Emre AKÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emre AKÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

Başbakan laikliği savundu: Başımıza taş yağacak

Başbakan Erdoğan'ın Mısır'da yaptığı açıklama, "Bunu da gördüm ya...
Artık ölsem de gam yemem" dedirtecek cinsten...
Ben "geleceği de düşünen" her "akıllı"
Müslüman'ın, laikliği savunması gerektiğini defalarca yazdım.
Dindar insanların yönettiği TV kanalları da dahil olmak üzere, her yerde bu fikrimi açıkça savundum.
Tabii burada kastettiğim, Kemalistlerin ordu merkezli bir vesayet rejimini kurmak veayakta tutabilmek için halka dayattığı "otoriter laiklik" değil. Ben "özgürlükçü laiklikten" bahsediyorum.
***

Geleceği düşünen, akıllı Müslüman:
1) İslam'ın farklı biçimlerde yaşandığını bilir. Allah, Kuran ve Peygamber aynı olsa da, örneğin Suudi Arabistan'daki Vahabi İslam'ı ile İran'daki Şii İslam'ı farklıdır.
2) Değişik dinlerden insanların aynı ülkeyi, aynı devleti paylaşmalarını normal karşılar. Saflık arayışının bir tür ırkçılık olduğunu düşünür.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

PKK'nın 'Şia' taşeronu olması Kürtçüleri üzer

Hükümet ve AK Parti cenahından gelen bazı açıklamalar üzerine düşünmek gerek. Örneğin BDP'ye karşı sert ve dışlayıcı tavır...
Bir başka pencereden bakıldığında, şu sıralar bir "fırsat" var. Anlatmaya çalışayım...
PKK'nın hegemonyası altındaki bir parti BDP... Son kertede Kandil'in dediğini yapıyorlar.
Ne zaman BDP'ye, "Kendini PKK'dan ayır" dense... Şöyle bir cevap geldi: "Bu bir işe yaramaz...
Çünkü tabanımız aynı..."

29 Temmuz 2011 Cuma

Hayırlı oldu!

Genelkurmay Başkanı ile üç kuvvet komutanının hep birlikte emekliliklerini istemeleri ne anlama geliyor? İşte birkaç nokta:
1) Askerler, devlet düzeninin sivilleşmesine karşıydılar. Vesayet Rejimi devam etsin, devlet iktidarı ikili yapısını sürdürsün istiyorlardı. Bunu gerçekleştiremeyince gittiler.
2) "Kurumsal" olarak, başlarına buyruk davranma hevesindeydiler. Örneğin Silvan Saldırısı hakkında rapor hazırlanmak hiç hoşlarına gitmedi. İnternet Andıcı davası ve terörle mücadelede Emniyet'in öne çıkmasıyla birlikte bardak taştı: Alt kademelerin gözünde prestijlerini yitirdiler.

'Demokratik özerklik' ne kadar demokratik?

Her konuda olmasa da, Kürt ulusalcı hareketini genel olarak başarılı buluyorum. İşte bir örnek: Siyasette kendi terminolojini rakibine kabul ettirmek önemlidir. Bunu başaran taraf, ideolojik açıdan hegemonya kurar.
Yaşı yetenler bilir: 1970'lerde Sol'un, 1980'lerde sonra ise Turgut Özal'ın ortaya attığı terimler öne çıkmıştı. Karşı olanlar dahi, o kavramları cümle içinde kullanarak muhalefet ediyordu Sol'a ve Turgut Özal liberalizmine. İşte bu açıdan Kürt ulusalcıları (yani Abdullah Öcalan, PKK, BDP ve diğerleri) hiç de fena değiller.
Örneğin "demokratik özerklik" diye bir yönetim modeli attılar ortaya. Karşı olanlar dahi önce bu kavramı kullanıyor, yani "demokratik özerklik" diyor, sonra eleştiriye geçiyor.
İşin eğlenceli tarafı şu: Demokratik özerkliğin ne olduğunu Kürt ulusalcıları tam olarak bilmezken... Eleştirenler de bu bilinmeyen şeye, ancak kırık dökük ipuçlarından hareketle ve sezgilerini kullanarak karşı çıkıyor.
***

26 Temmuz 2011 Salı

Kürt ulusalcıların solcu payandaları

Kürt ve PKK sorunları çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir nokta da Türk solunun aldığı tavır oldu.

İlginçlik Ergenekon soruşturması ve ardından davası ile başladı:

12 Eylül 1980 darbesini yerden yere vuran solcular, Ergenekon soruşturmasına karşı soğuk davrandılar.

Askerin soruşturulması, takip edilmesi, sorgulanması ve tutuklanması hiç hoşlarına gitmemişti.

"Yiyin birbirinizi" gibi ortadan bir tavır almaya çalıştılar. Ancak apoletli zevatın akıl almaz planları ortaya çıktıkça o türden bir tarafsızlığı savunamayacaklarını anladılar.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sarıyer'in trafik polisleri, pazar akşamı neredeydi?

Pazar günü arkadaşlarla İstanbul Demirciköy'e plaja gittik. Akşam 20:00'de dönmek üzere aracımıza bindik.
Oralara epeydir uğramamıştık. Alışkanlıkla geldiğimiz yerden, yani Sarıyer'den dönmeye kalkıştık. Demirciköy-Sarıyer arası 10 km. kadardır.
Tepelerden Sarıyer'e doğru inerken trafik tıkandı. Biraz yürüyor, duruyor. İki adım gidiyor, duruyor.
Açıldı, açılıyor derken kalan beş kilometrelik tıkanık yolu tam 3.5 (üç buçuk) saatte aldık. Çıldırtıcıydı.
Ben böyle bir tıkanıklığı kar yağdığında yaşamıştım, bundan beşaltı yıl önce...
Kaza olduğunu sandık önce. Herhalde 10 araç birbirine girmişti Sarıyer'in göbeğinde. Hayır! Sadece tıkanıklıktı. Basit trafik sıkışıklığı...

8 Temmuz 2011 Cuma

F.Bahçe ve Avea: Esaslı bir karakter sınavı

Fenerbahçe Asbaşkanı Abdullah Kiğılı, "Bir girdabın içine düştük, çıkabilmek için yol arıyoruz. Zor durumdayız, ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz" demiş. (Vatan, 8 Temmuz) İzlenmesi gereken yol belli: Kulübe hiç vakit geçirmeden yeni bir başkan ve yönetimi kurulu seçilmeli.
"Eski" yönetim, Abdullah Kiğılı da dahil olmak üzere, Aziz Yıldırım tarafından belirlendiği için fazla bir şey yapamaz.
Çünkü ekip "beynini" kaybetti.
Kritik nokta şu:

30 Haziran 2011 Perşembe

Türk ve Kürt ulusalcıların gönülsüz ittifakı

Dünkü yazıda, "Nasıl oluyor da, 'Türk ulusalcısı' CHP, 'Kürt ulusalcısı' BDP ile ittifak yapıyor" diye sormuştuk.
Hiç kuşku yok ki "ak ve kara", "artı ve eksi" gibi birbirinin mutlak karşıtı olması gereken bu iki güç, "ortak düşmana" karşı işbirliği içinde.
Ortak düşmanın kim olduğunu yazmaya daha gerek yok aslında: Elbette AK Parti.
Vesayet Rejiminin siyasetteki uzantısı olan CHP, halktan aldığı güçle devleti ve ekonomiyi dönüştürmekte olan AKP'ye karşı direniyor.
Ancak başarılı olamıyor. Seçimleri ve referandumları kaybedip duruyor.
Başkan değiştiriyor, strateji ve taktiklerini tazeliyor, Demirelcileri, Ergenekoncuları devreye sokuyor; yine olmuyor!
Peki, bu şartlarda ne yapmalı?

23 Haziran 2011 Perşembe

Hep aynı taktik: Statüko ortalıyor BDP golü atıyor

Türkiye hakikaten zor bir işi başarmaya çalışıyor: 1920'lerde kurulmuş... 1930'ların diktatörlükler çağında pekiştirilmiş bir ulus devletten... Demokratik ve sivil ilkelere göre yeniden organize olmuş bir çağdaş devlete geçmeye uğraşıyor.
Bu tarz düzen değişiklikleri, demokrasinin ve hukukun askıya alındığı devrimlerle ya da komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlarla yapılabiliyor genellikle...
Tabii bizde de bir savaş sürüyor 30 yıla yakındır ama kitaplardaki tanıma tam anlamıyla oturan bir iç savaş değil bu...
Türkiye, demokrasi ve hukuku askıya almadan dönüşümü başarmaya çalışırken, ister istemez "eski-yeni çatışması" yaşıyor.

18 Haziran 2011 Cumartesi

İngilizler, Erdoğan'a "Kemalizm'le uzlaş" mı diyor?

Batı medyası Türkiye'nin ekonomisini biliyor ama siyasi ve ideolojik atmosferini pek hissedemiyor. Ekonomiyi anlıyor çünkü elinde sağlam istatistikler var.
Buna karşılık siyaset ve ideoloji gibi sayılara dökmesi zor, hatta bazen imkânsız konularda çuvallıyor.
Örneğin İngilizlerin malum The Economist dergisi son sayısında Başbakan Erdoğan'a şöyle seslenmiş: "Başkanlık Sistemi'nden vazgeç... Yeni Anayasa yap... Kürt meselesini çöz... Böylece kendine Atatürk'ün yanında sağlam bir yer kazan..."
Haberlere göre derginin Türkiye'yle ilgili başyazısında şöyle deniyor:
"AK Parti'nin üçüncü döneminde kaygı duyulan nokta, partinin köklerine dönerek laik cumhuriyeti İslamlaştırmaya çalışması değil, Erdoğan'ın otokratik (tek adamcı) eğilimine gem vurmaması olur."
***
Economist editörünün bu sözlerinde sürüyle abukluk var:
Genel seçim sonuçları, Başkanlık Sistemi'nin en azından şimdilik rafa kaldırılmasına yol açtı zaten. Bu da derginin, Türkiye'deki gelişmeleri iyi takip etmediğini gösteriyor.
Bir an için, Başkanlık Sistemi'nin gündemde olduğunu kabul edelim: Economist bununla niye ilgili ki? Derdi ne? "Başkan" olmuş bir Erdoğan'ın, Müslüman ülkelerdeki İngiliz çıkarlarına taş mı koyacağını düşünüyor yoksa?
(Atatürk 1924'te Halifeliği kaldırdığında, tam da bu nedenle göbek atmış, "Başsız kalan Müslümanları artık kolayca yola getiririz" demişti İngiliz yönetimi.)
***
Geçen sayılarında, "demokrasi için oylar CHP'ye" diyen Economist, şimdi kalkmış Başbakan Erdoğan'dan demokratik Anayasa'yı yapmasını istiyor.
Başbakan Erdoğan'ı, Atatürk'ün yanına yerleştirmeye çalışıyor Economist... Tuhaf bir çaba bu.
a) Atatürk'ün yanı İsmet İnönü ile doldurulmuş durumda. Demokrasi kahramanları olarak halkın gönlünde taht kurmuş Adnan Menderesler, Turgut Özallar ise İstanbul'da yatıyor.
b) Economist bir yandan Erdoğan'a Atatürk'ün yanında yer açmaya çalışıyor, öte yandan "Tek adam yönetimi kurma" diyor.
Atatürk'ten ala bir tek adam oldu mu bu memlekette? Şevket Süreyya Aydemir'in 3 ciltlik ünlü incelemesinin adı bile "Tek Adam" değil mi? (İnönü için "İkinci Adam" başlığını uygun görmüştü Aydemir.)
Erdoğan otokrat olmayacak ama en büyük otokratın yanında yer alacak? Nasıl? Niye? Ne gerek var?
c) Economist'in şaşkınlığına bakın ki Erdoğan'a referans gösterdiği Atatürk, CHP'nin kurucusu... 6 Ok, "tek adamlı-tek partili" 1930'lardan beri CHP'nin simgesi... Ve bu ülkede bütün darbeler, hep "Atatürk adına" yapıldı. Bütün darbelerde, CHP'nin simgesi olan "Atatürk ilkeleri" yani 6 Ok övüldü.
***

d) Bitmedi: Başbakan Erdoğan'ın çözmesi beklenen Kürt Sorununun kaynağı, tam da Atatürk'ün kurduğu ulus devlet değil mi?
Atatürk'ün 15 yıllık iktidarı, rejimin ceberutluğu yüzünden, Kürt isyanlarıyla geçmedi mi?
Kürtlerin varlığını inkâr eden ama var olduklarını bal gibi bildikleri için de asimile etmeye uğraşan Kemalistler değil mi?
Kürt Sorununu "yaratanla", Kürt Sorununu "çözen" niye yan yana dursun?
e) Economist'in yaklaşımı karşımıza iki olasılık çıkarıyor: 1) Ya bugünkü Türkiye'nin, tam da "atanmışların ideolojisi" olan Kemalizm'i ve onun kurduğu vesayet rejimini aşmaya çalıştığını anlamamış. Bu yüzden de hâlâ eski referansları kullanıyor.
2) Ya da her şeyin farkında ve Başbakan Erdoğan'a satır arasında "Onlar etti, sen etme; Kemalizm ile uzlaş" demekte...
Bilmiyor ki Kemalizm ile uzlaşan siyasetçi, halkın gözünde beş paralık olur. İşte Demirel!

15 Haziran 2011 Çarşamba

Truva atları mı atlıkarınca mı?

CHP içinden ve dışından çığlıklar yükseliyor: "Süleyman Demirel'in Truva atları aramızda ne arıyor?"
Bu yaygarayı koparanlar, 6 Okçu zihniyetin oportünistleri. Sözünü ettikleri kişilerin Demirel'in adamı olduğunu bilmiyorlar mıydı? Biliyorlardı!
O kişilerin Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi kökenli olduğunu bilmiyorlar mıydı? Biliyorlardı.
Peki niye o zaman itiraz etmediler?
Ben size söyleyeyim: CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na biçilen, "Herkese mavi boncuk dağıt... AK Parti'den ne koparsan kârdır" stratejisine bayılmışlardı.
Ergenekon sanıkları, Demirelciler, "Beyzadeler" takımı partiye dolduruldu. Çoğu en garantili yerlerden aday gösterildiler.
İşte "Truva atları" diyenler, ancak bu stratejinin bir işe yaramadığı ortaya çıkanca bağırmaya başladı.
Aslında "Truva Atı" yanlış bir benzetme. Ortada gizli, saklı bir durum, bir aldatmaca yok ki!
Bu adamlar olsa olsa lunaparka dönüştürülmüş CHP'ye konuşlanan atlıkarıncaydı.

"Sayın GK Başkanı protokol sıranız 4'ten 10'a alındı"

Demokratik bir Anayasa için benim ölçütüm çok net: "Asker hiçbir şekilde siyasete karışmayacak".
Atanmışların, seçilmişlerin işine karışmasına izin veren bir Anayasa, demokrasi açısından eksiktir, sakattır, bozuktur.
Peki, bu askere siyasetten el çektirilme durumu Anayasa'ya ve dolayısıyla yasa ve yönetmeliklere nasıl yansır?
Bir örnek vereyim:
Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacak.
Bunun sonucu olarak GK Başkanının devlet protokolündeki yeri, 4'üncü sıra değil, 10'uncu sıra olacak.
Yürürlükteki vesayet rejiminde ise "atanmış" Org. Işık Koşaner, "seçilmiş" Kemal Kılıçdaroğlu'nun önünde yer alıyor.
Tabii daha nice değişikliğin yapılması gerekiyor:
Üst düzey subay terfilerinin, Jandarma'nın konumunun, Milli Güvenlik Kurulu'nun yeniden düzenlenmesi, askere ayrıcalık tanıyan maddelerin temizlenmesi gibi...
***

Peki, Başbakan Erdoğan askeri yerli yerine oturtacak mı? Bilmiyoruz.
Mesela 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra, Başbakan Erdoğan, "gerilim" çıkmasın diye, "uzlaşma" yoluna girmeye hazırlanıyor izlenimini bırakmıştı bizde.
Peki, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, gerilim çıktı da ne oldu?
Bazı askerler ve malum medya, Cumhurbaşkanı Gül ve eşi Hayrünnisa Hanım'a inanılmaz çiğlikler yaptı.
Sonra? Huysuzlanan, kişneyen, sağa sola çifteler atan "çılgın at" giderek sakinleşti. Sahibine alıştı.
Gül döneminde gerilimlerin üstesinden gelindiği için, 2014'teki Köşk seçimi çok daha rahat geçecek. Eğer Tayyip Erdoğan aday olursa, kimse bunu yadırgamayacak.
Yani gerilim bazen iyidir! İnsanları ve sistemleri sağlığa kavuşturur.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Türkiye rahat bir nefes aldı!

AK Parti dün müthiş bir zafer kazandı. 2002'den beri girdiği her seçimi ve referandumu kazanan Başbakan Erdoğan yine başardı!
Şimdiye kadar hiçbir parti, girdiği üçüncü genel seçimde, "oylarını artırarak birinci" gelmemişti.
Buna en yakın başarıya Demokrat Parti döneminde şahit olmuştu Türkiye:
Demokrat Parti, 1950 ve 1954 yıllarında seçimleri büyüyerek kazanmış, ancak ekonomiyi iyi yönetemediği için, 1957'de kazanmasına rağmen gerilemeye başlamıştı.
Eğer askerler darbe yapmasaydı, bütün araştırmalar, 1961'de yapılacak genel seçimi kaybedeceğini gösteriyordu.
İşte AK Parti'nin benzersizliği burada: 2002'de kazandı... 2007'de oyunu yüzde 47'ye çıkardı... 2011'de ise yüzde 50'yi yakaladı.
Peki, AK Parti bu başarıya nasıl ulaştı? Değişen Türkiye'yi doğru okuması sayesinde...
Ne demek bu? Yani çoğunluğun ne istediğini gördü ve ona istediğini verdi. Ama bunu yapabilmek için dünyayı da doğru okudu.
İşte bu yüzden Başbakan Erdoğan, "Balkon" konuşmasında sadece Türkiye'ye değil, çok geniş bir coğrafyaya hitap ederek, bir dünya lideri olduğunu gösterdi.
***

Bazı yorumcuların, bilgiç bir üslupla, "Seçmen şöyle diyor... Millet bunu istiyor" türü laflar etmesinin hiçbir anlamı yok.
Çünkü "halk" ("millet"), Ahmet- Ayşe türü bir "özne" değil... Biz ancak seçmenleri oluşturan "öbeklerden" söz edebiliriz.
AK Parti'ye oy veren öbek... Yani 50 milyon seçmenin yarısı... Türkiye'nin gerçekçi, rasyonel, pragmatik kesimini temsil ediyor.
Bu insanlar, "ekonomik gelişme, refah, istikrar" için oy veriyor:
Örneğin ev sahibi olmak, iş bulmak, işini geliştirmek, hızlı trene binmek, çocuğunu okutmak, duble yollarda araç sürmek, uçakla seyahat etmek, komşu ülkelere vizesiz gitmek, kolayca sağlık hizmeti almak için...
Sonuçlar benim "romantik" dediğim, "icraata değil kavramlara" oy veren seçmen tipinin azaldığını gösteriyor: Aksi halde AK Parti'nin oyu, 2007'ye göre artmazdı.
Başbakan Erdoğan, 5 milyon yeni oy kazandıklarını belirtti. Daha ne olsun? Daha ne yapsın?
Türkiye gibi ekonomisi bu kadar çeşitlenmiş, çok sayıda etnik grup barındıran bir ülkede, yüzde 50'lik bir mutabakat sağlamak siyasi bir mucizedir.
***

Bu seçimin bir galibi de piyasa ekonomisidir. Zaman geçerken "yeni kesimler" piyasa ekonomisinin parçası haline geliyor ve bundan memnun oluyor.
CHP'li sosyologların yanıldığını, "yeni" sandıkları kesimin aslında "eski ve demode" olduğunu, gerçekten yeni olan orta sınıfı AK Parti'nin temsil ettiğini defalarca yazdık. Anlamak istemediler.
Eski orta sınıf çoktan statükocu oldu: Ancak "İnadına CHP" diyebiliyorlar. Bu "Biz değişmeyiz3 demektir.
Değişimi yeni orta sınıf gerçekleştiriyor.
***

Birkaç saptama yapalım:
CHP'yi şişiren, yıkayıp yağlayan, "Yeni CHP" teorisi yapan medyacılar ve akademisyenler duvara tosladı. Ya gözlerinin önündeki gerçeği görmekten acizler... Ya da düpedüz yalan söylüyorlar.
Araştırma şirketlerinin aklını başına toplaması gerekiyor. Hata payı olur elbette ama bu kadar da değil!
Kemal Kılıçdaroğlu'nun ucu kaçmış iddialarının, gemlenmemiş vaatlerinin, şirazesi bozulmuş suçlamalarının ciddi bir etkisi olmadığı, çoğunluğun bunlara prim vermediği ortaya çıktı. "Lider Türkiye" hayalini kuranlar, rahat bir nefes aldı!
Kemal Bey henüz bir yıllık bir başkan olduğu için böyle bir sonuç çıktığı söyleniyor. Halbuki CHP'nin durumu kötü sayılmaz. Oyunu ve milletvekilini artırdı.
The Economist başta olmak üzere Türkiye üzerine siyasi çıkar fantezileri kuran Batı medyasının hevesi kursağında kaldı.
'ABD tipi Başkanlık Sistemi' fikri galiba rafa kalkıyor. Buna karşılık Başbakan Erdoğan, eğer istiyorsa, 2014'de Cumhurbaşkanı olmak üzere çalışabilir.
MHP, Devlet Bahçeli ile devam edemez artık. Bu liderle MHP'den ne köy olur, ne kasaba. "Türk milliyetçiliği", kayda değer projeler üretmeden, her şeye "hayır" demek midir?
BDP hiç kuşkusuz bu seçimin bir başka galibi... Kürt ulusalcılığı bir "sıklet merkezi" yaratmış durumda. Artık onlar da Meclis'teki hemen her siyasi denklemin parçası olacak.
Seçimler, Sosyalist Sol'un artık medyadan ve aydınlardan güç alan bir "eleştiri odağı" olmaktan öteye geçemediğini gösteriyor. Sokaktaki Sosyalist Sol, bugün "taş atanlar, kavga çıkaranlar" grubundan başka bir şey değil.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Hacivat'ın kim olduğunu Müjdat Gezen biliyor mu?

Bir zamanlar komikti ama artık gülünçleşti Müjdat Gezen. Delidir, ne yapsa yeridir, kıvamına geldi.
Benim uydurmam değil bu delilik konusu. Müjdat Gezen, "Galiba Ben Sanatçıyım" adlı anı kitabında anlatıyor. (Can Yayınları)
Gezen'in çok saydığı, sevdiği, fırsat buldukça sözlerinden alıntılar yaptığı Aziz Nesin, bakın onun hakkında neler yazmış:
"(...) üstüne üstlük Müjdat hastadır. Hastalık da meslek mi, meslekten mi sayılıyor, demeyin. Çünkü hastalık, Müjdat'ta meslek olmuştur ve Müjdat profesyonel hastadır. (...)
"Müjdat'ın hastalık hastası olduğunu herkes bilir. Zaten o da herkes bilsin diye, bile isteye, yani gönüllü olarak hastalık hastası olmuştur. Bu yüzden kendisini, 'Benim Delilerim' adlı kitabıma almadım diye bana gücenmiştir. 'Müjdatçığım, seni sıradan deliler arasına sokmak istemedim. Seni ayrı, büyük bir kitapta anlatabilirim ancak...' diye zorla avuttum. (...)
"Ne demişler: İnsana kırk kez deli dersen, delirirmiş. Bu söz doğru da, deliye kırk kez akıllı desen akıllanmıyor. Ben Müjdat'a kırk kez değil, dört yüz kez akıllısın, dedim, ama o 'Hayır, ben hastayım' diyor da başka bir şey demiyor." (s. 127)
***

Gezen, Aziz Nesin'in en çok, "Türk milletinin yüzde 60'ı aptaldır" lafını sever.
Örneğin geçen 12 Eylül'deki referandumda "Evet" oyları yüzde 58, "Hayır" oyları ise yüzde 42 çıktı ya... Gezen hemen o lafı hatırlattı.
Yalnız değerli sanatçı bir noktayı atlıyor. Her alanda olduğu gibi zekâ konusunda da ilerliyor millet. Ee, haliyle istatistikler, oranlar, veriler de değişiyor.
Referandum sonuçlarının da gösterdiği gibi, milletin bir zamanlar yüzde 40 olan akıllılık oranı, yüzde 58'e çıkmış durumda.
***

Gezen bu kez yumurtayı Bursa'da çatlatmış:
"Türk halkına sorun: Karagöz'ü mü, yoksa Hacivat'ı mı daha çok seversin? Kesin Karagöz çıkar. Karagöz kırodur, kabadır. Halkımız çok okuyan insanları sevmez. Bense Hacivatçıyım."
Bazı yayınlar bu sözleri, "Gezen yine millete hakaret etti" diye sunmuş.
Bence abartmışlar. Sanatçının dediği doğru: Gölge oyununda komik olan, seyirciyi güldüren Karagöz'dür. Hacivat ise ancak gülünçtür.
Halk niye gülünç olanı sevsin ki? Elbette kendisini mutlu eden Karagöz'ü sevecek.
Her ne kadar ikili olsalar da, esas oğlan Karagöz'dür. "Karagöz Oyunu" deriz mesela, "Hacivat Oyunu" demeyiz. İnternetteki sitenin adı da "karagoz.net" zaten...
***

Yalnız bir noktada yanılıyor sanatçı: Bu halk eğitimin önemini gayet iyi anlamıştır.
Çünkü cumhuriyetin kuruluşundan beri okumuş-yazmış, eğitimli, aydın zümre tarafından itilip kakılmıştır.
Bu sebeple dişinden tırnağından artırarak çocuğunu okutmaya çalışmış; "Ben okumadım ezildim, bari sen ezilme..." demiştir.
Kabalığına gelince... Doğrudur: Karagöz kabadır. Öyle de olmak zorundadır.
Çünkü Hacivat takımı gibi arkasında ordu gücü yoktur. Mecburen bazen hakkını pazısını kullanarak aramak zorunda kalır. "Sen seni bil sen seni... Sen seni bilmezsen patlatırlar enseni."
Bu da onu zor duruma sokar çünkü kanunlar, "Hacivat ve şürekâsı" tarafından yazılmaktadır.
***
Not:
Müjdat Gezen'in öykündüğü, "çok okuyan" diyerek övdüğü Hacivat acaba nasıl bir kişilik? Türk Dil Kurumu Sözlüğü onu şöyle betimliyor:
"Herkesin huyuna suyuna giderek işini yürüten, içten pazarlıklı, ölçülü, her kalıba girebilen, çıkarı için olan biteni görmezlikten gelebilen tip. Biraz 'mürekkep yaladığı' için yarım yamalak da olsa biraz şundan biraz bundan haberi olan bir yarı aydın tipi. Görgü kurallarına uyar ama içten değildir. Kurulu düzenin temsilcisi, çıkarı olanın borusunu öttüren, tam anlamıyla 'oportünist' olan bir kişiliği vardır."
Ben demiyorum, kitap diyor!

6 Mayıs 2011 Cuma

Yine o kahrolası sözcük: Kefen!

Başbakan Erdoğan'ı koruyan polislere yönelik saldırının ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için tek yapmanız gereken haritaya bakmak!
Kastamonu kent merkezinden sadece 20 km. ötede, Çankırı yolunda saldırdılar.
Kastamonu, Ankara'nın kuzeyinde bir il... Karadeniz'e kıyısı var.
Dikkatinizi çekerim: Eldeki bilgilere göre saldırıyı kent kadrosu yapmıyor. Güneydoğu ve Kuzey Irak'ta konuşlanmış gruplara benzeyen bir dağ ekibi saldırıyor. Hem de özel mermilerle...
Yani PKK, "Ben Türkiye'nin her yerinde gerilla faaliyeti yürütürüm... Ölümü göze almış militanlara sahibim... İcabında Başbakan'a bile saldırırım..." mesajını veriyor.
***

Peki, mesaj "sadece" PKK'ya mı ait? Bence değil.
Başbakan Erdoğan'ın, saldırının ardından, "Biz bu yola, merhum Menderes'in ifade ettiği gibi, kefenimizi giyerek çıktık" demesi, olayı "sadece" PKK tarafından yapılmış bir saldırı olarak görmediğinin işareti.
Soru: Bizim siyasetçiler hangi şartlarda kefenden söz açar? Ne zaman Adnan Menderes'i hatırlar?
Lafı eğip bükmeye gerek yok.
Cevap basit ve net: Derin devletin saldırısına uğradıklarında!
Yani Başbakan Erdoğan, "Bize saldıran görünüşte PKK militanları ama onların ardında derin devlet var" diyor satır aralarında.
Ben de tastamam böyle düşünüyorum.
Çünkü örnekler ortada:
1996'da MİT, o sırada Şam'da yaşayan Apo'yu yakalamayı ya da öldürmeyi planlıyor. Genelkurmay semalarında yükselen mesaj bulutları yüzünden operasyon suya düşüyor.
Ya Heron skandalı? "Bizim kontrolümüzdeki militanlara zarar veriyor, Heronları çekin" diyor üniformalı zat.
Velhasıl saldırı, Başbakan Erdoğan'a yönelik bir tehdit: "Ayağını denk al, yoksa seni öldürürüz."
Siz hâlâ vesayet rejiminin bittiğini sanın!

23 Nisan 2011 Cumartesi

Kemal Bey'in parayı nereden bulacağını öğrendim. İşte adresi...

Dilin kemiği yok, demode ama doğru bir ifade...
Kemiği yani kendisini kısıtlayacak bir öğe olmadığı için, dil her şeyi söyleyebilir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün açıkladığı CHP Seçim Bildirgesi, "dilin kemiği yok" deyiminin, siyasette vücut bulmuş şekli...
CHP kurmayları sanki büyük bir masanın çevresine oturmuş ve "Onu yaz, bunu yaz, unutmadan şunu da ekle" tarzı bir sallama fırtınasıyla Bildirge'yi kaleme almışlar.
***
Önce vaatlere göz atalım:
Her yıl 800 bin kişiye iş yaratılacak.
Bilgi teknoloji ve iletişim sektöründeki vergiler en alt düzeye indirilecek. Telefon ve internet hizmetlerinin yüzde 20 ucuzlaması sağlanacak.
KOBİ'lere faizsiz kredi verilecek.
İşsizlik fonundan yararlanma koşulları kolaylaştırılacak.
İşsizlik ödeneği kişilerin geçim standardı gözetilerek belirlenecek.
Ücretlinin vergi yükü düşürülecek.
Esnafın ödediği sosyal güvenlik destek pirimi kalkacak.
Çiftçiye mazot bir buçuk lira olacak.
Kamu çalışanlarına yarım maaş tatil desteği verilecek.
Her aileye ayda en az 600 lira Aile Sigortası parası verilecek. Bu miktar 200 liraya kadar artırılacak.
Yeşil Kart uygulaması iyileştirilerek sürdürülecek.
Dul ve yetimlere asgari aylık ödemesi yapılacak.
Meslek liselerinde ve meslek yüksek okullarında okuyan gençler tam zamanlı olarak sigortalı olacak, primlerini devlet ödeyecek.
Emekliye milli gelir artışından pay verilecek.
Çalışan emeklilerden kesilen sosyal güvenlik destek primi kaldırılacak.
Çalışan ve çalışmayan bütün engellilere aylık ödenecek.
Otoyollara, viyadüklere, limanlara vs. yenileri eklenecek.
***
Bizim gençliğimizde "Anlat, anlat, heyecanlı oluyor" şeklinde bir laf vardı.
Yukarıda sıraladığımı vaatler de öyle... Tam bir "ekmek elden su gölden" durumu, insanı heyecanlandırıyor!
Örneğin Aile Sigortası: İlk anda kulağa ne güzel geliyor değil mi? Halbuki ekonomiye ve çalışma hayatına vurulacak ağır bir darbeye, "şık" bir isim vermekten başka bir şey değil.
Bu dönem asgari ücret alan bir kişinin eline ayda net 630 lira geçiyor.
Eğer aile sigortası adı altında, insanlara ayda 600 lira havadan para verirseniz...
Milyonlarca insanın çalışmasına gerek kalmaz. "Çalışmayın, evinizde oturun" demekten başka bir şey değil bu...
* Aile Sigortasından başka, üniversite harçlarının kaldırılmasından, çeşitli kesimlere ekstra yardımlar yapılmasına (Yeşil Kart, vs.), uygulanacak olan program, devlet harcamalarının devasa miktarda artırılması anlamına geliyor.
Neden olmasın? Çok kazanalım, çok harcayalım.
O halde belli bir bütçe dengesinin sağlanabilmesi için vergilerin artırılması, hem de ciddi miktarda artırılması şart.
***
Ama bir dakika!
CHP aynı zamanda vergilerde de indirim yapacağını söylüyor.
Yani devlet, kazandığından daha fazla harcayacak.
Nasıl? Herhalde dış borç alarak...
Ama yoo! CHP dış borçlanmaya da karşı çıkıyor.
Peki, bu çelişki nasıl çözülecek?
Devlet az gelirle, çok harcamayı nasıl yapacak?
Kılıçdaroğlu'na sorduğunuzda, "Benim adım Kemal, gereken kaynağı ben bulurum" diyor ya...
İşte Kemal Beyin herkesten gözlediği o kaynağın adresini veriyorum:
Dikilitaş Mahallesi, Yenidoğan Sok. No: 55, Beşiktaş, İstanbul.
Neresi mi bu?
Para matbaası.Yani 'Darphane'.
CHP Hükümeti, Darphane'yi sabah akşam çalıştırarak, devasa bütçe açığını yamayacak. Peki sonuç?
Kemal Bey bizi geleceğe döndürecek:
Enflasyon yüzde 100'ün üstüne çıkacak. Kısa sürede paramız yine "zenginleşerek" altı sıfırlı hale gelecek.
Güzel günler göreceğiz çocuklar!
Not: Pişmiş aşa su katmamak için 23 Nisan yazısını yarına bırakıyorum. "Ulusal Egemenlik" bayramınız kutlu olsun.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Gülen'in Öcüleri (!)

Beklenen oldu. "Savcılara göre", Ahmet Şık ve direktörlerinin kaleme aldığı "Ergenekoncu kara propaganda metni" internetten ("Dokunan Yanar" adıyla) yayınlandı.
Kitabı okuyun: 298 sayfada bir tane dahi "somut suçlama" olmadığını göreceksiniz.
Hanefi Avcı'nın, "Haliçte Yaşayan Simonlar" kitabından temelde hiç farkı yok:
"İmamın Ordusu" gibi çok çarpıcı bir isim altında, Gülen Cemaati suçlanıp duruyor ama bir tane bile, "Şu Cemaat üyesi, şu tarihte, şurada, şu suçu işledi" şeklinde, üzerine gidilebilecek bir iddia yok.
Yapılan aslında ne biliyor musunuz?
"Yahudiler cimridir", "Araplar pistir", "Kadınlar yufka yüreklidir" benzeri bir "kalıplaşmış yargı" üretimi.
Ortada öcüleştirilen, bir suç şebekesi, bir şer ağı gibi sunulan Gülen Cemaati var. Ancak bu kötülüğün somut örnekleri verilmiyor.
Böylece tüm cemaat üyeleri töhmet altında bırakılıyor: "Gülenciler suçludur!"
Tabii metnin asıl hedefi Emniyet teşkilatı... Hanefi Avcı, Sabri Uzun ve arkadaşları gibi düşünmeyenler, Cemaat üyesi diye damgalanıyor. "Cemaatçi suç işlemez mi?" Elbette işler.
Neden olmasın? Ben kendi payıma kimseye kefil olmam: Çünkü insanın olduğu her yerde kötülük de vardır.
Peki delil? Örnek? İsim? Yok!
İşte çok emek harcanarak hazırlanan kitap bu!

12 Şubat 2011 Cumartesi

Bunlar kendine Müslüman!

Geçen gün Bağdat Caddesi'ne gittim. Çatalçeşme'den yukarı çıktık ki trafik stop!
Kuyruk Bostancı'ya kadar uzanıyor. Cadde trafiği hep yoğundur ama bu kadar da değil!
Taksicilere sordum. Tahmin ettiğim gibi çıktı: Erenköy'deki Galip Paşa Camii'nde cenaze vardı; hem de birden fazla.
Cenazeye gelenler, araçlarını fütursuzca oraya buraya park ediyorlar. Öyle ki koca caddede geçecek tek şerit kalıyor.
Toplumsal değerleri kendi rahatı için kullanan çok. Halk cenazeye saygı gösterip, yakınlarının işini kolaylaştırmaya çalışır ya...
İşte bundan yararlanıyorlar: Üzüntülü bir yüz ifadesi takınarak, "Cenazemiz var birader, acılıyız" deyip, koca cipi yolun ortasına park ediyor herifçioğlu!
(Ölenin yakını filan da değil ha! Arkadaşının, arkadaşı... Boy göstermeye gelmiş.)
Cemaati rahatsız etmemek için trafik polisleri olaya müdahale etmiyor. Trafik öyle bir şişiyor ki açılması saatler alıyor.
Aynı bencillik başka camilerde de yapılıyor:Mesela Bağlarbaşı'ndaki İlahiyat Fakültesi Camii...
Yanı başında kocaman bir otopark var... Ama iki-üç lira vermekten imtina edip aracını yola bırakan fırsatçı sürüyle...
Böyle vurdumduymazlık olur mu? Maşallah herkes kendine Müslüman! Senin cenazen varsa, binlerce insanın da işi var.
Bir işe yaramayacak olsa da söyleyeyim: 1) Trafik polislerinin bu bencilliğe izin vermemesi gerek. 2) Galip Paşa benzeri cadde kenarı camilerden cenaze kaldırmaya son verilmeli.
Not: Başka sefere "çocuklarını kullananlara" değiniriz.

23 Temmuz 2010 Cuma

Hayırcı zihniyet: En ilkel türden 'cemaatçi bakış'

Referandum sürecinde "hayır" propagandası yapanların asıl sorunu Anayasa paketinin içeriğiyle değil.
Onlar olaya, en ilkel siyasal mantıkla bakıyor: "Kim yaptı?"
"Yapanlar bizden mi? Değil... O halde içeriğe bakmak dahi gerekmez. Ret!"
Bana inanmıyor musunuz?
Madem öyle, şu cümleyi dikkatlice okuyun: "Hayır diyeceğim çünkü AKP'nin demokrat olduğu varsayımına zerre kadar inanmıyorum."
O kafanın nasıl çalıştığını, bir gazetede yayınlanan bu cümlede apaçık görüyoruz:
Mala değil, satana bakıyor.
Ürüne değil, üretene bakıyor.
Burada taşlaşmış bir "cemaatçi bakış" ile karşı karşıyayız: "Malı üreten ya da satan bizim cemaatten değilse, asla almam."
Önce AKP'nin demokrat olmadığını öne sürüyor... Buradan hareketle de AKP'nin önerdiği değişikliklerin, demokratikleşmeye yaramayacağına hükmediyor.
Halbuki oylanacak paketle AKP'nin demokratlık katsayısı arasında hiçbir ilişki bulunmuyor: Evet hazırlayan siyasetçi ama metin hukuk alanına ait.
Beş-on sene sonra bu değişiklikleri kimin yaptığını unutacağız. Ama büyük ihtimalle o maddeler Anayasa'da duracak.