Adem Yavuz ARSLAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adem Yavuz ARSLAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bu şartlarda AK Parti 2053 planı da hazırlar

Ak Parti'nin 12 Haziran seçimlerinde elde ettiği ezici zafer sonrası Ankara karıştı.
MHP'de fırtına öncesi sessizlik var. CHP'de kılıçlar çekildi; Baykal konuşmaya başladı. Önder Sav ve ekibine yakın isimler de yüksek sesle tepkilerini dile getiriyorlar.
Hepsi Kılıçdaroğlu'nun oy artırmasına rağmen başarısız olduğunu iddia ediyorlar.
Hatta Baykal rakamlar da vererek tezini destekliyor. Kendisinin partiyi yüzde 28'lerde bıraktığını iddia edip 'ortada başarı filan yok' diyor. Bir yandan da delege kartını elinde tutan Sav ve ekibinin de kurultay için uygun zamanı kolladığını not edelim.
Ama şunu da ifade etmek şart.
Fiilen üç parça olan CHP'de herkes birbirini kollayacak. Bu yüzden ne olacaksa akşamdan sabaha olmaz. Yani uzunca bir süre gözümüz CHP Genel Merkezi'nde olacak.
Kemal Kılıçdaroğlu hem seçim akşamı verdiği mesajlarda hem de sonrasında yaptığı açıklamalarda 'başarılı olduğunu ve kalacağını' gerekçeleriyle anlattı. Yani parti içi muhalefete rağmen pes etmeyecek görünüyor.
Bir yandan kendi koltuğunu korumaya çalışan Kılıçdaroğlu ve kurmayları bir yandan da neden iktidar olamadıklarını anlamaya çalışıyorlar.
Aslında CHP yönetiminin bu konuya fazla kafa yormasına gerek yok. Önlerinde başarılı bir örnek var. Sadece AK Parti'nin çalışma sistemini inceleseler yeter. Çünkü AK Parti'nin yüzde 50 oy almak için uyguladığı stratejilerin tam tersini yaptı CHP yönetimi.
Öncelikle parti, iç huzuru bir türlü yakalayamadı. Baykal'a yönelik kaset komplosu çözülmedi. Aslında kimse de çözmek istemedi. Çünkü istenen oldu ve yönetim değişti. Önder Sav darbesi sonrası parti iyice karıştı. Meclis grubu, parti yönetimi ve tepe kadro başka tellerden çaldı. Kılıçdaroğlu çok çalıştı ama hep yalnız çalıştı. Siyasetin bir kadro işi olduğunu kavrayamadı CHP yönetimi.
Üstelik vekil listeleri hazırlanırken teşkilatlara, gençlik ve kadın kollarına yer vermediler. Dolayısıyla çalışmayan bir teşkilatla seçim de kazanılamadı. MYK ve parti yönetimi listelere garanti yerlerden konunca hem onlar çalışmadı hem de teşkilat küstü. CHP'nin büyükşehirler hariç Türkiye'nin birçok bölgesindeki örgütlenmesi, tabela partisi şeklinde kaldı. Yıllar boyu Doğu ve Güneydoğu'ya hiç gitmedi.
AK Parti Ar-Ge'ye ne kadar önem verirse CHP o kadar tersini yaptı. Strateji belirlenemedi. Toplantılarda ortak akıl çıkmadı. Alelacele ve ayakları yere sağlam basmayan projeler yaptı.
Kampanyası da negatifti. Adeta 80'li yılların Küçük Emrah filmleri tadında reklam filmleri yaptılar. Oysa Türkiye çok değişti. Halkın refah seviyesi yükseldi. Artık acıklı hikâyeler değil umut ve gelecek vadeden pozitif sloganlar iş yapıyor. Yani kimse bir başkasına 'neden havuzlu villada oturuyorsun' demiyor herkes 'ben de havuzlu villada oturmak istiyorum' düşüncesinde.
Kılıçdaroğlu takdir edilecek bir performansta çalıştı. Ama yalnız çalıştı. Organizasyon yok denecek kadar kötüydü. Oysa AK Parti'de her şey tıkır tıkır işledi. Disiplin neredeyse kışlalardaki kadar katıydı. Başbakan yardımcısı bile her sabah aday olduğu ildeki seçim koordinasyon kuruluna gidip içtimaya katıldı. Gece yarılarına kadar çalıştılar. Kampanyaları izlerken biz yorulduk onlar sanki ilk kez siyasete atılıyormuş heyecanındaydı.
Başbakan Erdoğan ne kadar iyi bir hatipse Kılıçdaroğlu tam tersiydi. Erdoğan güven veren, içi dışı bir imajı çizerken CHP lideri altı boş vaatler ve zikzaklarla kafalarda soru işaretleri bıraktı. Başbakan Hakkâri'de ne söylerse Edirne'de onu söyledi. Kılıçdaroğlu her gittiği yerde farklı şeyler anlattı. Sloganlarla konuştu. Erdoğan halka dokundu, güven verdi. Kılıçdaroğlu 'acaba' dedirtti. Erdoğan demokrasiden yana oldukça Kılıçdaroğlu Ergenekon'u, çeteleri sahiplendi.
Örnekleri uzatmak mümkün. Sayfalar boyunca neden de sayabiliriz.
Ama şurası kesin. Mevcut şartlarda AK Parti ile CHP her ay seçime girse sonuç değişmez. Çünkü iki parti arasında dağlar kadar fark var. CHP bahane üretmek yerine oturup AK Parti modelini bile analiz etse bir sonraki seçimde daha fazla oy alacaktır. Fakat onun yerine koltuk kavgasına tutuşmayı tercih ettiler. Hal böyle olunca 2023 planı hazırlayan AK Parti 2053 planı da hazırlar.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Anlaşma tamam yeni kaset yok!

MHP'de üst düzey on ismin istifasıyla sonuçlanan kaset fırtınası dün yeni bir boyut kazandı.

Twitter üzerinden bir röportaj yayınlayan 'farklı ülkücüler' kim olduklarını ve amaçlarını anlattı. Kendi ifadelerine göre kasetleri çekmekten ve yayınlamaktan mutlu değiller. Hatta biraz da mecbur kalmışlar, iddialarına göre her türlü yöntemle Bahçeli ve ekibini uyarmışlar ama ciddiye alınmamışlar.

Yani görüntülerin yayınlanması son çare olarak uygulamaya konmuş.

Twitter üzerinden yayınlanan röportajın satır araları aslında kim oldukları hakkında ipuçları veriyor. Çünkü ancak MHP Genel Merkezi'nde ve ancak yönetim katında olan birilerinin sahip olabileceği ayrıntılara sahipler.

Zaten kendilerini de 'her yerde' tanımlıyorlar. Bu açıdan bakarsak 'farklı ülkücüler'e bir ya da birkaç kişiden ziyade 'bir fikri temsil eden kişiler bütünü' demek daha doğru olacaktır.

Bu aşamada kritik nokta ise şurası: 'Farklı ülkücüler' birileri aracılığı ile mesaj ilettiğine göre en azından Bahçeli kimlerle karşı karşıya olduğunu biliyor. Yani fail olarak uzaklara işaret etmesinin hedef saptırmaktan başka bir anlamı yok. Ayrıca MHP'ye yönelik şantajın çözümü konusunda kilit rolün Bahçeli'de olduğu da bu röportajla kesinleşmiş oldu.

Yaptıkları ile bugüne kadar blöf yapmadıklarını gösteren 'farklı ülkücüler' aynı zamanda ellerindeki 'bomba'dan da ipucu veriyorlar. Kendi ifadelerine göre mevcut materyalleri yayınlamaları halinde MHP'nin barajın altını değil dibini göreceğini iddia ediyorlar.

Yani ellerindeki her ne ise MHP'de köklü bir değişimi beraberinde getirecek kadar güçlü.

Şimdi gelelim işin bam teline. Yayınladıkları kasetlerle ortalığı kasıp kavuran 'farklı ülkücüler' kendi kendileriyle neden röportaj yapıp Twitter üzerinden yayınladılar?

Bu sorunun cevabı aslında bu köşede geçtiğimiz pazartesi 'Hırsız evin içinde ise' başlıklı yazıda vardı.

Ankara kulislerine göre Bahçeli yönetimi, önceleri kendilerine yollanan mesajları ciddiye almadı. Hatta ilk görüntü yayınlanınca bile 'tekil bir hadise' olarak değerlendirilmişti.

Ancak 6 ismin istifasıyla sonuçlanan ikinci dalgadan sonra işin rengi değişti. Geçtiğimiz pazartesi aktarmıştım. Ankara kulislerine göre Bahçeli ve ekibi daha doğrusu geride kalan ekibi 'uzlaşma arayışında'ydı. Hatta bunun için resmi sıfatı bulunan kişiler bile aracı kılındı.

O yazıda, "MHP yönetimi 'farklı ülkücüler' ile bir formül üzerinde uzlaşıp partideki değişimi seçimden sonra kademeli olarak hayata geçirmenin arayışında. Teklifler 'farklı ülkücüleri' keser mi bilinmez ama bu konuda yoğun çaba sarf edildiği kesin. Hatta bazı rivayetlere göre de uzlaşma yakın" demiştim.

Dün itibarıyla yayınlanan röportaj, uzlaşmanın sağlandığını gösteriyor. Yani seçime kadar yeni kaset ve görüntü yayınlanmayacak. 13 Haziran sonrasında ise MHP'de yeni bir şekillenme süreci başlayacak.

Ankara kulislerinden bahsetmişken son günlerde yaşanan ilginç bir hareketlenmeyi de not etmekte fayda var.

Şu ana kadar yayınlanan tüm anketlere göre AK Parti tek başına iktidar olacak kadar oy alıyor. CHP oylarında nispi bir artış var; MHP yerinde sayıyor. Fakat hem iki muhalefet partisinde hem de perde gerisinde etkili olan bazı çevrelerde 'koalisyon hesapları' yapılıyor. Ciddi siyaset mühendislikleri yapıldığını söylemek mümkün.

Her formülün ortak paydası da 'AK Parti'siz bir hükümet.'

BDP'nin CHP'ye destek çıkması, Batı'da CHP'nin MHP'ye omuz vermesi ve bir bütün olarak AK Parti karşıtlığında toplanılması tesadüf gibi durmuyor.

Yani son düzlüğe girerken sürpriz gelişmeler yaşanabilir.

22 Mayıs 2011 Pazar

Hırsız evin içindeyse...

Emniyet İstihbarat Dairesi'nin eski başkanlarından Sabri Uzun'un Şemdinli olayları ile ilgili söylediği 'Hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz' ifadesi literatüre geçmişti.
Daha sonra muhtelif olaylar için bu tanım yapıldı ama son günlerde yaşanan kaset skandallarını en iyi özetleyen ifade bu olsa gerek.
Hatırlatalım, Deniz Baykal bir kaset darbesi ile devrildi. Baykal'a öyle bir darbe vuruldu ki kurt siyasetçi kıpırdayamadı bile. Aday değilim diyen Kemal Kılıçdaroğlu önce Baykal'ın koltuğuna oturdu ardından da efsane isim Önder Sav ve ekibini tasfiye etti.
O zaman da en çok kaset komplosunun kim tarafından yapıldığı çok tartışıldı. Hükümetten 'Okyanus Ötesi'ne birçok kesim suçlandı. Fakat aradan geçen sürede gerçek failler bulunmasa da 'hırsızın evin içinde olduğu' az çok belli oldu.
Şimdi aynı şey MHP'de yaşanıyor.
Ülkücü camia tarihinin en büyük travmalarından birini yaşıyor. Yöneticilerinin kaset rezaletleri yüzünden ülkücüler sokakta başı dik gezemez oldu. 10 yönetici istifa etmek zorunda kaldı. Geride kaç kişinin kaseti var bilinmiyor.
Failler yine belli değil.
Olağan şüpheliler var ama Ankara kulislerine göre her zaman olduğu gibi 'olağan şüpheliler' yine konuya Fransız. MHP kasetleri için adres öyle uzaklarda filan değil. Hatta fazlasıyla yakın. Duyumlara göre de arşivleri hayli geniş. Bahçeli'nin hamlelerine göre tavır alacaklar.
Bu arada etkili ve bol yıldızlı aracıların 'arayı bulmaya çalıştığı'nı da not etmek lazım.
MHP'nin kalan yöneticileri 'farklı ülkücüler'le bir formül üzerinde uzlaşıp partideki değişimi seçimden sonra kademeli olarak hayata geçirmenin arayışında. Teklifler 'farklı ülkücüler'i keser mi bilinmez ama bu konuda yoğun çaba sarf edildiği kesin. Hatta bazı rivayetlere göre de uzlaşma yakın.
Bu arada yaşanan skandal yüzünden oyları eriyen MHP'yi baraj üzerinde tutmak için başka mühendislik hesaplarının yapıldığını da kayda geçelim. Çünkü 'mağdur edildik edebiyatı'nın tabanda ve geniş kitlelerde bir karşılığı yok.
Seçmen yaşananları rezillik olarak görüyor.
Memleket çılgına döndü
Günlerdir seçimin nabzını tutmak için yollardayım. Başbakan Erdoğan'la, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile seyahatlere çıktım. Dışişleri Bakanı'nın kampanyasını izledim. Samsun'dan Mersin'e farklı şehirlerin havasını kokladım.
Seçim sonuçları, partilerin durumları, vekil sayıları bir yana gördüğüm ilginç bir tablo var. Başbakan'ın İstanbul'a yönelik açıkladığı 'çılgın proje'sinden sonra memlekette bir çılgınlık hali oluşmuş.
İşin esprisi bir yana Başbakan Erdoğan İstanbul için 'Kanal İstanbul' gibi iddialı bir proje açıkladığı için her şehre ayrı bir 'çılgın proje beklentisi' oluşmuş. Öyle ki bakanlar, vekil adayları seçim bölgelerinde dolaşırken vatandaştan 'senin çılgın projen ne' türü sorulara muhatap oluyorlar.
Başbakan Erdoğan çıtayı yükseğe koyduğu için seçmen de siyasetçilerden kendini heyecanlandıracak projeler duymak istiyor.
Gerçi Başbakan Erdoğan'ın 'Kanal İstanbul' projesine neden çılgın dendi bilmiyorum. Çünkü son derece mantıklı ve daha proje aşamasında iken bile 'on bin peşin kanal senin' diyecek yatırımcılar var.
Yani ortada çılgın değil makul bir hedef var.
Kaldı ki yakın zamanda hayata geçmese bile bu tip şeyleri konuşmak bile memleketin ufkunu açıyor. Her aday, her belediye başkanı hatta her müteşebbis kafasının köşesinde 'çılgın bir projeyi' evirip çeviriyor. Her şehirde farklı ve orijinal örnekler var. Deyim yerindeyse ülkenin her yerinde özgüven patlaması yaşanıyor.
Ne kadarı gerçekleşir o ayrı bir tartışma. Ama 'Kanal İstanbul'dan sonra memlekette bir çılgın proje yarışı başladı. Artık seçmen 'mazot 1.5 lira, elektrik borcunu sileceğim' gibi 'harbiden uçuk' projeler yerine gerçek 'çılgın projeler' duymak istiyor.

6 Mayıs 2011 Cuma

Başbakan'a saldırının mesajı

Tahmin edildiği gibi Kastamonu saldırısının arkasından PKK çıktı.
Eylemi gerçekleştiren grupla Kandil arasındaki telsiz görüşmeleri GES Komutanlığı tarafından kaydedildi. Bu aşamada bir sürpriz yok. Kaldı ki PKK'nın Karadeniz açılımı çerçevesinde bölgeye timler gönderdiği istihbaratı alınmıştı.
Peki ama doğrudan Başbakan'a saldırının amacı ne?
Yaklaşık 30 yıllık terörle mücadele geçmişimize rağmen maalesef PKK çok az tanınıyor. O yüzden de zaman zaman yanlış, zaman zaman da cahilce yorumlar yapılıyor.
Öncelikle şunu not edelim ve altını çizelim; kendi teröristine sahip olamayana terör örgütü demezler. Yani sağda solda patlayan bombalar ya da eylemlerden sonra örgüte müzahir çevrelerden yükselen 'bağımsız gruplar yaptı' türü açıklamaların kalori değeri yok.
PKK en basit tabirle düz bir örgüt değil.
Yani ne yapıp ne yapmayacağını öngöremezsiniz. Duruma göre şekil alıyor. Bugüne kadar yaşadığımız örneklerden hareket edersek öne çıkan özellikler şunlar.
PKK bir eylemi gerçekleştirdiği zaman duruma bakar. Eğer itibar kazandıracak bir eylemse anında üstlenir ve onun propagandasını yapar.
Eğer kamuoyunda ve tabanında kendini sıkıntıya sokacak bir durum yaşanırsa 'içimizdeki bağımsız grupların işi' deyip tepkiyi 'kurumsal kimlikten' kim ya da ne olduğu belli olmayan meçhul kişilere yönlendirir.
Bununla birlikte eğer eylem hiç savunulamayacak türdense yani Taksim'deki canlı bomba, İstanbul Güngören, Diyarbakır dershane önü bombalaması ve Geçitli Köyü katliamı gibi, olayı 'içimizdeki derin uzantılar yaptı'ya getirip yine meçhule havale eder.
Fakat saydığım tüm örneklerle ilgili kriminal çalışmalar gösterdi ki tüm bu eylemler bizzat emir komuta içinde Kandil'in bilgisi dahilinde yapılıyor.
Zaten daha önce de dediğimiz gibi 'kendi teröristine sahip olamayana terör örgütü denmez.' O yüzden 'derin yapılar ya da bağımsız gruplar' efsanelerine itibar etmemek lazım. Doğrudur, PKK içinde derin uzantılar vardır, zaman zaman örgüte hükmedecek kadar etkili de olmuşlardır. Ama tecrübe edinilen şey şu ki örgüt içindeki derin yapılar inisiyatiflerini stratejik konularda yapıyor.
Yani sahada değiller.
Başbakan'a yönelik suikast girişimine gelince. Neden şimdi ve neden polis PKK'nın hedefine yerleşti?
Kastamonu saldırısının hedefi tartışmasız bir şekilde Başbakan'dı. Örgütün hedefi Başbakan'a mesaj vermekti ve onu da Kastamonu gibi 'ilgisiz' bir şehirde eylem koyarak yaptı.
Dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Son dönemde Öcalan'ın İmralı notlarının satır aralarında ilginç ifadeler var. Mesela kendisiyle yapılan görüşmelerin 'alt seviyede bürokratlar' tarafından yapıldığını, asker ve MİT ile temas kurabildiğini ama polisle başbakanın kendisini anlamadığını iddia etmişti.
Bu arada istihbarat birimlerine yansıyan 'görüşme notları' ile kamuoyuna açıklanan 'görüşme notları' arasında farklar var. Yani İmralı'da 'nabza göre şerbet verme' konusunda oldukça mahir.
İmralı bizzat Başbakan tarafından muhatap alınmak istiyor. Hatta şunu da söylemek mümkün, seçim öncesi hükümeti masaya çekme, kendi durumu üzerinden pazarlık yapma niyeti de var.
Ancak Başbakan önceki gün saldırı sonrasında 'biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık' şeklindeki açıklaması PKK'nın restine rest olarak görülebilir. Yani Başbakan'ın tehditlere ve saldırılara göre geri adım atmak gibi bir niyeti yok.
PKK'nın son dönemde polisi hedef almasının ardında da açılıma olan tepki ve KCK operasyonları var. Örgütte ve konuya gerçekten Fransız kalmış bazı yazarlarda polisin, özellikle de polis akademisinin süreci yanlış yönlendirdiği gibi bir algı var. Oysa KCK operasyonu da açılım da bir devlet politikası.
Kastamonu saldırısının şifrelerine dönersek.
PKK bu saldırı ile öncelikle kendi tabanına mesaj vermiş oldu. Seçim öncesi 'güçlüyüm, Türkiye'nin istediğim yerinde istediğim kişiye eylem koyarım' dedi.
Aynı zamanda toplumda güvensizlik duygusu oluşturup bunun da faturasını AK Parti'ye çıkartmak gibi bir eğilim var. Teröre karşı milliyetçi muhafazakâr tepkiyi artırarak sonuçta siyasi dengeleri AK Parti aleyhine bozmak da hedefler arasında. Yani Başbakan'ın konvoyu kadar seçim sandığı da açık hedefti.
Kaldı ki askeri operasyonlar sıklaşır, şehitler gelir, büyük şehirlerde bombalar patlarsa istenilen atmosfer doğal olarak oluşacaktır.
Dolaylı da olsa bu tip eylemlerle Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının güvenlik zafiyetine neden olduğunu iddia edenler de olacaktır.
Peki bunun karşısında hükümetin tavrı ne olacak? Ya da ne olmalı?
Açıkçası hükümet çevrelerinden 'mitingleri iptal edelim, azaltalım' tarzı bir 'sesli düşünce bile' çıkmadı. Aksine teröre prim vermeme konusunda ağız birliği var.
Zaten Başbakan'ın 'biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık' açıklaması bu politikanın yansıması. Kaldı ki Erdoğan'ı ve çizgisini bilenler 'zora karşı gelmesiyle yükseldiğini' bilirler.
Şu aşamada yapılacak olan şey belli. Bir yandan özgürlüklerin önünü açan düzenlemeleri yapıp çetelerle mücadele ederken bir yandan da teröriste prim vermemek gerekiyor.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Sanıklar YAŞ'ta ödüllendirilecek mi?

Önümüzdeki hafta sonu toplanacak Yüksek Askeri Şura'nın önemi büyük. Çünkü tutuklu subayların terfi durumu tartışmalı.
Bu konuda Ankara kulisleri hareketli. Genelkurmay cuma günü yaptığı bilgilendirme toplantısında adı iddianamede geçen isimlerin görevleri başında olacağını 'yazılı olarak' açıklamıştı.
Ayrıca Cumhuriyet'e konuşan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül "Davaları devam ettiği için bu kişilerin terfisi mümkün değil. Ama emekli de edilmeyecekler. O rütbe de son bekleme yılı olsa dahi emekli edilmeyecekler" dedi.
Kulislere göre bu fikir Karargah'ın görüşü. Açıklamayı da bizzat bakana yaptırarak bir bakıma YAŞ'ta asıl otorite olan Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a rezerv koymuş oldular. Bir yandan da kamuoyu oluşturuyorlar.
Eğer Gönül'ün dediği gibi olursa etkisi yıllar sürecek bir sıkıntı başlıyor. Çünkü sanıkları kurtarmak için yapılan bu hamle sistemi altüst edecek.
Normalde sanık olmasalar süresi dolduğu için emekli edilecek isimler bile bir yıl daha bekleyecekler. Bunun anlamı şu: Sanıklar ödüllendirilmiş olacak.
Sanıkların süresi uzatılınca sınırlı olan general kadrosuna yükselme durumu olan subaylar kadrosuzluktan dolayı yükselemeyecek. Kadro şişmesinden bir kısmı ya bu YAŞ'ta ya da bir sonrakinde emekli edilmek durumunda kalacak.