Aziz ÜSTEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz ÜSTEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2011 Cumartesi

PKK’nın imamı yoktur yarin imanı

10 Eylül 2011 Cumartesi

Cuma’yı beğenmedinizse olsun varsın; size başka seçenekler sunalım. Cumartesiye ne buyrulur?” diyen, PKK’nın kurduğu Anadolu Din Adamları Derneği’nin (ADA-DER) başkanı Übeydullah Özmen, Ramazan’ın daha ilk günü, Bodrum’da, eşinin dışında bir hatun kişiyle el ele-diz dize-biz bize- kime ne denecek bir biçimde havluyu ele vermiş! Paçayı diyemiyorum çünkü mayosunun paçası yok! Übeydullah Baba diye de bilinen, BDP’yle sarmaş dolaş olan ADA-DER başkanı, sivil direnişin en has örneklerini, eşini ve çocuklarını Ankara’da bırakıp bir başka hanımla kaldığı otelin havuzunda ya da deniz kıyısında kumların üstünde yaşamış.

BDP’nin İslamiyet’e karşı bir kuruluş olmadığını kanıtlamak, partiye dinine bağlı kişilerin oylarını devşirmek amacıyla kurulan dernek, PKK’nın omuz verdiği sivil direnişlere katılır sık sık. BDP’nin Kürt tabanı, ADA-DER’den söz ederken, “ha şu bizim imamlar derneği” der; Cuma yerine Cumartesiyi sunmasına pek bir anlam veremez, Kürtçe ezan, Kürtçe namaz, Kürtçe hutbe gibi “fetvaları” karşısındaysa şaşırıp kalmasına rağmen gıkını çıkaramaz, boynunu büküp susar, çünkü korku Kandil’i bekler!

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Kürtler senden hesap soracak Selahattin!


20 Ağustos 2011 Cumartesi

"Yaşananların faturası BDP’ye çıkarılıyor” diyor BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş. Bak Selahattin, tarih boyunca hesap hep omurgasızlara kesilmiştir! PKK’ya karşı dik duramamanın, Kürtlere yönelik, geçmişin yaralarını sarabilecek girişimleri elinin tersiyle itmenin hesabını vereceksin tabi. Devlete değil, Kürtlere vereceksin. Daha düne kadar “demokratik özerklik” toplantılarının özgürce yapılabildiği bir ortamdan bak, nereye geldik bugün! Konuşmadan önce biraz düşün! Hala Öcalan’ı adres olarak gösteriyor, “müzakereler sürsün” diyorsun. Kardeşim, Silvan ve Çukurca’daki hain baskınlar, Apo’nun müzakere masasında yeri olmadığının kanıtı değil de nedir? Sen de bundan böyle Apo’yla değil, örneğin, Çukurca’da saldırı emrini verdiği öne sürülen “Dr Bahoz Erdal” kod adlı, Suriye uyruklu Fehman Hüseyin’le görüş alışverişinde bulun. Belki Kürtleri bir yana bırakır El Muhaberat ve Başer Esad’ın iktidarını savunmaya başlar, Başbakanı, Dışişleri Bakanını eleştirirsin Suriye’deki katliamı durdur dedikleri için!

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Türkiye-Suriye savaşı için dua edenler

10 Ağustos 2011 Çarşamba
Türkiye-Suriye arasında savaş çıksın diye dua edenler var. Sadece Batı’da değil. Bakın son bir iki günde, bizim basında çıkan haberlere: “PKK’lılar Suriye’ye sığındı... Suriye PKK’ya kucak açtı... İran’la Suriye, Türkiye’yle istihbarat konusunda işbirliğini kesti... PKK’yla ilgili istihbarat İsrail’den gelmeye başladı!” Bu haberlerin doğruluğu yanlışlığı bir yana, zamanlaması ilginç, en hafifinden! Ahmet Davutoğlu’nun Suriye ziyaretinden hemen önce!

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Ne kriz... Ne darbe... Burası yeni Türkiye

31 Temmuz 2011 Pazar

Efendim bir yanda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, öte yanda zaten 30 Ağustos’ta emekliye ayrılmak zorunda olan üç komutan emekliliğini istemiş.

Deniz Kuvvetleri Komutanı’yla, Hava Kuvvetleri Komutanı bir ay sonra emekliye ayrılacaklardı, görev süreleri dolmuştu çünkü. Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu ise yaş haddinden 30 Ağustos’ta üniformasını çıkarmak zorundaydı. Sadece Orgeneral Işık Koşaner’in görevde daha iki yılı vardı. Ergenekon ve Balyoz Davaları nedeniyle tutuklu general ve amirallerin terfi etmelerini istemiş söylentiye göre, kendisine yasa gereği tutuklu olanların terfi edemeyeceği kibarca anlatılmış, yeni yasa çıkarılamayacağı da izah edilmiş, bunun üzerine de Koşaner emekli olmak istediğini söylemiş. Hepsi bu!

29 Temmuz 2011 Cuma

Abdullah’ı bırak Kesire Öcalan’a bak!

29 Temmuz 2011 Cuma

Derin devletle içli dışlı olduğu için Kesire Öcalan, Apo’yu terk etti”, demiş bir dönem Abdullah Öcalan’ın sağ kolu, sırdaşı olarak bilinen Avukat Hüseyin Yıldırım:

“Kesire konuşursa yer yerinden oynar. Apo’nun tüm bağlantıları, kimlerle ilişkisi varsa ortaya çıkar. Ve Apo’nun söyleyecek sözü kalmaz. Kesire’nin açıklamalarından sonra da Öcalan, Kürtlerin gözünde sıfıra iner!”

12 Temmuz 2011 Salı

Atatürk, Abdülhamid ve Erdoğan

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Mustafa Kemal ve Abdülhamid’den sonra en çok suikast girişimine hedef olan kişinin Tayyip Erdoğan” olduğunu vurguladı, önceki gece TRT Haber’de yayınlanan Büyük Takip Programı.

Doğal çünkü tarih atılımcı, yenilikçi ve yasadışı örgütlerle mücadele eden birçok önderin, her zaman karanlık güçlerin hedefinde olduğunu öğretir bize. Bu listeye rahmetli Bülent Ecevit’i ve Turgut Özal’ı da ekleyebiliriz.

Tayyip Erdoğan’a yönelik ilk ciddi suikast girişimi, oğlu Bilal Erdoğan’ın düğünü sırasında gerçekleştirilmek istenir. İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin de katıldığı düğünün seçilme nedeni, suikastın uluslararası alanda da ses getirmesini sağlamaktır. Ancak suikastçılar, istihbarat birimlerince eyleme geçemeden yakalanır.

Atabeyler Çetesi olarak ün salan, aralarında asker kökenli üyelerin de bulunduğu çapulcular, “ülke yönetiminin kötüye gittiği” gerekçesiyle Erdoğan’ı öldürmeye hazırlanırken ele geçirilir. Ankara Emniyet Müdürlüğü, çeteye yönelik operasyonlar sırasında başbakanın evinin krokisini, yüklü miktarda patlayıcı ve çok sayıda silah bulur.

1 Temmuz 2011 Cuma

Kemal abi, ya Apo milletvekili adayı olsaydı?

1 Temmuz 2011 Cuma
Apo milletvekili adayı olsa ve seçilseydi, ne yapacaktınız? Kılıçdaroğlu ayağa kalkıp “Milli irade tecelli etti” mi diyecekti!

YSK ve yargı, mazbatasını alıp yemin etmeye gitmesine engel olsaydı, “Bu bir hukuk rezaletidir!” diye nara mı atacaktınız?

“Meclise giren bağımsızlara bakın” diyor Sayın Seyfi Uzunkök: “Aldıkları bireysel oylar belli. Alın Apo’yu koyun bağımsızların arasına; iki milyon oy aldığını da varsayın. Buyurun size millet iradesi! “

CHP “Millet iradesi engelleniyor!” diyor. Peki Apo adaylığını koydu diyelim, aynı lafı edecek miydiniz? Hiç sanmam. Çünkü, “bizimkiler tutuklu; o hükümlü!” diyecektiniz. Peki o zaman bırakın Apo’yu, Karayılan insin aşağı Kandil’den. Tutuklansın, aday olsun, seçilsin, yasal konumu sizin adaylarınız gibi olsun Kemal Bey. O zaman gıkınızı çıkaramazsınız, çünkü Karayılan da bilmem kaç yüz bin oy alır, seçilir ve sizin deyimizle “millet iradesi tecelli eder!”

25 Haziran 2011 Cumartesi

Birand’a göre Öcalan ev hapsine çıkmalıymış!

Mehmet Ali Birand önceki gün yazdığı bir yazıda ülke içi barışın sağlanması, PKK’nın dağdan inmesi, BDP’nin mecliste yerini alması için Öcalan’ın ev hapsine çıkması gerektiğini belirtiyor. Neyse, ben Birand’ın yazısını iyi niyetli olarak kabul ediyorum. Ama Öcalan ev hapsine geçerse PKK’nın dağdan ineceğini düşünmesi saflıktır, en azından. Fransa’da yargılanan PKK’nın Avrupa sorumluları, Türkiye üzerinden geçerek dünyaya dağılan uyuşturucunun yüzde 80’ine yakın bir bölümünün,  PKK tarafından denetlendiğini açıkladı. Bu, PKK’nın Columbia’da kurulu en büyük uyuşturucu dağıtım örgütü Maddelin ve Meksika’daki Beltran-Leyva’dan sonra, dünyanın üçüncü dev uyuşturucu karteli olduğu gerçeğini kanıtlıyor. Uyuşturucu muhafızlığı yılda milyarlarca dolar demektir ki, PKK’nın böylesi bir geliri bırakıp, çiftçiliğe, esnaflığa geçiş yapacağını düşünebiliyor musunuz? Buna kargalar bile güler yahu!
Öte yandan, bağımsız milletvekili seçilen Aysel Tuğluk, Apo isterse meclise gireceklerini söylüyor açıkça. Yani BDP’lilerin ağzından çıkan demokrasi, özgürlük lafları salt Öcalan için. Gelin görün ki, Apo boykotu desteklediğini açıklıyor ve kargaşaya açıyor kapıyı, ardına kadar!
Bakınız, YSK ve mahkeme kararlarını eleştirebilir, yanlış gördüklerinizi dile getirebilirsiniz. Ama şantaja boyun eğmesini kimse isteyemez devletin!  PKK adlı korku filminin başoyuncusu Öcalan, figüranıysa BDP’dir. Apo ağanın amacı, Türkiye’nin güneydoğusunda belirli il ve ilçeleri kapsayan bir Kürdistan Özerk Bölgesi kurmak. Bunu yaparken Kürt kökenli vatandaşlar falan yok aklında. Eroin var, kokain var, esrar var, milyarlarca dolar ve euro var!
Diline hakim olacaksın!

23 Haziran 2011 Perşembe

Siyasi yasaklıyken Cumhurbaşkanı olanı da gördük biz

Hukuk “kara kaplı kitapta” yazılanları uygular mantığına başvurmadan önce. YSK, yani seçimlerin yasalara uygun bir biçimde yapılmasını sağlamakla yükümlü yargı organı, önce Hatip Dicle’nin adaylığına ses çıkarmadı. Ardından kara kaplıyı biraz daha karıştırıp, başka bir hükme sırtını dayayarak “seçilse de meclise giremez!” dedi. Ve tabi BDP’nin eline, karşısında, en azından duygusal bağlamda, karşı çıkılması zor bir malzeme verdi. BDP zaten böyle malzeme arıyor, yani canına minnet YSK’nın kararı! Amacı TBMM’de çözüm üretmek değil, Öcalan’ın İmralı’dan çıkmasını sağlamak için sür-git kavga çıkarmak, zorbalığa başvurup mağduru oynamak!
Ne var ki, bazı gerçekleri de yadsıyamayız. Geçmişte de kara kaplı kitabı havada sallayarak AK Parti kapatılmak istenmiş, ancak anayasa değiştirildikten sonra Tayyip Erdoğan bir ara seçimle Siirt’ten seçilerek meclise girebilmiş, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı da aynı kitabın sayfalarına gömülmek istenmişti. Burada da çelişki var mı? Var tabi! Şiir okumakla terör örgütü propagandası yapmak aynı şey değil. Gene de, şimdilik neyse diyip konuyu fazla uzatmayalım.

21 Haziran 2011 Salı

AK Parti seçmeni ruh hastası mı Kemal Bey?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin MYK toplantısında, seçim sonuçlarını, “Stockholm Sendromu”na bağlamış. Yani rehin alınanın, rehin alana duygusal bağımlılığı olarak sunmuş, her iki kişiden birinin AK Parti’ye oy vermesini. Ama tabi bu sendromun ne olduğunu, nerden kaynaklandığını bilmiyor. Bilse AK Parti seçmenine böylesine iltifat eder mi!
Stockholm Sendromu, Normmalmstorg Stockholm’deki bir bankada, soyguncuların 23 Ağustos 1978’den 28 Ağustos 1978’e kadar, banka çalışanlarını rehin almasından sonra, Kriminoloji Uzmanı ve Ruh Bilimci Nils Bejerot’un ortaya attığı, aslındaysa kökü çok eskilere dayanan, özellikle de bebeklik ya da ergenlik sırasında başlayıp yıllarca süren bir ruh hali! Söz konusu soygun sırasında Bejerot polisle birlikte çalışmış. Rehineler, soyguncuların kendilerine kötü davranmamalarını, bir lütuf olarak algılamış ve onlarla aralarında bir duygusal bağ oluşmuş. Bejerot da, “bu duygusal bağ, Stockholm Sendromu’dur!” diye uydurup çıkmış işin içinden!
Ruh sağlığı bilim dalında sayısız ödül almış Psikiatrist Frank Ochberg, insanların kendilerini kucaklayan, seven, her türlü kötülükten koruyanlara karşı besledikleri sevgi ve güvenin bir “Duygusal Bağ Sendromu” olduğunu söylemiş, banka soygunundan yıllar önce. Bu sendrom, kendini koruyacak, kollayacak, daha iyi koşullarda yaşamasını sağlayacak kişilere yönelmiş bir sevgi ifadesi! İnsan, ailesi dışında, kendisine daha iyi yaşam koşulları sağlayacağını varsaydığı bir yetişkinle sıcak bir bağ kuruyor. Bu kişi de, kurulan iletişim sonucu, olağandışı bir çaba göstererek, o insanın  güvenli bir yaşam sürmesini sağlıyor, ta bebeklikten başlayıp ergenlikten, yetişkinliğe değin uzanan süreçte. (Stockholm Syndrome - Psychiatric Diagnosis or Urban Myth - (Psikiyatrik Tanı mı - Şehir Efsanesi mi?) Hampstead Tıp Fakültesi - 22. Baskı Kasım 2010) Tabi Kemal Kılıçdaroğlu bunları bilmiyor. Bilse hiç Stockholm Sendromu lafını ağzına alır mıydı? Aklınca AK Parti’ye oy verenlere “ruh hastaları” damgası vurduğunu sanarken, konuyu araştırıp partiyle seçmenin arasındaki, karşılıklı güven bağını saptamamızı sağlıyor. (Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na teşekkürler)

Kartal Yavuz Selim Hastanesi
“Bugün (19 Haziran) STAR Gazetesi’ndeki ‘Hastane Değil Korku Filmi’ başlıklı yazınızı okudum. Çok şaşırdım. Gecenin bir vakti şiddetli bir böbrek ağrısıyla, çok eski binası olan İstanbul Kartal’daki Yavuz Sultan Selim Hastanesi’ne gittim. Girişteki görevli nüfus kağıdıma bakıp hemen Pembe Oda’ya yolladı beni. Orada, bir başka hastayla konuşan doktoru, iki dakika bekledim. Benden kan, idrar tahlili ve röntgen istedi. Tahliller hemen yapıldı, röntgen çekildi. Aynı doktora tekrar gittiğimde hemen bir uzman cerrah çağırdı. Beni birlikte muayene ettiler. ‘Önemli değil. Ağrı kesici yapalım’ dediler. Sonra da geçmiş olsun diyerek beni uğurladılar. Ve hepsi 45 dakika sürdü. Sözünü ettiğim, sıradan bir devlet hastanesi. Bu “9 Eylül Üniversitesi Acili”, Afganistan’da falan mı! Herhalde oraya Sağlık Bakanı’nı yaklaştırmıyorlar. Saygılarımla Necdet Sevinçli.” Yorum sizin efendim.

İki simge
Dedesinin köpeklerinden biri siyah diğeriyse beyaz kurttu. Küçük çocuk kulübenin korunması için iki köpeğin fazla olduğunu düşünüyordu. Sonra neden köpeklerden birinin beyaz diğerinin siyah olduğunu merak ediyordu; dedesine sordu. “Onlar benim için simgedir evlat. İyilikle kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün, birbiriyle dalaşan köpekler gibi, iyilikle kötülük içimizde boğuşup durur.”
“Dede, bu mücadeleyi hangisi kazanır? İyilik mi kötülük mü?”
Dede, derin bir gülümsemeyle baktı torununa: “Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem...”
(Sayın Gülcihan Avşar’a teşekkürler)

18 Haziran 2011 Cumartesi

‘Laiklik dersi’ verene bakar mısın

Beyefendi, gönderdiği e-postada adını yazmıyor; sadece fizik profesörü olduğunu belirtiyor ve diyor ki: “Ama metafizik değil (! ) Sen onca yıl ABD’de yaşamışsın, bari orada öğrenseydin laikliğin anlamını! ABD’de hiçbir kuruma ne din adımını atabilir ne de İncil!”
Buyurun bakalım!
Adam parasının üzerine “In God We Trust” yazıyor, yani “Tanrıya Güveniriz.” Adam mahkemede tanık sandalyesine oturmadan, inancına göre kutsal saydığı kitap üzerine yemin ediyor. Adam başkan seçildikten sonra, İncil’e el basıp ant içiyor ve öyle koltuğuna kurulabiliyor ancak; seçilmiş herkes gibi. Yargıçlar bile öyle. Atanmayıp seçimle yargıç olanlar da inançları doğrultusunda, Kutsal Kitap üzerine yemin etmeden adalet dağıtmaya başlamıyor.
Ancak, Federal Hükümet, dinle devlet işini birbirinden ayırıyor. Yüksek Mahkeme, örneğin, okullarda İncil’e göre yaradılış yerine Darvin’in Evrim Teorisi’nin okutulması yolunda karar verirken, gerekçesinde, “ABD’nin laik bir devlet olduğunu, bu nedenle yaradılışın dinsel inançlar değil, bilimsel gerçekler çerçevesinde öğretilmesi gerektiğini” belirtti. Kısacası, ABD laik bir devlettir ama inançlı insanları da baş tacı eder, inançsızlara oy vermez, diniyle dalga geçenden nefret eder. Ancak, devletin kapısından içeri din de girer, Kutsal Kitap da.
Türkiye Cumhuriyeti de laik bir devlettir. Dinle devlet işlerinin birbirine karıştırılmasına izin vermez. Vermemelidir de. Yalnız devlet, geçmişte inançlı insanlara hoş görülü yaklaşmazdı. Onları horlar, “mürteci, din devleti kurmak isteyen yobazlar” olarak nitelendirirdi. Devletin laik düzenini değiştirmek amacıyla darbe yapmaya kalkışmak ağır bir suçtur ve de yargılanmayı gerektirir. Tıpkı darbe yaparak seçimle iktidar olanları, alaşağı etmek gibi. Ama gelin görün ki devlet, sevmediği seçil-mişleri asan ya da deliğe tıkan darbe yanlılarını görmezden gelmiş, din devleti kurmak amacıyla darbe yapmaya, kimse kalkışmamış olsa da, birçok kişiyi, bu gerekçeyle hapishanelerde süründürmüş, kimi siyasi partileri de kapatmıştır. Olay bu kadar basittir; üzerinde daha fazla tartışmanın da anlamı yoktur.
Hastane değil korku filmi
Geçenlerde bir yakınım 9 Eylül Üniversite Hastanesi’nin aciline kaldırıldı. Ben de gittim. Doktorların çoğu akıllara ziyan biçimde ilgisiz; Hipokrat yemininden payına hiçbir şey düşmemiş, mezun olalı da ancak üç beş saat geçmiş. Benim gördüğüm, bir tane uzman doktor var. Yataklar dolu, iniltiler dorukta, yerlerde kan izleri...
Yahu burası İzmir arkadaş! Koskoca bir üniversite hastanesinden söz ediyorum. Biz gittiğimizde bir tane tansiyon aleti vardı. MR yok, röntgen cihazıysa bozuk. Bandaj çoktan bitmiş, hasta yakını yolun karşısındaki eczaneden satın alıp getiriyor. Sayın rektör lütfen şu acil servisle biraz ilgilenin. Yazıktır, günahtır.

Obama, Merkel ve zaman makinesi
Obama bir soru sormuş zaman makinesine: “Bundan elli yıl sonra ne durumda olacak ABD?” diye. Yanıt gelmiş: “Durum iyi. Jose Alvarez yeni başkan seçildi. İşler yolunda.” Merkel de aynı soruyu sormuş, Almanya’yla ilgili. Yanıt gelmiş. Bakmış bakmış, başını sallamış. Obama dayanamayıp sormuş: “Ne diyor?” 
“Anlayamadım” demiş Merkel, “Cevap Türkçe yazılmış!”
(Almanya’dan Sinan ve Kenan kardeşlere teşekkürler)

16 Haziran 2011 Perşembe

Atatürk sağ olsaydı AK Parti’yi alkışlardı sersem!

Bana e-posta gönderip habire, neyi bilip neyi bilmediğimi, neden anlayıp neden anlamadığımı yazıyorsun! Ders veriyorsun aklınca. Ama sütununda tek kelime etmiyorsun. Bu yüzden adını açıklamıyorum. Ama oturup sana uzun uzun e-posta yazacak ne zamanım var ne de sabrım. Onun için bu köşeden sana ilk ve son kez cevap vereceğim.
Bak canım kardeşim, Atatürk bugün sağ olsaydı, 12 Haziran seçimleri sonrasında, senin öngördüğün gibi, AK Parti’yi kapatmak şöyle dursun, başarısına alkış tutardı! Çünkü ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine taşımaya çalışan, halkın “makus talihini” yenebilmek için uğraşanlara omuz verirdi Mustafa Kemal. Otur TBMM ve İzmir İktisat Kongresi tutanaklarını oku biraz! Unutmadan, AK Parti’yle Terrakiperver Cumhuriyet Fırkası’nı değil, 12 Ağustos 1930’da Fethi Bey’in kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı karşılaştıracaksın eğer sentez yapmaksa niyetin, şaşkın! Ayrıca, Mustafa Kemal, “ölünceye kadar CHP’li” kalmadı. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a, “Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum. Her gittiğimiz yerde yalnız dert ve şikayet dinliyoruz. Her taraf derin
bir yokluk, maddi manevi perişanlık içinde!” demesinin ardından en yakın arkadaşı Fethi Okyar’dan muhalefet partisini kurmasını istedi! Neden? CHP’yi pek bir beğendiğinden mi? Laikliğe gelince! Sen laik olduğunu söylüyorsun iki cümlede bir. Hayatında bir kez olsun Allah’a şükrettin mi? Hamdolsun, dedin mi? Allah’a dua ettin mi? Cevabın evetse, sen Allah’a inanıyorsun demektir. O zaman laik olamazsın. Zaten inanan insan laik olmaz! Bireylerin laik olmasını da kimse beklemez. Devletlerdir laik olan!
Uzun lafın kısası sen ne Atatürk’ü tanıyorsun, ne laiklik konusunda, elle tutulur bir fikrin var. Sen bayrağı kapar “cumhuriyet elden gidiyor” diye bir avaz bağırırsın sokaklarda, tıpkı 12 Mart’ta, 12 Eylül’de yaptığın gibi! Seçim öncesi mangalda kül bırakmaz “AKP’nin sonu geldi” gibisinden yazılar döşenir, seçimden sonra da kendin gibi yarı aydınlarla birlikte şaşkın şaşkın  bakar, kafanı -afedersin- göbeğini kaşırsın!

Kılıçdaroğlu oyunu AKP’ye vermiş
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, seçimlerde, iki kişiden birinin oyunu AK Parti’ye verdiğini göz önüne alarak, “Ya Kılıçdaroğlu ya da Devlet Bahçeli’den birinin bize oy vermiş olması gerek. Bence bu kişi Kılıçdaroğlu’dur” demiş. Doğru söylemiş, bana göre de.
Kemal Bey, partisinin seçimden birinci sırada çıkacağını savunmuştu ya son dakikaya kadar. Oy pusulasını eline alınca, doğal olarak, mühürü birinci sıradaki partiye basmıştır. Keşke biri oyunu atmadan uyarsaydı: “Abi birinci sırada AK Parti var. Sen ikinci sıradasın. Hani üzerinde altı ok olan... Hah işte o! Mühürü onun üzerine basacaksın!”

22 Mayıs 2011 Pazar

Devlet Bahçeli ‘suçluyu’ yanlış adreste arıyor

Genel Başkanı Devlet Bahçeli, en yakın on arkadaşının istifasına neden olan kasetlerin sorumlularını yanlış adreste arıyor. “Siyasal amaçları olan cemaat ve Fethullah Gülen’e” kesiyor hesabı. Ama bu siyasal amaçların ne olduğunu anlatmıyor, açıklamıyor. Sonra dönüyor, Gülen’in artık cemaat üzerinde denetiminin eskisi kadar güçlü olmadığını, cemaatin gücünün de zaten abartıldığını, ama cemaatin içinde kimilerinin bu tür tezgahlara soyunduğunu belirtiyor CNN’deki açık oturumda. Hangi verilere dayanıyor bu saptamalar, belli değil. Sonra ikinci adres olarak Başbakanı işaret ediyor, ardından da Abdullah Öcalan’ı. Yani Başbakan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan bir sac ayağı oluşturmuş, MHP’nin meclise girmesini engelleyecek. Sonra? Bu üçlü el ele verip yeni bir anayasa hazırlayacak, Türk Ulusu yerine Kürt Ulusu yazacaklar anayasaya. TBMM’de de Türk milliyetçiliği değil Kürt milliyetçiliği, yani BDP temsil edilecek. Çünkü ne AK Parti’de ne de CHP’de bir tek Türklerin çıkarlarını savunacak kişi var! Ha tabi, bu kasetlerde rol alanlarınsa hiç suçu yok!  Bakınız, gerçekte olanlar MHP içinde bir dizginleri ele geçirme savaşımı. Bunu açıklasa Sayın Bahçeli, kendisini kimlerin MHP’nin başından indirip yerine kimleri oturtmak istediğini söylese çok daha inandırıcı olur. Ah işte insanın kimyası bir kez bozulmaya görsün... Xanax, valium, Lexotanil türünden sakinleştiriciler kaç para...
İlk aşk hiç unutulmuyor
Böyle diyor bilim adamları. “İnsanın ilk aşkıyla ilgili anılar, tüm uyuşturuculardan daha çok bağımlılık yapıyor.” Bunun nedeni de ergenlik çağında beynin salgıladığı bir hormonmuş; yıllar sonra ilk aşklarıyla karşılaşanlar, evlilikleri ne denli güçlü olursa olsun, kendilerini bir süre sonra ilk aşklarının kollarında buluyormuş gene. Çünkü o hormon var ya o hormon, yeniden salgılanıyormuş kaç yaşında olursanız olun!
Doğrudur,  insan yaşamında ilklerin yerini hiçbir şey tutmaz. Ne ikinci bir öğretmen doldurabilir eskisinin yerini, ne de daha yüksek bir maaş ilk alınan maaşın heyecanını unutturabilir. İlk aşka gelince, nasıl unutursun karnında uçuşan kelebekleri, döktüğün ilk gözyaşlarını, gibisinden laflar Kerime Nadir romanlarını süsler. Bunlar da eğlenceliktir; leblebi çekirdektir.
Bence ilk aşk iyidir hoştur da, önemli olan son aşktır. Kelebekler melebekler güzel, ilk gözyaşları, ilk öğretmen, ilk maaş tutku ve heyecanları duygusallık sarmalında harika ama dinginlik ve huzur arıyorsan yaşamında, bunlar son aşkta vardır arkadaş, son aşkta.
Avcının geri zekalısı
Ahmet’le Ali ava çıkmış. Kısa bir süre sonra Ali yere yuvarlanmış, gözleri kaymış, soluk alıp vermesi ha durdu ha duracak. Ahmet cep telefonuna davranmış, hemen en yakın hastaneyi aramış, telefona çıkan acilde görevli doktora durumu anlatmış.
“Beyefendi sakin olun. Arkadaşınızın ölmüş olduğundan emin misiniz; bi bakın hele” demiş doktor. Kısa bir sessizlikten sonra bir silah sesi duyulmuş. “Şimdi eminim. Öldü. Ne yapacağız doktor?”
(Zeki Durukan’a teşekkürler. Yeni Star’ı beğendiğinize de sevindim efendim)

1 Mayıs 2011 Pazar

Ve kavga böyle başladı1

Mayıs 2011 Pazar Karıma dedim ki: Doğum gününde nereye gitmek istersin?
Gözler parladı: Uzun zamandır gitmediğimiz bir yer olsun!

Ben de dedim ki: O zaman mutfağa gidelim.

Ve kavga böyle başladı.

Adamla kadın mışıl mışıl uyuyordu.

Sabahın üçünde dışarıdan bi gürültü geldi.

Kadın telaşla fısıldadı: Aman kocam geldi galiba!

Adam da yataktan fırladı, çıplak, korku içinde camdan atladı.

Dikenli çalıların arasından koştu doğru arabasına.

Aydı birden! Geri döndü yatak odasına.

“Yahu kadın! Senin kocan benim!”

Kadın güldü: Öyleyse niye kaçtın?

Ve kavga böyle başladı.

Kadın yatak odasındaki aynaya baktı baktı,

“Korkunç görünüyorum. Yaşlı, şişman ve çirkinim” dedi.

Adam omuz silkti: Valla gözlerin iyi görüyor maşallah!

Ve kavga böyle başladı.

Karımı lokantaya götürdüm bir gün.

Garson, nedense, önce benim siparişimi aldı: Bonfile istiyorum. Az pişmiş olsun.

Garson sordu: Deli danadan korkmuyor musunuz?

Başımı salladım, “O kendi siparişini verir” dedim

Ve kavga böyle başladı.

Lokantada yemek yiyordum karımla.

Yan masada sarhoş kadına bakakalmışım.

Karım sordu: Tanıyor musun onu?

“Eski nişanlım. Ayrıldık ayrılalı içmeye başlamış” dedim. “Hadi canım! Demek yirmi yıldır kutluyor senden paçayı sıyırmış olmayı!” dedi.

Ve kavga böyle başladı

Doğum günü yaklaşıyordu karımın.

Gülümseyerek, “Biliyor musun üç saniyede sıfırdan yüze çıkacak bir şey istiyorum” dedi.

Biliyordum araba istediğini ama tutamadım kendimi: Gidip ona bir baskül aldım!

Ve kavga böyle başladı. ŞEMS-İ TEBRİZİ DEMİŞ Kİ

Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için.
Bazen hatırlamak gerekir, hatırlanmak için.

Bazen ağlamak gerekir, açılmak için.

Bazen anmak gerekir, anılmak için. Bazen de susmak gerekir, duymak için.. (Bilger Duruman’a teşekkürler)
Trende giderken bir gün

Günlerden bir gün üç adam trende bir kompartımanı paylaşıyormuş. Olacak şey değil ya, adamlardan biri İngiliz diğeri Alman, üçüncüsü de Türk’müş.

İngiliz ayağa kalkmış. Havanın çok sıcak olduğunu söyleyip camı indirmiş. İçeri bir sinek girmiş. İngiliz kılıcını çekip sineği ikiye bölmüş anında. Cebinden kartını çıkarıp göstermiş. Kartta “İngiltere’nin en ünlü kılıç kullanan adamı” yazıyormuş. Az sonra Alman indirmiş camı. Gene içeri bir sinek girmiş. Alman tabancasını çıkarıp öldürmüş sineği. Onun kartında da “Almanya’nın en ünlü tabanca kullanan adamı” yazmaktaymış. Derken Türk açmış camı. İçeri giren sineğe sallamış iç cebinden çıkardığı usturayı. Sineğe hiçbir şey olmamış. Ve Türk cebinden çıkarıp uzatmış kartını “Türkiye’nin en ünlü sünnetçisi!” yazmaktaymış kartta!!

6 Ağustos 2010 Cuma

Hele şükür, komuta sivillere geçti!

Evet; yıllarca bunu bekledi Türkiye’nin gerçek demokratları.
Türk siyasi tarihinin “DNA” sına yerleşmiş, ordunun işini orduya bırakın, Cumhurbaşkanı da olsa Başbakan’da, ordu ne derse onu yapacak, anlayışı geçen gün tarihin tozlu sayfalarına gömüldü; dilerim bir daha dirilmemek üzere.
Bütün diretmelere, “toplu istifa” tehditlerine rağmen, ne Başbakan, ne Milli Savunma Bakanı bir adım geri attı ve Genel Kurmay Başkanlığıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığına, şimdilik, atama yapılmadı.
Demokrasiye gerçekten inanan, TSK’nın Başkomutanı olarak Cumhurbaşkanı’nı kabul eden herkes, bu gelişmelere alkış tutmalıdır.
Başbuğ “teklif yapar”! Ancak “takdir Başbakanındır!”
Bu Başbakanın Tayyip Erdoğan ya da bir başkası olması fark etmez. Emir komuta zinciri budur. Ne Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan’ı ne de Başbakan’ı noter görevi yapmak amacıyla o koltukta oturuyor. “Vur mührü, bas imzayı, bizim işimize burnunu sokma!” günleri bitmeliydi; bitti de “nitekim”!