29 Haziran 2011 Çarşamba
Birkaç gündür yaşanan komedi dün nihayete erdi.
Eden etti, etmeyen etmedi.
Türkiye’nin en önemli ve “tutulmayan” yeminini.
Milletvekili yemini şöyledir:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Sizce milletvekillerinden kaçı bu yemine “sadık” kalır.
Fatih ALTAYLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih ALTAYLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Haziran 2011 Çarşamba
13 Haziran 2011 Pazartesi
Başkanlık için yol verildi
13 Haziran 2011 Pazartesi
Bu bir ilk.
İlk defa bir parti ve bir lider, 3. seçiminden oylarını artırarak çıkıyor.
Oy oranı Menderes’in ulaştığı yüzde 53’ün altında belki ama o gün iki parti vardı, bugün çok parti var.
AKP’nin aldığı yüzde 50 civarındaki oy bana göre şunu gösteriyor:
Recep Tayyip Erdoğan artık Türkiye’nin “başkanı”dır.
Düşünsenize, bu bir “başkanlık seçimi” olsaydı, Başbakan Erdoğan seçimi 2. tura bırakmadan 1. turda başkan seçilebilirdi.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin aldığı oy, Anayasa’yı tek başına istediği gibi değiştirmesine imkân sağlamayabilir.
Ancak seçmenler, Tayyip Erdoğan’a “Başkan sensin” demiş, en azından bunu hissettirme gereği duymuş. Sonuçlar bunu gösteriyor.
Meclis’teki dengeler 4 yıllık süreç içinde nasıl değişir, nasıl şekillenir bilemiyorum.
Belli ki, hassas bir denge var. Anayasa değişikliği konusunda BDP ile uzlaşmak en uygunu gibi görünüyordu ama seçim sürecinde alınan pozisyonlar bunu bozdu.
Şimdi ne olur, ne gelişir bilemiyorum.
Ama bu sonuç, Erdoğan’a başkanlık yolunda güç verir, moral verir.
Önümüzdeki dönemin tartışması da bu olacaktır.
Saffet ve Hakan
MHP'den aday olan, üç büyükte de oynayan Saffet Sancaklı seçilemedi.
AKP'den aday olan Galatasaraylı Hakan ise
seçildi. Günün esprisi ise Twitter'dan geldi.
"Saffet üzülmesin, ikinci yarıda Hakan'ın yerine girer."
Türkiye şirket olsaydı
ELBETTE Türkiye bir
"şirket" değil.
Ama yüzde 50 çoğunluğa sahip olmak, önümüzdeki dönem
AKP'nin icraatının "daha
az tartışılır" olmasına neden olacaktır.
Yönetmek konusunda daha rahat olacaktır.
Yüzde 50 hisseye sahip olan bir patron, yönetimde
mutlak bir güç sahibidir.
Ancak şu da unutulmamalıdır.
Yönetimde payı olsun olmasın, şirketi yönetenler yönetimde yer almayan hissedarlarında haklarından sorumludur.
Çünkü bir şirket ya ortaklarının tamamına kazandırır ya tamamına kaybettirir.
Kimin yönettiğine bakmaksızın.
Tabii şirketlerde bunun tersi durumlar da olabilir.
Ancak o şirketler uzun süreli olmazlar.
Ya mahkemelik olurlar ya karakolluk.
Herkes kazanır mı?
MHP ile ilgili kasetler çıktığı zaman bazı yorumcular, "Bu iş MHP'yi yükseltir, AKP'ye zarar verir" derken söyledik, "Bu iş CHP'ye zarar verir, MHP'yi yükseltir" diye. Tam da öyle oldu.
"Baraj altı kalır" denilen MHP yüzde 13'ü geçti.
"Yüzde 30'a yaklaşacağı düşünülen" CHP yüzde 26'da kaldı.
AKP'nin oylarındaki artışın nedeni ise çok belli. Saadet yok oldu. DP yok oldu.
Genç Parti yok oldu.
Bu partilerin oylarından "aslan payını" AKP aldı.
İşin özünde "beklenen" oldu.
AKP 1. partiliğini oylarını yükselterek korudu.
CHP oylarını yüzde 25'ten biraz fazla yükseltti.
MHP de barajı geçti ve oylarını hemen hemen korudu.
Bir seçimin üç kazananı olur mu?
Çok garip ama oldu.
CHP kaybeden gibi görünüyor. Çünkü beklentisi yüksekti.
Ama oransal olarak en fazla artış da orada gerçekleşti.
Seçmen ne demek istedi, tam olarak anlamak mümkün değil.
Ama Türkiye, Tayyip Erdoğan'ı seviyor.
Bu kesin.
Hepiniz kızmıştınız!
SON aylarda yayınladığımız anketlerde okurdan ne kadar hakaret işittik anlatamam.
"Seçimden sonra bu anketleri ne yapacakları" hakkında pek de terbiyeli olmayan cümleler sarf etti bazıları.
Sonuç olarak haziran ayı başında yayınladığımız son ankette AKP yüzde
48.6, CHP yüzde 28.3,
MHP ise yüzde 11.6 çıkmıştı.
Bağımsızların oy oranı ise 6'ydı.
Bu anket yapıldığı sırada MHP'deki kaset depremi henüz yaşanmamıştı.
Sonuçta CHP 2 puan azaldı, MHP iki puan arttı. AKP de 1.5 puan aldı.
Zaten tüm bunlar anketin standart sapması dahilindeydi. AKP'nin milletvekili sayısının Anayasa'yı referanduma götürecek sayıya ulaşamadığını da yazmıştık.
Buna da AKP'liler kızmıştı.
Sonuç olarak bizim yazdığımız doğru çıktı.
Şimdi
küfredenlerden bir özür bekleme hakkımız var.
Her seçim bir arınmadır
SEVGİLİ okurlar...
Çok muhalefet ettiğim
Demirel'in çok sevdiğim bir
yaklaşımı vardır.
Seçimleri, millete gitmeyi bir arınma, bir yıkanma olarak görür.
Bunu söyler.
Ben de Süleyman Bey'e hak veririm.
Seçimler bir arınmadır.
Yepyeni bir başlangıçtır.
Dün olan dünde kalmıştır. Hatalar, sevaplar, öfkeler.
Taze bir başlangıçtır seçim.
Kazanan da, kaybeden de bunu böyle görmek zorundadır.
İktidar değişmemiş olsa da, bugün yeni bir Türkiye'dir.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Seçim sonuçlarından sonra seçmene kızmadığımız zaman.
Bu bir ilk.
İlk defa bir parti ve bir lider, 3. seçiminden oylarını artırarak çıkıyor.
Oy oranı Menderes’in ulaştığı yüzde 53’ün altında belki ama o gün iki parti vardı, bugün çok parti var.
AKP’nin aldığı yüzde 50 civarındaki oy bana göre şunu gösteriyor:
Recep Tayyip Erdoğan artık Türkiye’nin “başkanı”dır.
Düşünsenize, bu bir “başkanlık seçimi” olsaydı, Başbakan Erdoğan seçimi 2. tura bırakmadan 1. turda başkan seçilebilirdi.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin aldığı oy, Anayasa’yı tek başına istediği gibi değiştirmesine imkân sağlamayabilir.
Ancak seçmenler, Tayyip Erdoğan’a “Başkan sensin” demiş, en azından bunu hissettirme gereği duymuş. Sonuçlar bunu gösteriyor.
Meclis’teki dengeler 4 yıllık süreç içinde nasıl değişir, nasıl şekillenir bilemiyorum.
Belli ki, hassas bir denge var. Anayasa değişikliği konusunda BDP ile uzlaşmak en uygunu gibi görünüyordu ama seçim sürecinde alınan pozisyonlar bunu bozdu.
Şimdi ne olur, ne gelişir bilemiyorum.
Ama bu sonuç, Erdoğan’a başkanlık yolunda güç verir, moral verir.
Önümüzdeki dönemin tartışması da bu olacaktır.
Saffet ve Hakan
MHP'den aday olan, üç büyükte de oynayan Saffet Sancaklı seçilemedi.
AKP'den aday olan Galatasaraylı Hakan ise
seçildi. Günün esprisi ise Twitter'dan geldi.
"Saffet üzülmesin, ikinci yarıda Hakan'ın yerine girer."
Türkiye şirket olsaydı
ELBETTE Türkiye bir
"şirket" değil.
Ama yüzde 50 çoğunluğa sahip olmak, önümüzdeki dönem
AKP'nin icraatının "daha
az tartışılır" olmasına neden olacaktır.
Yönetmek konusunda daha rahat olacaktır.
Yüzde 50 hisseye sahip olan bir patron, yönetimde
mutlak bir güç sahibidir.
Ancak şu da unutulmamalıdır.
Yönetimde payı olsun olmasın, şirketi yönetenler yönetimde yer almayan hissedarlarında haklarından sorumludur.
Çünkü bir şirket ya ortaklarının tamamına kazandırır ya tamamına kaybettirir.
Kimin yönettiğine bakmaksızın.
Tabii şirketlerde bunun tersi durumlar da olabilir.
Ancak o şirketler uzun süreli olmazlar.
Ya mahkemelik olurlar ya karakolluk.
Herkes kazanır mı?
MHP ile ilgili kasetler çıktığı zaman bazı yorumcular, "Bu iş MHP'yi yükseltir, AKP'ye zarar verir" derken söyledik, "Bu iş CHP'ye zarar verir, MHP'yi yükseltir" diye. Tam da öyle oldu.
"Baraj altı kalır" denilen MHP yüzde 13'ü geçti.
"Yüzde 30'a yaklaşacağı düşünülen" CHP yüzde 26'da kaldı.
AKP'nin oylarındaki artışın nedeni ise çok belli. Saadet yok oldu. DP yok oldu.
Genç Parti yok oldu.
Bu partilerin oylarından "aslan payını" AKP aldı.
İşin özünde "beklenen" oldu.
AKP 1. partiliğini oylarını yükselterek korudu.
CHP oylarını yüzde 25'ten biraz fazla yükseltti.
MHP de barajı geçti ve oylarını hemen hemen korudu.
Bir seçimin üç kazananı olur mu?
Çok garip ama oldu.
CHP kaybeden gibi görünüyor. Çünkü beklentisi yüksekti.
Ama oransal olarak en fazla artış da orada gerçekleşti.
Seçmen ne demek istedi, tam olarak anlamak mümkün değil.
Ama Türkiye, Tayyip Erdoğan'ı seviyor.
Bu kesin.
Hepiniz kızmıştınız!
SON aylarda yayınladığımız anketlerde okurdan ne kadar hakaret işittik anlatamam.
"Seçimden sonra bu anketleri ne yapacakları" hakkında pek de terbiyeli olmayan cümleler sarf etti bazıları.
Sonuç olarak haziran ayı başında yayınladığımız son ankette AKP yüzde
48.6, CHP yüzde 28.3,
MHP ise yüzde 11.6 çıkmıştı.
Bağımsızların oy oranı ise 6'ydı.
Bu anket yapıldığı sırada MHP'deki kaset depremi henüz yaşanmamıştı.
Sonuçta CHP 2 puan azaldı, MHP iki puan arttı. AKP de 1.5 puan aldı.
Zaten tüm bunlar anketin standart sapması dahilindeydi. AKP'nin milletvekili sayısının Anayasa'yı referanduma götürecek sayıya ulaşamadığını da yazmıştık.
Buna da AKP'liler kızmıştı.
Sonuç olarak bizim yazdığımız doğru çıktı.
Şimdi
küfredenlerden bir özür bekleme hakkımız var.
Her seçim bir arınmadır
SEVGİLİ okurlar...
Çok muhalefet ettiğim
Demirel'in çok sevdiğim bir
yaklaşımı vardır.
Seçimleri, millete gitmeyi bir arınma, bir yıkanma olarak görür.
Bunu söyler.
Ben de Süleyman Bey'e hak veririm.
Seçimler bir arınmadır.
Yepyeni bir başlangıçtır.
Dün olan dünde kalmıştır. Hatalar, sevaplar, öfkeler.
Taze bir başlangıçtır seçim.
Kazanan da, kaybeden de bunu böyle görmek zorundadır.
İktidar değişmemiş olsa da, bugün yeni bir Türkiye'dir.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Seçim sonuçlarından sonra seçmene kızmadığımız zaman.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Tecavüze uğrayanlar başkasının uçkuruyla ilgilenirken
MHP’li ve dahi bilcümle “gizli kayıt” mağdurlarına yönelik “eleştiri bombardımanı” yapanlara bir çift lafım var.
Bakın hanımlar, beyler.
O kayıtlarda çeşitli kadınlarla veya erkeklerle görüntülenenler var ya!
Onların hiçbiri size hesap vermek zorunda değil.
Şimdi birtakım “sözde ahlakçılar” bana dönüp “Zinayı hoş mu görüyorsun” falan diye abuk sabuk sualler sormasınlar.
Bu ülkenin Ceza Kanunu yani TCK, erkek açısından zinayı zaten hiçbir zaman suç görmedi.
Zina sadece kadınlar açısından suçtu.
Ve ben yıllarca bu yanlışlığın düzeltilmesi için uğraştım.
Zina kamuyu ilgilendiren bir suç değildir. Hele hele “Erkek açısından suç değilse kadın açısından da olmamalıdır” diye yazdım çizdim. “Bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır” dedim yıllarca.
Sonunda düzeldi.
Yasalar düzeldi ama kafalar yamuk olunca düzelme tam olmuyor tabii.
Sonuç olarak söyleyeceğim şu ki, eşini aldatan kadın veya erkek hesabını eşine verir.
Çünkü o sadece eşini aldatıyordur.
Ama siyasi kayırma yapan, yakınlarına çıkar sağlayan, eşine dostuna ihale veren, özelleştirmeden mal veren, akrabalarına çıkar sağlayan, partililerine çıkar sağlayan, halkı aldatıyordur.
Biri eşine hesap verir, diğeri halka.
Millete hesap vermesi gerekenler, eşine hesap vermesi gerekenlerden hesap sorarsa ortada bir yamukluk var demektir.
Ama bu memlekette bu da normaldir.
Başkasının “seks” hayatıyla ilgili ahkâm kesip ayıplayanlar, kendilerine “tecavüz edilirken” sessiz kalıp bunu önemsemiyorlarsa orada laf, söz bitmiş demektir.
Müvekkili olmayınca
KEZBAN Hatemi'nin
söylediklerine inanamadım.
Seks kasetlerini diline dolamış ve "ahlakçılığa" soyunmuş.
Özel hayat, mözel hayat dinlemiyor.
Nasıl olurmuş, nasıl yaparlarmış.
İş bir ara "Dini bütün olmayanın ahlakı da olmaz" noktasına kadar geldi ki, inanamadım.
Ben ne ahlaklı inançsızlar, ne ahlaksız inançlılar gördüm.
Siz de görmüşsünüzdür.
Ama zaten meselem o değil.
Herkes bir kaset, bir görüntüdür tutturmuş gidiyor.
Anlı şanlı, koltuk makam sahibi adamlar ve dahi kadınlar "porno
görüntüler" tutturmuş gidiyorlar.
Ama gerçekten anlayamadığım Kezban Hatemi'nin tavrı.
Kezban Hanım'ı her zaman iyi hukukçu, özgürlükçü bir kadın olarak bildim, tanıdım.
Yanılmışım.
Bir hukukçu olarak "bu gayri yasal görüntüleri kimin çektiğini, kimin servis ettiğini" sorgulayacağına, konunun başka bir boyutuna girerek "ahlak bekçiliğine" soyundu.
Şaşırdım doğrusu.
Acaba o gizli kayıt görüntülerinden birinde yer alan "mağdurlardan" biri müvekkili olsaydı yine aynı tavrı mı sergilerdi!
Yanılmışım
EVET, başlıktaki kelime doğru. Yanılmışım.
"Püskevit" meselesinin MHP'ye ve genel başkanına zarar verdiğini yazdım ya dün.
Yanılmışım.
Tam aksi bir tesiri oluyormuş anladığım kadarıyla.
Normal şartlarda MHP'yi gündemine almayan gençler arasında hem MHP'yi, hem de Genel Başkanı Bahçeli'yi oldukça popüler hale getirmiş bu görüntüler.
Üstelik gençler, daha doğrusu internet kullanıcısı gençler, MHP Lideri Bahçeli'den oldukça "sitayişle" söz ediyorlar.
Gelen mail'lerden, tepkilerden anladığım bu.
MHP Lideri'nin bu videolara karşı gösterdiği hoşgörü, bunlarla ilgili yargı yoluna başvurmamış olması, bu videoları engellemek için girişimde bulunmamış olması, gençlerin MHP algısını oldukça etkilemiş.
Pek çok mail'de, "Biz bunu başka siyasetçilere yapsaydık kimbilir
başımıza neler gelir, yasaklanması için neler yapılırdı" diyorlar.
Bu arada Adana'dan bazı okurlar diyor ki: "Püskevit yanlış değil."
Ve anlatmışlar:
"Püskevit, Adana'da bakkallarda açık bisküvi satıldığı zamanlardan kalma bir kelimedir. Yereldir. Bakkala gidip iki bisküvi arasına lokum koyduran çocukların kullandığı bir terimdir. İki bisküvi arasına koyulmuş lokumdan oluşan şeye biz çocukluğumuzda püskevit derdik. Bahçeli de büyük ihtimalle aynı kültürden geldiği için bu kelimeyi kullanmıştır."
Vallahi ilk defa duydum. Büyük ihtimalle pek çok kişi de ilk defa duydu bunu.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Başkasının ahlakına bekçilik yapmaya kalkanlar, önce kendi ahlaklarını sorguladığı zaman.
Bakın hanımlar, beyler.
O kayıtlarda çeşitli kadınlarla veya erkeklerle görüntülenenler var ya!
Onların hiçbiri size hesap vermek zorunda değil.
Şimdi birtakım “sözde ahlakçılar” bana dönüp “Zinayı hoş mu görüyorsun” falan diye abuk sabuk sualler sormasınlar.
Bu ülkenin Ceza Kanunu yani TCK, erkek açısından zinayı zaten hiçbir zaman suç görmedi.
Zina sadece kadınlar açısından suçtu.
Ve ben yıllarca bu yanlışlığın düzeltilmesi için uğraştım.
Zina kamuyu ilgilendiren bir suç değildir. Hele hele “Erkek açısından suç değilse kadın açısından da olmamalıdır” diye yazdım çizdim. “Bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır” dedim yıllarca.
Sonunda düzeldi.
Yasalar düzeldi ama kafalar yamuk olunca düzelme tam olmuyor tabii.
Sonuç olarak söyleyeceğim şu ki, eşini aldatan kadın veya erkek hesabını eşine verir.
Çünkü o sadece eşini aldatıyordur.
Ama siyasi kayırma yapan, yakınlarına çıkar sağlayan, eşine dostuna ihale veren, özelleştirmeden mal veren, akrabalarına çıkar sağlayan, partililerine çıkar sağlayan, halkı aldatıyordur.
Biri eşine hesap verir, diğeri halka.
Millete hesap vermesi gerekenler, eşine hesap vermesi gerekenlerden hesap sorarsa ortada bir yamukluk var demektir.
Ama bu memlekette bu da normaldir.
Başkasının “seks” hayatıyla ilgili ahkâm kesip ayıplayanlar, kendilerine “tecavüz edilirken” sessiz kalıp bunu önemsemiyorlarsa orada laf, söz bitmiş demektir.
Müvekkili olmayınca
KEZBAN Hatemi'nin
söylediklerine inanamadım.
Seks kasetlerini diline dolamış ve "ahlakçılığa" soyunmuş.
Özel hayat, mözel hayat dinlemiyor.
Nasıl olurmuş, nasıl yaparlarmış.
İş bir ara "Dini bütün olmayanın ahlakı da olmaz" noktasına kadar geldi ki, inanamadım.
Ben ne ahlaklı inançsızlar, ne ahlaksız inançlılar gördüm.
Siz de görmüşsünüzdür.
Ama zaten meselem o değil.
Herkes bir kaset, bir görüntüdür tutturmuş gidiyor.
Anlı şanlı, koltuk makam sahibi adamlar ve dahi kadınlar "porno
görüntüler" tutturmuş gidiyorlar.
Ama gerçekten anlayamadığım Kezban Hatemi'nin tavrı.
Kezban Hanım'ı her zaman iyi hukukçu, özgürlükçü bir kadın olarak bildim, tanıdım.
Yanılmışım.
Bir hukukçu olarak "bu gayri yasal görüntüleri kimin çektiğini, kimin servis ettiğini" sorgulayacağına, konunun başka bir boyutuna girerek "ahlak bekçiliğine" soyundu.
Şaşırdım doğrusu.
Acaba o gizli kayıt görüntülerinden birinde yer alan "mağdurlardan" biri müvekkili olsaydı yine aynı tavrı mı sergilerdi!
Yanılmışım
EVET, başlıktaki kelime doğru. Yanılmışım.
"Püskevit" meselesinin MHP'ye ve genel başkanına zarar verdiğini yazdım ya dün.
Yanılmışım.
Tam aksi bir tesiri oluyormuş anladığım kadarıyla.
Normal şartlarda MHP'yi gündemine almayan gençler arasında hem MHP'yi, hem de Genel Başkanı Bahçeli'yi oldukça popüler hale getirmiş bu görüntüler.
Üstelik gençler, daha doğrusu internet kullanıcısı gençler, MHP Lideri Bahçeli'den oldukça "sitayişle" söz ediyorlar.
Gelen mail'lerden, tepkilerden anladığım bu.
MHP Lideri'nin bu videolara karşı gösterdiği hoşgörü, bunlarla ilgili yargı yoluna başvurmamış olması, bu videoları engellemek için girişimde bulunmamış olması, gençlerin MHP algısını oldukça etkilemiş.
Pek çok mail'de, "Biz bunu başka siyasetçilere yapsaydık kimbilir
başımıza neler gelir, yasaklanması için neler yapılırdı" diyorlar.
Bu arada Adana'dan bazı okurlar diyor ki: "Püskevit yanlış değil."
Ve anlatmışlar:
"Püskevit, Adana'da bakkallarda açık bisküvi satıldığı zamanlardan kalma bir kelimedir. Yereldir. Bakkala gidip iki bisküvi arasına lokum koyduran çocukların kullandığı bir terimdir. İki bisküvi arasına koyulmuş lokumdan oluşan şeye biz çocukluğumuzda püskevit derdik. Bahçeli de büyük ihtimalle aynı kültürden geldiği için bu kelimeyi kullanmıştır."
Vallahi ilk defa duydum. Büyük ihtimalle pek çok kişi de ilk defa duydu bunu.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Başkasının ahlakına bekçilik yapmaya kalkanlar, önce kendi ahlaklarını sorguladığı zaman.
3 Mayıs 2011 Salı
ABD’nin terörist farkı
Bin Ladin öldürüldü.
11 yıldır çok açık biçimde ABD’nin “hedefiydi”.
Ondan önce de hedef olduğu söyleniyordu ama o bölge karanlık.
Çünkü bildiğimiz kadarıyla Clinton döneminde de yakalanması ve ortadan kaldırılması an meselesiyken, Başkan emriyle “yaşamaya devam etmişti”. ABD’nin tam hâkimiyetindeki Pakistan- Afganistan bölgesinde 11 yıl “yakalanmadan” dayanmak, hem de askeri bir birliğin burnunun dibinde ilginç.
Ama zaten Bin Ladin ilginç bir adam.
Bir CIA ürünü.
Afganistan’da Ruslara karşı savaşmak üzere eğitilmiş, yıllarca ABD’nin emri altında çalışmış bir “CIA devşirmesi”.
Suudi bir milyarder çocuğu.
Herhalde artık gereksiz hale geldiğine kesin bir şekilde kanaat getirilmiş olmalı ki, “imha edildi”.
ABD’nin seçkin askerleri, bir yıl önce belirlenen yerine saldırıp öldürdüler.
Sonra da cesedini denize atmışlar ya da her ne demekse, denize gömmüşler.
ABD’nin, terörist liderlerine karşı tavrı ilginç.
Biliyorsunuz, bizim de bir Abdullah Öcalan’ımız var.
Yıllarca Suriye’nin kontrolünde yaşadı.Türkiye’deki terörü yönetti.
Sonra Türkiye’nin Suriye’ye uyguladığı yoğun baskı sonucu Suriye’den dışarı çıkmak zorunda kaldı. Birkaç aylık bir kovalamaca sonunda Kenya’da yakalandı.
Hiçbir zaman kimin yakaladığı çok açıkça ortaya koyulmadı.
Büyük ihtimalle yakalayanlar İsrail ajanlarıydı. (Büyük ihtimalle diyorum ama bir İsrailli istihbarat yetkilisinden Öcalan’ı yakalayanların kendileri olduğunu duydum.)
Onlar ABD’nin onayı ve talebiyle Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiler.
Ama bir şartla.
Öldürülmemek ve idam edilmemek şartıyla.
Hatta bunun yazılı bir anlaşmaya döküldüğü yolundaki belgeyi gören meslektaşlarımız varmış. Yazdılar.
Diyorum ya, ABD ilginç bir ülke.
Kendi teröristi söz konusu olduğu zaman önce yakalayabileceği halde yakalamıyor. O terörist daha sonra ABD topraklarına saldırıyor.
Sonra yakalama kararı verip bulunduğu ülkeyi işgal ediyor.
10 yıl sonra da, tam o ülkedeki işgale son vereceği dönemde yakalayıp öldürüyor.
Kendi teröristini öldürüp denize atıyor, Türkiye’nin teröristini ise “hayatta kalma şartıyla” Türkiye’ye veriyor.
Benim bu işlerden anladığım şudur:
Usame bin Ladin’in işlevi sona ermiş, Abdullah Öcalan’ın işlevi ise henüz bitmemiş.
Sahadan izlenimler
ALLAH biliyor ya, Konsensus'un anketi beni şaşırttı.
AKP'nin oy oranı yüzde 49'a yakın. Yani son yapılan seçimlerden hemen hemen 10 puan daha yüksek.
CHP'nin ise yüzde 25. Yani son yapılan seçimlerden 2 puan daha fazla.
AKP'yi iktidar yıpratmıyor. Tam aksine daha da güçlendiriyor.
Önemli bir siyaset bilimciden aldığım bilgiler olayı açıklıyor.
Yerel seçimlerde baraj kaygısı olmadığı için herkes kendi partisine gidiyor.
Genel seçimde ise baraja takılması olası partiye oy vermeyen seçmen güçlü olana yöneliyor.
Genel seçimde Saadet'in, HAS Parti'nin, hatta BDP'nin oyları AKP'ye gidiyor. AKP yerel seçimde kendi oyunu alıyor ama genel seçimde sağ ve muhafazakâr oyları konsolide ediyor.
Sonuçları aldıktan sonra araştırmayı yapan Konsensus'la bir toplantı yaptım.
Çünkü bu kez sahada, yüz yüze görüşme yöntemiyle yapmıştık araştırmayı ve izlenimler önemliydi.
Konsensus'un saha ekibinin izlenimleri ilginç.
- CHP'de örgütün çalışmaya başladığı yalan. Kent merkezleri dışında CHP'nin çalışması yok. Her köyde mutlaka bir veya birkaç evde AKP flaması var. Hem de yeni. Bu seçim için asıldığı belli. CHP flamasına ise Ege bölgesindeki
birkaç köy dışında rastlamak mümkün değil.
- Muhafazakâr seçmen özellikle Önder Sav'ın büyük yankı bulan sözlerini hafızasına kazımış ve CHP'yi dinsiz parti olarak görüyor. Yeni CHP söylemi oralara ulaşmamış. Partideki değişimi fark eden çok az.
- Kayseri ve Sivas'ta pek çok köyde CHP'nin yeni genel başkanının adını bilmeyen köylüler var. Genel başkanın değiştiğinden habersiz seçmenler mevcut.
- Yalova'da CHP'nin durumu çok kritik. Muharrem İnce'nin bile seçilememe olasılığı yüksek. Yaşar Okuyan'ın bağımsız olarak seçilme şansı daha fazla. Konsensus ekibinin saha izlenimlerine göre seçim sonucu üç aşağı beş yukarı
belli.
AKP yüzde 42'nin altına düşmeyecek.
CHP ise yüzde 27'nin üzerine çıkamayacak.
MHP ise ciddi bir baraj sorunu yaşıyor. Aşarsa 1 puanla barajı aşacak.
Seçime kadar bunun değişme ihtimali ise büyük bir olay olmazsa, yok gibi.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Kendimizden taraf olanı tarafsız zannetmediğimiz zaman.
11 yıldır çok açık biçimde ABD’nin “hedefiydi”.
Ondan önce de hedef olduğu söyleniyordu ama o bölge karanlık.
Çünkü bildiğimiz kadarıyla Clinton döneminde de yakalanması ve ortadan kaldırılması an meselesiyken, Başkan emriyle “yaşamaya devam etmişti”. ABD’nin tam hâkimiyetindeki Pakistan- Afganistan bölgesinde 11 yıl “yakalanmadan” dayanmak, hem de askeri bir birliğin burnunun dibinde ilginç.
Ama zaten Bin Ladin ilginç bir adam.
Bir CIA ürünü.
Afganistan’da Ruslara karşı savaşmak üzere eğitilmiş, yıllarca ABD’nin emri altında çalışmış bir “CIA devşirmesi”.
Suudi bir milyarder çocuğu.
Herhalde artık gereksiz hale geldiğine kesin bir şekilde kanaat getirilmiş olmalı ki, “imha edildi”.
ABD’nin seçkin askerleri, bir yıl önce belirlenen yerine saldırıp öldürdüler.
Sonra da cesedini denize atmışlar ya da her ne demekse, denize gömmüşler.
ABD’nin, terörist liderlerine karşı tavrı ilginç.
Biliyorsunuz, bizim de bir Abdullah Öcalan’ımız var.
Yıllarca Suriye’nin kontrolünde yaşadı.Türkiye’deki terörü yönetti.
Sonra Türkiye’nin Suriye’ye uyguladığı yoğun baskı sonucu Suriye’den dışarı çıkmak zorunda kaldı. Birkaç aylık bir kovalamaca sonunda Kenya’da yakalandı.
Hiçbir zaman kimin yakaladığı çok açıkça ortaya koyulmadı.
Büyük ihtimalle yakalayanlar İsrail ajanlarıydı. (Büyük ihtimalle diyorum ama bir İsrailli istihbarat yetkilisinden Öcalan’ı yakalayanların kendileri olduğunu duydum.)
Onlar ABD’nin onayı ve talebiyle Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiler.
Ama bir şartla.
Öldürülmemek ve idam edilmemek şartıyla.
Hatta bunun yazılı bir anlaşmaya döküldüğü yolundaki belgeyi gören meslektaşlarımız varmış. Yazdılar.
Diyorum ya, ABD ilginç bir ülke.
Kendi teröristi söz konusu olduğu zaman önce yakalayabileceği halde yakalamıyor. O terörist daha sonra ABD topraklarına saldırıyor.
Sonra yakalama kararı verip bulunduğu ülkeyi işgal ediyor.
10 yıl sonra da, tam o ülkedeki işgale son vereceği dönemde yakalayıp öldürüyor.
Kendi teröristini öldürüp denize atıyor, Türkiye’nin teröristini ise “hayatta kalma şartıyla” Türkiye’ye veriyor.
Benim bu işlerden anladığım şudur:
Usame bin Ladin’in işlevi sona ermiş, Abdullah Öcalan’ın işlevi ise henüz bitmemiş.
Sahadan izlenimler
ALLAH biliyor ya, Konsensus'un anketi beni şaşırttı.
AKP'nin oy oranı yüzde 49'a yakın. Yani son yapılan seçimlerden hemen hemen 10 puan daha yüksek.
CHP'nin ise yüzde 25. Yani son yapılan seçimlerden 2 puan daha fazla.
AKP'yi iktidar yıpratmıyor. Tam aksine daha da güçlendiriyor.
Önemli bir siyaset bilimciden aldığım bilgiler olayı açıklıyor.
Yerel seçimlerde baraj kaygısı olmadığı için herkes kendi partisine gidiyor.
Genel seçimde ise baraja takılması olası partiye oy vermeyen seçmen güçlü olana yöneliyor.
Genel seçimde Saadet'in, HAS Parti'nin, hatta BDP'nin oyları AKP'ye gidiyor. AKP yerel seçimde kendi oyunu alıyor ama genel seçimde sağ ve muhafazakâr oyları konsolide ediyor.
Sonuçları aldıktan sonra araştırmayı yapan Konsensus'la bir toplantı yaptım.
Çünkü bu kez sahada, yüz yüze görüşme yöntemiyle yapmıştık araştırmayı ve izlenimler önemliydi.
Konsensus'un saha ekibinin izlenimleri ilginç.
- CHP'de örgütün çalışmaya başladığı yalan. Kent merkezleri dışında CHP'nin çalışması yok. Her köyde mutlaka bir veya birkaç evde AKP flaması var. Hem de yeni. Bu seçim için asıldığı belli. CHP flamasına ise Ege bölgesindeki
birkaç köy dışında rastlamak mümkün değil.
- Muhafazakâr seçmen özellikle Önder Sav'ın büyük yankı bulan sözlerini hafızasına kazımış ve CHP'yi dinsiz parti olarak görüyor. Yeni CHP söylemi oralara ulaşmamış. Partideki değişimi fark eden çok az.
- Kayseri ve Sivas'ta pek çok köyde CHP'nin yeni genel başkanının adını bilmeyen köylüler var. Genel başkanın değiştiğinden habersiz seçmenler mevcut.
- Yalova'da CHP'nin durumu çok kritik. Muharrem İnce'nin bile seçilememe olasılığı yüksek. Yaşar Okuyan'ın bağımsız olarak seçilme şansı daha fazla. Konsensus ekibinin saha izlenimlerine göre seçim sonucu üç aşağı beş yukarı
belli.
AKP yüzde 42'nin altına düşmeyecek.
CHP ise yüzde 27'nin üzerine çıkamayacak.
MHP ise ciddi bir baraj sorunu yaşıyor. Aşarsa 1 puanla barajı aşacak.
Seçime kadar bunun değişme ihtimali ise büyük bir olay olmazsa, yok gibi.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Kendimizden taraf olanı tarafsız zannetmediğimiz zaman.
13 Ağustos 2010 Cuma
Villa değil, kaynağı önemli
faltayli@htgazete.com.tr
13 Ağustos 2010 Cuma
Bir villa tartışmasıdır sürüp gidiyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, bir süre önce cengâver gibi ortaya atlayarak Kılıçdaroğlu’nu suçlamaya başladı.
Son iddiası, Kılıçdaroğlu’nun havuzlu villası olduğu.
Kılıçdaroğlu da “Evet havuzu olan bir kooperatif sitesinde villam var. İsteyen gidip görebilir. Başbakan’ın da havuzlu bir sitede villası var. Her ikisini karşılaştıralım” dedi.
Sonra da inşaat halindeki sitenin yönetimine haber vermiş, “İsteyen herkese kapıları açın. Gelip görsünler, fotoğrafını çeksinler” demiş.
Bence siyasette “havuzlu villa” polemiği, geride kalmış olması gereken bir konu.
Bir liderin havuzlu villası da olabilir.
Önemli olan “neyi” olduğu değil, “nasıl” olduğudur.
Kayıtlı, vergisi ödenmiş, kazanılmış ve bildirilmiş parayla, açık kazançla, “helal” parayla alındıktan sonra isterse “yalısı” olsun.
Kimseyi ilgilendirmez.
Dediğim gibi, yeter ki “vergilendirilmiş, kaynağı belli” kazançla edinilmiş olsun.
Havuzlu villa sahibi olmak siyasette bir ayıp değil, olmamalı.
Fakir fukaradan yana olmak için de ille fakir fukara olmak gerekmiyor.
Kılıçdaroğlu zengin değil ama fakir fukara da değil.
Başbakan Erdoğan da fakir fukara değil. Onun da havuzlu villası var. Bu onun fakir fukarayı düşünmesini engelliyor mu? Ya da engeller mi?
Diyorum ya, bir siyasetçinin, bir liderin yalısı da olabilir. Yeter ki, kaynağı belli parayla alınmış olsun.
Ve bizim memleketin seçmeni bu işlere hiç ama hiç bakmıyor.
Hatta kaynağı belirsiz olsa bile pek bakmıyor.
İşte Cem Uzan örneği.
Birkaç ayda parti kurdu. Neredeyse barajı aşıyordu.
Ona oy verenlerse şöyle diyordu: “Abi helal olsun. Adam Amerika’yı bile dolandırmış. Oyum ona.”
Siyasette artık villa, havuz edebiyatı tutmaz.
Fazlası bile tutmuyor. Gördük.
Atatürk'ün büyümek için başka çaresi yok
10 Ağustos 2010 Salı
Bu CHP, bu AKP’yi geçebilir mi?
10 Ağustos 2010 Salı
TÜRK siyasetinin önümüzdeki 1 yıl boyunca soracağı soru bu değil mi? Seçimlere kadar, ki tahminen mayıs ila temmuz arasında bir yerlerde yapılacak, bu sorunun yanıtı tartışılacak.
CHP, AKP’yi iktidardan aşağı indirebilecek mi?
CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde geçmişe göre oylarında ciddi bir artış yaşadığı kesin.
Ama bu yeterli olacak mı?
Liderlere baktığınız zaman Tayyip Erdoğan’ın tarzı, tavrı, karizması belli.
Kılıçdaroğlu da tamamen farklı bir portre olarak başarılı.
Her iki lider de, halk tarafından, kendi kitleleri tarafından seviliyor, beğeniliyor.
Üstelik Kılıçdaroğlu, kendinden önceki lidere oranla bir farklı başarı daha yakaladı.
Tartışma konularını o belirlemeye başladı.
Eskiden Erdoğan söyler, Baykal yanıt verirdi.
Şimdi Kılıçdaroğlu söylüyor, Erdoğan yanıt veriyor.
Tartışma gündemini belirlemede Baykal’dan daha başarılı.
Ancak her şey buraya kadar.
Daha sonra AKP’nin CHP’ye karşı ezici üstünlüğü başlıyor.
O üstünlüğün adı “teşkilat”.
8 Ağustos 2010 Pazar
Terör en tehlikeli adımı atmaya hazırlanıyor
08 Ağustos 2010
Güzelim pazar gününde keyfinizi kaçıracak şeyler yazmak istemiyorum ama terör örgütü tarihinin en tehlikeli oyununu oynamaya hazırlanıyor.
Örgüt, siyasi uzantısı BDP’nin de desteğiyle “demokratik özerklik” adını verdiği siyasi durumun yeni bir aşamasına geçmeye hazırlanıyor.
Son derece tehlikeli bir aşama.
BDP’li belediyelerin işbaşında olduğu yerlerde bayrak direklerine “Kürdistan bayrağı” çekecekler.
Bunun için iki toplantı yapıldı. Biri Kandil’de, diğeri Diyarbakır’da.
Terör örgütünün fiili elebaşı Karayılan, önümüzdeki hafta bununla ilgili açıklamayı yapacak. Ardından bölgesel meclisler oluşturacaklar.
Bunun anlamı şu:
Doğu ve Güneydoğu’daki durum1990’ın ilk yarısına dönecek.
Türkiye’nin buna tepki göstermemesi imkânsız.
Tepki sert olacak.
Terör örgütü ve siyasal uzantıları buna “halk eylemleri” ile karşılık vermeyi planlıyorlar.
Yani bir tür “intifada”.
6 Ağustos 2010 Cuma
Bölünmek mi, eklenmek mi?
06 Ağustos 2010 Cuma
DÜN yazdım "geniş oynamak"la ilgili yazacağımı.
Lütfen bu yazdıklarım "bir öneri" gibi değil, tartışılacak bir konu, bir "fikir jimnastiği" olarak okuyun.
Bazen çözümsüzlüklerin çözüm için en büyük imkânı sağladığını düşünün. Bu ülkeyi yoktan var eden kurucu ruh gibi hissedin kendinizi.
Önce iki soru sorarak başlayayım:
"Dünyanın en güçlü ülkesi ABD, bir üniter devlet midir?"
"Ya Avrupa'nın en güçlü ülkesi Almanya, üniter bir devlet midir?"
Peki bu iki ülkenin bir bölünme, bir ayrılık tehlikesi yaşadığını düşünüyor musunuz? O zaman "büyük düşünme" meselesine gelebiliriz.
Türkiye bugün Misak-ı Milli sınırlarına sahip mi?
Değil.
Olma şansı var mı?
Var.
Kuzey Irak diye tanımladığımız bölgede yaşayan Kürtlerin, Irak'ın geri kalanıyla "etnik" bir bağı var mı?
Yok.
Kuzey Iraklı Kürtlerin ve Türkmenlerin, Türkiye ile etnik bağları var mı?
Var.
23 Temmuz 2010 Cuma
Fenerbahçe işin tadını kaçırdı
23 Temmuz 2010 Cuma
FENERBAHÇE çok kötü bir şey yaptı.
İki takım arasındaki maçların önemini azalttı. Biz Galatasaraylıları rahatlattı.
Şaka yapmıyorum.
Galatasaray-Fenerbahçe dostluk(!) maçını Galatasaraylılar Derneği’nde izledim.
Selçuk oyundan atıldığında Galatasaraylıların yorumu şu oldu: “Bunlar bizi 10 kişi ile bile yenerler.”
Nitekim öyle oldu.
Galatasaray tek kale oynadığı maçı kaybetmeyi başardı.
Ama ilginçtir, Galatasaraylılardan hiçbiri üzülmedi.
Şaka yapmıyorum.
Kimse umursamadı bile.
Bundan birkaç sene önce olsa, Galatasaray, Fenerbahçe maçını kaybetse, millet yemeden içmeden kesilir, yemekler masada kalır, ortalığı derin bir keyifsizlik, tatsızlık bürürdü.
Ama bu kez öyle olmadı.
Maç bitti. Millet biraz Galatasaray’a kızdı. Sonra herkes muhabbetine döndü.
Çünkü Fenerbahçe’ye yenilmek, Galatasaraylılar arasında vakayı adiyeye dönmüştü.
Hep olan ve pek de önemsenecek bir şey değildi.
Eve döndüğümde ben bile maçı hatırlamıyordum.
Normalde uykum kaçar, sinirden uyuyamazdım.
Hiç öyle olmadı.
Yattım uyudum.
Sabah da hiç sinirli uyanmadım.
Fenerbahçeliler bile benimle dalga geçmediler. Çünkü onlar da artık sıkıldılar bizimle dalga geçmekten.
Yazık oldu.
Ben Fenerbahçe’nin yerinde olsam, arada bir Galatasaray’a yenilirim.
Çünkü böyle olunca işin tadı kaçıyor.
Gerçekten.
CHP bölgeleri dengeliyor
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Ağlamak güzeldir de!
faltayli@htgazete.com.tr
21 Temmuz 2010 Çarşamba
BAŞBAKAN Erdoğan dünkü grup toplantısında 12 Eylül’ün yaşattığı acıları hatırlatarak Anayasa değişikliğini savundu.
Verdiği örnekler ilginçti.
Darbe sonrası asılan iki farklı uçtan iki ayrı ismi hatırlattı.
Bunlardan biri Mustafa Pehlivanoğlu’ydu.
Evren Paşa’yı “ressam” zanneden genç okur, Pehlivanoğlu’nu hiç hatırlamaz.
Mustafa Pehlivanoğlu, Balgat Katliamı diye bilinen olayın sanığıydı.
Kahvehane basıp 3 solcuyu öldürdüğü için yakalandı. Yargılandı.
Cezaevinden kaçtı.
Tekrar yakalandı.
Darbe sonrası idam edildi.
Necdet Adalı ise tam aksi taraftandı.
Dev-Lis üyesiydi. O da bir cinayet suçlamasıyla yakalandı. Cezaevinde yattığı koğuşta bir firar eylemi oldu. O, “Nasıl olsa suçsuzum. Ortaya çıkacaktır suçsuzluğum” diyerek firar etmedi.
Darbe sonrasında ise idam edildi. Mahkeme başkanı bile suçsuz olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden askeri hâkimliği bıraktı.
Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamının, Necdet Adalı’nın idamındaki ayıbı örtmeye yönelik olduğu söylendi o günlerde.
Bilmem doğru bilmem yanlış.
Başbakan Erdoğan, Mustafa Pehlivanoğlu’nun yazdığı mektuptaki dini vurguları okurken gözyaşlarına boğuldu.
Tabii onu dinleyenler de.
20 Temmuz 2010 Salı
YAŞ ve yargı
faltayli@htgazete.com.tr
20 Temmuz 2010 Salı,
YARGININ, Yüksek Askeri Şûra'ları "düzenlemek" için bir yöntem olabileceği hiç aklınıza gelir miydi?
Olurmuş.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki terfiler, önümüzdeki günlerde toplanacak YAŞ'ta belirlenecek.
Ancak bu kez YAŞ'ın önüne gelecek liste oldukça kısa.
Çünkü listede yer alacak üst rütbeli askerlerin önemli bir kısmının terfileri YAŞ'ta ele alınamayacak.
Çünkü yasaya göre, hakkında açılmış davalar sürerken bu kişilerin terfilerinin ele alınması mümkün değil.
Balyoz Davası'nın nasıl sonuçlanacağı da bilinmiyor.
Ancak şurası belli.
20 Temmuz 2010 Salı,
YARGININ, Yüksek Askeri Şûra'ları "düzenlemek" için bir yöntem olabileceği hiç aklınıza gelir miydi?
Olurmuş.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki terfiler, önümüzdeki günlerde toplanacak YAŞ'ta belirlenecek.
Ancak bu kez YAŞ'ın önüne gelecek liste oldukça kısa.
Çünkü listede yer alacak üst rütbeli askerlerin önemli bir kısmının terfileri YAŞ'ta ele alınamayacak.
Çünkü yasaya göre, hakkında açılmış davalar sürerken bu kişilerin terfilerinin ele alınması mümkün değil.
Balyoz Davası'nın nasıl sonuçlanacağı da bilinmiyor.
Ancak şurası belli.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)