahsis edilecek?
Eski parayla 32 trilyon 750 milyar liraya mal olması planlanan lüks dairelerin inşaatı “kaçak” başlamıştı. Kaçak hesabı sadece vatandaştan sorulabildiği için muhtemeldir, kılıfına uydurulup konutlar iskana açılır.
Denize sıfır, 200 metrekare ve her türlü konforun düşünüldüğü bu konutlar, “lojman” statüsünde formüle edildi. Tabiri caizse ölünceye kadar kime tahsis edildiyse o oturacak, bir tek tapusu kendinde olmayacak.
Aslında bir yerde “ömür boyu” kullanımlı tapusuz bedava lüks konutlar...
Denebilir ki, ömür boyu tahsis olmaz. Doğrudur, kağıt üzerinde böyledir ama eski bir genelkurmay başkanını o lojmandan çıkarmaya kimse cüret edemez, bu noktada fiili durum oluşur.
Şimdi cevabı merak edilen soru şu: İnşaatına kaçak başlanan denize sıfır bu lüks daireler hangi paşalara tahsis edilecek?
27 Eylül 2010 Pazartesi
Çıkar o cübbeyi
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Pircan Barut Emre, çok sevdiğim, “canım kardeşim” dediğim çok değerli bir savcıdır.
Tıpkı Ali Çakır gibi...
Sağ olsun, beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor, önüne gelen her suç duyurusunu davaya dönüştürüyor, suç duyurusu olmazsa durumdan vazife çıkarıp resen dava açıyor, baktı zaman darlığı var ifademe bile başvurmuyor.
Sakın ola, Ergenekon yazılarımdan dolayı kıymet bildiğini sanmayın, maşallah yurdun her herhangi bir bölgesindeki vakayla ilgili yazılarımı bile takip edip mahkemenin yolunu tutuyor.
Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırıyla ilgili yazım bile ifademe gerek duyulmadan dava konusu yapıldı. Bütün televizyonların canlı yayın yaptığı konu, bana gelince soruşturmanın gizliliğini ihlal olarak görüldü.
Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal ile ilgili iddia bile hakkımda “hakaret” davasına dönüştü. Ünsal cezaevinden mahkemeye gidip ifade verdi, bizim avukat çıldırdı, “Hakaret bunun neresinde, cezaevinden gelmesi bile her şeyi anlatmıyor mu?” diye sordu.
Canım savcım...
Tıpkı Ali Çakır gibi...
Sağ olsun, beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor, önüne gelen her suç duyurusunu davaya dönüştürüyor, suç duyurusu olmazsa durumdan vazife çıkarıp resen dava açıyor, baktı zaman darlığı var ifademe bile başvurmuyor.
Sakın ola, Ergenekon yazılarımdan dolayı kıymet bildiğini sanmayın, maşallah yurdun her herhangi bir bölgesindeki vakayla ilgili yazılarımı bile takip edip mahkemenin yolunu tutuyor.
Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırıyla ilgili yazım bile ifademe gerek duyulmadan dava konusu yapıldı. Bütün televizyonların canlı yayın yaptığı konu, bana gelince soruşturmanın gizliliğini ihlal olarak görüldü.
Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal ile ilgili iddia bile hakkımda “hakaret” davasına dönüştü. Ünsal cezaevinden mahkemeye gidip ifade verdi, bizim avukat çıldırdı, “Hakaret bunun neresinde, cezaevinden gelmesi bile her şeyi anlatmıyor mu?” diye sordu.
Canım savcım...
20 Eylül 2010 Pazartesi
Biraz sıkar değil mi?
Sonunda hangi kapıya varırsak varalım, her zaman gerçeğin peşinden koşmaya ve doğruları anlatmaya çalıştık. Şemdinli, Dağlıca, Aktütün, Çukurca, Reşadiye, Hantepe ve İskenderun başta olmak üzere birçok olayda askeri ihmaller ve ihanetler silsilesine zum yaptık.
Kalemimizin kudretince, dilimiz döndüğünce...
Ayrıca dedik ki, bir de “Derin PKK” var. Devlet içinde uzantıları olduğu gibi uluslar arası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan.
Kürt kökenli kardeşlerim daha iyi hatırlar, bir de çağrım olmuştu: “Biz Ergenekon’a inanmadık, siz de bu yapıya inanmayın.”
Şimdi tam zamanı...
9 sivilin hayatını kaybettiği Hakkari’deki mayınlı tuzak, Türk-Kürt kardeşliğine kurulmuş bir tuzaktır. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hiç inanmayan, ayrıca bir süredir MOSSAD güdümündeki iş hacmini arttıran “Doktor Bahoz” kod adlı ve Suriyeli Fehman Hüseyin’in başrolde oynadığı tehlikeli bir oyundur.
Hüseyin’in bir süredir Murat Kara
yılan’la liderlik çekişmesine girdiği ve bu tür eylemlerle PKK’da ağırlığını arttırmaya çalıştığı iddiası doğru, ama Hakkari eylemini açıklamaya yetmez. Çözümsüzlüğü isteyen uluslar arası çevrelerin bu süreçteki rolü çok iyi irdelenmelidir.
Kalemimizin kudretince, dilimiz döndüğünce...
Ayrıca dedik ki, bir de “Derin PKK” var. Devlet içinde uzantıları olduğu gibi uluslar arası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan.
Kürt kökenli kardeşlerim daha iyi hatırlar, bir de çağrım olmuştu: “Biz Ergenekon’a inanmadık, siz de bu yapıya inanmayın.”
Şimdi tam zamanı...
9 sivilin hayatını kaybettiği Hakkari’deki mayınlı tuzak, Türk-Kürt kardeşliğine kurulmuş bir tuzaktır. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hiç inanmayan, ayrıca bir süredir MOSSAD güdümündeki iş hacmini arttıran “Doktor Bahoz” kod adlı ve Suriyeli Fehman Hüseyin’in başrolde oynadığı tehlikeli bir oyundur.
Hüseyin’in bir süredir Murat Kara
yılan’la liderlik çekişmesine girdiği ve bu tür eylemlerle PKK’da ağırlığını arttırmaya çalıştığı iddiası doğru, ama Hakkari eylemini açıklamaya yetmez. Çözümsüzlüğü isteyen uluslar arası çevrelerin bu süreçteki rolü çok iyi irdelenmelidir.
31 Ağustos 2010 Salı
MHP bu kumpasın neresinde?
Anayasa değişikliği paketinin gündeme geldiği ilk günden bu yana MHP’nin buna neden karşı çıktığını bir türlü anlamış değilim. Tepkilere, miting konuşmalarına, bağrışmalara, çağrışmalara baktığımda gördüğüm tek neden, bu değişikliğin AK Parti çoğunluğuyla meclisten geçirilmesi. Propaganda ise bildik üslupla, terör ve milliyetçilik ekseninde yürütülüyor.
Deniyor ki, “AKP Anayasasına hayır deyin.”
Hepimiz arzu ederdik, keşke anayasa meclisten bir mutabakatla geçse. Maalesef muhalefet bu sürece pozitif katkı sunmadı, konuklarını “çay içirip” yolcu etti. Bu da bir siyasi tavırdır, o zaman “AKP Anayasası” demeye hakkınız var mı?
Gelinen noktada önemli olan, bu değişikliği hangi siyasi partinin gerçekleştirdiği değil bu düzenlemelerin devlet ve toplum hayatına getirdiği yeniliklerin içeriğidir. İlla hesaplaşmak istiyorsanız, çok değil yakın zamanda seçim var, sandıkta bu hesabı görürsünüz.
İhtilal anayasasının ruhunu çökertmeye yönelik bu demokratik teşebbüsü, siyasi hesaplaşmaya heba etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Sözüm MHP’ye
Burada sözüm süreci iyi okuyamayan MHP yönetiminedir.
22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce derin devletin partili görünümündeki ulakları tarafından iletilen stratejiye itimat ettiniz ve “Kızıl Elma Koalisyonu” için ter döktünüz.
Sandınız ki, AK Parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacak ve dikensiz gül bahçesinde iktidar olacaksınız.
22 Temmuz sandığında halkın tokadını yiyince titreyip kendinize döndünüz, asıl görevinizin devleti değil milleti korumak olduğunu anladınız veya anlamaya çalıştınız.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türbanla ilgili anayasa değişikliğinde elinizi taşın altına sokarak tarihi bir görev yaptınız.
Sonra?
Deniyor ki, “AKP Anayasasına hayır deyin.”
Hepimiz arzu ederdik, keşke anayasa meclisten bir mutabakatla geçse. Maalesef muhalefet bu sürece pozitif katkı sunmadı, konuklarını “çay içirip” yolcu etti. Bu da bir siyasi tavırdır, o zaman “AKP Anayasası” demeye hakkınız var mı?
Gelinen noktada önemli olan, bu değişikliği hangi siyasi partinin gerçekleştirdiği değil bu düzenlemelerin devlet ve toplum hayatına getirdiği yeniliklerin içeriğidir. İlla hesaplaşmak istiyorsanız, çok değil yakın zamanda seçim var, sandıkta bu hesabı görürsünüz.
İhtilal anayasasının ruhunu çökertmeye yönelik bu demokratik teşebbüsü, siyasi hesaplaşmaya heba etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Sözüm MHP’ye
Burada sözüm süreci iyi okuyamayan MHP yönetiminedir.
22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce derin devletin partili görünümündeki ulakları tarafından iletilen stratejiye itimat ettiniz ve “Kızıl Elma Koalisyonu” için ter döktünüz.
Sandınız ki, AK Parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacak ve dikensiz gül bahçesinde iktidar olacaksınız.
22 Temmuz sandığında halkın tokadını yiyince titreyip kendinize döndünüz, asıl görevinizin devleti değil milleti korumak olduğunu anladınız veya anlamaya çalıştınız.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türbanla ilgili anayasa değişikliğinde elinizi taşın altına sokarak tarihi bir görev yaptınız.
Sonra?
20 Ağustos 2010 Cuma
AK Parti’de referandum anketleri
İktidar partisi, demokratikleşme sürecinin önemli bir merhalesi olarak gördüğü12 Eylül’deki referandumu çok önemsiyor. Sandıktan “Evet” oyu çıkması için yoğun bir kampanya yürütürken, siyasi hesabın seçimde görülmesini istiyor.
Doğrusu da budur. İlk defa anayasaya sinmiş 12 Eylül ruhunu temizleme, temel hak ve özgürlük alanlarını genişletme çabasının kısır siyasi çekişmeye heba edilmesi, ülkenin geleceği için yazık olur.
Hesabı olan, çok değil 2011 Haziran-Temmuz döneminde yapılacak genel seçimde bu hesabı görür, istediği siyasi partiyi iktidara taşır veya muhalefete mahkum eder.
O halde son durum nedir?
AK Parti üç ayrı araştırma kuruluşu Denge, ANAR ve PollMark'a kısa aralıklarla anketler yaptırıyor, il il toplumun nabzını ölçüyor. Üç şirketin verileri birlikte değerlendirildiğinde, “Evet” oyları yüzde 54-56 aralığında değişiyor.
Oy artışında, MHP ve BDP tabanından “Evet” oylarına yönelişin etkili olduğu söylenebilir. PKK’nın “eylemsizlik kararı” ve BDP’nin boykot kararını yeniden gözden geçirme girişimleri, mevcut eylem planlarının kitlesel nitelik kazanamaması ve ilave olarak Ramazan ayının kutsallığı çerçevesinde görülmelidir.
Doğrusu da budur. İlk defa anayasaya sinmiş 12 Eylül ruhunu temizleme, temel hak ve özgürlük alanlarını genişletme çabasının kısır siyasi çekişmeye heba edilmesi, ülkenin geleceği için yazık olur.
Hesabı olan, çok değil 2011 Haziran-Temmuz döneminde yapılacak genel seçimde bu hesabı görür, istediği siyasi partiyi iktidara taşır veya muhalefete mahkum eder.
O halde son durum nedir?
AK Parti üç ayrı araştırma kuruluşu Denge, ANAR ve PollMark'a kısa aralıklarla anketler yaptırıyor, il il toplumun nabzını ölçüyor. Üç şirketin verileri birlikte değerlendirildiğinde, “Evet” oyları yüzde 54-56 aralığında değişiyor.
Oy artışında, MHP ve BDP tabanından “Evet” oylarına yönelişin etkili olduğu söylenebilir. PKK’nın “eylemsizlik kararı” ve BDP’nin boykot kararını yeniden gözden geçirme girişimleri, mevcut eylem planlarının kitlesel nitelik kazanamaması ve ilave olarak Ramazan ayının kutsallığı çerçevesinde görülmelidir.
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Baykal’ın başka kaseti mi var?
Gazeteci Zübeyir Kındıra’nın yakın zamanda piyasaya çıkan “Kemal” isimli bir kitabı var. Kitabın 30. sayfasında CHP’deki kaset komplosuyla ilgili ilginç bir iddiayı gündeme getiriyor. Özetle diyor ki: Kaset, aslında Baykal’ın dediği gibi iki haftanın ürünü değil.
Oysa komplonun muhatabı bizatihi “bunlar iki haftalık görüntüler” demişti. Görüntülerdeki saç kesimi de Baykal’ı doğrular nitelikteydi. Kaldı ki, görüntüyü en iyi yorumlayacak kişi, Deniz Bey’den başkası olamaz.
Zübeyir’in asıl iddiası, görüntülerin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önceki bir döneme ait olduğu yönündedir. Ona göre, kaset, Baykal’ın yükselişe geçtiği en uygun zamanda servis edildi.
Vatan Yazarı Can Ataklı da geçtiğimiz günlerde bu iddiayı köşesine taşıyarak kaset komplosuyla hükümet arasında ilişki kurmaya çalıştı. Varsa belgeleri, ispat ederlerse helal olsun, iyi gazetecilik yapmış olurlar.
Dün Zübeyir’i aradım, Gaziantepli hemşerimdir, bazen halı saha maçlarında bir araya geliriz, Mersin’de tatildeymiş. “Var mı belgen?” diye sordum, bir gazeteci olarak Ankara’daki kulis bilgileri kitabına aktardığını söyledi. Ayrıca, Baykal’a bu konuda bir rapor sunulduğunu, kitaptaki iddiaların o raporda aynen yer aldığını ifade etti.
Kendisine de söyledim, bu iddianın hiçbir geçerliliği yoktur. Deniz Bey’in de söylediği gibi görüntülerden yeni olduğu anlaşılıyor.
Fakat bu iddia, zihnimi kurcaladı. Acaba, internet sitelerine düşen kayıtlardan farklı, 22 Temmuz seçimlerinden önce çekilmiş Deniz Baykal ve Nesrin Baytok manzaralı başka görüntüler var mı?
Deniz Bey’e giden rapor (eğer varsa) o eski görüntülerle ilgili olabilir mi? Deniz Bey 3 yıldır kaset şantajıyla karşı karşıya mıydı?
İtiraf etmeliyim, bende şüphe uyandıran tek kaynak, Zübeyir’in kitabı değil elbette. Kulağıma gelen fısıltılar var. Küfür, hakaret ve iftira dolu, Ahmet Hakan’ın deyimiyle “iğrenç” bir kitap olan “Takunyalı Führer”in yazarı, Ergenekon sanığı Ergun Poyraz, geçmişte Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’la ilgili bir çalışma yapmış olabilir mi?
Hani, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında düzmece kitaplar yazdı ya, Deniz Baykal’ı da portföyüne eklemiş midir? Ergenekon iddianamelerinde CHP ve MHP üzerinde de ince işçilik yapıldığı belirtiliyordu hatırlarsanız.
Sorularımıza devam edelim.
CHP Genel Merkezi’nin iki alt sokağında bulunan Kuşkondu Sokak’ta Deniz Bey’in garsoniyeri olarak kullandığını varsayarak o bölgede çalışma yapıldı mı?
Deniz Baykal’ın etnik kökeni çıkarıldı mı? Almanya ile ilişkileri sorgulandı mı?
Nesrin Baytok’un yakın çevresi didik didik edildi mi?
Ergun Poyraz’da bu soruların cevaplarıyla ilgili bilgiler var mı? Varsa kitap yazmayı mı düşündü yoksa başka amaca mı yöneldi?
Ergenekon soruşturma sürecinde bu sorulara cevap verecek bilgiler ortaya çıkarsa, inanıyorum, CHP’deki kaset komplosunun izi Silivri’ye kadar uzanabilir. Belki, bu hattın CHP yönündeki uzantılarının da maskesi düşer.
Gelelim, asıl soruya.
Silivri merkezli Baykal’a yönelik bir komplo planı varsa ve 2007 öncesine kadar uzanıyorsa, belki yeni bir kasetin varlığından söz edilebilir. Belki Zübeyir’in sözünü ettiği kaset, internette yayınlanan görüntüler değildir.
Zübeyir’e bunu da sordum, “Başka bir kaset var mı yok mu bilmiyorum, ben sadece yayınlanan görüntülerle ilgili Baykal’a sunulan rapordaki bilgileri ve kulislerde konuşulanları yazdım” dedi.
Ergun Poyraz’da olabilir mi?
“Bilmiyorum” dedi Zübeyir, ekledi: “Birkaç yerde karşılaşmışlığımız var ama Ergun Poyraz’la hiçbir hukukum yok, kaynaklarımızın aynı olduğunu sanmıyorum. Başka bir kasetten haberim yok.”
Doğrudur. Asıl cevap vermesi gereken Ergun Poyraz’dır. Bu işte bir bit yeniği var, umarım yakında ortaya çıkar.
Kaset üzerine Deniz Baykal’ı istifaya davet edip Kemal Kılıçdaroğlu’na yol açanların, CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin kaseti karşısında “özel hayat” zırhına saklanmaları hiç hayra alamet değil çünkü.
Bekleyip görelim.
Oysa komplonun muhatabı bizatihi “bunlar iki haftalık görüntüler” demişti. Görüntülerdeki saç kesimi de Baykal’ı doğrular nitelikteydi. Kaldı ki, görüntüyü en iyi yorumlayacak kişi, Deniz Bey’den başkası olamaz.
Zübeyir’in asıl iddiası, görüntülerin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önceki bir döneme ait olduğu yönündedir. Ona göre, kaset, Baykal’ın yükselişe geçtiği en uygun zamanda servis edildi.
Vatan Yazarı Can Ataklı da geçtiğimiz günlerde bu iddiayı köşesine taşıyarak kaset komplosuyla hükümet arasında ilişki kurmaya çalıştı. Varsa belgeleri, ispat ederlerse helal olsun, iyi gazetecilik yapmış olurlar.
Dün Zübeyir’i aradım, Gaziantepli hemşerimdir, bazen halı saha maçlarında bir araya geliriz, Mersin’de tatildeymiş. “Var mı belgen?” diye sordum, bir gazeteci olarak Ankara’daki kulis bilgileri kitabına aktardığını söyledi. Ayrıca, Baykal’a bu konuda bir rapor sunulduğunu, kitaptaki iddiaların o raporda aynen yer aldığını ifade etti.
Kendisine de söyledim, bu iddianın hiçbir geçerliliği yoktur. Deniz Bey’in de söylediği gibi görüntülerden yeni olduğu anlaşılıyor.
Fakat bu iddia, zihnimi kurcaladı. Acaba, internet sitelerine düşen kayıtlardan farklı, 22 Temmuz seçimlerinden önce çekilmiş Deniz Baykal ve Nesrin Baytok manzaralı başka görüntüler var mı?
Deniz Bey’e giden rapor (eğer varsa) o eski görüntülerle ilgili olabilir mi? Deniz Bey 3 yıldır kaset şantajıyla karşı karşıya mıydı?
İtiraf etmeliyim, bende şüphe uyandıran tek kaynak, Zübeyir’in kitabı değil elbette. Kulağıma gelen fısıltılar var. Küfür, hakaret ve iftira dolu, Ahmet Hakan’ın deyimiyle “iğrenç” bir kitap olan “Takunyalı Führer”in yazarı, Ergenekon sanığı Ergun Poyraz, geçmişte Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’la ilgili bir çalışma yapmış olabilir mi?
Hani, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında düzmece kitaplar yazdı ya, Deniz Baykal’ı da portföyüne eklemiş midir? Ergenekon iddianamelerinde CHP ve MHP üzerinde de ince işçilik yapıldığı belirtiliyordu hatırlarsanız.
Sorularımıza devam edelim.
CHP Genel Merkezi’nin iki alt sokağında bulunan Kuşkondu Sokak’ta Deniz Bey’in garsoniyeri olarak kullandığını varsayarak o bölgede çalışma yapıldı mı?
Deniz Baykal’ın etnik kökeni çıkarıldı mı? Almanya ile ilişkileri sorgulandı mı?
Nesrin Baytok’un yakın çevresi didik didik edildi mi?
Ergun Poyraz’da bu soruların cevaplarıyla ilgili bilgiler var mı? Varsa kitap yazmayı mı düşündü yoksa başka amaca mı yöneldi?
Ergenekon soruşturma sürecinde bu sorulara cevap verecek bilgiler ortaya çıkarsa, inanıyorum, CHP’deki kaset komplosunun izi Silivri’ye kadar uzanabilir. Belki, bu hattın CHP yönündeki uzantılarının da maskesi düşer.
Gelelim, asıl soruya.
Silivri merkezli Baykal’a yönelik bir komplo planı varsa ve 2007 öncesine kadar uzanıyorsa, belki yeni bir kasetin varlığından söz edilebilir. Belki Zübeyir’in sözünü ettiği kaset, internette yayınlanan görüntüler değildir.
Zübeyir’e bunu da sordum, “Başka bir kaset var mı yok mu bilmiyorum, ben sadece yayınlanan görüntülerle ilgili Baykal’a sunulan rapordaki bilgileri ve kulislerde konuşulanları yazdım” dedi.
Ergun Poyraz’da olabilir mi?
“Bilmiyorum” dedi Zübeyir, ekledi: “Birkaç yerde karşılaşmışlığımız var ama Ergun Poyraz’la hiçbir hukukum yok, kaynaklarımızın aynı olduğunu sanmıyorum. Başka bir kasetten haberim yok.”
Doğrudur. Asıl cevap vermesi gereken Ergun Poyraz’dır. Bu işte bir bit yeniği var, umarım yakında ortaya çıkar.
Kaset üzerine Deniz Baykal’ı istifaya davet edip Kemal Kılıçdaroğlu’na yol açanların, CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin kaseti karşısında “özel hayat” zırhına saklanmaları hiç hayra alamet değil çünkü.
Bekleyip görelim.
13 Ağustos 2010 Cuma
Olmadı sayın bakan
USAK Genel Koordinatörü Doç. Dr. Sedat Laçiner’in Bugün Gazetesi’ne yaptığı Heron açıklaması çok dikkat çekiciydi. Terörle mücadelede kullanılan insansız hava aracı Heron görüntülerinin yazılım programı nedeniyle önce İsrail’in eline geçtiğini belirten Laçiner, önemli bir iddiada bulundu.
Dedi ki: “İsrail isterse o görüntüyü durdurabilir. Bugüne kadar bir kez durdurdu. Ne zaman? İskenderun’da deniz üssüne saldırı yapıldığı gün, biz göremedik. İsrail durdurdu.”
Hatırlatalım, PKK’nın Akdeniz kıyısındaki İskenderun saldırısı ile İsrail’in Akdeniz’in ortasındaki Mavi Marmara gemisine kanlı baskını eş zamanlıydı. İki saldırı arasında paralellik olduğunu gündeme getirdiğimizde, ilk tepkiyi PKK göstermişti.
Dedi ki: “İsrail isterse o görüntüyü durdurabilir. Bugüne kadar bir kez durdurdu. Ne zaman? İskenderun’da deniz üssüne saldırı yapıldığı gün, biz göremedik. İsrail durdurdu.”
Hatırlatalım, PKK’nın Akdeniz kıyısındaki İskenderun saldırısı ile İsrail’in Akdeniz’in ortasındaki Mavi Marmara gemisine kanlı baskını eş zamanlıydı. İki saldırı arasında paralellik olduğunu gündeme getirdiğimizde, ilk tepkiyi PKK göstermişti.
11 Ağustos 2010 Çarşamba
YAŞ krizini çözen rest
Başbakan Erdoğan, geçen yıl, uyumlu çalıştıkları ve Genelkurmay Başkanı sıfatıyla ilk kez şuraya katılacak Orgeneral İlker Başbuğ’a inisiyatif tanıdı, toplantıya pek ilgi göstermedi. Ancak, şura kararları siyasi iradenin güvenini incitici boyuttaydı. Albay Dursun Çiçek’in emekliliğine bile gerek görülmemişti.
Bu yıl, daha kararlı, inisiyatif üstlenen ve yasal haklarını arayan bir siyasi otoriteyle karşılaştık. Kamu bürokrasisinin askeri bölümündeki atama keyfiliği ortadan kaldırıldı, siyasi otorite denklemin etkin faktörü haline geldi.
Burada şaşırtıcı olan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kaybedeceği bir oyun planı üzerinden bilek güreşine tutulmasıydı. Oysa, başbakanı, cumhurbaşkanını çok iyi tanıyordu. Sanıyorum, duygularına yenik düştü.
Hesap hatası
Bu yıl, daha kararlı, inisiyatif üstlenen ve yasal haklarını arayan bir siyasi otoriteyle karşılaştık. Kamu bürokrasisinin askeri bölümündeki atama keyfiliği ortadan kaldırıldı, siyasi otorite denklemin etkin faktörü haline geldi.
Burada şaşırtıcı olan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kaybedeceği bir oyun planı üzerinden bilek güreşine tutulmasıydı. Oysa, başbakanı, cumhurbaşkanını çok iyi tanıyordu. Sanıyorum, duygularına yenik düştü.
Hesap hatası
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)