Ahmet TAŞGETİREN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet TAŞGETİREN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2011 Cumartesi

Ne oluyor?

Hürriyet'te bir haber: "Eşbaşkan Türkiye."

Haberin ilk cümleleri şöyle: "11 olaylarının 10'uncu yıldönümüne iki gün kala köktendinci terörizme karşı yeni bir girişim başlatıldı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından açıklanan 'Küresel Terörizmle Mücadele Forumu' adlı yeni girişimin eş başkanlığını Amerika ve Türkiye üstlenecek. Clinton'a göre Forum'un en önemli amacı, otoriter rejimlerin pençesinden kurtulan Ortadoğu ülkelerinde köktendinci terörizmin zemin kazanmasını önlemek olacak."

18 Ağustos 2011 Perşembe

PKK da peygamber ocağı mı?


Şehit Binbaşı Yavuz Başayar'ın annesi İnayet Başayar "Peygamber ocağında görev yapıyordu.

Şehit oldu Peygamberimiz'in yanına gitti" demiş oğlunun şehadet haberini alınca...

Bunu okuyunca aklıma, oğlu kızı PKK saflarında olan anne babalar geldi.

Hep şöyle deniyor ya:

Bölgede hemen her evden PKK'ya bir katılım olmuştur. Bu da PKK'ya halk desteği sağlıyor.

Acaba nasıl bir kalbi destektir bu?

Mesela şu anda oruç tutan, namaz kılan bir dindar Kürt nasıl bir destek verebilir PKK'ya?

Mesela şöyle bir cümle kurar mı, oğlu dağda çatışmada ölen bir Kürt anne?

-Oğlum, peygamber ocağı olan PKK'da çarpışıyordu, öldü, şehit oldu, Peygamberimiz'in yanına gitti!"

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Suruç'taki cinayet ve Kürt temsili

Haber şu:
"Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde Dına aşireti mensubu olan, birbirine akraba Şahin ve Pesen ailelerinin fertleri, birkaç gün önce çocuklarının oyun oynarken kavga etmesinden dolayı tartıştı. Komşularının araya girmesiyle yatıştırılan aileler, dün öğle saatlerinde ilçe merkezinde karşılaşınca aynı nedenden dolayı yeniden tartışmaya başladı. Alevlenen kavgada taraflar birbirine Kaleşnikof, av tüfeği ve tabanca ile ateş etmeye başladı. Dakikalarca süren ve ortalığın savaş alanına döndüğü çatışmada iki aileden 5 kişi hayatını kaybetti 7 kişi de yaralandı."

29 Temmuz 2011 Cuma

AK Parti'nin doğu problemi

Bakıyorum, ideolojik anlamda ve statüko adına AK Parti'ye karşı olanlar bile, Doğu Güneydoğu'da ve Kürtler'in temsili konusuna gelindiğinde "İyi ki AK Parti var" halet-i ruhiyesi yaşıyorlar.

Çünkü bir, "Kürtler'i biz temsil ediyoruz" diyen BDP var, bir de "Tüm Türkiye içinde Kürtler'in büyük çoğunluğunu da biz temsil ediyoruz" diyebilen AK Parti var. Bir yerde CHP'liler, MHP'liler bile, "Türkiye'nin bütünlüğü" adına, AK Parti'nin başarısından mutlu olmak durumundalar.

Ama bu durum, AK Parti'nin "Kürt temsili" noktasında sorunsuzluğu anlamına gelmiyor.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Açılım artı...

Evet, "Açılım" kaçınılmaz. Çünkü devlet adına çok yanlışlar yapılmış.
Açılım bu devlet açığını kapatmak için şart. AK parti, başından beri, devlet adına yapılan yanlışları gidermek gibi bir gayretin içine girdi, bu da Kürtler nezdinde önemli karşılık buldu. Bugün, Doğu ve Güneydoğu'da oyların ortalama yüzde 52'si AK Parti'ye verilmiş durumda. "Kürtler adına" siyaset yaptığını iddia eden ekip ise oyların sadece yüzde 30'unu alabilmiş.
Ama;
- Dağda silahlı grup duruyor, meşru silahlı kuvvetlerle çatışıyor, pusu kuruyor ve can alıyor.
- Dağ, ülke içinde terör estiriyor. Adam kaçırıyor, sokakta infaz yapıyor, yurt, dershane bombalıyor.
- Hakkari, Şırnak, Yüksekova gibi ülke topraklarında, örtülü bir kurtarılmış bölge statüsü hükümferma...
- KCK diye bir yeraltı yapılanması gerçekleşmiş.
- Diyarbakır'da DTK şapkası altında bir grup, fiilen özerklik ilan ediyor.
- Büyük şehirler dahil tüm ülkede sokaklar ateşe verilebiliyor.
En kötüsü, cür'et büyüyor.
Hiçbir açılım tatmin etmiyor, aksine her açılım hamlesinin ardından daha uzlaşmaz bir adım atılıyor.
Ne yapacaksınız?

14 Temmuz 2011 Perşembe

Blöf değil reel politik

Bir yanda Avrupa Birliği'ni bakanlık haline getirmek, diğer yanda "İlişkileri dondururuz" demek...

Ne demek bu?

Ahmet Davutoğlu'nun "AB ile ilişkiler tıkanır, donar" ifadesi, bazı çevrelerden tepkiler aldı. Blöf gibi, tehdit gibi yorumlandı.

Oysa ne blöftü, ne tehditti, Kıbrıs için çözüm iradesiydi, apaçık bir uyarıydı, reel politik hatırlatması idi.

Davutoğlu önce Kıbrıs'a gitti, Derviş Eroğlu ile birlikte, Rumlar'la toprak ve mülkiyet konuları dahil her konuyu görüşmeye hazır olduğumuzu, bu yıl sonuna kadar çözüm bulunabileceğini ve yılbaşında referanduma gidilebileceğini açıkladı.

O zaman bu acil çözüm talebi karşısında şaşkınlık yaşanmıştı; acaba bazı tavizler verilmesi için hazırlık mı yapılıyor kaygıları dile getirilmişti.

Şimdi tam tersi duygular seslendiriliyor:

- AB'yi gözden mi çıkardık?

Oysa, Kıbrıs'taki açıklamalar içinde şu da vardı:

12 Temmuz 2011 Salı

Altan Tan'ı yazmak...

Altan Tan, yazılacak bir sima.

Nev'i şahsına münhasır kişiliği ile öne çıktı, daha da çıkacak. Dilerim kendisi ve herkes için iyilik getirsin.

İslamcı. Kürt. Ümmetçi. İyi yetişmiş bir aydın. Ve eski bir Mücadeleci.

Benim 40 yıllık arkadaşım, dostum, kardeşim.

Mücadele Birliği'nde birlikte çorba içmişliğimiz var. O unutulmaz bir ilişki. Mücadele Birliği, Kürt ve Türk ya da başka, ortak paydası İslam olan gençlerin destani kardeşliğine tanık olan bir zemin.

Bilmiyorum Altan şimdilerde bana, "Kemalist İslamcı" diye bakıyor mu?

Bilmiyorum benim "ümmetçi" çizgimden kuşku duyuyor mu?

Bilmiyorum benim ırki anlamda "Milliyetçi-Türkçü" olduğum gibi bir düşüncesi var mı?

Ben yüreğime bakıyorum, durduğum yerde duruyorum.

Benim durduğum yerden, Kemalizm de Türkçülük de Kürtçülük de İslam coğrafyasına yönelik bir emperyalist proje olarak gözüküyor ve bunun Türkiye'de somutlaşan bir "Sistem sancısı" halinde hayata geçtiğini düşünüyorum. "Ümmet bilinci"nin tahrip edilmesi sürecinin Türkçülük boyutu gibi Kürtçülük boyutunun da benzeri kaynaklarda kotarıldığı kanaatindeyim.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Anlayan varsa beri gelsin!

Şu Öcalan'la "Devlet"in görüşmelerini kastediyorum.
Bu görüşmelerin seyrini biz, Öcalan'ın açıklamalarından öğreniyoruz. Öcalan'ın açıklamalarını da kendisi ile görüşen avukatlar medyaya (Fırat Haber Ajansı'na) bildiriyor.
Bu açıklamaların Öcalan'a ait olduğundan kuşku duymak mümkün değil. Ama verilen bilgilerin, devletle yapılan görüşmelere ilişkin olanlarının gerçekliği sorgulanabilir.
Şu da var ki, bugüne kadar "Devlet" adına Öcalan'ı yalanlayan bir açıklama da gelmiş değil. Hatta öyle ki, böyle bir görüşmenin olmadığına dair bir açıklama da yok.
O zaman, Öcalan'ın hem bu tarz görüşmeler olduğu hem görüşmelerde, Öcalan'ın iddia ettiğine benzer kararlar alındığı bilgisini doğru kabul etmek gerekiyor.
Acaba öyle mi?

25 Haziran 2011 Cumartesi

Gözünü sevdiğim milli irade

Bazen şerden hayır doğar ya...
Biz de, şu yaşadığımız kaos ortamında bir şeyi kazandık.
Bazı çevrelerin milli irade diye bir şeyi keşfetmelerini...
Bu, az buz bir şey değil.
Bu memlekette yargı marifetiyle halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi parti hakkında kapatma davası açıldığında, etekleri zil çalan anlı şanlı ana muhalefet partilerimiz vardı.
O zaman "Canım, suçları olmasa kapatma davası açılmazdı" gibi gerekçeler ağızların sakızı idi. "Şeriatın kestiği parmak acımaz" öz deyişi, alınmış "Laik düzenin kestiği parmak acımaz" haline getirilmişti. (Nazlı Ilıcak dün, Sabah'taki yazısında Balbay'ın AK Parti'nin kapatılması davasında nasıl "Yargı da millet adına karar verir" serenadında bulunduğuna dair müthiş örnekler sıraladı.)
Şimdi ne oldu?
Ergenekon, Balyoz ve KCK sanıklarını kurtarmak için, "Milli irade", bir kilit açıcı unsur haline getirildi.
Varsa yoksa milli iade.
Eh, bu da demokrasimiz açısından küçük bir ilerleme sayılmaz. (Bundan sonra milli irade adına bir şeyler talep edildiğinde umarım birileri "O kadar da milli irade olmaz" gibi tepkiler vermez.)
Yalnız bu arada, hukukun da canına okumamak lazım.
Evet, hukuk hata yapabilir.

23 Haziran 2011 Perşembe

Kriz derinleşirken...

Benim gördüğüm:
Bir: YSK, 9 Haziran'da Hatip Dicle'nin durumuna vakıf oluyor ama adaylığı iptal "cesaret"i gösteremiyor. Çünkü daha önce bir "veto" depremi ve tornistanı yaşamış, seçimlere iki gün kala bir adaylık iptali, onu korkutuyor.
Korkmakta haksız mı? Tartışılabilir.
İki: BDP, taa 22 Mart'tan itibaren Hatip Dicle'nin cezasının onandığının, bunun seçilmeye engel olduğunun farkında. Bu sebeple aday gösterilmemesi lazım. Aday gösteriyor, YSK'nın zaafı onu cesaretlendiriyor ve seçimler olup bitiyor. YSK Dicle'nin milletvekilliğini düşürüyor.
Şimdi BDP, bastırarak sonuç almaya çalışıyor. Yasalar karşısında haklı değil ama "bastırmak" da siyasette bir yöntem haline gelmiş durumda.
Bastırmak:
Dağın hareketleneceğini bildirerek.
Sokağın hareketleneceğini bildirerek.
Meclis'e girmeme tehdidini koyarak.
Ve "ayrı Meclis" kurmakla tehdit ederek...
YSK'nın da içinde bulunduğu kurulu düzenin birçok aksayan yanı var. Anayasa aksıyor, yasalar aksıyor, kurumlar aksıyor.

21 Haziran 2011 Salı

CHP'nin asıl sınavı Türkiye ile

"Yeni CHP-Yeniden CHP."
CHP'deki savaşın iki tarafı.
Buraya gelinmesi kaçınılmazdı, gelindi. Kılıçdaroğlu ya da Baykal-Sav savaşı değil bu. Bu, CHP'nin Türkiye gerçeğine uyanıp uyanmayacağı davası. Türkiye CHP'yi zorluyor, CHP sancılanıyor.
Olayı, birkaç yazımda değerlendirdim. Aksiyon'un 862'nci 21 Mart tarihli sayısında "CHP'nin dönüşüm sancısı" başlığı altında ele almışım. O yazının bir bölümünü paylaşmak istedim sizlerle. Bence olay bu:
"Anahtar kelime "normalleşme."
Türkiye, uzunca bir süredir normalleşme sancısı yaşıyor. Çok partili hayat dönemi, hemen tamamen, "Tek parti kurgulaması anormalliği"nin normalleştirilmesi çabasından ibaret.
"Derin millet iradesi" sistemi ve yönetim kadrolarını normale doğru zorluyor.
Burada en zorlu dönüşümün CHP odağında gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz.
Çünkü bir anlamda anormal yapı, CHP ile aynileşmiş durumda.
Birinci Dünya Savaşı sonrasının Türkiye kurgusu, CHP'de somutlaştı.
Ve CHP, bu yapıyı korumakta direnerek geldi.
Ve millet, tek parti sonrasında CHP'ye asla tek başına iktidar vermeyerek, onu "Türkiye gerçekliğini idrak"e zorladı.
Ve CHP, millete rağmen, Türkiye'yi sancılandıran anormal misyonunda ısrar etmeye devam etti.
CHP'nin şu andaki yönetim kadrosunda, bir "dönüşüm iradesi" var gibi gözüküyor.
Millet gerçekliğini idrak gibi bir görüntünün işaretleri var.
İster samimi, ister değil, ister oportünizm ürünü olsun ister pragmatizmin, -siyaset biraz da böyledir çünkü- şu andaki CHP yönetimi, partiyi bir dönüşüm sürecine sokmaya çalışıyor.
Bunun adı "CHP'nin normalleşmesi" midir?
CHP normalleşirse Türkiye'nin normalleşme süreci de hızlanır mı?
Evet, CHP normalleşirse Türkiye de normalleşir.
Diyelim normalleşmiş bir CHP, AK Parti'nin, Türkiye'yi normalleştirme projesi varsa, onun önündeki en ciddi engellerden birisini, belki ana barikatı kaldırmış olur.
CHP'nin normalleşmesi demek, "Bir tür demokratlaşma, bir tür ANAP'laşma, bir tür AKP'lileşme" demektir.
Böyle bir sürecin, CHP açısından, CHP'nin anormal süreçte oluşturduğu sosyal tabandan gelecek tepkiler dikkate alındığında, ne kadar sürdürülebilir olduğu kuşkuludur.
CHP'nin normalleşmesinde, daha büyük sıkıntı ise zihniyet dünyasının, böyle bir oluşuma yeterli malzemeyi sunup sunmayacağı noktasında ortaya çıkacaktır.
CHP'nin ideolojik yapısı, günübirlik duruşlarla belirlenen bir yapı değildir. Neredeyse bütün kurulu düzeni belirleyen bir sistem olgusudur.
Bunun değişmesi de, bütün bu sistematik çerçevenin yeniden belirlenmesi anlamına gelmektedir.
Şu anda, CHP'nin bu sistematik kurgusu, büyük sarsıntılar geçiriyor.
Belki her şey, "Şu AK Parti'den kurtulma" ortak zemininde yeterince tartışma ortamına gelmiyor ama birçok zihinde, "Bunu bizimkiler mi söylüyor" tarzında bir hafakan sarsıntısı yaşandığını tahmin etmek zor değil."
CHP'deki sancının tabii ki bir oy boyutu da var. "Eski CHP"ye devam edildikçe, zaten sınırlı bir özel üretim niteliğinde olan taban aşınıyor. Geniş toplum kesimlerine açıldıkça da, CHP'nin kemik yapısının değişmesi gerekiyor. CHP ne yapacak? CHP'nin "Yeniden CHP"ci ayağı, "eski kodlar"la yürümekte ısrarlı. Yeni oy gelmese de olur anlayışında. "Yeni CHP" ayağı ise "açılım"dan yana. Onun da, hem kemik oyları yitirme riski var hem de geliştireceği değişimin toplum beklentilerine uygun düşüp düşmeme ihtimali var. Herhalde durum zor.
Aslında, daha önce de yazdım, CHP için bir "radikal perestroyka-kökten yeniden yapılanma" lazım. Çünkü CHP ile Türkiye arasında çok net bir doku uyuşmazlığı var. CHP, Türkiye'ye "halka rağmen" mantığı ile monte olmuş bir siyasi yapı. Halk ise bu "halka rağmen" mantığını dışlıyor asıl. Demokrasi de zaten bu.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Ah CHP, vah CHP

Pazar akşamı: Sonar Genel Müdürü ve Sözcü yazarı Hakan Bayrakçı ekran ekran sesleniyor:
"Kılıçdaroğlu iki ay boyunca bir kerecik Atatürk ve laiklik demedi." Bu CHP'deki bir damarın sesi. Kemal Kılıçdaroğlu damarının değil, Kemal Atatürk damarının...
Pazartesi akşamı: BUGÜN TV'de, Ercan Karakaş'la birlikteyiz. Karakaş CHP Parti Meclisi üyesi. Sonuçlardan rahatsız. CHP'ye eleştirileri var. Kurultay istiyor ve "Alternatif adayımız var" diyor. Israrlarımıza rağmen isim vermiyor. Karakaş da, CHP'de bir başka damarın sesini yansıtıyor.
Baykal bir damar.
Muharrem İnce bir damar.
Haberal'lar, Batum'lar bir damar. Ve...
Genel Başkan Kılıçdaroğlu bir damar.
Yani ana damar falan değil, damarlardan sadece biri.
Şimdi bütün bu damarlar ayrı tansiyon yüklenmesi ile harekete geçmiş durumda.
CHP yön sancısı yaşıyor, yaşamaya da devam edecek.
Aslında Kılıçdaroğlu'nun, Muhammet Çakmak'ın (Ne yazık ki seçilemedi) deyişi ile "CHP'yi normalleştirme" girişimi doğru bir tercih. CHP, o eski haliyle devam edemez, Türkiye o yapıyı her gün, her saniye tarihe havale ediyor. Türkiye'nin genç nüfusu, "Babam da CHP'liydi" diyerek, daha kaç seçim dönemi, sorunlarını görmezden gelerek CHP'ye kilitlenebilir ki? AK Parti iktidarı hizmet politikaları ile her gün bir şekilde kendisi ile temas kurarken, kendisine dokunurken, bunların üstünü nasıl "CHP fanatizmi" ile kapatabilir ki?
CHP açılmak zorundaydı ve Kılıçdaroğlu ile bir açılım hamlesine girişti.
Ama bu işi Kılıçdaroğlu yapabilir miydi, bir soru?
Kılıçdaroğlu, "Yeni CHP" denen şeyi, gerçek anlamda ve dört başı mamur şekilde belirlemiş miydi, ikinci soru.
"Açlıktan ölen bebek" propagandasıyla yürütülen sefalet edebiyatı, 2011 Türkiye'sinin reel şartlarına uymakta mıydı, üçüncü soru.
Birlikte yola çıktığı ve sembolik nitelikleri çok belirgin ve çok tartışmalı kişilerle bu iş olur muydu, dördüncü soru.
"Yeni CHP" olgusunu, "eski CHP" dünyasına kabul ettirmek mümkün müydü, beşinci soru.
"Yeni CHP", tam da "eski CHP"yi silmek gibi algılandığında, ortaya çıkacak yarılmanın getireceği bedeli telafi etmek mümkün olacak mıydı, altıncı soru.
Bütün bunlar, seçim sonuçlarıyla geldi gündeme oturdu.
Seçim sonuçları başarılı mı başarısız mı?
Seçim gecesi CHP Genel Merkezi'nin zafer havasından bozgun havasına döndüğü gerçeğine bakıldığında, ortada başarı yok. Tamam oy artışı ve milletvekili artışı var ama iktidar umudu veren bir ana muhalefet halinden söz etmek imkânsız.
Bu oy, nasıl bir oy diye sorulduğunda da işler karışıyor. Zülfü Livaneli'nin Kılıçdaroğlu ile birlikte büyük heyecanla CHP'ye akan "Alevi oyları çıktığında geriye ne kadar oy kalır" sorusu kafaları karıştırıyor.
Gerçekten et ve kedi hikâyesi var ortada.
Alevi oyları ne kadardı, en en en çoğu CHP'ye gittiğine göre, CHP'nin Alevi oyları dışındaki oy durumu nedir? Gel de sorma.
CHP, belli ki bir iç dalaş hali yaşayacak.
CHP'nin en sivri dili Muharrem İnce, şimdi o sivri dili ile AK Parti'yi değil, kendi partisindeki "İrlandalılar"ı vurmak için atağa geçmiş durumda. Ona göre "Partide İrlandalılar var, onlar atılacak!"
Baykal pusudan ilk salvolara başlamış durumda.
Eski CHP, "Parti elden gidiyor" öfkesini harekete geçirmiş durumda...
Düşünmek lazım: Bu parti, ana muhalefet olarak, Anayasa yapımı, Kürt sorununun çözümü gibi Türkiye'nin zor meselelerinin hallinde nasıl sağlıklı rol üstlenecek?
Gene de Kılıçdaroğlu'nun Başbakan'ın "Kapılarını çalacağız" sözüne "Kapımız açık" cevabını vererek pozitif bir duruş sergilemesi kayda değer.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Kürt sorunu için çözüm ihtimali

Bahçeli, Diyarbakır'daki konuşmasını "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözleriyle bitiriyor.
Bu, hiç şüphesiz bir meydan okuma. Bu dille barış olmaz.
Öteki cenahta, "de facto -fiili- özerklik" yönelişi var. Bizim Altan Tan, en ucu seslendiriyor: Dağ Kapı meydanı ile Tahrir Meydanı arasında irtibatlar kurup, demokratik özerkliği öngören bir anayasa istiyor, "Yapmazlarsa direneceğiz, direnirsek kavga çıkar, bu iş karakolda biter" diyor. Karakol'da bitecek olan şeyin ne olduğunu da Orhan Miroğlu, basiret süzgecinden geçirerek açıklıyor:
"...Türkiye gibi, derin tarihsel travmaların olduğu bir yerse, ben yaparım olur demek, ayrılmayı göze almak demektir. Kansız olacaksa amenna, bu ıstırap bitsin diyeceğim ama öyle olmayacağının herkes farkında.
"Tek taraflı de facto özerklik ve Türkiye siyaseti bir arada olamaz.
"De facto özerklik, Kürt siyasi hayatında bir milat olur ve Diyarbakır merkezli bir siyaset, Kürt siyasetinin Türkiye'ye dönük yüzünü, Meclis'teki varlığını çok geçmeden anlamsız ve gereksiz hale getirir." (Taraf, 6 Haziran 2011)
Bahçeli'nin öteki ucunda da çatışma var.
Türkiye, Bahçeli'yi veya öteki ucu tercih edebilir mi?
İşin içine biraz basiret karışırsa, buradan kan çıkacağı görülür ve hiç kimse bu ülkenin Türk'üne Kürt'üne, kan tercihi yaptırmaz.
Arada Erdoğan ve Kılıçdaroğlu CHP'si var.
Erdoğan açıkça "Ben Türkçülüğe de Kürtçülüğe de karşıyım" diyor.
Bence bu da bilinçli bir tercihin yansıması.
"Tek millet" diyor ama bundan etnisite anlamadığı kesin. Çünkü "Tek millet"in içine Türklük dahil, Türkiye'deki tüm etnik aidiyetleri koyuyor. Erdoğan'ın "İslami referansları"na bakıldığında, buradaki "Tek millet"in bir ruh, gönül, ideal birliği olduğu görülür.
Tayyip Erdoğan, "sorunlar" bulunduğu görüşünden vazgeçmiş değil.
Bölgeye özel önem verdiği muhakkak.
Kürtler'in, geçmişteki asimilasyon, inkar politikaları sebebiyle bir mağduriyet duygusu yaşadığının farkında.
Ayrışma potansiyeli taşımayan bir yerel yönetim etkinliğini gerçekleştirme arayışında.
Türkiye'nin ayrışma gibi bir tehlikeye düşmesini istemiyor. Bunun, Türkiye'de yaşayan her toplum kesimi dahil, birbiriyle bir şekilde akrabalığı bulunan hemen tüm bölgeyi olumsuz etkileyeceğinin farkında.
Onun için devlet baskılarını kaldırarak, kimlik noktasında açılımlar yaparak, ekonomik sosyal alanlarda pozitif ayrımcılık uygulayarak...
Ama bütün bunları, ülkenin başka bölgelerindeki farklı etnisiteden insanları tepkiselliğe götürmeme duyarlılığı içinde gerçekleştirerek, yeni bir gönül buluşmasını arıyor.
Bunların ve başka demokratik taleplerin hukuki zemini demek olan Anayasa değişikliği için çaba harcama sözü veriyor.
Erdoğan tüm bunları, terör tehdidi altında "boyun eğmiş" pozisyonu içinde değil, millet iradesinin verdiği yetki ile yapmak istiyor.
Ve Erdoğan, tüm bu çerçeveyi, seçim öncesinde toplumun önüne koyuyor, milletten oy istiyor.
Bütün bunlar, BDP cenahından görüldüğü gibi "Milliyetçilik" midir?
Başlangıçta Kılıçdaroğlu CHP'sinden de söz ettim. Kılıçdaroğlu CHP'sinin de, açılım halinde olduğu bir gerçek. "Üçüncü yol" denen, etnik ve dini çözüm dışında olduğu belirtilen şey, çok net değil. Bölgede etnisite duyarlılığı da, dini duyarlılık da varsa, hiçbir çözüm paketi bunları görmezden gelemez. Ama CHP'nin en azından sorunun varlığını kabul etmesi, "Yerel yönetimlere özerklik" konusunda tam nerede durduğu net olmasa da, çözüm araması önemli.
Seçimler sonrasında ne olacak?
Akıl öne çıkarsa -ki Türkiye için çıkmalı- AK Parti öncülüğünde, belki öncelikle CHP'nin katkıda bulunduğu, MHP ve BDP'nin, birbirinin uç söylemlerini törpülediği bir anayasa çalışmasının içine girilecek. Keşke bu sürece Saadet, Has Parti ve BBP de katılabilseydi...
Bence şu anda, Türkiye'nin varlığını ve bütünlüğünü önemseyen her partinin, seçim sonucuna doğru bu basiret çizgisine gelmesi ve kendi tabanlarını yoğurmaları gerekiyor.

31 Mayıs 2011 Salı

Hakkâri modeli mi?

Hakkâri'ye gidip dönen birisi ile görüştüm.
Orada sadece iki gün, iki gece kalan birisi ile...
-Ne gördün dedim.
-Hakkâri'de, BDP hakimiyeti var, huzur yok dedi. Evet, hemen herkes BDP'li görünüyor ama hemen herkes de huzursuz dedi.
Bir şey daha ekledi:
-BDP'lilerden bile Van'a göç edenler var.
Selahattin Demirtaş, Hakkâri'de BDP'den bağımsız aday. Demiş ki:
-AKP'ye bir tek oy çıkmasın, AKP'li adaylar da adaylıktan çekilsin.
Bir ara İbrahim Binici, "AKP'lileri buralara sokmayız" demişti.
Bunların her biri, bölgede kurulması planlanan "Demokratik Özerklik"in ipuçları:
-Bir tek açık dükkan olmasın.
-Farklı partiye bir tek oy çıkmasın.
Nasıl bir şey bu? Kürtler özgürleşmiş mi oluyor bu durumda?
Bir ara Şerafettin Elçi, Neşe Düzel'e, "Biz sadece zalimlerin değişmesini istemiyoruz, zalimin Kürt olması bir şeyi değiştirmez" demişti. Gide gide, öyle bir zulüm düzenine gidilmiyor mu acaba? Şerafettin Elçi bunu nasıl görmez?
DTK (Demokratik Toplum Kongresi) çatısı altında kurulan geniş cephenin sözcüleri, İstanbul'da bazı yazarlarla buluşmuşlar. Ali Bulaç'ın yazdığına göre DTK temsilcilerinin içinde PKK çizgisinde olanlar olduğu gibi, Medzehra ve Nubihar gibi "İslamcı" diye bilinen grupların temsilcileri de varmış. Nubihar temsilcisi Ali Bulaç'a "İslamcılığın ve enternasyinolizmin bulunduğu noktadan Kürtler görülmüyor" demiş. Yani oradan görülmüyor, biz buradan, PeKeKe ile el ele tutuşup göstereceğiz!!!
Demişler ki, "Hakkâri bölgesinde fiilî özerklik yaşanmaktadır. Köylerden, ilçelerden kentlere doğru aşağıdan yukarıya doğru bir toplum örgütlenmesi söz konusu. Halk artık karşılaştığı sorunları çözmek üzere devletin mülki amirlerine, emniyet kuvvetlerine ve adliyeye başvurmuyor; kendi güvenliğini kendisi koruyor, ihtilaflarının önemli bir bölümü 'komünler'in belirlediği hakemler tarafından çözülüyor."
İstenen işte bu modelin "Kürt coğrafyası" diye tanımlanan alanlara uygulanmasının anayasada tescili imiş.
Aynı toplantıda bulunan Tarhan Erdem diyor ki: "Fiili güç sahipleri, hukuken kabul görecekleri zamana kadar hâkimiyetlerini korumak için bir yol aramakta, geçecek sürede, seçilmiş veya seçilecek meclislere fiilen hâkim olmak istemektedirler."
Anladığım şu:
PKK, Demokratik Toplum Kongresi ile yürüttüğü "Geniş cephe" politikasını, bölgede bazı "İslamcı" (hepsine değil çünkü hâlâ bu PKK zokasını yutmayan İslami oluşumlar var) kişilere, belki çevrelere kabul ettirdi. Onlar, istikbali PeKeKe (onların dili) ile birlikte oluşturmaya karar verdiler. Gelecek statüsü de şu: Hakkâri modeli içine girip, harman olmak.
Bu gidişle ne kadar ne olacaklar bilmem.
Ama Hakkâri modelinin tam bir kapalı, tehdide dayalı, kurtarılmış bölge modeli olduğunda kuşku yok.
Bir şehirde bir tek insan bile dükkanını açmayacak.
Tüm oylar, bir gruba verilecek, bir tek istisnası bile olmayacak.
Bu tehdit algısı, şehrin umumi iklimi haline gelecek.
Ve bu "demokratik özerklik" olacak.
Ben, bizim Altan Tan'ın, vaktiyle, komünist gruplar tarafından uygulanan "demokratik" maskeli terör stratejilerini bilecek bir siyasi bilinç sahibi olduğunu sanırdım.
Geçende, Kars izlenimlerimi yazarken, Doğu Beyazıt'ta, her ay, devletten çocukları için 400 lira maaş alan bir kadının, BDP'li kocasına rağmen sandık başında AK Parti'ye oy verdiğini yazmıştım.
Bence o kadın, şu bizim çok bilinçli "İslamcılar"a bilinç adına bin kat tur bindirir.
Dilerim, "İslamcılarımız" ve PeKeKe çizgisinde siyasete soyunan "Melelerimiz", Hakkâri'nin bir köyünde, bir "komün"de yargılanmak durumunda kalmazlar. Dilerim, Hakkâri'de yaşanmaz, deyip Van'a ya da İstanbul'a göç etmezler...
Öcalan bile "Devletle görüşüyor" diye, yargılanmaya başlandı ya...
1980-1990 nesli çok biçiciymiş ya...

24 Mayıs 2011 Salı

Kaset olmasaydı...

Balçiçek İlter'in Habertürk'teki pazar yazısı...
"Evet, kaçamak yaptım" başlığını taşıyordu. Adı verilmiyordu ama konuşulan kişinin, istifa edenlerden biri olduğu anlatılıyordu. Demek ki bir MHP yöneticisi idi. Anlattığına göre ilişki, "bir gecelik" değildi. Diyor ki o şahıs:

"O kadar uzun bizi izlemeye almışlar ki..."

Evet, "o kadar uzun" süren bir ilişki söz konusu demek ki... Evler belirlenmiş, ilişki kurulan kadınlar belirlenmiş, telefonlar belirlenmiş... İlişki devam edip gitmiş...

Ne olacaktı? Kasetler olmasaydı?

İlişki devam edecekti. Seçimler olacaktı. Söz konusu kişiler banko milletvekili seçileceklerdi. Öyle bir ihtimal gözükmüyor ama diyelim CHP ile MHP ortaklığı ile bir hükümet kurulacaktı. Bunların içinden mesela Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan Yardımcısı vs. çıkacaktı.

Ve o zaman, diyelim bu kasetler Amerika'nın elinde olacak ve bu şahısların önüne konacaktı...

Nasıl, olmaz mıydı bu?

Ve bu, Türkiye için iyi mi olacaktı?

...

Bir partinin tüm tepe kadrosunun, böyle ilişkiler içinde olması ya da parti tabanının dünya görüşünü aşağılayan bir tavır içinde olması normal miydi?

Bir parti liderinin, tepe kadrosunun bu hale gelmesini görmemesi, gördüyse önemsememesi makul müydü? Nasıl bir ilişkiler ağı içinde kirlenmiş vasat işler bu hale gelmişti?

...

Vayy, hükümet neden ortaya çıkarmıyor?

....

İşte yargı ortaya çıkaracak.

Nasıl çıkaracak?

Kaset mağduru kişilerle konuşacak, onlara hangi evde buluştuklarını, kim ile buluştuklarını, hangi telefonu kullandıklarını, telefon kayıtlarında bugüne kadar neler konuştuklarını soracaklar...

İyi mi?

Yargı bunları araştırsın ve sonra dava açıp iddianameye koysun...

Böylece kaset işi 32 kısım tekmili birden bir film haline gelsin.

MHP kazançlı mı çıkacak buradan?

...

MHP'nin tepe kadrosunun, bu hale gelmiş olması bir facia değil mi?

...

MHP, uzunca bir süreden beri sancı yaşıyor.

12 Eylül sonrası cezaevindeki ülkücüler nasıl bir "nefis muhasebesi" yaşadılar ve İslam'la nasıl kalbi bir buluşma gerçekleştirdiler?

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu neden ayrıldı partiden?

Bu işin ucu oralara kadar gitmiyor mu?

Yazıcıoğlu, parti "muhafazakâr" kimlikten uzaklaşma çizgisine sokulduğu için ayrılmadı mı? Büyük Birlik, MHP'deki kafa karışıklığına mukabil, İslam aidiyetini diri tutma çabasının ürünü değil mi? MHP ile BBP hangi noktada farklılaşıyor ki?

Demek ki MHP de bir "Açılım!" yaşadı ve tepe kadrolarda "Açılım!" buralara kadar geldi.

Şimdi belki de MHP'de hâlâ var olmaya devam eden ana damar ülkücüler, böyle "uzun süre" evlilik dışı ilişkiler kuracak ve tabanı aşağılayacak kadar pervasızlaşmış "tepe kadrolar"a isyan ediyordur.

.....

Uzun süre izlemişler, şu bu... Yani çok örgütlü bir izleme deniyor ya...

Belki de, pervasızlığın neredeyse alenileştirdiği ilişkilerin kaydı olan biten... O yüzden de çok kolay.

.....

MHP'de hâlâ var olan "Farklı ülkücüler", Yazıcıoğlu ve arkadaşları gibi gidişe isyan edip, partiden ayrılmayı da tercih edebilirlerdi.

Gördüler ki öyle yapmak, partiyi birilerine bırakmak anlamına geliyor. Büyük kitle kopmuyor, yönetim başkalaşıyor.

"Farklı ülkücüler", partiyi tepedeki kirlenmeden arındırıp, yola öyle devam etmek istemiş olamazlar mı?

...

Balçiçek İlter'in yazısından son alıntı:

"Üstelik karıma da söyledim. 'Böyle bir şey yaşadım ve her an ortaya çıkabilir, hazır ol' dedim bundan aylar önce. O da bana, 'Ne yaparsan yap ben senin arkandayım, kimse sana hesap soramaz. O bizim özelimiz' diye cevap verdi. Bugüne kadar sağlam gelmemin sebebi eşimdir yani!"

Şimdi MHP kitlesi, bu mesele hakkında karar verecek. Acaba kaçamaklar, tepe kadrosunun "aile özeli" midir yoksa MHP kitlesinin "haysiyet geneli" mi?

3 Nisan 2011 Pazar

Siyasal Alevicilik, siyasal Kürtçülük

Türkiye'de 8 yıldır iktidarda olan bir hükümet var.
İki dönemdir devam eden AK Parti iktidarı bu. Şu anki görüntüler, fevkalade, fevkalade bir durum olmazsa üçüncü dönem de AK Parti iktidarının devam edeceğini gösteriyor.

AK Parti, ülkenin iki sancılı alanında çözüm arayışı içinde: Kürt sorunu, Alevi sorunu.

Bunları çözmek istiyor, çünkü her iki sorun, ürettiği toplumsal gerilimle, ülkeye kan kaybettiriyor. Ülkenin kan kaybını, ülkeyi yöneten bir kadronun görmezden gelmesi, yapabileceği bir şey varken onu yapmaması söz konusu olamaz. O, onun varlık şartına aykırı olur. Çünkü kan kaybı başarısızlık doğuracak, bir siyasi kadro ise başarısızlığı istemez. O yüzden, bu sorunları çözmek, iktidar için hayati değer taşıyor.

Çözüm arayışı ve bulunan formüller tabii ki tartışılabilir. Eksiği gediği olabilir, sorun bütün boyutlarıyla anlaşılmayabilir, çözüm çerçevesi yetersiz bulunabilir.

Ama bir iktidar "çözüm arıyorum" diye yola çıkmışsa, onu çözüme zorlamak, sorunu yaşayanlar için vecibe haline gelir.

Sorunun yaşandığı alan, Alevi ve Kürt vatandaşlarımızdır.

İktidar, sorunu tespit için de, çözüm yolları için de, ülkede her çevre ile konuşmaya, bu arada yoğun olarak Alevi ve Kürt vatandaşlarımızın görüşlerini almaya çalışıyor.

Sonuçta bazı adımlar da atıyor.

Baktığınızda hem Alevi hem de Kürt vatandaşlarımızdan, iktidara fırsat tanıma eğiliminde olan geniş bir çevre var.

Ama her iki alanda bir çevre daha var, onlar "kategorik ret" pozisyonundalar. Duruşları şöyle özetlenebilir:

-Bu iktidar hiçbir çözüm üretemez.

-Bu iktidarın tüm hesabı, Alevi oylarına, Kürt oylarına konmaktır.

Böyle baktığınızda da, iktidar adına yapılan her çalışma, peşinen yokluğa mahkûm ediliyor.

Diyelim Doğu Güneydoğu'ya yol mu yaptınız, hastane mi açtınız, eğitim kurumlarını mı geliştirdiniz, idari hizmetlerde insani boyutu mu derinleştirdiniz, hepsi boş.

Kürtçe TV yayınına mı başladınız, üniversitelerde Kürtçe dil kürsüsü mü açtınız, bunlar göz boyama.

Bünyenizde 75 Kürt milletvekili mi var, bunlar asimile olmuş Kürtler.

Siz, ne yapıp edip, Kürtler'in Kürtlük bilincini yok etmek, dolayısıyla asimile etmek, bunun için dindarlığı istismar etmek istiyorsunuz vs...

Ve tavır açıklanıyor:

-Kürtler bu oyuna gelmeyecek.

Ondan sonra gelsin sivil itaatsizlik, gelsin Şivan Perver'e ve Kürt aydınlarına bile uzanan tehditler... Gelsin sokak eylemleri...

-"Kürt rantı"nı kaptırmayız! Bizden başkasına bu coğrafyayı dar ederiz!

..

Geçelim Alevilik dünyasına...

Gelin sorunu çözelim demiş, yola çıkmışsınız. Çalıştaylar yapmışsınız. Her Alevi grubu dinlemişsiniz. Bunu yaparken, Sünnilik adına en küçük bir tavrınız olmamış, her şeyi devlet nötrlüğü ile yapmışsınız.

Sonunda bir rapor çıkmış ve rapor çerçevesinde çözüm önerileri oluşmuş.

Nasıl bir tepki beklersiniz?

O çevre, yani benim "Siyasal Alevici" ya da "Profesyonel Alevici" diye tanımladığım çevre hemen, hükmü basıyor:

-Sizin gözünüz Alevi oylarında. Yapılan çalışma hiçbir çözüm üretmiyor. Hepsi göz boyama. Hepsi Aleviler'in Sünnileştirilmesi hesabı, hepsi asimilasyon hesabı...

Sonra da tavır açıklanıyor:

-Aleviler bu oyuna gelmeyecek. Aleviler AKP tuzağına düşmeyecek!

Evet, durum bu.

Ne yapacak peki Aleviler?

Gidip CHP'den aday olacaklar!

Niye?

CHP Alevilik sorununu çözecek mi? CHP seçimlerde böyle bir güce mi ulaşacak? CHP, kurulu düzenin omurgasındaki siyasi yapı olarak, hem Kürt sorununun hem Alevi sorununun üretim zemini değil mi?

Niye böyle bir CHP, bir kısım Alevi'nin siyasal hesap alanına giriyor da, çözüm için çaba sarf eden AK Parti girmiyor?

Bence işin burasında, "Alevilik rantı"nın kullanılması hesabı yatıyor.

İşin burasında, söz konusu vatandaşın kendi kafasındaki ideolojik kimliği Aleviliğe giydirme ve onu da ranta dönüştürme hesabı yatıyor.

Onun için çözümsüzlük çözümden daha iyi. Çünkü çözümsüzlük oldukça rant hesabı derinleşiyor, verimli hale geliyor.

Bu oyun ne kadar sürer, bilmiyorum. Ama ben, insan bilincinin bu kötü rant hesabını bir gün boşa çıkaracağı ümidini taşıyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

Nasıl bir sistem kurulacak?

-Ortadoğu'da ne oluyor?
-Anormal yapı değiştirilmek isteniyor. Müslüman Kardeşler'in yöneticisi Saad el Hüseyni'nin Milliyet'ten Hasan Cemal'e söylediği şey, başkaldırının ilk hedefini özetliyor: "Mısır halkı ülkenin pisliklerden temizlenmesini istiyor."
-Peki pislikler ne?
-Baskı rejimi. Sömürü. Fukaralık. Emperyalist güçlerle ortak yönetim. Yenilmişlik, eziklik.
-Ya yeni düzen?
-Belki bu pisliklere imkân vermeyecek bir yapılanma. Ama nasıl, bunun adı konmuş değil, anlaşıldığı kadarıyla yakın zamanda konacak gibi de değil. İslam o yapıda muhakkak var ama hangi ölçüde, "İslamcı" diye bilinen gelen kadrolar, "Bir İslam devleti hedeflemediklerini" ifade ediyorlar. Mesela, Tunus'ta bu alanın sembolik ismi Raşid el Gannuşi, bunu açıkladı. AK Parti benzeri bir çerçeve istediklerini söyledi. İhvan adına Saad el Hüseyni'nin ilk adımlar olarak beklentisi şu: "1) Cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceğiz. 2) İlk milletvekili seçimlerinde çoğunluğu kazanmak için uğraşmayacağız. 3) Dört ile altı ay arasında önce parlamento, sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılsın. 4) Yeni parlamentoyla yeni anayasa ve temel yasalara el atılsın. Seçimle gelir, seçimle gideriz."
Hem Gannuşi'nin hem el Hüseyni'nin sözleri, "demokratik" bir dil ihtiva ediyor ve anladığım kadarıyla, olan bitenden ürkecek iç-dış odakları tatmin amacı taşıyor. Başkaldırıdaki ideolojik farklılıkları dikkate alarak, gelecekteki yapılanmanın ideolojik muhtevasının adı konmuyor, bu tercih halkın iradi yönelişine bırakılıyor.
Soru şu:
-Acaba İhvan ve Tunus'taki Gannuşi-Nahda hareketi, AK Parti'yi hangi ölçekte örnek alabilir?
-Sanırım burada iki önemli değerlendirme unsuru var:
Bir: Türkiye'de AK Parti iktidarda ama kurulu düzen henüz çok hayati dönüşüm zaruretini içinde barındırıyor. Türkiye'de hâlâ "halkın yüzde 95'i bile istese" belirleyici olamayacağı gerçeği var. AK Parti "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" suçlaması ile mahkûm edilmiş ve henüz o laiklik yorumunun, fiili planda olumlu gelişmeler olsa bile, -metinlerde- değiştiğine dair bir durum yok. Bu negatif gerçeklik.
İki: Türkiye'de ne de olsa, 60 yıllık birçok partili hayat denemesi var ve örgütlenme imkânı ile siyasi anlamda yetişmiş insan sorunu, kapalı rejimlere göre daha olumlu sonuçlar vermiş durumda. Bu da pozitif gerçeklik.
Türkiye bu pozitif-negatif salınımda, pisliklerini temizliyor ve toplum beklentileri istikametinde sistem restorasyonunu gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunun adı Türkiye'nin normalleşmesi.
Burada belki Türkiye'deki statükonun "İslam rezervi"nin, sistemdeki ana ukde olduğunu görmek ve sistem restorasyonunun bu alandaki ukdenin çözülmesi ile bağlantılı olduğunun altını çizmek gerekiyor.
İslam coğrafyasında Türkiye örnekliğinin altında Gül-Erdoğan-Davutoğlu üçlüsünün liderlik performansları ve cihan çapında, kendileri öyle tanımlamasa bile "İslam dünyası adına" bir onur hamlesi gerçekleştirdikleri algısı da var. Bu da yenilmişlik ve eziklik duygusunun tepkisi...
Belki bir şey daha: AK Parti örnekliği, İslam konusunda, Türkiye'nin kurulu düzeninin çerçevesini aşan bir "inançlara saygılı laiklik" tanımını içeriyor.
İslam coğrafyasındaki ülke ülke hareketlenme, bir yerden bakıldığında Türkiye'den yarım asır geriden başlıyor gibi ama bir başka yerden bakıldığında mesela "İslam'ın konumu ne olacak" sorusu etrafında düşünüldüğünde, muhtemelen Türkiye'deki ukdelerle boğuşma sorunu yaşamayacak gibi görünüyor. İslam, bu ülkelerde hiç kuşkusuz, çok daha sahiplenilen bir değer olarak yer alacak.
Ama gene de "dini bir yapılanma" talebini seslendiren bulunmuyor.
Mesela Gannuşi-Nahda hareketi "İslamcı" bir hareketti. Ama Gannuşi, "Bir İslam devleti kurmayı amaçlamıyoruz" gibi bir açıklama yaptı.
Tanınmış İslam alimi Yusuf el Kardavi bile, Kahire'de okuduğu cuma hutbesinde "Dini devlet istemiyoruz"un altını çizdi. Sivil bir devlet kurulmasını istediğini ancak anayasada İslam'a referans yapılmasının da yanlış olmayacağını belirten Kardavi, "Biz mollalar ve şeyhler devleti değiliz" dedi.
Bunlar da muhtemelen İran ve Taliban örnekleriyle bütünleşmeme duyarlılığının yansıması.
Son olarak, İslam coğrafyasında yeni bir tarih süreci başlıyor. Açık veya örtülü sömürge statüsünden çıkan halkların, çağdaş gelişmeleri de dikkate alarak, özgür biçimde, yeni bir dünya kurmak üzere hareketlenmeleri gerçeği yaşanıyor. Bir süreç ve bir oluşum söz konusu.
Bu süreçte sanırım bir temel ilke belirleyici olacak:
-Nasılsanız öyle yönetilirsiniz!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Sonu Saddam'dan kötü olacak

Kaddafi çok kötü gidiyor.
Evet, Saddam da megaloman idi ama Kaddafi, megalomandan daha öte bir şey, gerçek anlamıyla ruh hastası.
Kendi halkının üzerine bomba yağdıran bir devlet başkanı, çılgından başka nasıl izah edilebilir?
İşte bir din alimi artık çığlık halinde sesini yükseltiyor, Libyalı komutanlara sesleniyor:
"-Yapabilirseniz, elinizden gelirse Kaddafi'nin kafasına sıkın, bu konuda fetva veriyorum!"
Bu ses Yusuf el Kardavi'ye ait. Çağımızın en tanınmış İslam hukukçularından birisi o. Akşam çıkıyor El Cezire'ye ve şunları söylüyor:
"-Dışarıdan yabancı güçler getirerek halkına saldırtanda zerre kadar insanlık ve şeref kalmamıştır. Bunu İsrail bile yapmıyor. Buradan Libya ordusundaki yöneticilere sesleniyorum. Halka yönelik hiçbir saldırı emrine uymayın. Bu Allah'ın da emrettiği bir şey değildir. Eğer elinizden geliyorsa Kaddafi'nin kafasına sıkın. Yapabiliyorsanız bunu yapın, bu konuda fetva veriyorum!"
Bunlar, bir din aliminin kolay söyleyeceği şeyler değil. Ama işte devreye, "Zalim hükümdar karşısında hakkı söylemek" gibi bir onurlu misyon çıkıyor ve Kardavi, bu misyonu ifa noktasında adım atıyor.
Türkiye'nin tepki vermekte temkinli davranması da, aslında Kaddafi'nin sergileyeceği çılgınlıktan çekinmekle ilgili.
Adı konmamış bir rehin statüsünde görünüyor oradaki Türkler.
Halkın üzerine sniper'larla veya uçaktan ateş açma emri alanlar, Kaddafi'nin ruh dünyasında iseler, -ki onların, Libyalı olmadığı, Afrikalı paralı askerlerden oluştuğu dikkate alındığında çok daha sorumsuz olmaları beklenir- ortaya gerçekten bir kan gölü çıkması kaçınılmaz olacak. Bu işlerin vahşi kabilelerin karşı karşıya geldiği, Hutu-Tutsi vuruşmalarında nasıl insanlık dışı bir mahiyet kazandığı biliniyor. Kaddafi, yolun sonuna geldiğini idrak edememek gibi ve yolun sonunda insani bir refleks ortaya koyamamak gibi bir zaafla da malul. Onun için Libya, daha şu anda bölgedeki değişim sürecini en kanlı yaşayacak ülkelerden birisi olacak gibi görünüyor.
Ne yazık ki, Kaddafi gibi birisi, 42 yıldır iktidarda.
Mübarek Mısır'da 30 yıldır, Zeynel Abidin bin Ali Tunus'ta 23 yıldır, Buteflika Cezayir'de 12 yıldır, Kral Muhammed Fas'ta 12 yıldır, Ömer el Beşir Sudan'da 18 yıldır, Kral Hüseyin-Kral 2. Abdullah Ürdün'de 58 yıldır, Şeyh Halife bin Selman Halife Bahreyn'de 40 yıldır iktidarda. Suudi Arabistan'da krallık on yıllardır sürüyor.
Ne bu?
Bu maalesef sömürge statüsünün, bölge ülkelerine bıraktığı aşağılık miras.
Özgürlük, insanlık onurunun olmazsa olmazı, özgürlük olmadığında, hiçbir sağlıklı insani gelişme gerçekleşemiyor. Özgürlük olmadığında, insan haysiyetinin diri kalması imkânı da olmuyor.
Amerika'da, Abraham Lincoln köleliği kaldırdığında, köleler özgürce ayakta durabileceklerine inanmadıkları için gidip efendilerine yeniden bağlılık sözü veriyorlar.
Mısır halkı, 30 yıllık bir diktatörlüğün 18 günlük bir direnişle sona ereceğini nasıl bilemiyor?
İşte o, içselleştirilen ezilmişlik, diğer ifadeyle, öğrenilmiş çaresizlik sebebiyle.
42 yıldır Libya'yı Kaddafi gibi bir çılgın yönetiyor.
O çılgın, gidip Paris'te çadır kuruyor, sömürgeci kafa, Libya'nın çılgınının gönlünü hoş tutarak, kendi çıkarlarını sürdürmekte bir beis görmüyor. Kaddafi, çılgınlığını dik tutsun ki, Fransa'nın, İtalya'nın Libya'daki çıkarlarına halk karşı çıkmayı akıl erdiremesin!
Bu dönemin sonuna gelindi.
Kaddafi ve benzerleri artık iktidarda kalamaz.
Ama bu işin yani eski yönetimlerin gidişi ve yeni yapılanmanın gerçekleşmesi işinin mümkün olduğunca kansız olmasını sağlamak lazım. Ta ki bu toplumlar yeni bir kan kaybı sürecini yaşamasınlar.
Nasıl olur, bilmem. Libya örneği çok zorlanılacağını gösteriyor.
Mısır'da ordu, belki de Amerika'nın telkini ile geride durdu. Mübarek, bir ara develi-atlı adamlarını gönderdi göstericilerin üzerine ama arkası gelmedi.
Tunus çabuk toparladı.
Belki İslam Konferansı'nın çağrısı ile bir "Ulema meclisi" toplanabilir. Bu Meclis, tüm bölgeye, halk iradesine öncelik veren bir sistem yapılanması için çağrıda bulunabilir.
Kim bilir, belki de sürecin devrim niteliğinde gelişmesi, daha köklü dönüşümler için kaçınılmaz olandır. Ama keşke bu süreç, daha örgütlü sivil toplum iradesi ile güdülebilseydi.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Başbakan'ın yüreği var

Başbakan'ın yüreği var ve ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Evet, bir ülkenin hukuk devleti olması çok önemli, her şeyin hukukun garantisi altında olması çok önemli, ama hukukun yanında ülkeyi yönetenlerin yüreğinin olması da çok önemli. Hani belki de hukuku yürek, yüreği hukuk beslemeli denebilir.
Demek istiyorum ki, hukuk olabilir ama kitabına uydurmak da mümkün olur hukuk içinde. Türkiye'de çoğu zaman olduğu gibi. İşte orada yürek, yani insanlık, yani vicdan devreye girmeli ve "Müftüler fetva verse bile (hukukçular göz yumsa bile) sen kalbine danış" yüce sözü hatırlanmalı.
Başbakan son grup konuşmasında, 2004'te meydana gelen bir kayıp genç olayından yola çıkarak, kendi iktidar dönemini sorguladı. Faili meçhullerden ve kayıplardan söz ederken, eski-yeni İçişleri Bakanları'na dönerek dedi ki:
"Faili meçhullerin, katillerin bulunmamasının ne büyük bir acı olduğunu biliyoruz ama evladının kemiklerini dahi bulamayan, oğullarının mezarlarını bulmaya dahi razı olan acılı anneler var bu ülkede.
Bunlardan bir tanesi 2004'te olmuş bir hadisedir. Dönemimizde faili meçhul yok diye bildim. Bunu, zaman zaman gerek Abdülkadir Bey'in gerekse sizin (İçişleri Bakanı Atalay'a hitaben) döneminizde paylaştım. Var mı yok mu diye? 2004'te böyle bir faili meçhulün olduğunu o gün orada öğrendim. Evladının İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okurken, bir gidişle gittiğini ve İğneada'da kaybolduğunu, ondan sonra sadece ıslak fanila ve şortunun kendisine ulaştırıldığını... Orada farklı farklı şeylerin kendisine söylendiğini, bunların inandırıcı yanı olmadığını... Ben de ona inanıyorum doğru söylüyor. Bunlar yapıldı ama şimdi bunların aşılması gerekiyor ve bunların üzerine şiddetle gidip, 2004-2011, 7 yıl... Bu 7 yılı ayrıca hesaba çekmemiz lazım. Nedir, ne değildir? Bunun üzerine ayrıca gitmemiz lazım. Annesi ile tekrar tekrar görüşmemiz lazım."
Evet, işte bu. Başbakan'ın yüreği, kendisine ulaşan bir hukuksuzluk karşısında sancılanmaya başlıyor ve harekete geçiyor. Türkiye'nin yönetiminin tam merkezinde böyle duyarlı bir kalp bulunması iyi bir şey.
Çünkü Türkiye, tam da bu duyarlılığın gerekli olduğu bir ülke.
Şu Mutki olayını ne yapacaksınız mesela?
Bir çukurdan, 18 kişinin kemikleri çıkıyor.
Jandarma, "Biz gömdük" diye açıklama yapıyor. "Çatışmada öldürdük ve gömdük."
Açıklama, bu kemikler bulunduktan sonra yapılıyor. Orada ölenlerin kim olduğu konusunda hiçbir bilgi yok. Ailelerine haber verilmemiş.
Hukuk buna cevaz vermiyor ama yapılmış.
1999'dan bugüne kadar da mesele kapanmış.
Ne yapacaksınız?
"Jandarma açıkladı, her şey tamam" mı diyeceksiniz?
Yoksa yüreğinizi diri tutup, "Sonuna kadar gidilsin" mi diyeceksiniz?
Hatta orada da durmayıp, "Buna benzer başka çukurlar var mı, gerçek bir soruşturma yapılsın" mı diyeceksiniz?
Cumartesi anneleri, 306 haftadır toplanıyor İstiklal Caddesi'nde.
İlk defa bir Başbakan'ın gündemine girdi hadise, o da Tayyip Erdoğan oldu. Yürek farkı bu, diyorum onun için.
Ama tek yürek farkı da yetmiyor görülüyor ki...
Diyelim İçişleri Bakanları'nın da, diyelim TSK'nın, jandarmanın da, diyelim valilerin, kaymakamların da benzeri bir kalp hassasiyeti içinde ateş üstünde durur gibi takip etmesi lazım bu meseleleri. Kötü şeyler bir gün çıkıyor ortaya, bundan kurtuluş yok. Onun için, kötü şeylerin, ibret olacak şekilde ortaya çıkarılması ve mahkûm edilmesi lazım.
Maalesef, bu terörle mücadele meselesi, şirazesini bozdu her şeyin. PKK bir cinayet örgütü idi evet, bunda şüphe yok. Ama devlet adına PKK ile mücadele ederken de anlaşılıyor ki, hukukun ötesine geçildi. Hukuksuzluklar işlendi. Çok hukuksuzluk işlendi. Bunların, toplumsal bedelinin olmaması imkânsız. Bir tür zehir gibi aktı bu hukuksuzluklar bölge insanının yüreğine...
Bu hükümetin başında, yüreğinin farkında bir adam bulunması bu açıdan önemli.
Bölge insanı ile kalbi bir bağ kurmaya gayret eden ve yaralanmış kalpleri yeniden onarmaya çalışan bir insan, siyasetçi ama böyle bir siyasetçi... Bu önemli.
Kim ne derse desin ben Tayyip Erdoğan'ın, ülkenin üzerinden, bu tür kanlı ve karanlık bagajları, en azından kendi insanlık hassasiyeti üzerinde titremesi sebebiyle, kaldırmak için çaba sarf edeceğine inanıyorum.
Mutki'yi asla taşıyamaz Erdoğan.
Berfo Nine'nin acısına tanık olduktan sonra onu unutamaz Erdoğan.
Erdoğan'ın kafasında şu anda, "Acaba Doğu-Güneydoğu'da daha kaç kemik dolu çukur vardır ve ne zaman ortaya çıkıp da ülkenin yüzüne utanç rengini yansıtır" sorusu debelenip duruyordur.
Ve Erdoğan'ın kalbinde, "Hrant Dink nasıl oldu da korunamadı, devlet içinde kim ne yaptı" sorusu debelenip duruyordur.
Kalbi olan adam rahat olamaz.
Türkiye'nin şansı da bu.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Yanlış buluyorum

Maalesef AK Parti cenahı, Kılıçdaroğlu'nun başlattığı "Recep Bey" aşağılamasının çamurlu alanına çekildi ve şimdi orada, çamurla oynayan bir görüntünün içinde kaldı.
Yanlış buluyorum.
Bülent Arınç'ın Kılıçdaroğlu için "şu kadarcık boyuyla..." diye başlayan söylemini yanlış buluyorum. Söz ustası Arınç'ın böyle gaflara gelmesi doğrusu şaşılacak bir şey. Ne yapmış oldu yani Arınç, böylece tüm kısa boyluların bir eksikliği bulunduğunu mu söylemiş oldu? Bu söylem, "evet"leri mi artırdı?
Başbakan Erdoğan'ın "Memur Kemal" söylemini yanlış buluyorum. Nitekim, bu söylemin içindeki "memur karşıtı" görünüş hemen fark edildiği için "CHP zihniyetinin memuru" noktasına gelindi ama herhalde "CHP zihniyetinin memuru" ifadesi, "Memur Kemal"deki memur kırgınlığını telafi edici nitelikte değildi.
Yine Başbakan Erdoğan'ın "Boya değil soya bak" söylemine gelebilmesini de anlayamıyorum. Ne olacak yani soya bakılırsa, buradan nereye gelebilir ki Sayın Başbakan? Bu söylemin ikinci adımını atabilir mi? "Soya bak" söylemi, tüm açılımların üzerine sünger çekmiyor mu?