Behiç KILIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Behiç KILIÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2011 Pazartesi

Prof. Dr. Mehmet Haberal ve beyinsiz kazmalar!..

Efendim, Başbakan Tayyip Bey helalleşiyormuş!..
Kiminle?!..
“Fısırıktan nağmelerle!..” Meydanlarda kapıştığı siyasi hasımlarıyla!.. Anayasa dümeniyle yapılan böyle bir çıkışın doğru olmasını,  “helalleşmenin” samimiyetini isterdik..
O zaman da derdik ki, “Hapse tıktığınız dünyanın eşsizlerinden hayat kurtarıcı bilim adamı ile helalleşin...” Tayyip bunca gücüne karşın, dünyanın en büyük pehlivanının kendisini yenen insan olduğunu anlamamış.. Anlasaydı, Haberal’a “Hoca biz yanlış yaptık, senin darbe marbe gibi yamuk işlerde adın geçse de biz senin gibi ulemaya kıyamayız.. Biz üstümüze düşeni yapalım, sen gene bize düşman ol ama ilmin insanlıktan esirgenmesin” dese ne olurdu?..

***

Büyük Yaradan,Yüce Allah, Profesör Doktor Mehmet Haberal’a muhteşem bir meziyet tevdi buyurmuş, kendisini ayrıcalıklı kılmış.. Haberal, eşsiz parmakları ile hayat kurtarıyor(du)... Hayat kurtarmak ne demek, ötesi var mı?!.
Tekrarlayalım, bu meziyet Haberal’a Allah’tan bir lütuftur..
Nitekim bunu gören Dünya tıp âlemi Haberal’ı başlarına taç edip önünde saygı ile eğiliyorlar, kendisini kurum ve kuruluşlarına başkan kılıyorlar..
Peki, biz ne yapıyoruz..
Siyasi ihtirasın, Haberal’ı “yok edilmesi gereken rakip siyasetçi!..” cephesine oturtup, adeta arenada parçalatmak istemesinin bile izahı yokken..
Siyasi iktidarın yalaka tayfasının Hoca’yı linç ettirmek için piranalar gibi saldırmalarının tek izahı da sadece paranın ahlaksızlığı ile izah edilebilir..
Bu söylediklerim üst katmanlar için.. Okumuş yazmış yalaka takımı için!..
Bir de, klipteki “Hadi bi daha kadrosu”  var.. Zafer sarhoşluğu ile Y-CHP’ye saldırırken, Haberal Hoca’ya bulaşan kazmalar!.. Dünyadan bi haber ahkam kesip, “CHP hak etti... Darbeci Prof.’u aday yaparsa böyle olur!..” diye medya borazanlarından aldıklarını satan taban ekibi..
Herif bunu neden yapıyor?.. Yem torbasındaki makarna çuvalı hatırına.. Kime saldırıyor?.. Haberal’a... Haberal kim?.. Aralarında binlerce Ak Partili vatandaşın da olduğu insanlara organ naklederek, karaciğer, böbrek yetmezliği belasından kurtaran kişi..
O sözünü ettiğim makarna torbası siyasetinin, Hoca’yı linç eden kadrosu kim?!..
Böyle bir bilim adamına saldırabilme cüretine yükseltilmiş bilinçsiz bilgisiz kazmalar!..
Biraz kafalarında bilgi olsa, içlerinde Ak Partili binlerce hastaya yeniden hayat veren bu kişiye bakıp, “Ulan bundaki yetenek ona Allah’ın lütfu.. Ona söz söylersek günaha gireriz” demezler mi?!..
Demezlerse, “Bunlarda Allah korkusu da kalmamış!..” denmez mi?!..

***

Prof. Doktor Haberal kimdir ben onlara hatırlatayım..
“35 ulusal ve uluslar arası tıp derneği üyesi...
1428 Türkçe ve İngilizce bilimsel yayın yazarı...
1832 böbrek, 344 karaciğer nakli yapan kişi...
10 hastane, 13 diyaliz merkezi kuran kişi...”
Gene soralım.. Böyle bir Allah vergisi üstün insana Tayyip Erdoğan’ın sahip çıkması,  “Hoca sen bizi sevmesen de sen insanlığa armağansın” demesi gerekirken, bizzat kendisinin onu ham çökeleklerin ağzına sunması doğru mu?.
Hoca darbe yapacak mı?!.. Ne darbesi, darbe öyle kolay iş mi?! Hoca kolordu komutanı mı, silaha mı hükmediyor..
Bunlara önce darbe nedir onu sormak lazım!.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Evren’i asalım, yalakaları besleyelim

Kısa bir süre önce, İzak Alaton adlı müthiş demokrat, devletin tv’sinden bendenize “ultra ırkçı” diye iltifatta bulunmuştu..
Biliyor musunuz, bu “ultra demokrat” muhterem 12 Eylül döneminin Evren’e gerdan kıran yıldızlarındandı.. Kendileri “Tanıtma fonu” diye şekillenmiş grup içinde vazifeye talip olmuş, “Cunta” ya dünya çapında çamaşır makinesi işlevine soyunmuştu!..
“Evren’i yargılama” meselesi üzerine söylenecek söz çoktur ve gelinen nokta tam riyakarlık örneğidir!..
Efendim..
Adamın biri ölmüş!.. Mahallede tek başına bir âdem kişiymiş son anlarında... Sesi sedası gelmeyince mahalleli kapısına yığılmış, içeri girince de mevta ile karşılaşmışlar.. Adam koltukta vefat etmiş.. Yalnız, durumu şu.. Sağ eli kalbinin üzerinde.. Sol eli apış arasında.. Ölünün vaziyeti bu!.. Mahalleli merak etmiş, “Ulan bunda bir garabet var!.. Rahmetli bu duruşu ile bir şeye işaret ediyor ama ne?!!” diye meseleyi çözmeye kafa yorar hale gelmiş!.. Çevrede yol yordam görmüş bir zat varmış. Onu bulmuşlar, ölü evine götürmüşler “Arkadaş, bu vaziyetin hikmeti ne?!” diye sormuşlar..
Derin abi büyük tefekkür halinde meseleye açıklık getirmiş, sormuş!..
-Rahmetli nasıl adamdı?..
-Pek sesi çıkmazdı, son zamanlarında sakin sessizdi..
-Peki borcu var mıydı?..
-Sorma, hepimiz gibi borçtan muzdaripti.
-Hah işte, bu durum o!..
-Nasıl yani?..
-İşte anlatıyor!.. Sağ eli kalbinde “borcum borç!..” diyor sol eli ile “babayı alırsınız” diyor...
Evren Paşa’yı yargılayacaklar ya!.. Durum aynen öyle!..
Şimdi sizden ricam, eğer bu işle yakînen ilgileniyorsanız; “12 Eylül” cuntasının nasıl geldiğini, gelişinin nasıl kutsandığını gazete arşivlerine dalıp görünüz..
12 Eylül arifesinde Genelkurmay kapısına düşüp, “Hadi ne bekliyorsunuz?!!” diye çağrıda bulunanları merak ediyorsanız, bugün Evren’in arkasında teneke çalma yarışına giren bir takım “liboş” lara ve de para babalarına bir bakıverin...
12 Eylül darbesi ardından çıkan o günün gazetelerine bakıp baş yazılarını okuyun.. Bugün müthiş demokrat geçinenlerin ne taklalar attıklarını görün!..
Kenan Evren’in cunta lideri olarak attığı turlarda en yoğun ilgiyi nerede gördüğünü merak ettiğinizde de sonuca şaşıracaksınız.. Evren Paşa’nın Doğu bölgesine yaptığı bütün mitingler, acayip canlı ve heyecanlı geçmişti...
Aşiret ağaları, Paşa’nın ayağı altında pas pas olmak için yarışıyorlardı!..
Evren Paşa, 2000’li yılların başına kadar bütün sosyete davetlerinin baş konuğu idi ve o davete icabet etmeden kadehler tokuşturulmuyordu!..
Yıl 2011.. Cunta’dan geriye iki adam kalmış.. İkisi de doksanlık.. Ahı gitmiş vahı kalmış vaziyetteler..
Onları linç ederek güya demokrasiye zafer kazandırıyorlar.. Göstermelik işler...
Evren’le Şahinkaya’ya linç için en çok taş fırlatanların, 12 Eylül Cunta döneminde ne işler karıştırdıkları neden sorgulanmıyor..
Mesela o dönemin Cunta Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’i “Gel bakalım arkadaş, sen ne ayaksın?!!” diye sorgulasanıza!.. Ya, 12 Eylül döneminde Ankara’da salına salına gezen “Bizim oğlanlar darbe yaptı” diye Washington mesajları yazan Graham Fuller’le al takke ver külah, kaşık çevirenlere ne demeli!?.
Gelişmeler, Evren Paşa’nın durgun son saatlerini renklendiriyor.. Eli malum mekânda “.... Alırsınız” diye manşetlerde geziyor..
Demokrasinin zaferi de budur zaten!..

12 Haziran 2011 Pazar

Kocaeli Üniversitesi PKK işgalinde!..

Üniversitelerdeki PKK işgalleri sonucu çıkan olaylar sıklaşmaya başladı.. Bu konuda sanki “kafayı kuma gömme” (!) politikası uygulanıyor..
Bu haftaki mektuplara Kocaeli Üniversitesi’nden gelen ileti ile başlayalım..
“Okulumuzdaki PKK yapılanması hat safhaya ulaşmış ve buna karşı bir önlem alınmamıştır. Burda biz Türk milliyetçisi gençler olarak tepkimizi defalarca dile getirmiş ve son zamanlarda yürüyüşler yapmışızdır. Ancak inanılması güç bir şekilde PKK’lılar arkadaşlarımıza saldırmaktadır. Bunlar bu gücü nerden bulmaktadır. Daha bugün arkadaşlarımıza şehrin merkezinde saldırmışlar bu bir sağ-sol kavgası şeklinde haberlerde yer almıştır. Bizleri PKK ile bir tutmuşlardır. Yuh artık diyen olmamıştır. Biz kavgadan yana değiliz ancak bunlara birileri dur demeli. Arkadaşlarımıza 20-30 kişi saldırdılar daha önce okul içinde aynısını yaptılar. Biz yapılmak istenilenin farkındayız ve istediklerini yapmayacağız. Ama basının ve tüm öğrencilerin hatta halkın tepkisiz kalması, hafife alması bizleri incitiyor.. Kocaeli Üniversitesi’ni ve ilimizi dikkatle inceleyin lütfen. Öğrenci İ..A..”

***

CHP’li Sayın Dicle Eroğul, partisinin kadın kollarının bir tepkisini şöyle yansıtıyor..
 “Artvin’in Hopa ilçesinde biber gazı ile hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun ölümünü protesto etmek için Ankara’da yapılan eylemde polis panzeri üzerine çıkan ve polis müdahalesi sonucu kalçası kırılan Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu üyesi Dilşat Aktaş, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ameliyat oldu ve kendisine 6 ay iş göremez raporu verildi. Ankara İl Kadın Kolları Başkanı Nevin Uygurer ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Dilşat Aktaş’ı hastanede ziyaret ederek geçmiş olsun dileklerini sundular.
Erdoğan, Aktaş’ı kastederek şöyle konuşmuştu:
‘Bu sabah bakıyorum bir televizyon kanalında Ankara’da bir polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem...’
Başbakanlık koltuğunu işgal etmekte olan kişinin ‘kadın mı kız mı belli değil’ sözleri ile açığa vurduğu anlayışı kınamak çok hafif kalır, sözün bittiği yerdir burası... Böyle bir anlayış hiç bir şeye sığmaz, sığamaz. Bu anlayış, kültürümüzü, geleneklerimizi, yüce dinimizi, toplumumuzun tüm değer yargılarını karşısına almakta olan bir anlayıştır.
Sınırları zorlayan ve Erdoğan’ın nefret üzerine kurduğu siyasetinin bir kanıtı olan bu sözler karşısında, insan olan insanlığından utanır...”

***

İskenderun D.Ç karşısındaki arazi..
Mektup’da eski bir iktidar partisi milletvekilinden bahisle şöyle deniyor.
“Bu VEKİL İSKENDERUN DEMİRÇELİK FABRİKASININ KARŞISINA DEVLET ARAZİSİ ÜSTÜNE VALİYİ TEHDİT EDEREK BETON SANNTRALİ KURDU. ÇÜNKÜ SANTRALİN KURULDUĞU YER 2 YOLUN ARASI .. ZAMANIN VALİSİ BU ADAMA AZGANLIK BELDESİNDEN YER VERDİ OLMAZ DEDİ VALİYİ TEHDİT ETTİ BU YEŞİL ALANI DEVLETTEN ZORLA
KİRALADI.ZATEN ÖNCEDENDE KAÇAK ELEKTİRİK KULLANMAKTAN YAKALANMIŞTI.!”
Vatandaş neyse ki bir bozuk düzenin gözünün önünde dikilişini görüyor ve kayıtsız kalamıyor..
İlgililer ilgilenir mi dersiniz?!!

7 Haziran 2011 Salı

Kılıçdaroğlu’na Avrupa Konseyi Özerklik Şartı uyarısı

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin, Kılıçdaroğlu’na önemli bir uyarı mektubu yazdı.
İşte o mektup..
“Türkiye, Avrupa Konseyi’nce sunulan” Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı “nı, 21 Kasım 1988 günü Strasburg’da imzalamış, 8 Mayıs 1991 tarih ve 3723 sayılı yasa ile onamıştır.
Türkiye’nin Anayasa ile belirlenen üniter yapısını değiştirmeye yönelik bu anlaşma, “özerk yerel yönetimler” öngörmektedir.
“Önsöz”ünde bu anlaşmanın; “Özerk yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin (...) idarede adem-i merkeziyetçiliğe dayanan” bir yapı oluşturulmasına önemli bir katkı sağlayacağı belirtilmektedir.
Zaten, “Özerk Yerel Yönetimlerin Anayasal ve Hukuki Dayanağı” başlıklı 2. maddesinde aynen; “Özerk yerel yönetimler ilkesi, ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda Anayasa ile tanınacaktır” deniliyor. AKP Hükümeti’nin, şimdi Anayasa’daki güvenceleri kaldırarak Özal’ın bu taahhüdünün gereğini yerine getirme hazırlıkları içinde olduğu anlaşılmaktadır.
Anlaşmanın 3. maddesinde de “Özerk Yerel Yönetim Kavramı” şöyle tanımlanıyor:
“Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yürütme hakkı ve imkânı anlamı taşır”.
“Yerel makamlara verilen (bu) yetkiler, normal olarak tam ve münhasırdır” (Md. 4/4). Anlaşmayı imzalayan devletler, “yerel yönetimlerin (bu) temel yetki ve sorumluluklarını Anayasa ya da kanun ile belirlemek” zorundadırlar (Md. 4/1).
Anlaşmaya göre; yerel yönetimlerin coğrafi sınırlarını da ilgili devlet dilediği gibi değerlendiremez. Bunun için o bölgede yaşayan yerel topluluklara danışmak zorundadır (Md.5).
Anlaşmada “özerk yerel yönetimler”in ekonomik altyapısı da unutulmamış; “Yerel makamlara kendi yetkileri dahilinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanacak”!
Türkiye’nin bu anlaşmaya koyduğu bir çekince yoktur. Anlaşmanın 12/1. maddesine göre 20 paragraf saptanmış ve 1. madde, “Önsöz” ve diğer düzenleyici hükümlerle birlikte bu paragraflarda yer alan düzenlemelere imza atılmıştır. Zaten bu 20 paragraf, anlaşmanın içeriğini belirleyen temel hükümlerdir. Bunları kabul etmek, yerel yönetimlerin özerkliğini taahhüt etmek anlamına gelmektedir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda tanımlanan “üniter devlet” yapısından vazgeçmek demektir.
B u yasayla her türden Cumhuriyet düşmanı ve bölücü terörü azgınlaştıracak bir hukukî zemin yaratılmakta, bu tür faaliyetlere uluslararası himaye getirilmektedir. Bu yasa ile Türkiye askerî bir yenilgiye uğramadan “Sevr Antlaşması”nı imzalamış bulunmaktadır. Sevr Antlaşması’nın diğer hükümlerinin de, parçalara bölünerek “Uyum Yasaları” adı altında Meclis’ten geçirildiği görülmektedir. Bu olgular karşısında, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı onaylayan yasanın çıkarılması, siyasal bir gafletin sınırlarını aşmıştır ve ceza yargısının soruşturma alanına girmektedir. Cumhuriyet tarihimizin en ağır suçu işlenmiştir.”

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Ak Parti, Y-CHP MHP... BDP-PKK ile hangisi kanka?!

Seçimler yaklaştı liderler dilin kemiğini iyice kırıyorlar!.. Ortaya atılan hipotezlere bakıp hüküm vermek bizi aşıyor!.. Mesela bu PKK uzantısı BDP ile “derin ilişki” içerisinde olan “öteki parti” hangisi!!?
Türk siyasetinde PKK-BDP, iyi malzeme!.. Siyasetin neresine dalarsan dal, BDP ile kafa kafaya geliyorsun.. Doğrusu şu ki “İmralı” , sandığın bir kenarına mührünü vurmuş durumda.. Apo, artık her seçimde arkadan dolanıp puanı kapıyor.. Baraj altı yapısı ile baraj maraj dinlemeden oyun kuruyor...
Buna fırsat tanıyan ne?!
AB korkusundan bacakları titreyen teslimiyetçi sistem efendileri!.. “Saltanatıma dokunulmasın da bir derebeylik de oluversin!!” anlayışı..
Bu çerçevede yürünen siyasi yolda madem PKK-BDP penceresi iyi iş yapıyor, sistemin partileri de bunu kullanıyor!?! Nasıl?.. Birbirlerini BDP, dolayısı ile Apo-PKK ile işbirlikçi olarak itham ederek!..
Bunu şu sıra en yoğun kullanan Başbakan Erdoğan..
Erdoğan’a göre, Y-CHP, MHP ve BDP tek yumurta üçüzü!.. Şöyle diyor..
“..Üç kafadar bir bilinmeze doğru gidiyorlar, bunlara tek yumurta ikizleri demiştim, meğer tek yumurta üçüzleriymiş.”
Ve de durum şöyleymiş..!
“BDP, sırtını CHP’ye, terör örgütüne dayamış şımarıklık yapıyor. CHP’nin Hakkari mitinginde bir tane Türk Bayrağı yoktu. Çünkü orada toplanan 2 bin, 2 bin 500 kişi BDP’liydi, onların eline Türk Bayrağı tutuşturamazsın, onların Türk Bayrağı ile sorunları var. Onlar daha belediyelerin kapısına bile Türk Bayrağı asalım mı asmayalım mı buna bile karar veremediler..”
İşte bunu söylediği zaman da kendisine “Sayın Apo!!” diye başlayıp Habur’a uzanan, Ankara’da kapalı kapılar ardındaki buluşmalar da soruluyor..
“Apo ile görüşme” itirafı da..
Bir yanda “Apo ile dolaylı görüşen Ak Parti” , beri yanda, PKK uzantısı BDP’nin mitinglerinde, alanı dolduran PKK ve güdümündekilerin “TBMM’yi basarız, Tayyip’i asarız!!” diye slogan atmaları!.. Gel çık işin içinden!.. Başbakan’a göre Y-CHP ve BDP, Apo onayı ile kol koladır.. Başbakan MHP’yi de bu koalisyona katıyor!.. Başbakan’ın, “BDP-MHP” işbirliğinden bahsetmesi hem mantıksız hem de olanaksız.. Yani MHP’nin “Ak Parti’yi birlikte devirelim, sizin özerkliği biz kabul ederiz” yaklaşımı olabilir mi hiç?!.
Bildiğimiz şu..
“Y-CHP ve MHP’yi BDP ile kanka olmakla suçlayan Erdoğan, takiye yapıyor ve BDP’nin asıl kankası kendisi” şeklinde de bir değerlendirme mevcut..
Üstelik, “asıl kanka Ak Parti-BDPdir” değerlendirmesini yapanlar “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, anayasa değişikliği için BDP ile el sıkıştığını” öne sürüyorlar.. Bu Yeni Anayasada “Türk Milleti” ve “Atatürk” sözleri bulunmaması konusunda anlaşıldığı, Apo’nun isteği doğrultusunda Anayasaya “Kürt Halkı” ibaresinin yazılacağı belirtiliyor... Arkasından da kanun ve yönetmelikler Anayasa’ya uygun hale getirilerek “Türk” adı her yerden silinecek.
Ak Parti-BDP kankalığını daha ileri götürüp değerlendirenlerin bir söylediği de şu.. “Seçimlerden sonra gerekirse, Ak Parti-BDP Koalisyon Hükümeti bile söz konusudur!..”
Bu uç değerlendirme de Leyla Zana’nın açıklamalarından hareketle yapılıyor..
Leyla Zana’nın “Biz hükümete ortak olmak istiyoruz” açıklaması olmuştu.. 24 Mayıs’ta Hazro’nun Çitlibahçe Köyü’nde seçim çalışmalarını yürüten Zana, “Süreç artık önderliğimizin aramızda olması sürecidir. Gerillalarımızı artık aramızda, kendi içimizde görme sürecidir. Biz hükümete ortak olmak istiyoruz. Kabul ediyorlarsa birlikte yaşamaya varız. Kabul etmiyorlarsa kendimiz bunları yaratacağız. Gün gelecek Öcalan kendi halkının arasında, bu halkın çocuklarına öğretmen olacak, o günlerin yakın olacağına inanıyorum” demişti..
Seçim meydanlarında PKK’nın taleplerine taviz verilmeyeceğini tekrarlayan Erdoğan’ın, seçimden sonra bu sözlerinin üzerine yatması olabilir mi!?
Demirel ne demişti?!..
“Dün dündür!..”

22 Mayıs 2011 Pazar

Atatürk’le Samsun’a çıkmak!..

Değerli Tarihçi Yazar Muhittin Nalbantoğlu, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a ayak basan heyette olan Hüsrev Gerede’nin anılarını yazdı.. Sayın Nalbantoğlu’nun izniyle bu değerli anılardan alıntı yapalım..
Nalbantoğlu’nun satırları..

***

Atatürk’ün 1928 yılında zaferden sonra İstanbul’u ilk defa ziyaret ettiği günkü konuşmasını zikredelim:
 “İki büyük cihanın mültekasında (kavşak noktasında) eşsiz kahraman İstanbul, bütün Türk Milleti’nin kalbinde yeri olan şehirdir.
On yıl önce işgal altındaki İstanbul’dan içim sızlayarak ayrıldım. Uğurlayanım yoktu. On yıl sonra ise sevinçten coşan, taşan İstanbul’a kavuşmuş bulunuyorum...”

***

30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşanın 9’uncu Ordu Müfettişliğine tâyin edildiğine dair irade çıktığını işittik. Harpte o taraflarda vazife görmüş olduğum için, beni karargâhına almasını tavsiye etmişler.
Acele görüşmek istediğini bana haber verdiler. Halâskâr Gazi Caddesi’ndeki eve gittim. Mustafa Kemal Paşa, Şark cephesindeki hizmetlerimi bildiğini, arzu edersem karargâhına almak istediğini söyledi.
Beni dikkatle, memnunlukla dinleyen büyük adam “İstanbul’da düşman süngüsü ve hükmü altında millî sahada hizmetin hem çok çetin, hem de muvaffak olmanın hemen imkânsız olacağını, bu sıralarda memlekette işgal dışında, Anadolu içinde emniyet ile hizmet edebileceğimizi, zaten müfettişlik vazifesini sırf bu emel ve gaye ile kabul etmiş bulunduğunu” söyleyince dünyalar benim oldu. 
16 Mayıs 1919 saat 16,30’da ufak bir gemi olan “Bandırma” vapuruyla yola çıktık.
Vapurumuz Kavaklar’a gelince durdu. Gemiye birkaç İtilâf zabitinin motörle yaklaştığını görünce Paşa’nın yanında bulunmağı tercih ettim ve vaziyeti bildirdim. Mustafa Kemal,  “İtilâf zabitleri cephane ve silâh aramağa gelmişler” deyince, gülümsedi. Cevaben:  “Budala harifler, biz cephane, silâh değil, kafa ve iman götürüyoruz”  dedi.
Akşamın sekiz buçuğunda Boğaz’dan çıktık. Biz açıldıkça deniz de kabardıkça kabardı. Gece yarısına kadar güvertede kaputlarımıza sarılmış bir halde oturabildik. Kamaralara inmeğe mecbur olduk. Ayın 18’inde öğleye doğru Sinop limanına girebildik. Liva Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey, Sinop’tan bir kâğıtla bize İzmir hâdiseleri hakkında elde ettiği malûmatı yetiştirdi.
Pek vazıh olmayan, fakat işgali bildiren bu kara haber bizi çok üzdü. Sinop’tan Samsun’a doğru yola çıktık.
Denizin çok dalgalı olması, fırtınanın şiddeti sebebiyle gemi süvarisi bütün seyahatte usulen rotasını sahilden uzak tutmak mecburiyetinde idi.
Mustafa Kemal Paşa da bundan sinirlenmekte idi. Yaveri, centilmen bir genç olan Muzaffer Bey’den öğrendiğime nazaran “Kaptana sahilden uzaklaşmamasını, icap ederse baştan karayı dahi göze almasını” emretmişi
Bir aralık vapurun pusulasının bozulduğunu da yolda duymuştuk.
Hakikaten vaziyet çok tehlikeli idi.. Atatürk’ün samimî dostlarından olan Hamidiye kahramanı Rauf Bey’in bizim İstanbul’u terketmemizden bir gün evvel Paşa’nın Şişli’deki evine giderek sevdiği ve takdir ettiği bu arkadaşına; “Geminizin Boğaz’dan çıktıktan sonra İngilizler tarafından tevkif edileceğini duydum. Seni tevkif etmek istiyorlarsa şimdiye kadar edebilirlerdi. Hazır bu rivayetler çıkmışken durma, yola çık” dediğini bizzat Rauf Bey’in kendisinden, sonraları öğrenmiştim.
 Hakikaten biz yola çıktıktan sonra gemimizi yakalayıp İstanbul’a getirmek vazifesiyle arkamızdan bir İngiliz torpidosu saldırılmış olduğunu da Samsun’a çıktıktan sonra duymuştuk ve Atatürk “Bu da Allah’ın bir lûtfu” demiştir. Bandırma vapurunun rotasını mümkün mertebe sahile yakın tutmasının bizi bulamamasına sebep olduğu tabiîdir. Her halde vatanı kurtaracak bu büyük adamın daha ilk adımda Cenabı Hak tarafından korunmuş olduğu muhakkaktır. Uğurlu, küçük ‘Bandırma’mız direğinde ordu kumandanlığı bayrağı çekilmiş olduğu halde 19 Mayıs 1919 günü sabah saat altıda lâtif, sakin, güneşli bir hava ile şan ve şerefle Samsun önünde demirledi.”

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Yahudilerin PKK ve BDP’ye ilgisi ne anlama geliyor?

Araştırmacı Yazar Sinan Sungur ilginç bir değerlendirme yaptı.. Bu değerlendirme Türkiye üzerindeki sarmala işaret ediyor..
Sungur şöyle diyor..
“Yahudi kökenli işadamı İshak Alaton’un, BDP destekli bağımsız milletvekili adayı Leyla Zana ile birlikte konuşmacı olarak katıldığı Bilgi Üniversitesi’nin ‘Barışı Kurmak’ konferansında, ‘Kürtlerin Türkiye’den ayrılmak isteyip istemediklerini belirlemek için geniş kapsamlı sosyal araştırmalar yapılmasını’ önererek Kanada, İskoçya ve İngiltere’yi örnek verip bir nevi referandum çağrısı yapması, hatta, ‘Ulusal bir uzlaşmayla’ Abdullah Öcalan’ın cezasının ev hapsine dönüştürülmesini” istemesi dikkat çekti. Zira bunlar, PKK ve BDP’nin de talepleriydi.
Yahudi kökenli işadamı Cem Boyner’in, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında (22.03.2011) yaptığı ve “İnsanların özgürlüğü ve onuru ülkenin bölünmesinden daha önemlidir” ifadesinin yer aldığı konuşması sonrasında, toplantıda bulunan İshak Alaton’un yerinden kalkıp Cem Boyner’i alnından öpmesi görüntülerini de hatırlayalım.
Yahudilerin ayrılıkçı Kürtlere olan ilgisi yeni değil. Güneydoğu Anadolu’da ve Kuzey Irak’ta Kürtçe konuşan Yahudi asıllı aşiretlerin varlığı biliniyor. Barzani aşireti bunlardan biridir. Bugün İsrail’de 300 bin civarında Kürtçe konuşan Yahudi’nin bulunduğu da bir gerçek.

***
Irak’ın işgalinin akabinde, kuzeyde Federal Kürt Devletinin kurulmasını sağlayan İsrail, 1984 yılı itibarıyla PKK terör örgütüne de en büyük desteği sağlayan güçlerden biridir. PKK-İsrail ilişkilerinin tesisini sağlayan ve Türkiye’de de PKK hesabına faaliyetlerde bulunduğu bilinen Yahudi-Kürt kökenli Davut Bağıstani, 2009 yılından beri Erbil’in Enqewa semtinde kurduğu İsrail-Kürt Enstitüsü’nün başkanlığını yapmakta ve ayrıca “İsrael-Kurd” isimli Kürtçe bir dergi çıkarmaktadır.Yahudi-Kürt işbirliğinin önemine vurgu yapılan dergide, PKK propagandası da yapılmaktadır.
PKK yandaşı Davut Bağıstani’nin, İsrail devletinin kuruluşunun 60. yıldönümü münasebetiyle, 2008 yılında İsrail’de düzenlenen törenlere resmi davetli olarak katıldığı ve gitmeden önce Irak’ta görüştüğü PKK/KCK Başkanı Murat Karayılan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e hitaben yazdığı bir mektubu da beraberinde götürerek, ziyaret ettiği Şimon Peres’e elden teslim ettiğini bir söyleşide bizzat kendisi itiraf etmiştir. Yahudilerin elinin ta kuruluşundan beri PKK’nın içinde olduğu kanıtlıdır artık.
DEP eski milletvekili (halen BDP destekli bağımsız milletvekili adayı) Leyla Zana’nın İshak Alaton’la buluşması ve kucaklaşması normal karşılanabilir. Buna bir itirazım yok. İtirazım, İshak Alaton ile Leyla Zana’nın “Kürtlerin ayrılma isteklerinin referanduma sunulması ve A.Öcalan’ın İmralı’dan çıkarılıp ev hapsine alınması” yönünde dillendirdikleri ortak görüşlerinedir.
Son verilere göre, İsrail nüfusunun % 74.6’sı Yahudi, % 23.6’sı da Arap’tır. Acaba, Yahudi olan İshak Alaton İsrail’e gidip, oradaki Araplar için “İsrail’den ayrılıp ayrılmama konusunda referandum yapılmasını”  isteme cesaretini gösterebilir mi? Yahut “Cezaevindeki bir HAMAS liderinin ev hapsine alınmasını” önerebilir mi? Diğer yandan, Cem Boyner de İsrail’de, “İnsanın özgürlüğü İsrail’in bölünmesinden daha önemlidir” diyebilir mi acaba?.. Gerçekten merak ediyorum.

***
Kürt kardeşlerimizin, İsrail’in veya Yahudilerin, PKK ve güdümündeki oluşumlara olan ilgisinin nedenini iyi tahlil etmeleri gerekir.

2 Mart 2011 Çarşamba

28 Şubat aynen devam ediyor!!

Kafadan şunu soralım: Madem bu iktidar, “darbelere” bu kadar karşıdır da..
Yapılamamış bir darbenin, çoğu prostatla boğuşan mütekaitlerinin yakasına yapışıyor da!..
Neden, “yapılan darbenin” cunta kadrosunun yakasına yapışmıyor dersiniz?!!
28 Şubat’ın balyoz timi, general Çevik Bey’e, Özkasnak Bey’e niye soru sorulmuyor?! (Hoş, Çetin Doğan’a yapışılmıştır ama, orası biraz anlamadığımız bir derin hesaplaşma içermektedir!!)
28 Şubat “bitmişmiş!!” Kim söylüyor bunu?!! İktidar.. Nasıl bitmiş acaba?!.
28 Şubat neydi, hatırlayalım..
28 Şubat, ABD yanlısı ve imalatıydı..
28 Şubat, AB yanlısı ve imanlıydı!..
Şimdi nedir, bu durumlar?..
İktidar ABD yanlısı mı?..
İktidar AB yanlısı mı?..
Peki fark ne?..
ABD, 28 Şubat’ta iktidar olanlara, şu hedefi göstermişti: “Dine saldırın!..”
Şimdi?.. Şimdi ABD’nin konsept değişikliği ile yol haritası: “Ilımlı İslam..”
28 Şubat’ta iktidara oturtulanlar, başı secdeye gidenlere “Yarasalar” diye saldırıyordu...
Şimdi, “Türbana sarılın..!” dır yol haritası..
Fark bu ama, “yöntemler-abluka” aynı!.
28 Şubat’ta, Atatürk’ü kalkan yapıp iktidara yalaka olanlar “jeeplere” biniyorlardı...
Şimdi, “türbanı kalkan yaparak” iktidara yalaka olanlar, jeeplere biniyor!..
Hem de aynı tipler!.. Atatürk rozetini çıkartanlar, karılarını kızlarını türbana sokarak jeep sefasını kurtardılar!.
Sonuçta, Türkiye’nin kreması gene AB-ABD’nin hizmetinde, “28 Şubat” öğretileri (!) doğrultusunda..
Değişmeyen de var tabii..
28 Şubat’ta iktidara-ikbale oturtulanlara, “PKK’yı tanıyacaksınız” denilmişti.. Bu yüzden PKK çetesi “tehlike” olmaktan çıkarılıp, yerine “namaz kılanlar-baş örtülüler” konulmuştu.. Şimdi, “PKK’yı tanımak için açılın” denilerek, eşkıya çetesi ile mücadele edenler, milliyetçiler düşman edilmiş durumda.. PKK’yı koruma kollama, değişmeyen satır başı!..
“28 Şubat”a yol veren “Büyük Orta Doğu Projesi” aynen “planlandığı” gibi yürüyor.. Türkiye’de kimin iktidar olduğu değil, kimin iktidar olarak “randıman!!” verdiği önemlidir.. Randıman şu... “Ahaliyi elde tutup, ABD-AB çıkarlarına karşı caz yapmasını önleyecek beceriyi” sağlamak!!
Yani, Pentagon’dan haritaya baktığınız zaman, bizim buraların ahalisi, “güdülecek basit koyunlar!!” olarak görüldüğü için, onlara göre “uğraş” doğru çobanı bulmaktan ibarettir.. 28 Şubat budur!.. Yani, “burada” iktidara oturanın söylediği değil, “Oranın” istediklerinin yerine getirildiğini görmek için sağladığı modeldir...
Çok basit bir denklemdir, buyurun...
Erbakan, Başbakan olduğunun ertesinde, kıblesini Müslüman ülkelere çevirip, ABD’ye mâbâdını döner dönmez, kendi infazını da vermiş olmadı mı?!!
Şimdii.. Şu kurum kurum kurulan, “Darbe yapacak olanın alnını karışlarım” diye böbürlenen iktidar, şöyle bir denesin bakalım..! Yani Erbakanvari bir rest çeksin ABD’ye, bakın bakalım neler olur?!!
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, birkaç gün önce, Türkiye’ye “İran konusunda” ince göndermeler yaptı.. Hadi bakalım, iktidar ABD’nin İran’ı sallamak için yaptığı hunhar emellere bir dikiliversin!..
Şu olur.. Bugün, yerin dibine sokulan generallerin bir anda önlerinin açıldığı, Tayyip’e karşı ejderha kesildikleri hemen görülür!..
Bir bakarsınız, malum matbuat “darbenin”, demokrasinin bir parçası olduğunu yazmaya başlayıverir!.. 28 Şubat aynen devamdadır azizim.. Boş vereceksin, muz yemenin yollarına bakacaksın!! 

28 Şubat 2011 Pazartesi

“Erbakan acil düşürülmeli” kodlu ABD belgesi

Alan Makovski, 1997 yılında Washington Enstitüsü Yakın Doğu Çalışmaları’nın üst düzey üyesiydi. Makovski, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa Yakın Doğu Şefi olarak görev yaptı..
Refah-Yol Hükümeti kurulur kurulmaz Bay Makovski, Türkiye’nin büyük sermaye gazetelerinde boy göstermeye başladı..! ABD merkezli bu Yahudi Lobici, Erbakan Hükümetine sert muhalefet ediyor, yazıları da Türk gazetelerinde yer buluyordu..
Makovski, Refah-Yol kurulur kurulmaz, Türk gazetelerinde bu hükümetin kurulmamasını dayatıyordu..
Daha sonra, bu şahsın, ABD merkezli faaliyetleri ile 28 Şubat’ın temellerini attığı ortaya çıktı.. Tabii ABD yönetiminin alt yapısı sayesinde..
Nitekim Necmettin Erbakan da hükümetinin ABD tarafından organize edilen oyun sonucu yıkıldığını söylemişti..
Erbakan Hükümeti kurulur kurulmaz, ABD medyasında yazılar yazan ve Washington yönetimine bir rapor sunan Alan Makovski, Erbakan’ın ABD’nin menfaatlerine nasıl aykırı olduğundan söz edip, Erbakan’dan kurtulmak için neler yapılması gerektiğine kadar bir dizi madde sıralamıştı..
Makovski’nin bu makalesi aynı zamanda Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı PKK’dan Kıbrıs’a, İran’dan Irak’a kadar bir sürü sorunun cevabını içinde barındırıyor. Erbakan’ın daha o dönemde dikkat çektiği ABD’nin Orta Doğu’daki planlarına, ancak yıllar  sonra varabilmiş bir Türkiye’nin, neden kendi menfaatlerini koruyan bir hükümete (Refah-Yol) karşı darbe yaptığı da bir başka soru işareti olarak kalıyor.
Makovski’nin ‘Erbakan İle Nasıl Mücadele Etmeli’ başlığıyla 1997’de ‘Amerikan Menfaatlerini Korumak’ sloganını kullanan Middle East Quarterly dergisindeki yazısını okuyalım..
“Türkiye’nin yeni İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan kısa bir süre önce İran ile imzaladığı 23 milyar dolarlık gaz anlaşmasının ardından New York Times Gazetesi’nden Thomas Friedman ‘Türkiye’yi Kim Kaybetti?’ başlıklı bir makale yazdı. Türkiye’nin kaybedilmemesini garantilemek için çok fazla şey yapması gereken Amerikalılar için bir uyarı niteliği taşıyor.
Dış politika kararları Milli Güvenlik Kurulu’nda alınıyor.
MGK, Erbakan’ın kimlerle görüşeceğini, ne söyleyeceğini, nereye seyahat edeceğini kontrol edemez.
MGK tarafından kontrol edilse bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan işbirliğine meydan okuyor. Erbakan’ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyor. Erbakan’ın komplocu yaklaşımı ve Batı karşıtı söylemleri, Türkiye’nin dostu olarak bilinen birçok kişiyi de uzaklaştırıyor. Örneğin, birçok önemli Yahudi-Amerikan kuruluşları Türkiye’ye olan ziyaretlerini ertelediler Erbakan’ın politikalarına duydukları kaygıdan dolayı. Üçüncü olarak, Erbakan açık olarak İran, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Filistin’deki Müslüman teşkilatlara sempatiyle baktığını dile getirdi, ki bunlar önemli güvenlik riski taşıyor. MGK üyesi ve Başbakan olarak Erbakan NATO’nun ve ABD’nin gizli güvenlik belgelerine ya ulaşmış ya da ulaşmış olacak...”
Bu “rapor” oldukça uzun..
Raporun bir ara başlığı, “Erbakan, ABD çıkarlarına ters” diyor..
“Erbakan bir ideolog olarak Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters bir politika. Asker dahil Amerikan yanlısı Türkler, kamuoyuna Türkiye’nin Amerika ile olan ikili bağlarının değerini göstermeli. Buna karşılık olarak Washington uzun vadeli ilişkilerini etkileyen tüm konularda Türkiye’yi desteklemeli. Güvenlik bağları Türkiye ve Batı’yı birbirine bağımlı kılarken, bu aynı zamanda Türkiye’nin Batı’dan yana durmasında etkili bir araç...”
Erbakan’ı “ABD çıkarlarına ters”  diye dışlayan Amerika,  “çıkarlarını”  kime dikte ettiriyor?!!
Olay budur...

31 Ağustos 2010 Salı

Komutan “K.Irak’a operasyon” dedi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’e karşı kalem oynatmaya başlayanların kimlikleri şaşırtmıyor..
Türk toplumu içerisine yerleştirilen paralı askerler, komutan daha koltuğuna oturmadan, ona doğru tetik çekmeye başladılar...
Sebep, Koşaner’in geçmişteki konuşmalarındaki ulusalcı duruşu..!
Biz, Komutan’ın görevi alırken yaptığı konuşmadan sunumlara devam edeceğiz.. Burada, önemli satırbaşları bulunuyor.. Mesela Komutan, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak kuzeyine operasyon yapma yetkisinin devam ettirilmesi önem arz etmektedir” diyor.
PKK’nın bir zil takmadan sürdürdüğü “özerklik” yutturmacasına karşı, askerin duruşunun siyaset kadar tavizkar olmayacağını hissettiren sözlere de bakalım..
Komutan, AKP iktidarına sesleniyor..
“Yurt içinde, ikinci bir idari yapılanma tesis etme girişimlerine karşı etkili yasal önlemlerin süratle alınması...
Irak merkezi hükümeti ve bölgesel yönetimin Irak kuzeyinde yuvalanmış terör örgütüne karşı etkin tedbirler almasının bir an önce sağlanması...
Bazı Avrupa ülkelerince örgüte ve örgüt mensuplarına sağlanan desteğin önlenmesi...”
Komutanın ağzından, acısını şehit kanı ile yaşadığımız bir gerçeği de duyuyoruz..
“Güvenlik-özgürlük dengesindeki hassasiyet nedeniyle, mücadeleyi kolaylaştıracak yasal tedbirler alınamamış...”
Ama... Buna karşılık olan ise..!
“... buna karşılık bireysel hak ve özgürlüklerde yapılan her iyileştirme, örgüt sayesinde kazanılmış bir hak olarak algılanmıştır...”
Ve şu satırları dikkatle okuyunuz..

12 Ağustos 2010 Perşembe

Ergenekonluk Genelkurmay Başkanı

behic@yenicaggazetesi.com.tr

Simdi sanırım şöyle olacak..
Hal ve gidişe göre önce Hasan Iğsız’a yapışılacak!..
Sanırım, İlker Başbuğ da “nasip” kapsama içine girebilir...
Bu durum artık böyledir.. Askerin rütbe gelişimi gelişmedir.. General, Orgeneral Genelkurmay Başkanı, Silivri Koğuş Komutanı.. Ergenekon!..
Yani geçmişteki sözlerini hatırlayınca, müstakbel Genelkurmay Başkanı için de “gidiş” böyle olabilir!..
Koşaner Komutanın geçen yıl söylediklerinin bir bölümünü dün aktarmıştım..
Bakın o sözlerin devamı da şöyledir..
“Tüm çabalara karşın, sağlam bir Atatürk Milliyetçiliği ve Atatürkçü düşüncenin var olması ve Cumhuriyetin anayasal kurumlarının ulusal çıkarlardan ödün vermeyen kararlı duruşu, ülkemizin küresel sistemin egemenliğine tam olarak girmesini önlemiştir. Cumhuriyetin, devrimlerin, varlığımızın ve geleceğimizin korunmasının  tek yolu Atatürkçü düşünce sistemidir.”
Biz demiştik ki dün; “Bu komutan bu iktidara uyar mı?” sözlerini aktaralım da karar verin..
“Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Türkiye’nin varoluş felsefesidir. Anayasal düzenimizin temelini oluşturur. Demokrasi, ancak, devlet ve toplum düzeninin akla ve bilime dayalı olması şeklinde ifade edilebilecek laiklik sayesinde kurulup yaşatılabilir...”
Yani “böyle mi düşünüyor onlar?!!”

10 Ağustos 2010 Salı

Kimdir bu Atilla Kıyat !?

behic@yenicaggazetesi.com.tr
 


Şu sıralar “hava durumu” malum!.. Ciheti askeriyenin tepesine “son balyoz” indiriliyor..
İşte bu atmosferde, “tuzu kuru emekliler” içerisinde bir ses yükseliyor!.
Koramiral emeklisi muhterem, Şehit cenazelerinin tabut tabut indiği, Oramirallerin bile hapishane kapısına sürüklendiği bir ortamda bülbül olmuş şakıyor!..
Bu zatın sıra sıra muhteşem beyanları vardır!.. Mesela kendileri, sermaye sınıfının huzurunda, “TSK kontrol altına alınmalı. Bunun için TSK’ya direktif verebilecek, sonra da denetleyebilecek kadrolarınız olmalı” diyecek kadar ileri görüşlü ve bu günleri işaret etmiş bir yüce kişiliktir..
Yani bugün Başbakan ve iktidarın sunduğu tavır, bu müthiş asker tarafından daha önce dillendirilmiştir.. Koramiral emeklisi Atilla Bey, daha başka hangi meselelerde Ak Parti öncülüğü yapmıştır derseniz...
Ordunun ihtiyaç bütçesinin, ordunun istediği şekilde gerçekleşmesine de karşı çıkmış ve ‘Bu paraların harcanması denetlenmeli, bu uygulamada namussuzluk olabilir’ temelinde uyarılar yapıp içindeki camiaya gülücükler sunmuştur!.

8 Ağustos 2010 Pazar

DİKKAT! Komutan Erdoğan...


behic@yenicaggazetesi.com.tr

Ne yapsak ki?!!.
Bunların hiçbiri uymuyor!..
Birinci aday tankları yürüttü, ikinci Ergenekoncu, üçüncü de bizim hanım sultanın elini sıkmadı!..
Aslında hepsinin katli vacip de, bu AB yasaları yasakladı anasını satiim giyotini..
N’aapalım?!
Referanduma götürsek!..
Aziz milletimize “Menderes’i de asmışlardı deriz, Menderes iyi iş yapıyor!!” 
Ne diyeceğiz Referandumda?..
“Genelkurmay Başkanını halk seçsin, komutanları da!..
Doğru valla demokrasi budur işte..
“Zımba gibi adaylar çıkarırız, benim vatandaşım kadir kıymet bilir yok demez.. İki çuval da kömür verdik mi tamam. Muhafazakar demokrat bir Genelkurmay Başkanımız oluverir...”
Kim?.. Çook!! Misal, Milliyetçilikten dönme teorisyenlerimiz var.. Onlar ne de olsa asker nizamını bilirler..!
Sonra... Askeriyeden transferler var!.. Emekli askeri savcı!.. Askere diş bileyen demokrat emekli savcı...
MİT emeklileri Mahir Cevat!..