Nasuhi GÜNGÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nasuhi GÜNGÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2011 Cuma

Suriye zor mesele

7 Ekim 2011 Cuma
Dün bıraktığımız yerden devam edelim. Suriye meselesi giderek daha hassas bir noktaya geliyor; dolayısıyla da Türkiye, bu konuda artık çok daha dikkatli hareket etmek zorunda.

Kuşkusuz Türkiye, bu coğrafyada sıradan bir ülke olarak yer almıyor. Dahası atacağı adımları, izleyeceği politikaları, kendi tarihsel derinliğini, geçmişten gelen ve devam eden ortaklıkları dikkate alarak şekillendirmek zorunda. Güncel dayatmaların ya da günü birlik tepkilerin yönlendireceği bir ülke olmadığımızı sık sık unutuyoruz.

16 Eylül 2011 Cuma

MİT, dünyayı nasıl okuyor?

16 Eylül 2011 Cuma
Gündemin arasında kaynayıp gitmiş gibi görünse de, MİT-PKK görüşmesi olarak kamuoyuna yansıyan kayıt, uzun süre tartışılacak gibi. Henüz, bahse konu kaydın ve ondan ortaya dökülen metnin doğruluğuna dair bir bilgimiz yok. Metinde kopukluklar, hatta tuhaf karşılanacak sözler var. Ama geneline baktığınızda böyle bir konuşma, adı geçen taraflar eliyle gerçekleşmiş izlenimi veriyor.
Buraya kadar bir sorun yok. Terörle mücadele zorlu bir süreç ve esasen bu sürecin belki de en mayınlı alanlarından birisi bu tür müzakerelerin yürütülmesi. Dolayısıyla bu meseleyi niçin müzakere ettiğimizi değil, nasıl müzakere ettiğimizi tartışmak çok daha akıllıca olur. Türkiye, terörle mücadele ederken, karşısındaki sorunun kaynağı, nasıl bir yönde gelişebileceği, bunun siyasal, toplumsal, hatta uluslararası maliyetlerinin ne olabileceği konusunda yeterince kafa yormadı. Meselenin ‘Bunlar bir avuç eşkıyadır, devlet bunlara boyun eğmez’ şeklinde ele alınması, yahut TRT bültenlerine sıkça konulan ‘Örgütte çözülmeler başladı, ha bitti ha bitiyor’ haberleriyle yansıtılması, bize gerçekten pahalıya mal oldu.

İstihbarat zafiyeti

18 Ağustos 2011 Perşembe

BDP ne zaman konuşacak?

19 Ağustos 2011 Cuma

Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki yeni rolü hakkında fikir sahibi olmayanlar, ‘Bırakalım Suriye’yi, Somali’yi, terörü çözelim’ tezini öne sürüyor. Muhalefetin dillendirdiği bu tezin, kısmen sokakta da karşılığı var.

Oysa birbiriyle iç içe geçmiş bir dizi gündemi var Türkiye’nin. Ne terörle mücadeleyi Suriye konusundan, ne de İsrail’in özür konusunda bir ileri iki geri giden tavrını olup bitenden ayrı düşünmek mümkün. Tam aksine, Suriye konusunda söz sahibi olduğunuz için yeniden azgın bir terör dalgasıyla muhatap oluyoruz. Ya da Suriye meselesinde birilerinin beklentisini yerine getirmediğiniz için bu kartı birileri bize karşı kullanıyor.

Şu saatler itibarıyla gerek ABD’den, gerekse AB’den gelen açıklamalar, Şam yönetimine sıkı bir ekonomik ambargonun habercisi. Bu aynı zamanda ciddi bir siyasi kuşatmanın da alt yapısını oluşturuyor. Ancak öte yandan şunu da söylüyor bize. Uluslararası sistem, Suriye’ye müdahale konusunda kararsız ve bu ülkedeki iktidar değişiminin, farklı dinamikler eliyle gerçekleşmesi tezini masada tutuyor.

29 Temmuz 2011 Cuma

Kürtlere karşı Ankara-Tahran mı?

29 Temmuz 2011 Cuma

Öyle anlaşılıyor ki tansiyonu yüksek bir dönem bizi bekliyor. Üst üste gelen terör eylemleri, yaşadığımız coğrafyayı dikkate aldığımızda çok boyutlu ve karmaşık ilişkilere işaret ediyor.

Büyük resim bize gerek PKK’nın, gerek Türkiye’nin, gerekse tüm bölgenin geleceği hakkında çok şey söylüyor aslında. Resmi daha iyi anlamak için, Türkiye’nin peş peşe ağırladığı iki önemli konuğa dikkat etmek yeterli. Önce ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, ardından Ankara’nın yakından tanıdığı çiçeği burnunda CIA Başkanı.

Bundan ne çıkar diyebilirsiniz. Öncelikle CIA Başkanlarının ziyaretlerinin hep kritik dönemlere, özellikle de çatışma süreçlerine işaret ettiğini öne sürenlere katıldığımı belirtebilirim. İkincisi ABD yönetiminin üst düzeyde ziyaretlerle ve bu kadar açık bir üslupla, PKK’ya karşı mücadele sözü vermesi sık rastlanır bir durum değil.

17 Temmuz 2011 Pazar

Kanlı saldırının perde arkası

18 Temmuz 2011 Pazartesi
Dünyadaki çarkların nasıl döndüğünü anlamak için kullandığımız pek çok kavram ya da ifade var. Karar vericiler, uluslararası sistem vb.

Bu yapıların bir ‘kadiri mutlak’, yani her şeye gücü yeten ve yenilmez olarak görülmesi, elbette doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değil. Ancak böyle olması, bu tür karar mekanizmalarının olmadığı anlamına gelmiyor elbette.

Bulunduğumuz coğrafya, uluslararası sistemin en keskin ve sert hesaplaşma alanlarından birisi. Sistemi sıradan göstermek isteyenlerin sıkça başvurduğu tezlerin aksine, Türkiye’nin merkezinde bulunduğu bölgenin önemini, diğerleriyle karşılaştırmak son derece yanıltıcı.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kanlı pusu ve gelecek

15 Temmuz 2011 Cuma
CHP’nin anlamsız, saçma, zaman kaybettiren ve de ülkeyi boşu boşuna geren yemin krizi çözüldü. Ancak öyle anlaşılıyor ki BDP üzerinden devam eden görüşmeler kolayca sonuç vermeyecek’ diye başlayan bir yazının başında dona kaldım bir süre.

Ekranlara birdenbire can yakıcı, ateş gibi bir haber düşüyor: ‘Diyarbakır Silvan’da çatışma. 13 şehit ve 7 yaralı.’

Ankara’da baş döndürücü bir trafik var ve özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan’la MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasındaki dikkat çekiyor. Ardından Genelkurmay Başkanı da bu görüşmeye katıldı.

Oysa gün içinde gelen bir başka haber, Türkiye’nin barışa doğru adım atacağının umutlarını bir kez daha yeşertmişti. PKK’dan kopan 14 örgüt mensubu güvenlik güçlerine teslim olmuştu ve güvenlik güçleri bu tür olayların artacağına işaret ediyordu.

Silvan’dan gelen haber, son zamanların en kanlı saldırısına işaret ediyor. Kısa bir zaman önce ortaya çıkan kaçırma olayları, sürecin daha da sertleşeceğine işaret ediyordu. Ancak bugünkü hadise tüm bunların çok ötesinde.

***

26 Haziran 2011 Pazar

Sıfır sorun iflas mı etti?

Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos’taki tarihi ‘One minute!’ çıkışını yaptığında, memleketimiz sınırlarında feryatlar yükselmeye başlamıştı.
Erdoğan’ın İsrail’e olan tepkisini sıcağı sıcağına ekranlarda değerlendiren kimi emekli büyükelçiler, elleri kalplerine koyarak konuşuyordu:
‘Aman Allah’ım! Türkiye bunu İsrail’e nasıl yapar? Bunları da mı görecektik? Bunun bedelini bize çok ağır ödetirler.’
O sıralarda Arap sokağında yüzbinlerce insan, Tayyip Erdoğan posterleriyle sevgi gösterisinde bulunuyordu.
***
Türkiye bugünlere nasıl geldi. ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü’ diye coğrafyaya sırtını dönen bir ülke, nasıl oldu da ‘Şam’ın şekerini, ağzının tadı’ olarak görmeye başladı.
Hikaye uzun, ama kısaca anlatmak mümkün. Dün kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla, değerlerini askıya alarak varlığını koruyan bir ülkeydik. Şartların zorlaması, dayatmalar ve diğer etkenler; bunların önemi yok. Sonuçta, kendi değerlerini, ‘devlet aklı’ndan uzak tutan, daha açık ifadeyle İslam’a ve Müslümanlara karşı ‘perhiz’ yapan bir anlayış hakim oldu bu topraklarda.
Bugün; kaybettiğini, unuttuğunu, yok saydığını arayan, hatırlayan, yeniden inşa etmeye çalışan bir gayret var. Belki çok eksik, entelektüel olarak takatsiz, hatta bir hayli cesaretsiz bile sayılabilir. Ama kesinlikle çok samimi.

23 Haziran 2011 Perşembe

Suriye’ye Fransız kalmak

Dünyanın neresinde demokratik talepler üzerinden bir ayaklanma yaşansa, gözler bir şekilde Suriye’ye çevrilir. Romanya’da Çavuşesku’nun devrilmesinin ardından Şam’daki duvarlara ‘Esadescu’ yazıldığı söylenir. O duvara bunu yazanların kafasında neler vardı bilinmez. Ama sıra bir gün Esad’a da gelecek diye düşündükleri aşikar.
Suriye’de yakın tarihe kadar hak ve özgürlük talebiyle gerçekleşen her ayaklanma ya da hareketlilik, ‘demir yumruk’la bastırıldı.
Peki bu durum Suriye’yi hep bir istisna mı kılacak? Şam’ın egemenleri, hep bir takım manevralarla işin içinden sıyrılacak mı?
***
Suriye’de olaylar başladığı andan itibaren bir noktaya hep dikkat çektim. Türkiye’de Şam’daki azınlık rejiminin devamını isteyen, hatta onun yıkılmamasını, kendisi açısından adeta varlık nedeni olarak gören bir kesim var.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Kürtçe ezan öyle mi?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır mitingindeki konuşmasını sert bulanlar, ‘din’ merkezli’ mesajlar vermesini de eleştirmişti. O zaman da ifade etmiştim, şimdi bir kez daha kuvvetle vurgulamak gerekiyor. Ortada dönüp duran büyük bir tezgah var. Bu tezgah, özellikle din başta olmak üzere bu coğrafyadaki birleştirici değerleri yok saymak üzerine kurulu. Erdoğan, tam da bu nedenle Diyarbakır’da, Adıyaman’da ve daha pek çok yerde bu vurguları yaptı.
Peki nerede bu tezgah diye uzun boylu araştırmaya gerek yok. BDP eliyle Kürtçe ezan okutulması, bu kirli oyunun apaçık örneği. Nedense duble yollar üzerinden akıllara ziyan fikirler üretenlerin, bu meselede ağzını bıçak açmıyor!
Başbakan’ın kullandığı dil ortak değerlere atıfta bulunduğu için, birilerini fena halde rahatsız etti. Pazartesi günü Devlet Bahçeli’nin ‘anadil anayasaya yazılsa karnınız mı doyacak’ söyleminden rahatsızlık duyanlar elbette haklılar. Peki bunun karşısında geçtiğimiz yüzyılın türedi ideolojilerine sığınmak ve bir ‘Kürt ulusu yaratma’nın peşine düşmek de neyin nesi?
Güler misin ağlar mısın!
Bu topraklarda böylesi garabetlere yabancı değiliz kuşkusuz. Herhangi bir toplumsal projenin, ‘din’den bağımsız hayata geçemeyeceğini bilenler, en azından onun içini boşaltmayı yahut ‘millileştirme’yi, bir asır önce de denemişlerdi. Türkçe ibadet, Türkçe Kur’an, ezan gibi denemeler, malum baskı döneminde dayatılsa da, millet nezdinde karşılık bulmamıştı.
Unutanlar için önemli not: Demokrat Parti ve Merhum Adnan Menderes, Türkçe ezanı yasaklayıp Arapça okunsun demedi. Sadece Arapça okunmasının önündeki yasağı kaldırdı, hepsi bu kadar. Sonrası malum.
Defalarca bu köşede Kürt kardeşlerimizle ve onları anlamak istemeyenlerle dertleştik. Birbirimizi anlamaktan, gönül gözüyle görmekten başka çıkar yolumuz yok dedik.
Şu satırları daha 12 Mayıs’ta yazmıştım:
‘Dün bu coğrafyada kardeşçe yaşadığınız bir toplulukla, bugün yol ayrımına gelmişseniz; ya dünü yanlış anlıyorsunuz ya da bugün ne yaptığınızı bilmiyorsunuz.
Kürtlerle sorun mu yaşıyorsun, sen çözeceksin, elini sen uzatacaksın. Barışın adresi sen olacaksın. Nice zamandır kapattığın gönül gözünü açacak, çocuklarına öyle bakacaksın. Derdini dudak bükerek değil, can kulağıyla dinleyeceksin. ‘Yüzyıl önce ben bu yanlışları yaptım, bataklığa saplandım, gel sen yapma’ diyeceksin. Yüzyıllık yalnızlığını onunla paylaşacaksın. Kardeşlik hukukunu yeniden inşa etmek için elini bir değil, bin defa uzatacaksın.
Uzat elini, aynı gönlü paylaşmanın, aynı dili paylaşmaktan çok daha öte olduğunu anlat.’
Kürt ulusu!
İskilipli Atıf Hoca’nın, Şeyh Said’in, Seyid Rıza’nın uğradığı zulme gözyaşı dökenler, devlet aklından İslam’ın ve Müslümanların uzaklaştırılmasından ızdırap duyanlar, aynı kıblenin, aynı dünyanın, ayrı dergahların çocukları şimdi Kürtçe ezan okutuyorlar. Ne hazin bir manzara.
Önce Cuma namazları, ardından Kürtçe ezan. Az mesafe değil doğrusu! Geriye fazla bir şey kalmıyor zaten. Değer adına, geçmişe ait ne varsa yok sayıp bir Kürt ulusu yaratmak adına birbiri ardına dev adımlar! Biraz taklit koksa da yüzyıl öncesinden, zararı yok, ne kadar övünsek azdır!
Ama bu kirli tezgahın peşinde koşanların ihmal ettiği bir hakikat var. Dün Türkçe ezan üzerinden yapılan hesaplar nasıl alt üst olduysa, bugün aynısını Kürtçe ezan konusunda yapacak bir sağduyu hala var.
İşte onu aşmaya kimsenin gücü yetmez.

13 Mart 2011 Pazar

Türkiye’nin Kaç Tercihi Var?

Dünya ekonomisinin devleri arasına giren, G-20 zirvesinde kendisine kalıcı bir yer edinen, İslam Konferansı Örgütü’nün en etkin üyesi olan, BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliğine seçilen, etrafındaki binbir çatışmaya ve ayaklanmaya rağmen ‘model’ olma özelliği tartışılan bir ülkenin gündeminde neler olmalı?
Mesela şunlar mı?
Ne idüğü belirsiz bir kadının iddiaları üzerinden birbirini avlamaya çalışan halef-selef siyasetçiler ve bu girdabın içinde savrulup duran ana muhalefet partisi. Soğuk Savaş döneminin zihin dünyasını ayakta tutmak için çırpınan muhtelif siyasi partiler ve kurumlar. Bunların etrafında dönüp duran bir kamuoyu.
Yoksa bunlar mı?
Türkiye’nin yeni rolünü doğru değerlendirmek ve daha etkin hale getirmenin yollarını aramak. İnsan gücünü bu yeni duruma göre tekrar şekillendirmek. Kendi kamuoyunuzu, ülkenizin yeni rolüne hazırlamak. Kronik sorunlarınızı, bir büyük devlete yakışır biçimde çözüm sürecine sokmak. Gündelik tartışmaların bu sürecin önünü tıkamasına engel olmak.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin bu ayak bağlarından kurtulması zaman alacak.
***
Kim ne kadar ilgilenir bilemiyorum. Daha düne kadar dünyanın pekçok ülkesinde ‘sivil toplum’dan bahsetmek, kıyıda köşede birkaç küçük örgütlenmeye karşılık geliyordu.
Bugün ‘sivil toplum’ örgütleri ve onların ortaya çıkardığı hareketlilik, dünyanın en önemli ‘değişim’ dinamiği.
Arkasında şu güç var, onu Soros finanse ediyor, ötekini bilmem kim hareket ettiriyor diye istediğiniz kadar tartışabilirsiniz. İsteyen dünkü Yugoslavya’ya bakar. Dileyen bugünkü Mısır’a. Sivil toplum örgütleri üzerinden ayaklanmalar başlatılıyor, ülkeler parçalanıyor ve yeni bir dünya oluşuyor.
Oysa şöyle de bakabilirsiniz. Sivil toplum dinamikleri üzerinden dünyanın büyük güçleri operasyonlar yapıyor. Acaba aynı dinamikleri kendi doğal sınırlarımızda biz nasıl harekete geçirebiliriz.
***
Bölge gücü olmak, küresel aktör olarak anılmak sıradan bir durum değildir. Önce bunu doğru anlayalım.
Dünyadaki herhangi bir gücün, dün başka bir aracı, bugün sözgelimi sivil toplum dinamiklerini harekete geçirmesini, eli kolu bağlı izlemek ya da eleştirmek marifet sayılamaz.
Asıl marifet, Türkiye’nin bu alandaki kendi dinamiklerinin önünü açmak ve etki alanını genişletmektir.
Yakın bir tarihe kadar, Ankara’nın gündeminde kendi etrafında olup bitene dönük bir bakış açısı ya da ilgiden söz etmek neredeyse imkansızdı. Sadece politik algıları değil, neredeyse tüm diplomasi, güvenlik ve istihbarat kurgusu, yerel düzeyde şekillenen, dünyayı içeriden dışarı değil, dışarıdan içeri okuyan bir tercih. Yakın geçmişin özeti kabaca böyleydi.
***
Şimdi, bu okuma biçimini tersine çeviren, dolayısıyla kendisine sorun dayatılmasını çaresizce bekleyen pasif duruşun yerini, çözümlerin parçası olan aktif bir tutum alıyor.
Bu duruşu, zengin ve tarihsel derinlikten beslenen araçlarla donatmak zorundayız. Batı’daki ‘sivil toplum’ serüveniyle bizimkisi arasındaki farkları da dikkate alarak, bu alandaki boşluğu doldurabilecek dinamikleri desteklemek, yönlendirmek ve onları doğal sınırlarımızda etkin hale getirmek zorundayız.
Hala toplumun değerleriyle ve bu değerleri temsil eden yapılarla kavga etmeyi marifet sayanlar, ne olup bittiğini bir de bu cepheden görmek zorunda.

2 Mart 2011 Çarşamba

Erbakan’ı Doğru Anlamak

Hiç kuşku yok, siyasi hayatımızda haksızlığa uğrayanların bir listesini yapsak, Necmettin Erbakan ilk sıralarda yer alır. Mesele sadece kurduğu siyasi partilerin kapatılmasından ibaret değil elbette. Düşünceleri, siyasi tezleri, misyonu ve hayalleri, hep kaba bir eleştirinin, hatta karikatürize yaklaşımların muhatabı oldu.
Vefatından geriye doğru baktığımızda şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Ülkemizde Erbakan’ı eleştirmek adına yapılanlar, basit düşmanlıkların, sıradan rekabetlerin ve öfkelerin ötesine geçmiş değil. Daha önce ‘Erbakan düşmanlığı eleştiri sayılabilir mi’ başlığı altında yazdıklarımı bu vesileyle bir kez daha özetlemek istiyorum.
***
Bir kere şu gerçeğin altını tekrar çizelim. Erbakan kadar siyasi hayatımızda derin izler bırakan en fazla bir ya da iki aktörden söz etmek mümkün olabilir.
Bugün ne yazık ki onun siyasi hayatımıza katkılarını ele alan kapsamlı çalışmalar yok. Batı’dan örnek vermekten hiç hazzetmem. Ama Batıdaki herhangi bir ülkede, siyasi hayatı bu kadar kuvvetle etkilemiş bir isim üzerinde, çoktan onlarca biyografi, anı ya da analiz yayınlanmış olurdu.
Bizdeki Necmettin Erbakan ve Milli Görüş eleştirilerini birkaç başlık altında toplamak mümkün. Bunlardan birincisi ve ciddiye alınması mümkün olmayanı, meseleyi ‘din karşıtlığı’ndan beslenen bir algıyla ele alanların söyledikleri. Cumhuriyet tarihinin bildik pozitivist ve ‘laikçi’ kalıplarını taşıyan bu modelin, Milli Görüş ya da Erbakan’la ilgili söylediklerinin, ne derinliği, ne de doğru dürüst bir öngörüsü oldu bugüne kadar.
***
Ciddiye alınamayacak bir diğer bakış açısı ise, Erbakan’la hayatları boyunca yıldızları barışmayan bazı dini grup ve cemaatlerin eleştirileri. Bunların rekabet, kişisel çekişme ve öfkeden arınmış bir üslupla Milli Görüş üzerinde düşüncelerini ifade etmesi bugüne kadar mümkün olmadı. Zira hepsinin kendi bulundukları alanda bir şekilde Erbakan’la rekabetleri söz konusuydu. Genel anlamda Risale-i Nur gruplarının, özellikle Yeni Asya ve Gülen hareketinin bu meseleyle ilgili değerlendirmeleri üç aşağı beş yukarı bu yönde oldu. İstisnaları çok az ne yazık ki.
Benzeri bir yaklaşıma Milli Mücadeleciler diye adlandırdığımız ekibin mensuplarında da rastlamak mümkün. Belki bu ekip ya da grupların yeni kuşaklarında daha soğukkanlı eleştiriler okuma şansımız olabilir. Ama eski kuşakların hayli sıkı birer ‘Erbakan düşmanı’ olduğunu söylemek abartılı olmaz.
***
Önceki gün Erbakan’ın cenaze merasimi, muazzam bir kalabalığın ve geniş kesimlerin katılımıyla gerçekleşti. Kuşkusuz Genelkurmay tarafından yapılan açıklamadan tutun da, Birinci Ordu Komutanı’nın bizzat cenazeye katılımına kadar pek çok işaret, Türkiye’deki bazı alışkanlıkların ve duruşların değiştiğine işaret sayılabilir.
Ancak asıl önemli olan, tarihe damgasını vuran isimler, akımlar ya da tezlerle ilgili doğru dürüst çalışmaların yapılabilmesi. Bunun için yukarıda saydığım ve daha pek çok örneğini bildiğimiz bazı alışkanlıkların ve önyargıların aşılabilmesi gerekiyor.
Meseleyi hala karikatürize yaklaşımlarla ele alanlara söylenecek söz yok. Ancak, önceki gün milyonu aşan bir kalabalığın Erbakan’ı ahirete uğurlaması, hiç olmazsa onun görüşleri, siyasi hayatı ve misyonunu doğru anlamamıza vesile olmalı. Belki çok geç kaldık, belki kimilerinin bazı önyargılarını kırması kolay değil.
Ama her şeye rağmen o muhteşem kalabalık, eli kalem tutan herkese böyle bir sorumluluk yüklüyor.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Peki, ya İsrail?

Hüsnü Mübarek devrildi. Mısır’da yıllardır kendisini ayakta tutan iç ve dış dengelerin direnişine rağmen, Tahrir Meydanı’nda hayat bulan dinamikler, onu tarihe yollamayı başardı.
Kuşkusuz Mısır’ı zor bir geçiş dönemi bekliyor. Meydanları dolduran milyonların tek bir ortak hedefi vardı; Mübarek’i yollamak. Şimdi bu ortak hedefi gerçekleştiren kalabalıkların, kendilerini temsil edecek yeni siyasi iktidarı nasıl ve hangi zeminlerde inşa edeceğini takip edeceğiz.
Üstelik, her ne kadar tuhaf görünse de geçiş döneminin aktörleri arasında orduyu ilk sıralara yazmak gerekiyor. Umarız ki bu süreç, ‘Arap dünyasında her değişimin bir albayı vardır’ sözünü haklı çıkaracak sonuçlar üretmez.
***
Hazır söz ‘değişim’ ve ‘asker’ ilişkisine gelmişken, bir parantez açalım. Geçtiğimiz Cuma günü Balyoz Davası’ndaki yeni tutuklama kararlarının ardından ortaya çıkan tablo, bu noktada bir hayli mesafe aldığını düşündüğümüz Türkiye’de bile işlerin ne kadar sıkıntılı olduğunu gösterdi.
Nerede kaldı Mısır’da ordunun bir anda devre dışına itilmesi.
***
Gelelim Mısır’da ortaya çıkan depremin ardından korkuyla bekleşen bazı aktörlere.
Hiç sözü eğip bükmeye gerek yok. Mısır, bu coğrafyada İsrail’in en sağlam müttefiklerinin başında geliyordu. Nitekim Gazze’de yaşanan insanlık dramında Kahire yönetiminin nasıl bir duruş sergilediği hafızalarda çok taze.
İsrail, Mısır’da son üç haftadır yaşananları büyük bir tedirginlikle izliyor.
Nasıl izlemesin ki. Kuruluşundan itibaren kendisini bu bölgede Batı’nın bir uzantısı, hatta ‘ileri karakolu’ gibi gören bu ülke, bölgede yaşanan her sorunun bir parçası olmaktan hiç sakınmadı. Temkin, sağduyu ve müzakere gibi kavramları asla dikkate almadı. Bölgede yaşayan diğer halkları, ülkeleri adeta yok saydı. Bir şekilde bu duruşuna ABD başta olmak üzere Batı’yı da ortak etti.
***
Şimdi İsrail, cevabından kaçamayacağı bir soruyla karşı karşıya.
Bu değişim rüzgarında ve ortaya çıkan yeni bölgesel dengelerde İsrail ne yapacak?
Mısır’da olaylar başladığı andan itibaren İsrail yönetimi ‘bölgesel istikrar’ın korunmasını öne sürerek müttfefiklerinden Mübarek yönetimini ayakta tutmasını istedi. Netenyahu yönetimi, olup bitenin kendilerini yalnızlaştırdığının ne kadar farkında bilemiyoruz. Ama İsrail’de süreci daha doğru okuyan dinamikler harekete geçmezse, daha açık bir ifadeyle bu ülke barışı sabote ettiği alanlarda adım atmazsa, çok daha fazla köşeye sıkışması kaçınılmaz.
Nitekim İsrail’de yayınlanan Haaretz Gazetesi, daha Mısır’daki olaylar yeni başlamışken Netanyahu yönetimine şu uyarıyı yapıyordu:
‘Yeni bir bölgesel düzene hazırlanmaya başlama vakti geldi. Eski, çökmekte olan düzene tutunacağına, Netanyahu İsrail’i daha hoş karşılanan ve arzulanabilir bir komşu haline getirmek için hem Filistinlilerle, hem Suriye’yle barış uzlaşmaları yapmanın yollarını aramalıdır.’  (1 Şubat 2011)
***
Olup bitenin Mısır’la sınırlı kalmayacağı, Filistin’den Suriye’ye ve en az İsrail kadar panik halinde olan Suudi Arabistan’a kadar sonuçlar üreteceği ortada.
Bu arada, ‘Türkiye’nin tezler iflas etmiştir, duvara toslamıştır’ gibi iddialarla, bu süreçten kendisine iç politika malzemesi devşirmeye çalışanlara küçük bir uyarıda bulunalım.
Bu yeni bir dönem ve tasfiye edilen ‘tiran’lar sadece devlet başkanlarıyla sınırlı kalmayacak. Bölgenin ve dünyanan geleceğini, dinamiklerini doğru okuyamayan herkes bu rüzgardan nasibini alacak.  Adınızın muhalefet olması bu gerçeği değiştirmiyor.