Star Gazesi Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Star Gazesi Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2014 Pazartesi

Gülen Cemaatinin Piramidi Ortaya Çıktı

Fethullah Gülen Cemaati’nde 25 yıl görev alan Prof. Dr. Ahmet Keleş, paralel yapının piramidini anlattı. 5’inci kata kadar çıkan Keleş, cemaatin 1, 2 ve 3’üncü katmanının halk tabakası olduğunu söyledi.
Prof. Keleş, “4. kat ara kattır. 5, 6 ve 7. katmanlar ‘örgüt ve teşkilat’ katlarıdır. 6. katta Hocaefendi’nin bildiği ve takip ettiği ‘hayati hizmetler’ yürütülür. Bakanlar Kurulu veya Milli Güvenlik Kurulu gibi bir tabaka. Bugünkü sorunların nedeni 5. katın abileridir” dedi.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Peki, ya İsrail?

Hüsnü Mübarek devrildi. Mısır’da yıllardır kendisini ayakta tutan iç ve dış dengelerin direnişine rağmen, Tahrir Meydanı’nda hayat bulan dinamikler, onu tarihe yollamayı başardı.
Kuşkusuz Mısır’ı zor bir geçiş dönemi bekliyor. Meydanları dolduran milyonların tek bir ortak hedefi vardı; Mübarek’i yollamak. Şimdi bu ortak hedefi gerçekleştiren kalabalıkların, kendilerini temsil edecek yeni siyasi iktidarı nasıl ve hangi zeminlerde inşa edeceğini takip edeceğiz.
Üstelik, her ne kadar tuhaf görünse de geçiş döneminin aktörleri arasında orduyu ilk sıralara yazmak gerekiyor. Umarız ki bu süreç, ‘Arap dünyasında her değişimin bir albayı vardır’ sözünü haklı çıkaracak sonuçlar üretmez.
***
Hazır söz ‘değişim’ ve ‘asker’ ilişkisine gelmişken, bir parantez açalım. Geçtiğimiz Cuma günü Balyoz Davası’ndaki yeni tutuklama kararlarının ardından ortaya çıkan tablo, bu noktada bir hayli mesafe aldığını düşündüğümüz Türkiye’de bile işlerin ne kadar sıkıntılı olduğunu gösterdi.
Nerede kaldı Mısır’da ordunun bir anda devre dışına itilmesi.
***
Gelelim Mısır’da ortaya çıkan depremin ardından korkuyla bekleşen bazı aktörlere.
Hiç sözü eğip bükmeye gerek yok. Mısır, bu coğrafyada İsrail’in en sağlam müttefiklerinin başında geliyordu. Nitekim Gazze’de yaşanan insanlık dramında Kahire yönetiminin nasıl bir duruş sergilediği hafızalarda çok taze.
İsrail, Mısır’da son üç haftadır yaşananları büyük bir tedirginlikle izliyor.
Nasıl izlemesin ki. Kuruluşundan itibaren kendisini bu bölgede Batı’nın bir uzantısı, hatta ‘ileri karakolu’ gibi gören bu ülke, bölgede yaşanan her sorunun bir parçası olmaktan hiç sakınmadı. Temkin, sağduyu ve müzakere gibi kavramları asla dikkate almadı. Bölgede yaşayan diğer halkları, ülkeleri adeta yok saydı. Bir şekilde bu duruşuna ABD başta olmak üzere Batı’yı da ortak etti.
***
Şimdi İsrail, cevabından kaçamayacağı bir soruyla karşı karşıya.
Bu değişim rüzgarında ve ortaya çıkan yeni bölgesel dengelerde İsrail ne yapacak?
Mısır’da olaylar başladığı andan itibaren İsrail yönetimi ‘bölgesel istikrar’ın korunmasını öne sürerek müttfefiklerinden Mübarek yönetimini ayakta tutmasını istedi. Netenyahu yönetimi, olup bitenin kendilerini yalnızlaştırdığının ne kadar farkında bilemiyoruz. Ama İsrail’de süreci daha doğru okuyan dinamikler harekete geçmezse, daha açık bir ifadeyle bu ülke barışı sabote ettiği alanlarda adım atmazsa, çok daha fazla köşeye sıkışması kaçınılmaz.
Nitekim İsrail’de yayınlanan Haaretz Gazetesi, daha Mısır’daki olaylar yeni başlamışken Netanyahu yönetimine şu uyarıyı yapıyordu:
‘Yeni bir bölgesel düzene hazırlanmaya başlama vakti geldi. Eski, çökmekte olan düzene tutunacağına, Netanyahu İsrail’i daha hoş karşılanan ve arzulanabilir bir komşu haline getirmek için hem Filistinlilerle, hem Suriye’yle barış uzlaşmaları yapmanın yollarını aramalıdır.’  (1 Şubat 2011)
***
Olup bitenin Mısır’la sınırlı kalmayacağı, Filistin’den Suriye’ye ve en az İsrail kadar panik halinde olan Suudi Arabistan’a kadar sonuçlar üreteceği ortada.
Bu arada, ‘Türkiye’nin tezler iflas etmiştir, duvara toslamıştır’ gibi iddialarla, bu süreçten kendisine iç politika malzemesi devşirmeye çalışanlara küçük bir uyarıda bulunalım.
Bu yeni bir dönem ve tasfiye edilen ‘tiran’lar sadece devlet başkanlarıyla sınırlı kalmayacak. Bölgenin ve dünyanan geleceğini, dinamiklerini doğru okuyamayan herkes bu rüzgardan nasibini alacak.  Adınızın muhalefet olması bu gerçeği değiştirmiyor.

Işık Paşa istifa eder mi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in, Balyoz davasında 29’u muvazzaf toplam 163 sanık hakkında tutuklama kararı verilmesinin hemen ardından Dolmabahçe’de Başbakan Erdoğan’ı ziyaret etmesi, tutuklama ve görüşme gündemi arasında ilinti kurulmasına yol açtı. Kişisel kanaatim de bu yöndedir.
Çünkü: Genelkurmay, Balyoz davasında muvazzaflar nedeniyle “örtülü” şekilde taraftır. Genelkurmay Başkanı ise aynı gerekçeyle sürecin parçasıdır, yoğun bir mahalle baskısı altındadır.
Altını çizmekte yarar var; “taraf” ifadesinden kastım, “suça iştirak” değil, mensuplarının hukuki statüsüne göndermedir.
Selefi İlker Başbuğ Paşa da Balyoz’un ilk günlerinde, 25 Şubat 2010 günü Çankaya Köşk’ünde Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile bir araya gelmişti. Masadaki kalın dosyalar hala hafızalardadır.
İlker Paşa, Çankaya’ya çıkmadan önce karargahta komutanları toplamıştı. Işık Paşa da aynı yöntemi izledi, ilave olarak komutan eşleriyle bir araya geldi.
Ayrıca Wikileaks internet sitesinin yayınladığı tutanaklara göre; Çankaya buluşmasından iki gün önce, 23 Şubat 2010 günü ABD Ankara Büyükelçisi James F. Jeffrey, Washington’a gönderdiği bilgi notunda, ordunun AK Parti iktidarından derin rahatsızlık duyduğu iddiasını dile getirdi.
TSK’ne karşı resmi suçlama olursa buna karşılık verileceğini, davada yeterli delil bulunmazsa operasyonun hükümete karşı geri tepeceğini anlatan Jeffrey, bazı deneyimli büyükelçilik memurlarının “bu gelişmeler beklenmedik bir askeri tepki yaratabilir” şeklinde yorum yaptıklarını aktardı.
Bu beklenmedik tepkiden kasıt, tam olarak nedir bilinmez. Herhalde bir muhtıradan veya tankların yürütülmesinden söz ediyorlardır! Ya da başka bir eylem...
Aradan 1 yıl geçti ve tarih tekerrür ediyor. Balyoz’da yeni tutuklamalar başladı. Bu kez durum biraz daha ciddi. Zira, Gölcük Donanma Komutanlığı’nda ele geçirilen belgeler, sanıklar için izahı hayli zor iddialar içeriyor.
Ancak asker yeniden hareketlendi, Amerikalıların deyimiyle
“beklenmedik bir tepki” verebilir! Işık Paşa’nın Dolmabahçe’ye koşması da buna işaret olabilir. O halde beklenmedik tepki ne olabilir? Muhtıra veya tank yürütme, bu iktidar döneminde askeri menzile vardıracak bir eylem biçimi olmaktan çıktığına göre, bu beklenmedik tepki, başka türlü vuku bulabilir.
Mesela istifa...
Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a kızıp istifa eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay gibi...
Paşa, başbakana böyle bir niyetten söz etmiş olabilir mi, inanın bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; Işık Paşa, bu gelişmelerden çok rahatsız. Bir tarafta çok vahim darbe suçuna teşebbüs iddiası var, diğer tarafta yoğun mahalle baskısı...
İstifa seçeneği, masasında...
Daha doğrusu, “ya hükümetle kavga et ya istifa et” diye bastıran silah arkadaşlarının temennisi bu yönde...
Paşa, nasıl bir yol izleyecek, göreceğiz. İlker Paşa gibi agresif değil, daha demokrat bir görüntü sergiliyor, sivil otoriteye daha fazla saygı duyuyor ama bunalmış vaziyette.
Burada ilginç olan bir başka ayrıntı ise şu; tutuklamalara mahkeme karar verdiği halde kavga adresinin başbakanlık olarak gösterilmesidir.
Ya da tersinden mevzuu açmaya kalkarsak; asker-sivil ilişkilerinde normalleşme sürecine girilmişken, geçmişteki Balyoz’la ilgili sert tartışmaları da hatırlayarak tutuklama kararının “rekor” düzeyde olmasını, nasıl okumak gerekir?
Bu sorulara verilecek fazlaca cevabım var aslında. Ancak sorunu kördüğüm haline getirecek yeni tartışma alanları oluşturmak istemiyorum.
Sadece şu kadarını söyleyebilirim; tutuklamaların rekor düzeyde olmasını biraz tuhaf buldum, umarım yanılırım.
Sakın ola, Balyoz davasını küçümsediğim anlaşılmasın. Sürekli söylüyorum, Balyoz, Ergenekon’dan daha büyük bir davadır ve sonuna kadar gidilmelidir. Ancak unutulmasın, her dava gibi Balyoz da bir hukuk davasıdır, intikam davası değil...

12 Şubat 2011 Cumartesi

Derdin ne senin Can Dündar?

Can Dündar dünkü köşesinde, “Erdoğan’a işkence açıklaması” başlığıyla bana güya yanıt vermiş. Hala ayrıntılarda dolaşıyor, üste çıkmaya çalışıyorsun Can Dündar. Gereksiz yere.
Anlam veremediğim bir biçimde.
Sahi derdin ne senin? Neyi ispatlamaya çalışıyorsun?
Erdoğan’a işkence yapılmadığını mı, benim kitabımdaki anlatım üzerinden Erdoğan’ın doğru söylemediğini mi?
Ben “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” kitabımı yazdığımda olayın üstünden tam 26 yıl geçmişti. Gözaltına alındığımız olayın tarihini 1979 diye yazmışım.
Sen kalkıp üşenmemiş araştırmışsın, ne önemi varsa artık. 1980 diye ısrar ediyorsun.
Ben olayın kendisine önem verirken sen hala anlam veremediğim bir biçimde tarih üstünden spekülasyon yapmaya devam ediyorsun.
Ben götürüldüğümüz kışlanın adının “Davutpaşa” olduğunu yazmışım.
Başbakan Erdoğan ise “Metris” diyor.
O olayın baş aktörlerinden biri olan Edip Yüksel’le de konuştum. O da oranın “Metris” olduğunu söylüyor. Ben dürüstçe kalkıp düzeltiyorum, sen hala o ayrıntıya takılıp duruyorsun.
Yetmezmiş gibi, “Metris”in 17 Nisan 1981 tarihinde açıldığını araştırmacı gazetecilik örneği sergileyerek kanıtlamaya çalışıyorsun.
Yani Başbakan başta olmak üzere beni ve Edip Yüksel’i ya yalan söylemekle, ya da olayı doğru hatırlamamakla suçluyorsun.
Her ikisinden nasıl bir yarar umduğunu anlayabilmiş değilim.
Üstelik bilgileri karıştırarak kötü veya kasıtlı bir araştırmacı gazetecilik örneği sergilediğini mi hatırlatayım şimdi buradan sana?
Biz sıkıyönetimli o yıllarda kalabalık olduğumuz için bir gece “Metris”te alıkonulduğumuzu söylüyoruz.
“Metris Cezaevi”nden bahsetmiyoruz ki!
Başbakan “işkence gördüğü”nü anlatıyor.
Sen ise kalkıp benim anlatımım üzerinden Başbakan’ı doğru söylememekle suçluyorsun.
Oysa ne benim, ne Hüseyin Besli-Ömer Özbay ikilisinin yazdığı kitapta “Metris”te işkence gördüğümüze dair açıklama var. Zaten Başbakan da “Metris”te işkence gördüğünü söylemiyor.
Benim de, Besli-Özbay ikilisinin anlatımında da “Metris” sonrasına ilişkin bir bilgi yok. Başbakan “Metris” sonrasında götürüldükleri Fatih Emniyeti’nde kötü muamele ve işkence gördüğünü söylüyor.
Cuma günkü köşeme Başbakan’ın bu açıklamalarını detaylarıyla aldım.
Nitekim Başbakan’ın yeni basın danışması sevgili dostum Lütfullah Göktaş da seni arayarak anlattıklarımın aynısını sana iletmiş.
Ama sen “özür” dileyip erdemlilik göstereceğine hala kalkıp tarih ve yer konusunda kafa karışıklığı yaratmaya, yani ayrıntılar üzerinden olayın gerçek boyutunu görmezlikten geliyorsun.
Başbakan’ın Fatih Emniyeti’nde uğradıklarından hareketle sana açık bir soru sormuştum: “Başbakana ve arkadaşlarına yapılan işkence midir değil midir?”
Senden asıl bu soruya yanıt vermeni beklerdim.
Ama nedense yanıt vermeme yolunu seçmişsin.
Kelimelerle oynayıp kurnazlık yapmaya gerek yok.
Başbakan “işkence gördüm” diyor, sen kalkıp “İşkence yoktur diyen bir başbakandansa, “işkenceye tanığım” diyen bir başbakan evladır. İşkence görmemiş olsa bile bunu söylemesi yeterli. Bütün bu laf çevirmelere ne gerek var” diyorsun.
Ben de diyorum ki Can Dündar bu kadar laf çevirmek niye? Başbakan “tanığım” demiyor, “işkence gördüm” diyor. “İşkence görmemiş olsa bile” ne demek?
Bu kadar kör bir karşıtlık basitinden ayıp değil mi? Çok merak ediyorum Can Dündar: Amacın ne, derdin ne senin?
Hadi ben yanlış hatırlamış olayım, tarih ve yer bilgilerini karıştırmış olayım. “Komutanla şakalaşma” faslında da kurnazlık yapıp lafı çevirmişsin, ya neyse Soruyorum: “Metris” sonrasını bizzat yaşamış Başbakan’ın anlatımlarını ısrarla ve inatla yalanlama yoluna gitmen niye?
İşkence gördüğünü söyleyen de, “Metris” diyen de Başbakan’ın kendisi. Asıl niyetin, “işkence gördüm” diyen Başbakan’ı yalanlamak mı? Böyle bir misyonu üstlenmen niye?
Not: Edip Yüksel kardeşim, ABD’den bana gönderdiğin mektubu bugün yayınlamayı düşünüyordum, ama Can Dündar’a yanıt verme zorunluluğu doğduğu için erteliyorum. Hoş görmen dileğiyle.

Mısır’da halkın ve Erdoğan’ın zaferi

Her şey yeni başlıyor Mısır için aslında. Ortadaki tablo, Mübarek’in askeri bir darbe yoluyla gittiği ve iplerin generallerin eline geçtiğini gösteriyor.
Yine de bu değişikliği halkın iradesi gerçektirdi.
Bu gücü hisseden halkın artık azına razı olması düşünülemez.
30 yıllık bir diktatörlüğün yıkılması Batı’nın ve bizdeki kimi Beyaz Türkler’in Araplar hakkındaki önyargısını yıkacaktır.
Bu, aynı zamanda Mübarek’e zamanında tavır alan ve ‘Git’ diyen Başbakan Erdoğan için de bir zaferdir.
Erdoğan ve Türkiye, tarihin bu kritik döneminde statükonun değil de değişimin yanında yer aldı.
Kimileri riskli görebilir ama ilkesel olarak doğru bir duruştu.
Bu duruş, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu coğrafyadaki ayıplarını affettirecek cinstendi.
Tıpkı 1 Mart Tezkeresi kararı gibi.
Şimdi sıra Mısır’ın demokrasiye geçiş sürecini hızlandırmak ve güçlendirmekte.
Türkiye’nin artık bu gücü ve itibarı var.
Ortadoğu’da yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bu dünyadaki yerini alıyor.

Parti değil komedi dükkanı
Parti içi demokrasiyi anladık da, parti içi kaosu anlamamız zor.
Seçime 4 ay süre kaldı, CHP adına kimin konuştuğunu anlamak mümkün olmadığı gibi, ne söylediğini de anlamak mümkün değil.
Araştırmalar CHP’ye oy veren seçmenin AK Parti’nin politikalarından dolayı endişeli olduğunu gösteriyor.
Ben onların yerinde olsam, CHP tek başına iktidar olur diye endişe duyardım açıkçası. Şimdi partinin büyük önem atfedilen Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin örgütlere bir mesaj yayınlamış. Mesajı da şu: “Şuna yürekten inanıyoruz ki; CHP çeşmesinde herkese içecek su vardır. CHP çınarının altında herkese serinleyecek yer vardır.” Mübarek, sosyal demokrat parti olma iddiasındaki CHP’nin genel başkan yardımcısı değil de halk ozanı.
O kadar beğenmiş ki yazdığını bir de Twitter’a koymuş herkes okusun diye.
Bu tabloda açıkçası Süheyl Batum’un mesajları çok daha hedefe yönelik ve siyasi kalıyor.
Genel Başkanı etnik ve inanç temeli üzerine siyaset yapmak istemediği için ‘Kürt’ ve ‘Alevi’ kelimelerini telafuz bile etmiyor. Peki, siyaset yapacak ne kalıyor geriye. Çeşme ve çınar muhabbeti mi?
Bu söylemle adama 12 Eylül öncesinin Halkın Kurtuluşu örgütünde bile siyaset yaptırmazlar açıkçası.
Görünen tablo o ki, Deniz Baykal’dan kurtulalım diye çırpınan kadrolar ideal kadroyu bulduk diye fazla balıklama atlamış. Transferde milyonlarca dolar harcayıp Ağustos ayında kendini şampiyon eden kulüp başkanlarının durumuna döndüler. Bu gidişatın seçime kadar değişmesi mümkün görünmüyor.
AK Parti tarihi bir hata yapmazsa, uzak ara birinci çıkacak hem de üçüncü kez. Başbakan Erdoğan ‘İki partili’ sistem istiyor ama bu gidişle bir buçuğa fit olabiliriz.
Niye CHP’yi eleştiriyorsunuz diye soranlara, iktidar olma ihtimalleri yok bari güçlü bir muhalefet olsunlar diye derim.
Niye AK Parti’yi eleştirmiyorsun diyenlere de şu cevabı veririm:
Nasılsa AK Parti’ye oy verenler aptal, biz ne yazsak anlamazlar!
Sayıları da her seçimde daha da artıyor nedense. (Sularımıza aptallık ilacı mı katılıyor ne!) Derdimizi hiç olmazsa akıllılara anlatalım...

Düşünce ve ifade özgürlüğü
CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum açıkça darbe yapma kabiliyeti olan bir orduyu özlediğini söyledi. Bu siyaseten ayıptır ama hukuken suç değildir. Hoşlanmadığımız her fikri mahkemeye götürürsek hukuk devleti fikrinden uzaklaşmış oluruz.
Tüm dünyada bu konuda belirlenmiş temel kriterler var Batum’un sözleri hiçbirinin kapsamına girmiyor. Batum’u siyaseten mahkum edebiliriz ama hukuken asla.
Adalet Bakanı Ergin gerçekten zor bir sınavla karşı karşıya.

11 Şubat 2011 Cuma

Onun da saçmalama hakkı var

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un orduya yönelik “kağıttan kaplan” lafları üzerine Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi. Eğer izin verirse bakanlık, TCK’nın o meşhur 301. maddesine dayanarak Batum hakkında soruşturma açılabilecek.
Bakanlık izin vermezse defter o an kapanacak. Bakanlık izin verse bile savcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya gerek görmeyebilir. Bu durumda defter savcılık aşamasında kapanmış olacak. Aksi olursa Batum’a 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava yolu görünecek.
Çarşamba akşamı Beyaz TV’de katıldığım “Derin Gündem” programında açıkça ifade ettim, tekrarlamakta beis yok. Batum’un askeri vesayet talebi ve darbe çığırtkanlığı olarak yorumlanabilecek sözlerini tasvip etmek asla söz konusu olamaz. Genelkurmay’ın siyasetçiyle polemiğe girmesi de aynı şekilde kabul edilemez.
Ortada iki yanlış var.
Tartışma mevzu ikincisi olmadığına göre, ilkine dönelim. Adalet Bakanı Ergin, başsavcılığın izin talebini reddederek Batum’a dava yolu açılmasını daha ilk evrede kapatmalıdır.
Çünkü herkesin saçmalama hakkı var, Batum’un da...
Taraf Gazetesi’nin dün manşetten duyurduğu gibi saçmalıyor mu “Evet”, yargılansın mı “Hayır” tezi, isabetlidir.
Arzu edilirse tazminat davası açılabilir ama aykırı olsa bile bu tür ifadeler yüzünden hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmesini demokratik bulmam. Batum bir bedel ödeyecekse bu bedel “siyasi” olmalıdır. Partisi gereğini yapmazsa, halk, partisine gereğini yapar.
Bu kadar basittir.
Bakan Ergin nasıl bir yol izleyecek merak konusu. Dün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre karar verileceğini belirtti: “Dosyayı görmeden, delilleri değerlendirmeden, hadiseleri detaylı bilmeden, ezbere bir şey söylemek yanlış olur. Dosya bakanlığımıza bir ulaşsın, prosedür sağlam işlemiş mi, eksik var mı, diye bir bakılacak. Daha sonra bahsettiğimiz kriterlere göre bir karar verilecek.”
İzleyeceğiz...
Süheyl Bey’e gelince... Ankara’da “kuzu”, dışarıda “kaplan” gibi maşallah. O tartışmalı lafları Zonguldak’ta etti, Ankara’ya gelince, “Partinin geleneklerini bilmiyordum. Özür dilerim” dedi. Askere de “üzüldüm” mesajı verdi. Dün İzmir’deydi Batum. “Pişman mısınız?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Hayır değilim, söylemek istediğim ortada. Geri adım atmam söz konusu değil. Kimse bana geri adım attıramaz.”
Ankara’daki kuzu, İzmir’de oluverdi bir kaplan... Postasını da koydu “Orduyu sadece ben eleştiririm” diyen Kemal Bey’e...
“Kimse bana geri adım attıramaz” diyen Batum’a karşı CHP’de nasıl bir tedbir alınır bilinmez, ancak Kemal Bey’in işi hayli zor.
Gerçekten parti “canlı bomba” dolu...
Sadece Canan Arıtman gibi eski dönemden kalma vekiller değil, Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Umut Oran, Yılmaz Büyükerşen ve diğerleri...
İçlerinde en makul, en sağduyulu, en aklı başında olanı diye bildiğimiz Gürsel Tekin bile TV ekranında gazetecilere, “Herkes haddini bilecek, biz iktidara geldiğimizde hadlerini bildireceğiz” mealinde tehditler savurabiliyor.
Kusura bakmasın Kemal Bey, bu usulü biraz da kendi oluşturdu. Maalesef genel başkanın üslup sorunu parti politikasına dönüşme riski taşıyor. Ayrıca, diğer illerde kükreyip Ankara’da kuzulaşma siyasetinin öncü ismi de Kılıçdaroğlu...
O halde yenilenme ihtiyacı, sadece üç beş konuşkanla sınırlı kalmayıp tepeden tırnağa, hem şekli hem içerik bakımından kapsayıcı olmalıdır. Milli iradenin tecellisine karşı çıkıp askeri vesayete özlem duygusunu kabartanlar, halkın teveccühüne mazhar olamazlar.
Hem halkı “aptal” yerine koyacaksınız, hem “aptalca” oy vermesini bekleyeceksiniz. Asıl “aptallık” odur.
Biraz bilmece gibi oldu ama çözmek için büyük mütefekkir Müjdat Gezen’den yardım isteyebilirler. Cevapta “zeka pırıltısı” olmaz ama idare etsinler.

Batum yargılanmasın

Düşüncelerine çoğunlukla katılmam... Şahsını sevmem... Davranışlarını itici ve irrite edici bulurum.
Uzmanlığına da hiç saygım yok...
Şakır şakır anayasa ve “367” tartıştığımız dönemlerde öyle açıklamaları, öyle tuhaf çıkışları oldu ki, Başbakan’dan mülhem “Senin her tarafın anayasa hukukçusu olsa ne yazar” ifadesini rahatlıkla kullanabilirim.
Fakat, yargılanmasını istemem...
Süheyl Batum, 301’in kapsamına girdiği iddia edilen suçu askere karşı işlemedi.
Bize karşı işledi...
Halka ve halkın sağduyusuna hakaret etti.
Halkı, her türlü militer müdahaleye müstahak ve “darbe yapılabilir bir yan unsur” olarak gördü.
Hem kendisine bahşedilen “siyasetçi” etiketinin hakkını veremedi, hem de siyasal tercihlerimizle alay etti.
Zekâmızı küçümsedi.
Değer tercihlerimizi aşağıladı.
Siyasal çeşitliliği “laikliğimize ihanet” saydı.
Tüm bu arızi görünürlüğe karşı “üzerine düşen kutsal darbe görevini” yerine getirmeyen TSK’ya kırgınlığını dile getirmiş, “derin sitemlerini” sunmuş oldu... Hepsi bu.
Burada TSK’yı ilgilendiren bir durum yok...
TSK’nın alınganlık çıkarmasını gerektirecek bir durum da yok. Nitekim, TSK adına söz söyleme yetkisini kullananlar, “Bizi siyasi çekişmelerinize malzeme yapmayın” dışında, dişe dokunur bir tepki göstermediler... “312 general davası”nda olduğu gibi, ortalığı birbirine katmadılar. Suç duyurusu kuyruğuna girmediler... “Batum’un sözleri, TSK’nın manevi şahsiyetine hakarettir, kellesini istiyoruz” demediler.
Bilakis, söylenenleri, anlayışlı bir suskunlukla karşıladılar.
Başbakan Erdoğan, suç duyurusunda bulunmuş.
Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı da soruşturma başlatmış.
Top şimdi Adalet Bakanlığı’nda...
Bakan Sadullah Ergin “evet” derse, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum yargılanacak.
Madem, suç bize karşı işlenmiştir; kendi şahsım adına yargılanmasına taraftar değilim...
Hatta, Adalet Bakanı çıksın desin ki, “Batum’un kaderi iki dudağım ara
sında ama ben yargılanmasına izin vermiyorum, onu kendisiyle ve halka karşı işlediği cürümle baş başa bırakıyorum...” Bundan daha büyük bir ceza olamaz.
Süheyl Batum’u kendisiyle ve işlediği cürümle baş başa bırakmak...
Belki o zaman salim bir muhasebe yapar.
Belki o zaman, parti olarak kaldırılmasına taraftar olmadıkları 301’in ne mene bir ceza maddesi olduğunu düşünür ve bu maddenin kurbanı olmuş Hrant Dink konusunda empati yapar.
Belki kurtarmaya çalıştığı “kerinçli kerinçsiz” bazı Silivri sakinleriyle arasına mesafe koyar.
Belki “Sazan” aşağılamasının derin pişmanlığını yaşar.
Belki referandum sürecinde takındığı “militer” edayı terk eder ve azıcık halka yaklaşır.
Bakan Ergin “evet” derse, Süheyl Batum da Hrant Dink’in geçtiği badireli yollardan geçecek. Belki “kıyıcı” bir muhakeme heyetiyle karşılaşmayacak, belki ilk celsede beraat edecek ama en azından bazı yolları tanımış olacak.
Bakarsınız, Silivri’dekileri mebus yapmak fikrinden vazgeçer.
Bir musibet bin nasihatten evladır...
Bakmışsınız Süheyl Batum’umuz “meşru siyaset”in ödünsüz bir neferi oluvermiş.
Belli mi olur!

Esas kâğıttan kaplan kim?

Yazı yazma mecburiyeti nedeniyle Amerika saatiyle sabah beşte kalktığınızda. Bir iki pencere dışında tüm apartmanlar karanlık. Ama... Perşembe günü öğle vaktini yaşamakta olan Türkiye olağanüstü net görünüyor.
Darbeciliğin suç olmasını odak almak yerine, “şanlı ordumuz” edebiyatı üzerinden avcılık peşindeki siyasetin mahkemelik “kâğıttan kaplan” atışması adeta tek gündem maddesi haline gelmişken, Afşin-Elbistan Termik Santrali B Ünitesi’nde meydana gelen göçükteki sarsıcı gümbürtü toplumsal konumumuzun kağıttanlığını açıkça sergiliyor.
Çöllolar Açık İşletme Kömür Sahası’nda 6 Şubat’ta yaşanan ilk göçükte bir işçinin hayatını kaybetmesine, 10 işçinin de yaralanmasına rağmen, havzada çalışılmasına devam edilmesi ve bu kez yeni göçüğün hem işçileri hem de iş makinelerini yutması, buradan bakınca oradaki genel resmin gerçeğini hüzünlü bir şekilde anlatıyor...
***
Ölüm tehlikesinin ardında gölge gibi dolaştığını savcıya belirtmesine rağmen, aynı Kahramanmaraş’taki işçiler gibi “yönetenlerden” olmadığı için hayatına önem verilmeyen Arzu’nun vurularak öldürülmesi...
Hadım tartışması...
Bir görünmez iradenin başına iş getirmek için uğraşıp durduğu Pınar Selek’in neyse ki yıllardır yargılandığı mahkemede üst mahkemenin itirazına rağmen üçüncü kez beraat etmesi... 
Protestocu Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerinin sıkı bir polis dayağından geçirilmesi...
Ankara’da geçen hafta yaşanan ve 20 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamalarda oksijen tüpleri ihtimalinin ağırlık kazanması üzerine Ankara’da “gaz analizi” yaptırılacak birim bulunmadığının ortaya çıkması...
“Ordumuz kâğıttan kaplan, çünkü darbe yapmıyor” anlayışına demokrasi açısından değil, hamaset açısından yaklaşan siyasetin, görmezden gelinen toplumsal gündemin insanları yutup yok eden gerçekleri karşısındaki vurdumduymazlığı...
***
Doğrusu buralardan bakıldığında, abartılı övünmelere rağmen Türkiye “kâğıttan kaplanlık” mertebesinin çok da ilerisinde bir görüntü vermiyor...
Üstelik bu yargıya sadece günü uzaktan tarayarak varmıyorsunuz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile birlikte “Birleşmiş Milletler”de geçirilen gün sonundaki tartışma gündemi eşliğinde de varıyorsunuz. Dünyanın geleceği nasıl planladığını gördüğünüzde, ülkenizdeki sorunlar daha da berraklaşıyor.
New York’ta BM binasına varıyoruz... Kadir Topbaş Dünya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı kimliğiyle, insanlığın gözardı edilemeyecek bir kısmının içinde yaşadığı sefaleti aşmak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın (HABİTAT) Başkanı ile görüşecek...
Görüşme noktasına vardığımızda HABİTAT Başkanı tanıdık çıkıyor... İspanya’nın eski Ankara Büyükelçisi Joan Clos, iki kez Barselona Belediye Başkanlığı, bir kez de bakanlık yapmış etkili bir İspanyol siyasetçisi... Şimdi de BM’de Genel Sekreter’in yardımcısı ve HABİTAT’ın başında...
Bizleri çok sıcak karşılıyor...
***
Öğleden sonramız ise BM Genel Kurulu’nda geçiyor; Kadir Topbaş’ın konuşmacı olduğu “Risk Altında Kentler: Kentsel Yerleşimlerde Afet Risklerine Karşı Hareket Etmek” başlıklı bir panel var...
Açılış konuşmasını BM Genel Kurul Başkanı Joseph Deiss yapıyor... Panele HABİTAT İcra Direktörü Joan Clos yanında dünyadan seçilmiş dört belediye başkanı da katılıyor...
***
HABİTAT İcra Müdürü Joan Clos aynı zamanda panelin ana konuşmacısı...
Gelecek 20 yıllık zaman zarfında en azından iki milyar kişinin daha kentlere göç etmiş olacağını, dolayısıyla erkenden planlama yapmak zorunda olduklarını, gelecekte çok ciddi zorluklarla karşılaşılacağını, temel birtakım tedbirlerin alınması gerektiğini söylüyor...
Clos, kentsel planlama noktasında “5 emrin” hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor... Bu kriterler çok ilgimi çekiyor:
Yüzde 10’dan daha fazla eğimli arazilere ve...
Dere yataklarında inşaata izin verilmemesi.
İyi bir yağmur suyu tahliye sistemi olmayan yerlere yerleşim gerçekleştirilmemesi.
Yerleşim alanlarının en azından yüzde 30’unun cadde ve sokaklara ayrılması. 25 metreden daha dar caddeler inşa edilmemesi.
***
Konuşma sırasında Manhattan’ın şehir planlarının 1811’de yapıldığını öğreniyorum... Amerika bu planlarda arazilerin yüzde 30’unu caddelere tahsis etmiş...
Hâlbuki Romalılar döneminde bu oran yüzde 18’miş...
***
HABİTAT Başkanı Clos’un felaketlerle karşılaşmamak için önerdiği çağın yerleşim kriterlerini ABD’nin 1811’de uyguladığını öğrendiğimin ertesi günü, aynı kömür işletmesinde aldırmazlığın ve vurdumduymazlığın şahikası iki facianın sonucunda, dört gün arayla işçileri yutan göçük haberiyle uyanıyorum...
Açıkça “kâğıt kaplanlıkla” ilgili bir durum var...
Gelişmiş dünyanın hayata ve geleceğe nasıl baktığını dinlerken, bunu bir kez daha ve çok net görüyorsunuz...
Ama sorun, bunun Türkiye’den görülmemesi...
Sanırım aşırı siyasallaşmanın yarattığı toplumsal bir körlük...

6 Şubat 2011 Pazar

Mumyanın kafasını kim kopardı?

İzlediniz mi, gözünüzden mi kaçtı ya da önemsiz bir ayrıntı olarak mı algıladınız, bilemiyorum... Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık iktidarına karşı gösteriler sürerken...
...geçen hafta başkent Kahire’deki ünlü ve eşsiz Mısır Müzesi’ne girerek, dört bin yıllık firavunlar devrine ait iki mumyanın kafasını koparıp kaçmasından söz ediyorum...
***
Dört bin yıllık mumyanın kafasını koparan barbar öfke beni, yolum düştüğünde her defasında geçmeden edemediğim, Paris’te Sorbonne Meydanı’ndaki daracık Champollion Sokağı’na savurdu... Mısır kültürünü keşfetmemizi sağlayan Hiyeroglif Yazısı’nı Jean-François Champollion bulmuştu... 
1810 yılında, henüz yirmi yaşındayken ana dili Fransızca’nın dışında Latince, Yunanca, İbranice, Habeşistan dili, Sanskritçe, Avestan, Pehlevi, Arapça, Süryanice, Kildani dili, Farsça ve Çince konuşmaktaydı... 39 yaşındayken Grenoble’de tarih profesörü olmuştu... 1824 yılında yazdığı eseri “Precis du Systeme Hieroglyphique”, çağdaş Mısır biliminin tüm alanlarına kaynaklık etmişti...
***
Mumyalanmış firavun kellesi kopartmakla, insanlık hazinelerinin kapalı kapılarını açan anlayışın parantezinde akan bir insanlık macerası...
Aslında bu ikilemin çok taze diğer örneklerini de her an yaşamaya devam ediyoruz... 
Örneğin...
NASA, geçen hafta yüzlerce yeni gezegenin varlığını keşfettiklerini açıkladı.

20 Temmuz 2010 Salı

Rezil ol, yeter ki tiraj al!

Şimdi de “savaş çıkar, rezil ol, tiraj al” gazetecileri çıktı başımıza... Kardak kayalıkları yüzünden az kalsın savaş çıkarıyorlarmış iki ülke arasında...

Kendileri itiraf ediyor...

Haber müdürü olan zat, İzmir bürosundan bir muhabiri Kardak kayalıklarına gönderip, Yunan bayrağı yerine Türk bayrağı diktiriyor.

Haber, genel yayın müdürünün masasına gidiyor.

Müdür, “tam sayfa manşet çalışalım” diyor.

Kendisi de yıllar sonra genel yayın müdürlüğünü tadacak olan bir başka zat itiraz ediyor: “Yapma abi, savaş çıkar...”

Müdürün cevabı şu: “Çıksın... İşimiz bu!”

Hakikaten de savaş çıkacaktı...

Hakikaten de üç beş başıboş keçinin yaşadığı o kayalıklar yüzünden iki ülke birbirine girecekti.

Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ı gülme krizlerine sokan “Uluslararası Kardak Kayalıkları Problemi” nasıl çözüldü? Şimdi orada hangi ülkenin bayrağı dalgalanıyor? Keçilerin mülkiyeti kimde kaldı? Haklılığımızı kanıtlamak için hangi argümanları kullandık? “12 adayı Yunanistan’a verdiniz, bari burnumuzun dibindeki kayalıklar bizde kalsın... Güneybatı Akdeniz’in güvenliği... Ecdat yadigarı... Şehit kanı... Bir karış toprak vermeyiz” filan gibi cümleler mi kurduk?