Mustafa ARMAĞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa ARMAĞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2017 Cuma

İngilizler İstanbul'dan nasıl çıktı?

Selahaddin Adil Paşa İstanbul'da işgal devletleri temsilcileri ile vedalaşıyor.

Resmi tarih, İstiklal Savaşı'ndan sonra İngilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan nasıl başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.

Ne de olsa fena halde yenik ve eziktirler karşımızda. Nitekim muzaffer Türk ordusu 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmıştır.

13 Kasım 2015 Cuma

İstiklal Savaşı’na gönderilen parayı yiyenlerden hesap soruldu mu?

Safvet Arıkan

Yakın tarihimizin karartılan yolsuzluk sayfalarından biri de Milli Mücadele’ye yardım için Sovyetler Birliği’nden gönderilen paraların bir kısmının Almanya’da sırra kadem basmasıdır.
Meclis’te Kâzım Karabekir Paşa başkanlığında bir araştırma komisyonu kurulmuş ve hazırladıkları raporda her ikisi de Mustafa Kemal Paşa’nın yakınları olan Safvet (Arıkan) ve Nuri (Conker) kusurlu bulunmuşlardı.

26 Haziran 2011 Pazar

CHP'nin Milli Mücadele'den kaçan başbakanı kimdi?

Bundan 65 yıl önce de, 2 milletvekilinin mazbatası iptal edilmişti. Asıl bomba bundan sonra patlamış ve bir CHP'li başbakanın asker kaçağı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu başbakan, özellikle Fenerbahçelilerin yakından tanıdığı bir isimdir.

"Geçmiş, bugüne öylesine benzer ki, bunun yanında suyun suya benzerliği hafif kalır" sözünü İbn Haldun günümüz Türkiye'si için söylemiş olmalı. Nitekim 65 yıl önce, yine bir seçim sonrasında ülke öylesine hararetli bir tartışmanın kucağına yuvarlanmıştı ki, çıkan yangını ancak 1950 seçimleri söndürebilecektir.
Demokrasi tarihimize "lekeli seçim" olarak geçen 1946 seçimleri Tek Parti döneminin çürümüşlüğünü bir ayna gibi yansıtan; ama aynı zamanda çeyrek asırdır ülkeyi keyfince yöneten, hesap sorulamayan elit bir kadronun iktidarı elde tutabilmek uğruna ne tür zorbalıklara başvuracağını gösteren çarpıcı bir örnek olmuştu. Halkın oylarına devlet zoruyla el konulmuş, DP'nin çoğunluğu aldığı yerlerde oylar CHP'ye 'transfer edilmiş' ve gayri meşru bir 4 yıllık iktidar dönemi kıra döke açılmıştı.
İşte 1946'dan masamıza düşen aşina fotoğraflar.
1946'NIN "HATİP DİCLE"Sİ FENER'İN GOL KRALIYDI

12 Haziran 2011 Pazar

Türkçe ezandan Kürtler de çok çekmişti

Suruç'taki "Kürtçe ezan yoklaması", henüz kabuk bağlamış bir yaramızı, 61 yıl önce Adnan Menderes hükümeti tarafından sona erdirilene Türkçe ezan zulmünün hatıralarını yeniden canlandırmış oldu.

Şu kadarını söyleyelim ki, Türkçe ezan uygulaması yalnız Türklere değil, Kürt ve Arap vatandaşlarımıza da tarif edilmez sıkıntılar yaşatmıştı.
Türkçe ezan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 1932 tarihli bir genelgeyle imam ve müezzinlere mecburi tutulmuştu. Uygulamadaki bazı aksaklıkları halletmek üzere 1933 Şubat'ında Başkan Rifat Börekçi imzasıyla ikinci ve sert bir uyarı yapıldı. Buna göre Arapça ezan yasağına uymayanlar "kat'i ve şedit cezalara çarptırılacaklar"dı. Nitekim de öyle oldu. Pek çok din görevlisi ceza aldı, dayak yedi, görevden alındı, hatta hapse düştü.
İşin tuhafı, 1941 yılına kadar kanun yoktu ortada. Sadece Diyanet'in genelgeleri vardı. Diyanet'in genelgesi de din görevlilerini bağladığı halde, mesela cemaatten birisi minareye çıkıp ezan okusa veya cami içinde kamet getirecek olsa aynı genelgeye veya emre itaatsizliğe göre cezalandırılıyordu. Bu uygulamanın hukukî bir dayanağı mevcut değildi. Kamuda çalışmayan birinin, mesela bir köylünün veya bakkalın da aynı cezaya çarptırılması, Tek Parti idaresindeki keyfiliğin şahane bir misaliydi.
1941'de bir din görevlisi, aldığı cezayı Yargıtay'a götürdü. Daha da garibi, Yargıtay imamı haklı buldu ve kararı bozdu. Böylece yasağın ne kadar keyfî olduğu, verilen cezaların ne kadar kanunî mesnetten yoksun bulunduğu zamanın en yüksek yargı organı tarafından onaylanmış oluyordu. Tabii Refik Saydam hükümeti paniğe kapıldı ve alelacele "Devrim Kanunu" olarak bilinen Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesine bir ek yaptı. Buna göre Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılacaklardı.
İşte Menderes'in 1950'de yaptığı değişiklik, kanuna yapılan bu eklemeyi kaldırmaktan ibarettir. Ne Türkçe ezanı yasaklamış, ne de Arapça ezanı mecburi tutmuş, sadece yasalar ezan konusunda hiçbir şey söylemez olmuş, yani ezan serbest bırakılmıştır. O günden son Kürtçe ezan girişimine kadar da cemaat ezan denilince sadece Ezan-ı Muhammedî'yi anlamıştır. Bu konuda tam bir mutabakat vardır.
Çünkü Tek Parti döneminde yaşanan ezansız yıllar Türk, Kürt, Arap, Sünnî, Alevî... her mezhep ve ırktan insanımız için acı tecrübelerle doludur. Bu topraklarda bizzat Türkler "Türkçe ezan"a karşı en büyük mücadeleyi vermişken, dini bir etnik kimliğe alet etmeye çalışmanın mantığını anlamak mümkün görünmüyor.
Kaldı ki, Kürtlerin Türkçe ezan zulmünden iki misli etkilendikleri de bir gerçektir. Türkler yalnız dinî açıdan etkilenmişlerdi. "Allah" yerine "Tanrı" denilmesi, "Lâ İlâhe İllallah" yerine "Tanrı'dan başka yoktur tapacak" gibi kasten sakat bir çeviri yapılması (gerçekten de Türkçe düşünülseydi "Tanrı'dan başka yoktur tapılacak" denilmesi gerekirdi) gibi içlerine sinmeyen yerler vardı. O zamanın yaygın deyişiyle, "Allah" demek yasaktı ve bu noktada yasağın kalkmasını istiyorlardı.
Lakin Kürtlerin durumu daha karışıktı. Türkiye'nin Doğu illerinde Türkçe bilmeyen milyonlarca vatandaş yaşıyordu. Onlar için Türkçe ezan uygulaması hem dinle, hem de dille ilgili bir baskı demekti. Türkçe bilmiyorlardı ama Arapça ezanın ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Hem Arapça ezan yasaklanmış, hem de hiç bilmedikleri bir dilde minarede bir "şeyler" okunduğu zaman gerçekten şok geçirmişlerdi. Üstelik yalnız cemaat değil, Türkçe ezanı okumaya mecbur bırakılan imamlar da Türkçe bilmiyordu. Bu durumda Kürtler Türkçe ezanı katmerli bir zulüm olarak algılamışlardı.
Mesela İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ezanı İngilizceye veya Yunanlılar Bursa'yı işgal ettiklerinde Yunancaya çevirselerdi ne hissederdiniz? İşte Kürtler Arapça ezan yasaklanıp da Türkçe ezan okumak ve dinlemek ve bu ezanla namaz kılmak zorunda bırakılınca benzer duygular yaşamışlar, adeta Türkçe ezana düşman kesilmişlerdi. O adeta sömürgeci bir kuvvetin zorbalığının sembolü olarak algılanmıştı. (Arap vatandaşların durumları büsbütün tuhaftı. Onlar Arapça ezanı 'anlıyor' ama Türkçe ezandan "felah" kelimesi haricindekilere yabancı kalıyorlardı.)
İşte Siirt'in Eruh ilçesinin Ayne (şimdiki adıyla Bağköze) köyünden Ayşi Batur ninenin yaşadıkları. Torunu Cüneyt Batur anlatıyor ("Türkçe Ezan ve Menderes" adlı kitabımdan aktarıyorum):
"Babaannem yaklaşık 90 yaşında ve Türkçe bilmiyor. Türkçe bildiği tek söz, "Tanri ulidir"den ibarettir. Anlayacağınız, köyümüze devlet, hizmet olarak Türkçe ezanla gelmiş! Devlet sağlık ocağı, doktoru, hemşiresi, okulu, öğretmeni, çeşmesi dahi olmayan bir köye Türkçe ezan yoluyla günde 5 kez uğruyormuş! Oradaki Kürt halkına ezanı Türkçe okutunca Türkçeyi sevdireceklerini zannetmişler. Halbuki "Türkçe" deyince babaannem gibilerinin aklına sadece itici, sevimsiz ve incitici "Türkçe ezan" geliyor."
Dr. Ali Dikici'nin Emniyet arşivlerinden aktardığı bilgiler, Türkçe ezana karşı İzmir'den, Urfa'dan, Çorum'dan, Siirt'ten, Isparta'dan, Bayburt'tan, Kayseri'den, Erzurum'dan, velhasıl Türkiye'nin dört bir köşesinden tepkiler uyandığını gösteriyor. Yani Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı ezanımızla kader birliği etmişiz. Ne için? Her Allah'ın günü ufuklarımızda çınlayan Ezan-ı Muhammedî sünnetine sahip çıkmak için. Onun etrafında halkalanmışız, yekvücut olmuşuz. Tıpkı 16 Haziran 1950'de bütün Türkiye'nin 18 yıldır mazlum minarelerin etrafında halkalanıp her birine birer Bilal-i Habeşi ruhu üflenmiş müezzinlerin ağzından ezanın Arapça değil, Necip Fazıl merhumun deyişiyle "Rabca" olduğunu haykırdıkları gibi.
Galiba son sözü "sözün sultanı"na bırakmak, Bediüzzaman Said Nursi'ye:
"Ezanı bir ilandan ibaret zannediyorlar. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre 'namaza gelin' diye çağırırdı. Halbuki bu ezan Asr-ı Saadet'ten beri öyle devam ediyor. Bu 'ila-yı kelimetullah'tır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilan etmektir. İslam'ın şeâiridir (âdet). Bu şeâir farzlar kadar ehemmiyetlidir."
Ezan-ı Muhammedî tektir. Onu parçalara bölmek isteyenlere izin vermeyeceğiz.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım"

Bundan tam 22 yıl önce "Zaman" gazetesinin manşeti gündemi sarsıyordu: "Atatürk, Samsun'a İngiliz vizesiyle gitti."

Nezih Uzel'in haberine göre, 1972 yılında görüştüğü İngilizlerin istihbarat dairesi başkanı Yüzbaşı Bennett, İngilizlerin, "millî hareketi" başlatmak üzere Anadolu'ya gittiğinin farkına varmalarına rağmen Mustafa Kemal'e engel olmadıklarını söylemiştir. Hemen itirazlar gelir: Madem İngilizler vize verdi, öyleyse belgesi nerede?

Bunun cevabını Türkiye 2 yıl sonra yine gazetemizden öğrenecektir. 19 Mayıs 1991 tarihli "Zaman"ın manşeti bu defa "Samsun'a İngiliz vizesi" şeklindedir ve tam 6 belge ilk kez görücüye çıkmaktadır. (Sonradan bazı hokkabazlar kitaplarında bu belgeleri ilk defa kendilerinin yayınladığını yazarak pay kapmaya çalışacaktır ama nafile.) Haberi yapan Vehbi Vakkasoğlu, belgelerin kendisine, kimliğini bilmediği "Bir dost"un gönderdiğini yazmıştır. Bu benim de tanıma şansına eriştiğim "dost"un kimliğini 20 yıl sonra açıklıyorum: Kâzım Karabekir'in damadı merhum Prof. Faruk Özerengin.

Böylece Türkiye, o zamana kadar dümeni kırık, pusulası bozuk, eski bir vapurla İstanbul'dan kaçarak Samsun'a çıktığını söyledikleri Mustafa Kemal Paşa'nın, aslında resmi bir görevlendirmeyle ve en önemlisi de, İngilizlerin onayıyla Anadolu'ya gönderildiğini öğrenmiş oldu.

Bu arada başka şaşırtıcı ayrıntılar da çıktı karşımıza. Genelkurmay ATASE Arşivi'ndeki bir belge bize Mustafa Kemal Paşa'nın yanında hiç de azımsanmayacak büyüklükte bir "karargâh" götürdüğünü göstermektedir. Bu belgeye göre Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay ve 51 de silahsız küçük subay bindirilecek, yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır vs. ile 4 tane de otomobil verilecektir. (Aktaran: Z. Türkmen, "Mütarekeden Milli Mücadele'ye Mustafa Kemal Paşa", Bengisu Yay., 2010, s. 146.)

Lakin bütün bunlar ortaya çıksa da, Türkiye'de İnkılap tarihlerinin zırhını delip içine giremez. Giremez, çünkü İnkılap tarihleri bu tavırlarıyla bilim olma niteliklerini yitirmişler, bir retoriğe, coşkulu nutuklar atma tavrına gömülmüşlerdir. Bütün bu çalışmalarda anlı şanlı profesörlerin, "Ulu Önder Atatürk'ün dediği gibi..." diye başlayan makalelerini okuyunca tarih bilimi adına hüzünlenmemek elde değil. Bir kişiyi tarih üstü bir şahsiyet yapmaya, onu her bakımdan haklı çıkarmaya çalışmaya çalışan bir anlayışın, 1945 öncesi İtalya ve Almanya'sındaki tarihçilikten pek farkı kalmıyor.

İşte Şark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa'nın kitapları, 1933'ten beri resmi tarihe bayrak açmasına, Ali Fuat Cebesoy'un hatıraları 1950'lerden itibaren yayınlanmasına, onca belgeye rağmen geldiğimiz nokta 1927'deki anlayışı aşabilmiş değil.

Kâzım Karabekir, yakın tarihi deşifre ettiği kitaplarında bize Milli Mücadele'nin farklı bir anlatısını veriyor. Lakin kimsenin tındığı yok. Peki bu adam hain mi? Değil. Hırsız mı? Asla. Namussuz mu? Haşa. Genelkurmay Başkanlığı anma toplantısı düzenlediğine göre resmen benimseniyor da. Öyleyse neden söyledikleri kaale alınmıyor?

Mesela Karabekir, Milli Mücadele'nin farklı bir öyküsünü anlatmaya şöyle başlıyor:

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım. Doğu'daki askeri vaziyet şöyleydi..."



Bu sert cümle, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın "Nutuk"una başlarken kullandığı "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım" cümlesine bir tür meydan okumadır. Arkasından da özetle şunları der:

İstanbul'a döndüğümde herkesi çok umutsuz gördüm. Arkadaşım İsmet (İnönü) "Bu iş bitti Kâzım, gidip çiftlik satın alalım, sen Kâzım Ağa ol, ben İsmet Ağa olayım." diyordu. Mustafa Kemal'le Şişli'deki evinde görüştük. Hastaydı. İstanbul'da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce Doğu'ya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatalım dedim. Fakat o sırada Paşa'nın aklı İstanbul'da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Bana "Bu da bir fikirdir" dedi. Ben de ona "Fikir değil, karardır" dedim. Ve en kısa zamanda bir yolunu bulup Doğu'ya gideceğimi, gelmesi halinde kendisini başkomutan olarak karşılayacağımı söyledim. Bana "İyi olayım, düşünürüz" diye cevap verdi. Ben de tayinimi Erzurum'a çıkartarak 12 Nisan 1919 günü "Gülcemal" vapuruyla İstanbul'dan vapurla yola çıktım. 17 Nisan'da Samsun'a, 19 Nisan'da da Trabzon'a çıktım. Oradaki Muhafaza-i Hukuk ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleriyle görüşerek Erzurum Kongresi'nin yapılmasına karar verdik ve Mustafa Kemal Paşa'yı davet ettik. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal'e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve benden güvence istediler. Ben de hem kendilerine güvence verdim hem de huzurumda Paşa'ya yemin ettirdim. M.Kemal Paşa'nın Erzurum Kongresi'ne katılmasının önünü açtım.

Karabekir Paşa'nın sözleri bu şekilde sürüyor. Ancak anlattıklarının bizi çok farklı bir yakın tarih resmiyle karşı karşıya getirdiği kesin.

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Eğer Karabekir Paşa savaştan sonra iktidarı ele geçirmiş olsaydı belki de biz 19 Mayıs yerine 19 Nisan'ı İstiklal Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak okuyacak, Bandırma vapuru yerine Gülcemal'i hatırlayacak, kutlamaları ise Samsun yerine Trabzon'da yapacaktık. Ya da Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarını esas alsaydık onu Milli Mücadele'nin başlatıcısı olarak görecektik.

Ne demek istediğimi şöyle netleştireyim:

Tek odaklı bir tarih, tarihin ancak bir kısmını aydınlatabilir. Bir konak düşünün. Biz sadece bir odasını aydınlatmışız, diğerleri karanlık. Elektrik bağlatmıyoruz, bağlatılmasına da karşı çıkıyoruz. Bu durumda o konağın tamamını temsil ettiğimizi nasıl iddia edebiliriz?

Biz de diyoruz ki, konağın bütün odalarına elektrik bağlansın, herkes konuşsun, içini döksün. Çocuklarımız da bu farklı tarih anlatılarını okuyup tartışarak tarihin aynı zamanda demokrasinin de öğretmeni olduğunu öğrensinler. Zaten ne geldiyse tartışamamaktan gelmedi mi başımıza? "19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım" sözünü bir de bu ışık altında okumaya ne dersiniz?

3 Nisan 2011 Pazar

Karabekir'in kitabını "Kızıl Pençe" örgütü mü yaktı?

Ahmet Şık'ın internete düşen "kitabı"nın akıllara hemen Kâzım Karabekir'in yakılan kitabını getirmesi ilginçti. Her ikisi de 'basılmadan', yani suç unsuru oluşmadan yasaklanmıştı. Öyleyse bugünkü yargı sistemi hâlâ 1930'lardaki düzeydeydi.


Mevcut iktidara saldırabilmek için geçmişten medet ummak güzel de, bu aynı zamanda geçmişin ne denli karanlık olduğunu da ortaya koymuş olmuyor mu? 1930'ların birilerince Altın Çağ olarak kutsandığını hatırlarsak, kitap yakılma olayını gündeme getirmek, biraz Onur Öymen'in Dersim "sürç-i lisanı" gibi oldu.

Mesela Can Dündar, Karabekir'in kitabının 'basılmadan yakıldığı'nı yazdı (Milliyet, 27 Mart 2011). Merak ettim: Basılmamış bir kitap nasıl yakılır? Eldeki nüsha imha edilir, o kadar. Oysa yakıldığı iddia edilen 3 bin adet kitapsa bunlar nasıl basılmamış olabiliyor? Kitap basılmış ama tam dağıtıma verileceği gün yaktırılmıştı. Hem de mahkeme kararı olmadan. İşte günümüzdeki olayla arasındaki asıl fark, birisinde kitaba hükümet eliyle, diğerinde savcının kararıyla el konulmuş olmasında yatmaktadır.

Şimdi bizzat Karabekir'in yazdıklarına, yani işin kaynağına uzanalım ve kitabın yazılış ve yakılış öyküsünü onun keskin dilinden okuyalım.

Karabekir Paşa 1927'de sona eren milletvekilliğinden sonra Erenköy'deki köşkünde sakin bir hayat sürer. Ta ki "Milliyet" gazetesinde saldırgan bir yazı dizisi başlayıncaya kadar. Yazar İstiklal Savaşı'nın muhalif komutanlarına acımasızca yüklenmektedir. Bir ara sözü Karabekir'e getirir ve ona çocuklar için "Şarkılı İbret" piyesi yazacağına İstiklal Savaşı hatıralarını yazmasının yerinde olacağı uyarısında bulunur. Bunun üzerine Paşa, belgelerle desteklediği cevabî mektubunu gazeteye gönderir. İşin garibi, cevap 4 Mayıs günü gazetede çıkar ve bomba gibi patlar, zira "Nutuk"a alenen karşı çıkmaktadır.

Böylece 6 mektup yayınlanır ve gazetenin tirajı fırlar. Ancak "yüksek yerden" gelen bir emirle Paşa'nın cevapları aniden kesilir. Hakem maçı tatil etmiştir. Silahıyla olduğu gibi kalemiyle de mücadele etmekte usta olan Paşa, hazırladığı notları kitap halinde çıkarmaya karar verir. Karabekir'in deyişiyle "düello" henüz bitmemiş, yeni bir aşamaya girmiştir.

İlk cildin baskı işi 28 Mayıs günü öğle vakti bitmişti. Ancak ikindi vakti kötü haber Paşa'ya ulaştı. Sinan Matbaası sahibi Sinan Omur (ki Risale-i Nur'a yaptığı hizmetler hâlâ hatırlardadır) fena halde tehdit edildiğini, pasaportunu alıp yurtdışına savuşmaktan başka çaresi kalmadığını ve kitabın polisçe matbaadan alındığını haber verir. Paşa, Başbakan İnönü'ye protesto telgrafı çekerek kitabının serbest bırakılmasını ister. Cevap alamaz.

Sonradan öğrendiğine göre CHP İstanbul İl Başkanı Cevdet Kerim İncedayı, Sinan Bey'in önüne bir kâğıt koyup zorla imzalatmış. Kâğıtta matbaa sahibinin, sakıncalı olduğu gerekçesiyle kitabın imhasını istediği yazmaktadır. Oysa böyle bir hakkı yoktur, zira kitabı yazar kendi cebinden bastırmaktadır. Savcıya şikâyet eder, ilgilenmez. Bunun üzerine Paşa notlarında şöyle der: "Hükümet gizli eliyle kitaplarımı yaktı."

Paşa başka bir yerde de Cumhuriyet'in "Kızıl Pençe" diye bir teşkilatından söz eder. Bu teşkilatın tetikçilerinden birisi Kılıç Ali ise öbürü Recep Zühtü'dür. Kitabının yaktırılması işini bunlar organize etmiştir. (Kılıç Ali hatıralarında kitabı yakma sorumluluğunu İnönü'nün üzerine atar. Ancak Atatürk'ün Karabekir'in kitabını okuyup da "beyinsizce ve alçakça" diye not düşmesi ve Paşa'nın bir akıl hastanesine götürülmesini tavsiye etmesinden nedense dem vurmaz.)

Ardından 70 polis Karabekir'in evini basar, 95 dosya tutarındaki yazı ve belgelerini 4 çuvala doldurup götürürler. Arkadaşı Cafer Tayyar Paşa'nın evi de aranır. Asıl dertleri, yakılan kitaptan Paşa'da kaldığını öğrendikleri o 5 nüshayı ele geçirmektir. Paşa 'Onları yaktım' der. Tehditlere devam ederler. Ve iş gelir, suikast planına kadar dayanır.

"Bir suikasd eserime karşı yapıldı", der Karabekir, "diğeri hayatıma karşı hazırlandı. Fakat haber alıp önledim." Bu noktadaki açıklamaları çarpıcıdır ve mutlaka dikkate alınması gerekir. "Bana karşı Gazi'nin bir suikasd yapacağını düellomuzun ilk gününden beri kaç kişilerden işitmiştim" der "Bir Düello Bir Suikast" kitabında ve ekler: "Fakat bu bir tahminin sonucuydu." Şimdi yeni bir suikast hazırlığı yapıldığını öğrenmiştir. Habere göre Vali Konağında tam 4 gün bu konu tartışılmış. Bir Ermeni'ye kendisini öldürterek suçu onun üzerine atacaklarmış. "Bütün hınçları"nın İstiklal Savaşı'nda gördüğü hizmetlerin belgelerini ortaya koymasından geldiğine inanır. "Dostluğu düşmanlığından tehlikeli olan bu şefimiz, artık son kararını vermiş bulunuyor."

İsmet Paşa ağustos ayında olaydan haberi olmadığını yazar. Karabekir acır ona. "Ne yazık ki, kendisinin "Gizli Kızıl Pençe"den haberi yok." der. Kabul eder: "Kızıl Pençe düzeninde İsmet yoktu. Buna doğruca Gazi emir verir. Meclis Reisi, Kılıç Ali gibi en güvenilir adamları vasıtasıyla hükümet mekanizması gizli oyunlarına başlarlardı." Kitabını onların yaktırdığına, evini onların bastırdığına ve şimdi de suikast düzenleyerek ipini çekmek istediklerine inanır. Başbakana yazarak oyunu bozmaya çalışır.

Karabekir sonuçta bu "anormal işler"in ülkeyi felç ettiğine üzülür. "Yazık ölen vakitlere, yazık öldürülen hakikatlere" diye not düşer defterine.

"Kızıl Pençe" düzeni Karabekir'i zahiren susturmayı başarsa da, o eser yazmaya devam eder. Bugün elimizdeki kitapları onun bu mücadeleci kişiliğinin eseridir. Birçok sırrı deşifre etmiştir de, nedense "Kızıl Pençe"yi pek özet geçmiştir Paşa. İnsanın aklına geliyor ister istemez: Bu "Kızıl Pençe" nasıl bir şeydi?

Buyurun tarihin yeni bilinmezlerine.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Atatürk: O şahıs benim babam değil!

[Resim: 0003.jpg]


Atatürk’ün babası kimdi? Gazi Mustafa Kemal’in
1922 yılında “Vakit” gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a anlattığı
hatıralarından beri bu sorunun içinden çıkılamamıştır.

Şimdi içinizden ‘Peki Atatürk köşelerinde gördüğümüz o fesli, bıyıklı adam kim o zaman?, diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama o fotoğraftaki kişinin
‘Atatürk’ün babası’ olduğu tezi, doğrudan doğruya bir İnönü devri
yutturmacasıdır. Biz İnönü’nün göstermek istediği Atatürk ile
Atatürk’ün kendi zamanındaki Atatürk’ü fena halde birbirine karıştırmış
durumdayız. Daha doğrusu biz Atatürk’ü İnönü devrinde ona giydirilen
deli gömleğiyle tanımak zorunda kalmış bulunuyoruz. Şimdi o gömleği
çıkartmaya uğraşıyoruz ki, işimiz hiç kolay değil…

Daha önce de yazmıştım: İsmet İnönü’nün 12 yıllık Cumhurbaşkanlığı
döneminde “Nutuk” bir tek defa bile basılmamıştır. Neredeyse yasaktır.
Basılmıştır diyen varsa getirsin bir örneğini. 1938’de Atatürk’ü
sağlığında yapılan son baskısından sonra ilk kez 1950 yılının ikinci
yarısında basılabilmiştir “Nutuk”un ilk cildi.

Mesela 1931’de basılan “Tarih IV” adlı lise ders kitabında da,
ölümünden hemen sonra Kanaat Kitabevi tarafından basılan M. Turhan
Tan’ın “Atatürk” kitabında da Atatürk’ün babasının fotoğrafını
bulamazsınız. Neden acaba? Şimdi babası Ali Rıza Efendi’nin olduğunu
sandığımız ünlü fotoğrafı, Atatürk’ün onayından geçmemiştir de ondan.

Peki nedir bu fotoğrafın hikâyesi? Neden o gün yokken bugün ders
kitaplarımıza kadar sızabilmiştir? Tarih üzerinde bir oyun mu
dönmektedir yoksa?

1935 yılında tesadüfen Ankara Cebeci’deki Şehnaz Hanım’ın aile
albümünden çıkmış olan bu fotoğrafı büyük bir sevinçle hemen Atatürk’e
ulaştırırlar. Sağdan bakar, soldan bakar, büyüttürür. Hayır, küçük
yaşta kaybettiği babasının görüntüsü, fotoğraftakine hiç
benzememektedir. Atatürk’ün içi ‘resimdeki adam’a bir türlü
ısınamamıştır. Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitabında
yazdığı üzere Atatürk, sonunda “Bu bizim peder değildir” diye kestirip
atmak zorunda kalmıştır.

(Nitekim, Öteden beri Atatürk`ün babası Ali Rıza Efendi olarak sunulan fotoğraf için Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabının 2. baskısında sayfa 17`de şöyle yazıyor:


`1876`da ilk Kanun-i Esasi`nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık`ta Selanik`te kurulmuş Asakir`i Milliye Taburu`ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür.


Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul Hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşa babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal`in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum.


Hatta bir gün alaycı bir dille: Bu bizim peder değildir` dediği kulağıma gelir...`)


Ne çare ki, onun inkâr ettiği “peder”in fotoğrafı kitaplara girmiştir bir kere, artık hangi babayiğit çıkartabilir.

Ali Rıza Efendi’ye ait olduğu söylenen bu fotoğraf, ilk kez 1939
yılında, yani artık atışın serbest hale geldiği İnönü devrinde
“Belleten”de İhsan Sungu tarafından yayınlanır. İşte bu tarihten sonra
kitaplarda o zamana kadar Mustafa Kemal’in soyunu tek başına temsil
eden Zübeyde Hanım’ın yanına yeni bir fotoğrafın yerleşmeye başladığı
görülür. Bu tavırdan, Tek Parti dönemi muhafazakârlığına denk düşen
‘iyi aile çocuğu’ Atatürk imajının zihinlere kazınmak istendiğini
çıkartmak zor olmasa gerek.

Peki gerçekten de Atatürk’ün babası kimdi? Ali Rıza Efendi’ydi
elbette. Ne yazık ki, onun hayatı hakkındaki yayınların hiçbirisine tam
olarak güvenemiyoruz. Biraz okuyunca kafanızın aşure kazanına dönmesi
sebepsiz değil.

Mesela en muteber kaynaklardan sayılan Şevket Süreyya Aydemir,
“Kırmızı Hafız”ı Ali Rıza Bey’in amcası yaparken (“Tek Adam”, I, 1969,
s. 31), Prof. Şerafettin Turan babası yapmaktadır (“Kendine Özgü Bir
Yaşam”, 2004, s. 20). Yine Prof. Turan, Atatürk doğduğunda babasının
Evkaf idaresinde çalıştığını yazarken (s. 20), Erol Mütercimler kereste
tüccarlığı yaptığını iddia etmektedir (“Fikrimizin Rehberi”, 2009, s.
39). Oysa Atatürk, 1922 Ocak’ında Ahmet Emin Yalman’a verdiği
röportajda kendisi okula başlarken babasının “rüsumat”ta, yani gümrük
idaresinde memur olduğunu söylemiştir.

Bu durumda Ali Rıza Efendi’nin bütün hayatı alt üst oluyor. Önce
Evkaf’ta kâtiplik yapıyor, sonra kereste tüccarlığı, 6 yıl sonra ise
gümrük memurluğu. Oysa doğru sıralama, önce Evkaf, sonra Rüsumat
idaresi ve en son memurluktan istifa ettikten veya emekli olduktan
sonra kereste ticareti yaptığı şeklinde olacaktı (ölümünden önce bir
ara tuz ticareti yaptığını Makbule Hanım anlatmıştır).

Üstelik Atatürk’ün babasının hangi yılda öldüğü de bilinmez.
Rakamlar kitaptan kitaba, üstelik 5-6 yıla kadar oynuyor. Kimisi
1893’te öldü diyor, kimisi 1887 veya 1888’de. İnkılap tarihinin
duayenlerinden Prof. Enver Ziya Karal, “babası genç yaşta öldü”, diye
yazıyor. Yahu üstad, eğer Ali Rıza Efendi 1839’da doğmuşsa ve ölüm
tarihi 1893 ise öldüğünde 54 yaşındadır ve bu nasıl “genç” ölmektir?


Biyografilerindeki ciddiyetsizliklere son bir örnek: Atatürk Şemsi
Efendi mektebine başladıktan “az zaman sonra” babasının öldüğünü
söylemiştir. Eğer okula 6-7 yaşlarında başlamışsa tarih, 1887
olmalıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla bundan sonra tam 6 yıl daha
yaşamıştır Ali Rıza Efendi. Bu hesaba göre babası öldüğünde Atatürk
13-14 yaşında olmalıdır. Yani babasının ölüm tarihini esas aldığınızda
Atatürk 14 yaşında, kendi demecindeki okula yazılmasından az sonra
öldüğü bilgisi esas alınırsa da 7 yaşında çıkıyor. Hangisi doğrudur?
Henüz bilmiyoruz.

Gördüğünüz gibi Atatürk’ün babasının kimliği konusunda karanlıklar
içinde yol bulmaya çalışan ressam Brüghel’in körleri gibiyiz. Anlaşılan
Atatürk de, 1930’ların sonlarına gelinirken, olgunluk dönemini idrak
eden her erkek gibi babasını merak etmiş ve onun izlerini
araştırmalarını istemiştir yetkililerden. Nitekim Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgeler bu araştırmanın Selanik’e kadar
uzandığını gösteriyor (030-10-1 7 6 nolu dosya).

Maalesef bu araştırmadan da Atatürk’ün babası hakkında dişe dokunur
bir sonuç çıkmamıştır. Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce babasının
kimliğini araştırma merakına kapılması bize yine de bir şey söylüyor
olmalıdır. Gençliklerinde babalarını aştığını düşünen erkekler,
olgunluk çağlarında “baba”yı yeniden keşfe çıkmak ihtiyacını duyarlar.

Karlı bir gece yarısı baba yeniden evine dönecek midir? Bu ev, Çankaya Köşkü bile olsa…

Mustafa Armağan 
 
Bu yazı http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=947 linkinden alınmıştır.

8 Ağustos 2010 Pazar

Heronları kim düşürdü veya Celaliler ile PKK


Tarihe her zaman farklı pencerelerden bakmak, sıkışan gündemi ferahlatır. Yaşanmakta olan olaylara yeni bir bakış açısından bakma alışkanlığını kazandırır insana.

Yeni ortaya çıkan "Heron skandalı"nı biliyorsunuz. İnsansız hava keşif aracı Heron, PKK'lı teröristleri tespit ediyor. Olay yerine bir helikopterin de gittiği görülüyor ama nedense ateş açmadan geri dönüyor. Ardından da kanlı baskın geliyor. Bir başka Heron skandalı ise bir komutanın 'Bunlar fazla zayiat verdiriyor, birkaç tanesini düşürelim' sözleriyle ortaya çıktı. Daha da çıkacak gibi görünüyor.
Özetle söyleyecek olursak, PKK ile bazı komutanlar arasında (dilimiz söylemeye varmıyor ama) dirsek teması olduğu yönündeki bulgular giderek çoğalıyor. Böylece PKK'nın çeyrek asırdır neden bitirilemediğine dair kanaatlerimizi gözden geçirme imkânı da doğuyor. Kaç başbakan, kaç cumhurbaşkanı geldi geçti, hepsi de ağız birliği etmişçesine 'kökünü kazımak'tan söz ettiler ama örgüt hâlâ canlı. Demek ki, işin içinde bilmediğimiz dolaplar dönüyor.