19 Temmuz 2011 Salı
Genelkurmay 13 askerimizin şehit olduğu facia hakkında idari inceleme başlatmış.
Ve bizden de bu idari incelemeleri ciddiye almamızı bekliyorlar.
Bizlerin ise bu idari incelemeleri ciddiye almamak için çok sayıda nedenimiz var.
Daha önce de askerimiz çok sayıda baskın yedi ama mesela ne Dağlıca, ne de Aktütün felaketlerinin “idari incelemelerinin” ne aşamada olduğunu hala bilemiyoruz.
Bu idari incelemeler galiba biraz idare etme esasıyla yapılıyor.
Kanıt da isterseniz, son faciadan sonra yaşananlara bir göz atalım.
Facianın yaşandığı bölge, alan bir idari incelemenin sağlıklı yapılabilmesi için hayati önemi haizdir.
Eser KARAKAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eser KARAKAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Temmuz 2011 Pazartesi
11 Temmuz 2011 Pazartesi
AK Parti neden daha başarılı?
12 Temmuz 2011 Salı
Bu satırları yazmaya başladığım dakikalarda ekranlarda CHP milletvekillerinin yemin etmeye başladıklarını da görüyorum. Niye yemin etmediler, şimdi neden ediyorlar?
Türkiye’de her CHP seçmenine iki AK Parti seçmeni tekabül ediyor.
Bu manzaraya farklı açılardan yaklaşılabilir, farklı yorumlar, nedensellikler üretilebilir.
Bendeniz de bugün bu meseleye farklı bir pencereden bakmak istiyorum.
Telkoder (Serbest telekomünikasyon işletmecileri derneği) isimli bir bilişim sektörü derneği AK Parti, CHP ve MHP’nin 2011 seçim bildirgelerinde bilgi iletişim (bilişim) teknolojilerine nasıl, ne kadar yer ayırdıklarına bakmış.
Bu satırları yazmaya başladığım dakikalarda ekranlarda CHP milletvekillerinin yemin etmeye başladıklarını da görüyorum. Niye yemin etmediler, şimdi neden ediyorlar?
Türkiye’de her CHP seçmenine iki AK Parti seçmeni tekabül ediyor.
Bu manzaraya farklı açılardan yaklaşılabilir, farklı yorumlar, nedensellikler üretilebilir.
Bendeniz de bugün bu meseleye farklı bir pencereden bakmak istiyorum.
Telkoder (Serbest telekomünikasyon işletmecileri derneği) isimli bir bilişim sektörü derneği AK Parti, CHP ve MHP’nin 2011 seçim bildirgelerinde bilgi iletişim (bilişim) teknolojilerine nasıl, ne kadar yer ayırdıklarına bakmış.
29 Haziran 2011 Çarşamba
Oktay Ekşi, TBMM Başkanlığı ve CHP
Bu yazıyı yazmaya başladığım saatlerde bütün Türkiye saat 15.00’de toplanacak ama nasıl toplanacağı belirsiz TBMM’ye odaklanmış durumda.
CHP TBMM’ye girecek mi?
Şayet girerse, milletvekilleri yemin edecekler mi?
BDP’liler ne yapacaklar?
Mahkemeler, önlerindeki itirazları nasıl değerlendirecekler?
Bu yazı sizlere ulaştığında aslında bu soruların cevapları bir biçimde verilmiş olacak.
Ancak, bir konu değişmeyecek, bunu biliyoruz.
Salı günü (dün) 15.00’de toplanmış olacak TBMM’ye en yaşlı, sayın Oktay Ekşi’nin deyimiyle en erken doğmuş olan milletvekili başkanlık edecek.
Hürriyet gazetesi eski başyazarı Sayın Ekşi TBMM’ye muhtemelen bir hafta, on gün başkanlık edecek.
Yani söz konusu olan yarı-sembolik bir TBMM başkanlığı ama yine de bugün (dün) Sayın Ekşi’yi frakıyla TBMM Başkanı olarak göreceğiz.
Kuvvetler ayrılığı ülkesi önemlidir, çağdaş trend yargının güçlenmesidir falan ama demokrasilerde en önemli kurum hiç kuşkusuz seçilmiş milletvekillerinden oluşan parlamentolardır (bizde de TBMM), buna pek kuşku yok.
TBMM gerektiğinde, evrensel hukuka bağlı olarak, güçler arasındaki dengeleri de değiştirebiliyor, yeni anayasalar yapabiliyor.
Böyle bir kuruma geçici olarak da olsa, sembolik olarak da olsa, başkanlık yapmak çok önemli.
Sayın Oktay Ekşi de 12 Haziran günü oy kullanan yaklaşık kırk dört milyon seçmenin seçtiği milletvekillerine başkanlık yapacak, bu sembolik olarak da olsa çok önemli.
Bendenizin kötü bir huyu var, küçük bilgisayarımda küçük bir arşiv oluşturdum, böyle durumlarda adı öne çıkan türk büyüklerinin yakın, çok yakın tarihlerde ne gibi açıklamalar yaptıklarına bir bakıveriyorum.
Sayın Oktay Ekşi’nin yakın dönem açıklamalarına bir göz attığımda da karşıma TBMM’nin geçici başkanının 27 Nisan muhtırası hemen sonrası, 28 Nisan 2007 günü başyazarlık yaptığı kendi gazetesine, Hürriyet’e verdiği bir demeç çıkıyor.
Bilindiği gibi 27 Nisan muhtırası, TBMM’ye, TBMM’den güvenoyu almış bir iktidara verilmiş anti-demokratik, hukuk dışı bir askeri muhtıra.
İsteyen HALA Genelkurmay sitesinde duran muhtıraya www.tsk.tr’den (27 Nisan 2007) ulaşabilir.
Beşiktaş görüşmelerinin içeriğini bilmememiz, Sayın Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde 27 Nisan muhtırasına ilişkin ilginç (!) bir açıklama yapmış olması durumu zerrece değiştirmiyor.
Sayın Ekşi’nin 28 Nisan 2007 günü yani muhtıradan bir gün sonra Hürriyet gazetesine verdiği demeç aynen şöyle: Oktay Ekşi: Bu tablo içinde Genelkurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığına “sözde değil özde” Cumhuriyet ilkelerine bağlı bir kişinin gelmesini istemiştir. Bu açıklama bir talepten gelmiştir. Konunun muhatapları bunu iyi algılamaladır. Onların algılamaları önemlidir.
Bugün TBMM’ye başkanlık yapacak Sayın Ekşi’nin çok değil dört sene önce TBMM’ye yönelik bir askeri muhtıraya yaklaşımı aynen budur.
Ne güzel, ne öğretici değil mi?
Demokrasi muhteşem bir rejim; demokrasiye ihanet edenleri de, gün geliyor, baştacı ediyor.
Bu açıklamanın sahibi Sayın Ekşi’nin TBMM’ye CHP sıralarından girdiğini de unutmayalım.
CHP TBMM’ye girecek mi?
Şayet girerse, milletvekilleri yemin edecekler mi?
BDP’liler ne yapacaklar?
Mahkemeler, önlerindeki itirazları nasıl değerlendirecekler?
Bu yazı sizlere ulaştığında aslında bu soruların cevapları bir biçimde verilmiş olacak.
Ancak, bir konu değişmeyecek, bunu biliyoruz.
Salı günü (dün) 15.00’de toplanmış olacak TBMM’ye en yaşlı, sayın Oktay Ekşi’nin deyimiyle en erken doğmuş olan milletvekili başkanlık edecek.
Hürriyet gazetesi eski başyazarı Sayın Ekşi TBMM’ye muhtemelen bir hafta, on gün başkanlık edecek.
Yani söz konusu olan yarı-sembolik bir TBMM başkanlığı ama yine de bugün (dün) Sayın Ekşi’yi frakıyla TBMM Başkanı olarak göreceğiz.
Kuvvetler ayrılığı ülkesi önemlidir, çağdaş trend yargının güçlenmesidir falan ama demokrasilerde en önemli kurum hiç kuşkusuz seçilmiş milletvekillerinden oluşan parlamentolardır (bizde de TBMM), buna pek kuşku yok.
TBMM gerektiğinde, evrensel hukuka bağlı olarak, güçler arasındaki dengeleri de değiştirebiliyor, yeni anayasalar yapabiliyor.
Böyle bir kuruma geçici olarak da olsa, sembolik olarak da olsa, başkanlık yapmak çok önemli.
Sayın Oktay Ekşi de 12 Haziran günü oy kullanan yaklaşık kırk dört milyon seçmenin seçtiği milletvekillerine başkanlık yapacak, bu sembolik olarak da olsa çok önemli.
Bendenizin kötü bir huyu var, küçük bilgisayarımda küçük bir arşiv oluşturdum, böyle durumlarda adı öne çıkan türk büyüklerinin yakın, çok yakın tarihlerde ne gibi açıklamalar yaptıklarına bir bakıveriyorum.
Sayın Oktay Ekşi’nin yakın dönem açıklamalarına bir göz attığımda da karşıma TBMM’nin geçici başkanının 27 Nisan muhtırası hemen sonrası, 28 Nisan 2007 günü başyazarlık yaptığı kendi gazetesine, Hürriyet’e verdiği bir demeç çıkıyor.
Bilindiği gibi 27 Nisan muhtırası, TBMM’ye, TBMM’den güvenoyu almış bir iktidara verilmiş anti-demokratik, hukuk dışı bir askeri muhtıra.
İsteyen HALA Genelkurmay sitesinde duran muhtıraya www.tsk.tr’den (27 Nisan 2007) ulaşabilir.
Beşiktaş görüşmelerinin içeriğini bilmememiz, Sayın Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde 27 Nisan muhtırasına ilişkin ilginç (!) bir açıklama yapmış olması durumu zerrece değiştirmiyor.
Sayın Ekşi’nin 28 Nisan 2007 günü yani muhtıradan bir gün sonra Hürriyet gazetesine verdiği demeç aynen şöyle: Oktay Ekşi: Bu tablo içinde Genelkurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığına “sözde değil özde” Cumhuriyet ilkelerine bağlı bir kişinin gelmesini istemiştir. Bu açıklama bir talepten gelmiştir. Konunun muhatapları bunu iyi algılamaladır. Onların algılamaları önemlidir.
Bugün TBMM’ye başkanlık yapacak Sayın Ekşi’nin çok değil dört sene önce TBMM’ye yönelik bir askeri muhtıraya yaklaşımı aynen budur.
Ne güzel, ne öğretici değil mi?
Demokrasi muhteşem bir rejim; demokrasiye ihanet edenleri de, gün geliyor, baştacı ediyor.
Bu açıklamanın sahibi Sayın Ekşi’nin TBMM’ye CHP sıralarından girdiğini de unutmayalım.
21 Haziran 2011 Salı
En baba yandaş yazı
Pazartesi gecesi Mehtap televizyonunda yaptığımız programdan eve dönerken arabanın radyosundan NTV Radyo’dan Oğuz Haksever’in Sayın Mehmet Barlas ve Sayın Tarhan Erdem ile yaptığı programı dinliyorum.
Sayın Tarhan Erdem Tansu Çiller döneminde gündeme gelen iki anahtar vaadini eleştirel bir tonda, o tarihte gerçekleşmesi olanaksız siyasal vaatlere örnek olarak hatırlatıyor; zaten galiba programın da ana konusu abartılı siyasi vaatler.
Sayın Tarhan Erdem’in bu abartılı siyasi vaatlere örnek olarak sunduğu Tansu Çiller patentli iki anahtar vaadine programın diğer katılımcısı Sayın Mehmet Barlas çok ilginç bir cevap veriyor.
Doğrusu Sayın Mehmet Barlas’ın yorumu daha önce hiç aklıma gelmemiş bir yorum; gelse idi mutlaka daha önce yazardım.
Ama işin ilginç tarafı, bu yorum AK Parti yöneticilerinin, Sayın Başbakan’ın danışmanlarının da aklına galiba pek gelmemiş ki, siyasi propaganda döneminde, seçimler öncesi kullanıldığını en azından ben pek duymadım.
Sayın Mehmet Barlas’ın Tansu Çiller patentli iki anahtar “uçuk” vaadine yorumu gerçekten ilginç.
Hatırlanacağı gibi, Sayın Tansu Çiller’in 90’ların ortasında gündeme getirdiği iki anahtar vaadi, bir araba-bir daire vaadi, zamanında yani yaklaşık on beş sene önce alaycı yorumlara neden olmuş, zaten gerçekleşmemiş vaadi aradan geçen sürede ilginç bir görünüm almış durumda.
2011 senesinde yani AK Parti’nin iktidarının dokuzuncu senesinde nüfusun azımsanmayacak bir bölümü için, yoksulluk sınırında yaşayan 12 milyon dışında, iki anahtar artık gerçekleşmesi hiç de imkansız olmayan bir düşünce.
TOKİ’nin büyük ve önemli yatırımları sonrası artan konut arzı, bütçe disiplini sayesinde düşen faiz oranları sayesinde insanlar artık ayda yüz, iki yüz lira taksitle yüz metrekarelik evlere sahip olabiliyorlar.
Yüz metrekare ev Avrupa standartlarında azımsanmayacak büyüklükte bir ev.
Otomobil sanayiinde yaşanan olumlu gelişmeler, yine azalan faiz oranları sayesinde de insanlar ayda üç yüz lira taksitle küçük arabalara sahip olabiliyorlar.
Bu miktarda taksitlerle alınabilen küçük arabalar da yine Avrupa standartlarında ortalama vatandaşın kullandığı arabalar.
2001 krizi sonrası yaşanan gelişmeler, AK Parti iktidarında oluşan yüksek büyüme oranları, mali disiplin, düşen faizler nedeniyle artık iki anahtar sahibi olmak yani mütevazi bir ev ve küçük bir arabanın aylık maliyeti dört yüz-beş yüz lira civarında yani azımsanmayacak sayıda vatandaşın, orta direğin ulaşabileceği bir olanak haline gelmiş bulunuyor.
Çok değil, on beş sene önce, Tansu Çiller patentli iki anahtar vaadi o dönem geniş yığınlar için ulaşılmasının adeta imkansızlığından şakalara, alaycı yorumlara konu olmasından sonra günümüzde artık kolay ulaşılabilir bir durum halinde.
Ayda beş yüz lira toplam taksit ödeyebiliyorsanız iki anahtarınız var demektir. Ve ayda beş yüz lira taksit ödeme geniş kesimler için artık bir rüya, ulaşılması imkansız bir hedef hiç değil.
Doğru şeyler yapıldığında iki anahtar gibi şakalara konu olan bir vaat gerçek olmuş durumda.
Sayın Mehmet Barlas’a bu hatırlatması için ben teşekkür ediyorum, bugün yazımı bu fikir üzerine kurmuş oldum.
Ayrıca, en baba yandaş yazıyı yazmanın da çok zor olmadığını gördüm.
twitter.com/KarakasEser
Sayın Tarhan Erdem Tansu Çiller döneminde gündeme gelen iki anahtar vaadini eleştirel bir tonda, o tarihte gerçekleşmesi olanaksız siyasal vaatlere örnek olarak hatırlatıyor; zaten galiba programın da ana konusu abartılı siyasi vaatler.
Sayın Tarhan Erdem’in bu abartılı siyasi vaatlere örnek olarak sunduğu Tansu Çiller patentli iki anahtar vaadine programın diğer katılımcısı Sayın Mehmet Barlas çok ilginç bir cevap veriyor.
Doğrusu Sayın Mehmet Barlas’ın yorumu daha önce hiç aklıma gelmemiş bir yorum; gelse idi mutlaka daha önce yazardım.
Ama işin ilginç tarafı, bu yorum AK Parti yöneticilerinin, Sayın Başbakan’ın danışmanlarının da aklına galiba pek gelmemiş ki, siyasi propaganda döneminde, seçimler öncesi kullanıldığını en azından ben pek duymadım.
Sayın Mehmet Barlas’ın Tansu Çiller patentli iki anahtar “uçuk” vaadine yorumu gerçekten ilginç.
Hatırlanacağı gibi, Sayın Tansu Çiller’in 90’ların ortasında gündeme getirdiği iki anahtar vaadi, bir araba-bir daire vaadi, zamanında yani yaklaşık on beş sene önce alaycı yorumlara neden olmuş, zaten gerçekleşmemiş vaadi aradan geçen sürede ilginç bir görünüm almış durumda.
2011 senesinde yani AK Parti’nin iktidarının dokuzuncu senesinde nüfusun azımsanmayacak bir bölümü için, yoksulluk sınırında yaşayan 12 milyon dışında, iki anahtar artık gerçekleşmesi hiç de imkansız olmayan bir düşünce.
TOKİ’nin büyük ve önemli yatırımları sonrası artan konut arzı, bütçe disiplini sayesinde düşen faiz oranları sayesinde insanlar artık ayda yüz, iki yüz lira taksitle yüz metrekarelik evlere sahip olabiliyorlar.
Yüz metrekare ev Avrupa standartlarında azımsanmayacak büyüklükte bir ev.
Otomobil sanayiinde yaşanan olumlu gelişmeler, yine azalan faiz oranları sayesinde de insanlar ayda üç yüz lira taksitle küçük arabalara sahip olabiliyorlar.
Bu miktarda taksitlerle alınabilen küçük arabalar da yine Avrupa standartlarında ortalama vatandaşın kullandığı arabalar.
2001 krizi sonrası yaşanan gelişmeler, AK Parti iktidarında oluşan yüksek büyüme oranları, mali disiplin, düşen faizler nedeniyle artık iki anahtar sahibi olmak yani mütevazi bir ev ve küçük bir arabanın aylık maliyeti dört yüz-beş yüz lira civarında yani azımsanmayacak sayıda vatandaşın, orta direğin ulaşabileceği bir olanak haline gelmiş bulunuyor.
Çok değil, on beş sene önce, Tansu Çiller patentli iki anahtar vaadi o dönem geniş yığınlar için ulaşılmasının adeta imkansızlığından şakalara, alaycı yorumlara konu olmasından sonra günümüzde artık kolay ulaşılabilir bir durum halinde.
Ayda beş yüz lira toplam taksit ödeyebiliyorsanız iki anahtarınız var demektir. Ve ayda beş yüz lira taksit ödeme geniş kesimler için artık bir rüya, ulaşılması imkansız bir hedef hiç değil.
Doğru şeyler yapıldığında iki anahtar gibi şakalara konu olan bir vaat gerçek olmuş durumda.
Sayın Mehmet Barlas’a bu hatırlatması için ben teşekkür ediyorum, bugün yazımı bu fikir üzerine kurmuş oldum.
Ayrıca, en baba yandaş yazıyı yazmanın da çok zor olmadığını gördüm.
twitter.com/KarakasEser
24 Mayıs 2011 Salı
AK Parti neden kazanıyor?
24 Mayıs 2011 Salı Bu soruya çok değişik cevaplar üretmek mümkün.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
22 Mayıs 2011 Pazar
Engin Alan, MHP, CHP ve yine Bekir Coşkun
Kaset meselesi anlaşılan daha çok konuşulacak, muhtemelen biz de bunun dışında herhalde kalamayacağız ama bugün başka bir konuyu ele alacağım.
Kaset haberleri, istifalar, MHP’yi barajın altına çeker mi, gerçekten bilemem ama İLKE OLARAK bu konu siyaset dışı bir konu olmalı idi; kaset meselesi ilkesel olarak, MHP’nin baraj altı kalmasına neden olmamalı ama MHP’yi barajın altına çekecek ve ilkesel olarak da çekmesi gereken başka bir konu daha var gündemde.
Bu konu da emekli general Engin Alan’ın MHP’den adaylığı ve Alan’ın Çanakkale’de bir törende Başbakan geldiğinde ayağa kalkmaması meselesi.
Bu konu ve Engin Alan’ın MHP’den TBMM’ye girme girişimi bir tür 367 olayıdır.
Kimsenin, hatta bir devlet memurunun Başbakan Erdoğan’ı sevme, saygı duyma mecburiyeti yoktur.
Ancak bir askerin, askeri bürokrasinin bir mensubunun Başbakan’a, kişisel değerlendirmeleri ne olursa olsun, ritüel anlamında saygısızlık etme hakkı yoktur, böyle bir şeye cüret edemez.
Bir generalin böyle bir şeye cüret etmesi, herkes ayağa kalkar iken aklı sıra protesto etmek için oturmayı tercih etmesi, işin özünde ve ruhunda Başbakan Erdoğan’ın şahsına değil, milli iradeye, demokrasiye saygısızlıktır.
Aynen, Mehmet Ağar’ın, Erkan Mumcu’nun başında olduğu partilerin 2007 ilkbaharında, 367 meselesine ilişkin olarak, Cumhurbaşkanlığı adayı Gül’e parlamento içinde muhalefet etmek yerine TBBM’ye girmemeyi tercih etmeleri ve bu tercihin bedelini çok ağır ödemeleri gibi.
MHP de, Başbakan’ın şahsında demokrasiye, milli iradeye saygısızlık eden Engin Alan Paşa’yı milletvekili adayı göstererek büyük bir siyasi hata yapmıştır.
Kaset meselesi önemli değildir, özel hayat eleştirileri üzerinden bir partinin baraj altında kalması üzücü olur; ama, Engin Alan tercihi, Engin Alan’ın da Çanakkale’de demokrasiye yaptığı saygısızlığa bugün hala sahip çıkıyor olması MHP için kaset meselesinden çok daha vahimdir, demokratik meşruiyetin dışına düşmesinin kanıtıdır.
Televizyon ekranlarından izlediğim bir programda da (Mehmet Ali Birand, 32. Gün) maalesef CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da Engin Alan konusu açıldığında Başbakan’ın üslubunu eleştirmiş ama Alan’ın demokrasi ve milli irade saygısızlığına değinmemiştir.
Başbakan’a yönelik hissiyatımızdan, siyasi kanaatimizden bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na, ismi ne olursa olsun, yapılan düzeysiz bir saygısızlığı eleştiremez, kınayamaz isek, ortak bir paydada siyasilerimizin buluşması imkansız gibidir.
Ancak, seçmen, aynen 22 Temmuz 2007’de Mumcu’ya, Ağar’a, 27 Nisan muhtırasına sahip çıkanlara yaptığı gibi, demokrasiye, milli iradeye saygısızlık edenlere ayar vermeyi çok iyi bilmektedir.
Sayın Bekir Coşkun’un da konuya (Engin Alan’ın ayağa kalkmaması) ilişkin yazdığı bir yazıyı üzülerek okudum; bir Başbakan’ı hem meşru zeminlerde eleştirmek, hatta yerden yere vurmak, ama aynı Başbakan’a bir memurun saygısızlığına da karşı çıkmak bu kadar zor mudur gerçekten?
Mumcu, Ağar siyasetten siyaseten elendiler; büyük kalem ve üslup ustası Sayın Bekir Coşkun da, aynen 27 Nisan’da yazdığı deve yazısı örneğinde olduğu gibi, siyaseten meşruyu ve gayrimeşruyu ayıramadığı için sürekli geriliyor, kayboluyor.
Bir gazetecinin başbakanı eleştirmesi başka şeydir ama bir generalin resmi üniformasıyla aynı Başbakan’a ritüel saygısızlığı yapabilmesi de başka şeydir, aynı gazetecinin bu saygısızlığı görmemeye çalışması, hatta desteklemesi ise bambaşka bir şeydir.
Siyasette doğru-yanlış yoktur ama meşru-gayrimeşru vardır; meşrunun da kötü huyu hep galebe çalmasıdır.
Askeri muhtıralar, bir demokrasinin başbakanına bir memurun saygısızlık yapması gayrimeşru işlerdir; dokunanın, destekleyenin orta vadede eli mutlaka siyaseten yanar.
Kaset haberleri, istifalar, MHP’yi barajın altına çeker mi, gerçekten bilemem ama İLKE OLARAK bu konu siyaset dışı bir konu olmalı idi; kaset meselesi ilkesel olarak, MHP’nin baraj altı kalmasına neden olmamalı ama MHP’yi barajın altına çekecek ve ilkesel olarak da çekmesi gereken başka bir konu daha var gündemde.
Bu konu da emekli general Engin Alan’ın MHP’den adaylığı ve Alan’ın Çanakkale’de bir törende Başbakan geldiğinde ayağa kalkmaması meselesi.
Bu konu ve Engin Alan’ın MHP’den TBMM’ye girme girişimi bir tür 367 olayıdır.
Kimsenin, hatta bir devlet memurunun Başbakan Erdoğan’ı sevme, saygı duyma mecburiyeti yoktur.
Ancak bir askerin, askeri bürokrasinin bir mensubunun Başbakan’a, kişisel değerlendirmeleri ne olursa olsun, ritüel anlamında saygısızlık etme hakkı yoktur, böyle bir şeye cüret edemez.
Bir generalin böyle bir şeye cüret etmesi, herkes ayağa kalkar iken aklı sıra protesto etmek için oturmayı tercih etmesi, işin özünde ve ruhunda Başbakan Erdoğan’ın şahsına değil, milli iradeye, demokrasiye saygısızlıktır.
Aynen, Mehmet Ağar’ın, Erkan Mumcu’nun başında olduğu partilerin 2007 ilkbaharında, 367 meselesine ilişkin olarak, Cumhurbaşkanlığı adayı Gül’e parlamento içinde muhalefet etmek yerine TBBM’ye girmemeyi tercih etmeleri ve bu tercihin bedelini çok ağır ödemeleri gibi.
MHP de, Başbakan’ın şahsında demokrasiye, milli iradeye saygısızlık eden Engin Alan Paşa’yı milletvekili adayı göstererek büyük bir siyasi hata yapmıştır.
Kaset meselesi önemli değildir, özel hayat eleştirileri üzerinden bir partinin baraj altında kalması üzücü olur; ama, Engin Alan tercihi, Engin Alan’ın da Çanakkale’de demokrasiye yaptığı saygısızlığa bugün hala sahip çıkıyor olması MHP için kaset meselesinden çok daha vahimdir, demokratik meşruiyetin dışına düşmesinin kanıtıdır.
Televizyon ekranlarından izlediğim bir programda da (Mehmet Ali Birand, 32. Gün) maalesef CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da Engin Alan konusu açıldığında Başbakan’ın üslubunu eleştirmiş ama Alan’ın demokrasi ve milli irade saygısızlığına değinmemiştir.
Başbakan’a yönelik hissiyatımızdan, siyasi kanaatimizden bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na, ismi ne olursa olsun, yapılan düzeysiz bir saygısızlığı eleştiremez, kınayamaz isek, ortak bir paydada siyasilerimizin buluşması imkansız gibidir.
Ancak, seçmen, aynen 22 Temmuz 2007’de Mumcu’ya, Ağar’a, 27 Nisan muhtırasına sahip çıkanlara yaptığı gibi, demokrasiye, milli iradeye saygısızlık edenlere ayar vermeyi çok iyi bilmektedir.
Sayın Bekir Coşkun’un da konuya (Engin Alan’ın ayağa kalkmaması) ilişkin yazdığı bir yazıyı üzülerek okudum; bir Başbakan’ı hem meşru zeminlerde eleştirmek, hatta yerden yere vurmak, ama aynı Başbakan’a bir memurun saygısızlığına da karşı çıkmak bu kadar zor mudur gerçekten?
Mumcu, Ağar siyasetten siyaseten elendiler; büyük kalem ve üslup ustası Sayın Bekir Coşkun da, aynen 27 Nisan’da yazdığı deve yazısı örneğinde olduğu gibi, siyaseten meşruyu ve gayrimeşruyu ayıramadığı için sürekli geriliyor, kayboluyor.
Bir gazetecinin başbakanı eleştirmesi başka şeydir ama bir generalin resmi üniformasıyla aynı Başbakan’a ritüel saygısızlığı yapabilmesi de başka şeydir, aynı gazetecinin bu saygısızlığı görmemeye çalışması, hatta desteklemesi ise bambaşka bir şeydir.
Siyasette doğru-yanlış yoktur ama meşru-gayrimeşru vardır; meşrunun da kötü huyu hep galebe çalmasıdır.
Askeri muhtıralar, bir demokrasinin başbakanına bir memurun saygısızlık yapması gayrimeşru işlerdir; dokunanın, destekleyenin orta vadede eli mutlaka siyaseten yanar.
8 Mayıs 2011 Pazar
‘Çok iyi şeyler olacak’tan sonra neler oldu?
İnternetten basit bir araştırma sonucunda Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün “çok iyi şeyler olacak” sözünü ne zaman söylediğini buldum.
Sayın Gül bu ifadeyi 10 Mart 2009 günü, yani yaklaşık iki sene iki ay önce Tahran’a giderken kullanmış.
Sayın Gül’ün “çok iyi şeyler olacak” sözünü kullandığı gün aynı zamanda, aynı konuşmanın başka bir yerinde “Bu meseleyi sadece sınır dışına yüklemek yanlış olur” ifadesini de okuyorum.
Bu son ifadeyi de en azından “çok iyi şeyler olacak” ifadesi kadar önemsiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu güzel ifadesi BDP’li Sayın Aysel Tuğluk’un “çok kötü şeyler olacak” ifadesi ile yeniden gündeme geldi.
Sayın Aysel Tuğluk’un bu son demeci talihsiz bir demeç, buna hiç kuşku yok ama kanımca üzerinde durulması gereken esas mesele başka.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “çok iyi şeyler olacak” sözünden günümüze neler oldu da, “çok iyi şeyler” bir türlü olamadı?
Sayın Gül bu ifadeyi herhalde iyi uyuduğu bir geceden sonra keyfi yerinde olduğu, dünyayı toz pembe gördüğü bir sabah kullanmadı.
Sayın Cumhurbaşkanı bu ifadeyi muhakkak bir dizi gelişmenin, bir dizi istihbaratın, bir dizi görüşmenin neticesinde dile getirdi.
Kürt meselesi gibi gerçekten çok taraflı bir konuda Sayın Cumhurbaşkanı bu ifadeyi gazetecilere kullanabilmiş ise benim düşünebildiğim, tarafların tümüyle görüşmelerde bir noktaya gelindikten sonra bu sözün kullanılmış olduğu.
Aksi çok gayri ciddi olur, Sayın Gül gibi çok tecrübeli bir siyasetçi, bir devlet adamı bunu yapmaz.
Aklıma gelen taraflar Ankara (kaç Ankara var, burada bir problem olabilir), PKK’nın, Kongra-Gel’in tüm unsurları, İmralı, Kuzey Irak Kürt yönetimi-Barzani, muhtemelen Talabani, mutlaka ABD, bir ihtimal CHP yönetimi; aklıma gelmeyenler de olabilir.
Görüşülmesi gerekenler arasında muhtemelen MHP yok.
Sayın Gül’ün bu açıklamayı yaptığı 10 Mart 2009 sonrası neler oldu da bu süreç yürümedi ve “çok iyi şeyler olamadı”?
Sayın Gül’ün bu açıklamayı yaptığı belirli bir mutabakat ortamından bir kaos ortamına nasıl gelindi?
Kimler bu sürecin işlemesini istemedi?
İstememek başka bir şey de süreci baltalayabilmek başka bir konu.
Kimlerin içeride süreci sabote edebilme gücü ve yetkisi gündeme geldi?
Mutabakatın bozulmasında iç dinamikler mi, dış dinamikler mi daha etkili oldu?
Çözümsüzlükten beslenenler bu süreci sabote etti ise, bu kişi ya da kurumlar kimlerdir?
Bu sürecin iyi bilinmesi Türkiye’nin şifrelerinin çözülmesi için hayati önemi haiz.
Yaklaşan 12 Eylül referandumu ve 12 Haziran genel seçimleri nedeniyle MHP faktörünün konuyu suistimal etme ihtimalinin süreci askıya aldırdığı savı bana çok ciddi gelmiyor.
Bu ihtimal Sayın Gül düzeyinde açıklanan mutabakatı fazla hafife almak olur diye düşünüyorum.
Sayın Gül’ün bu konuyu bugün açıklama ihtimali herhalde sıfır.
Allah hepimize ömür versin, Sayın Gül, umarım bu meseleyi anılarında tüm detaylarıyla yazar da, biz de okur, öğreniriz.
Sayın Gül bu ifadeyi 10 Mart 2009 günü, yani yaklaşık iki sene iki ay önce Tahran’a giderken kullanmış.
Sayın Gül’ün “çok iyi şeyler olacak” sözünü kullandığı gün aynı zamanda, aynı konuşmanın başka bir yerinde “Bu meseleyi sadece sınır dışına yüklemek yanlış olur” ifadesini de okuyorum.
Bu son ifadeyi de en azından “çok iyi şeyler olacak” ifadesi kadar önemsiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu güzel ifadesi BDP’li Sayın Aysel Tuğluk’un “çok kötü şeyler olacak” ifadesi ile yeniden gündeme geldi.
Sayın Aysel Tuğluk’un bu son demeci talihsiz bir demeç, buna hiç kuşku yok ama kanımca üzerinde durulması gereken esas mesele başka.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “çok iyi şeyler olacak” sözünden günümüze neler oldu da, “çok iyi şeyler” bir türlü olamadı?
Sayın Gül bu ifadeyi herhalde iyi uyuduğu bir geceden sonra keyfi yerinde olduğu, dünyayı toz pembe gördüğü bir sabah kullanmadı.
Sayın Cumhurbaşkanı bu ifadeyi muhakkak bir dizi gelişmenin, bir dizi istihbaratın, bir dizi görüşmenin neticesinde dile getirdi.
Kürt meselesi gibi gerçekten çok taraflı bir konuda Sayın Cumhurbaşkanı bu ifadeyi gazetecilere kullanabilmiş ise benim düşünebildiğim, tarafların tümüyle görüşmelerde bir noktaya gelindikten sonra bu sözün kullanılmış olduğu.
Aksi çok gayri ciddi olur, Sayın Gül gibi çok tecrübeli bir siyasetçi, bir devlet adamı bunu yapmaz.
Aklıma gelen taraflar Ankara (kaç Ankara var, burada bir problem olabilir), PKK’nın, Kongra-Gel’in tüm unsurları, İmralı, Kuzey Irak Kürt yönetimi-Barzani, muhtemelen Talabani, mutlaka ABD, bir ihtimal CHP yönetimi; aklıma gelmeyenler de olabilir.
Görüşülmesi gerekenler arasında muhtemelen MHP yok.
Sayın Gül’ün bu açıklamayı yaptığı 10 Mart 2009 sonrası neler oldu da bu süreç yürümedi ve “çok iyi şeyler olamadı”?
Sayın Gül’ün bu açıklamayı yaptığı belirli bir mutabakat ortamından bir kaos ortamına nasıl gelindi?
Kimler bu sürecin işlemesini istemedi?
İstememek başka bir şey de süreci baltalayabilmek başka bir konu.
Kimlerin içeride süreci sabote edebilme gücü ve yetkisi gündeme geldi?
Mutabakatın bozulmasında iç dinamikler mi, dış dinamikler mi daha etkili oldu?
Çözümsüzlükten beslenenler bu süreci sabote etti ise, bu kişi ya da kurumlar kimlerdir?
Bu sürecin iyi bilinmesi Türkiye’nin şifrelerinin çözülmesi için hayati önemi haiz.
Yaklaşan 12 Eylül referandumu ve 12 Haziran genel seçimleri nedeniyle MHP faktörünün konuyu suistimal etme ihtimalinin süreci askıya aldırdığı savı bana çok ciddi gelmiyor.
Bu ihtimal Sayın Gül düzeyinde açıklanan mutabakatı fazla hafife almak olur diye düşünüyorum.
Sayın Gül’ün bu konuyu bugün açıklama ihtimali herhalde sıfır.
Allah hepimize ömür versin, Sayın Gül, umarım bu meseleyi anılarında tüm detaylarıyla yazar da, biz de okur, öğreniriz.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
Gediktepe bilmecesi (!)
Bazı olaylar vardır ki önü, arkası çok nettir.
Ne yapılacağı, ne yapılması geregi çok alenidir, yol haritası bellidir.
Meseleyi çözüme kavuşturmak, belirli bir çözüme ulaşmak öyle büyük deha, zeka falan gerektirmez; yani ortada öyle bilmece falan pek yok.
19 Haziran günü Hakkari Gediktepe’de bir baskın oluyor ve 11 askerimiz şehit oluyorlar
Ama, bu baskının diğerlerinden çok önemli bir farkı var.
16 Haziran günü Emniyet İstihbarat Şemdinli Jandarma Karakolu’nu bir faksla yarın ( 17 Haziran) karakola yönelik bir baskın olabileceği konusunda uyarıyor.
Faksın fotokopisi var, çeken baş komiserin ismi, cismi belli, saati belli.
Zaten İçişleri Bakanlığı da böyle bir faksın çekilmediği yönünde bir açıklama yapmıyor.
Aynı şekilde Jandarma da böyle bir faks bize ulaşmadı demiyor.
Böyle bir faks neden daha merkezi yerlere de, mesela Genelkurmay’a, mesela İçişleri Bakanlığı’na Emhiyet İstihbarat tarafından gönderilmemiş anlamıyorum; belki gönderilmiştir de, skandalın boyutları büyümesin diye daha fazlası açıklanmıyordur.
Yukarıda yazdım, bir kez daha tekrarlıyorum, İçişleri Bakanlığı böyle bir faks göndermedik demiyor, Genelkurmay da böyle bir faks gelmedi diyemiyor.
Anlaşılan, sessizlikten benim anladığım, bu faks hikayesinin doğru olduğu.
Ama bu faks, yani nokta bilgilendirme 19 Haziran günü yaşanan baskını engelleyemiyor ve 11 gencimiz şehit oluyorlar.
Sorumlu komutan da askerlik literatürüne geçecek bir ifade kullanıyor ve “teröristleri koyun zannettik” diyor.
Bu aşamada kanımca yol haritası çok belli.
Bu faks işi gerçek ise bölgedeki komutandan başlayarak en üst rütbeli komutanlara kadar, Genelkurmay Başkanı, Jandarma Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı hemen istifa etmeli, ettirilmeli ve haklarında soruşturma açılmalıdır.
Ne yapılacağı, ne yapılması geregi çok alenidir, yol haritası bellidir.
Meseleyi çözüme kavuşturmak, belirli bir çözüme ulaşmak öyle büyük deha, zeka falan gerektirmez; yani ortada öyle bilmece falan pek yok.
19 Haziran günü Hakkari Gediktepe’de bir baskın oluyor ve 11 askerimiz şehit oluyorlar
Ama, bu baskının diğerlerinden çok önemli bir farkı var.
16 Haziran günü Emniyet İstihbarat Şemdinli Jandarma Karakolu’nu bir faksla yarın ( 17 Haziran) karakola yönelik bir baskın olabileceği konusunda uyarıyor.
Faksın fotokopisi var, çeken baş komiserin ismi, cismi belli, saati belli.
Zaten İçişleri Bakanlığı da böyle bir faksın çekilmediği yönünde bir açıklama yapmıyor.
Aynı şekilde Jandarma da böyle bir faks bize ulaşmadı demiyor.
Böyle bir faks neden daha merkezi yerlere de, mesela Genelkurmay’a, mesela İçişleri Bakanlığı’na Emhiyet İstihbarat tarafından gönderilmemiş anlamıyorum; belki gönderilmiştir de, skandalın boyutları büyümesin diye daha fazlası açıklanmıyordur.
Yukarıda yazdım, bir kez daha tekrarlıyorum, İçişleri Bakanlığı böyle bir faks göndermedik demiyor, Genelkurmay da böyle bir faks gelmedi diyemiyor.
Anlaşılan, sessizlikten benim anladığım, bu faks hikayesinin doğru olduğu.
Ama bu faks, yani nokta bilgilendirme 19 Haziran günü yaşanan baskını engelleyemiyor ve 11 gencimiz şehit oluyorlar.
Sorumlu komutan da askerlik literatürüne geçecek bir ifade kullanıyor ve “teröristleri koyun zannettik” diyor.
Bu aşamada kanımca yol haritası çok belli.
Bu faks işi gerçek ise bölgedeki komutandan başlayarak en üst rütbeli komutanlara kadar, Genelkurmay Başkanı, Jandarma Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı hemen istifa etmeli, ettirilmeli ve haklarında soruşturma açılmalıdır.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
İdamlara kimler parmak kaldırdı?
ekarakas@stargazete.com
12 Eylül’de yapılacak anayasa değişikliklerine ilişkin referandum 12 Eylül günlerini tekrar tartışma ortamına taşıdı. 12 Eylül 1980’in tartışılması ise kaçınılmaz bir biçimde idam cezalarını ve infazları.
Türkiye’de idam cezası 2002’de kaldırıldı.
Daha öncesinde de belirli bir süre moratoryum uygulandı ve infazlar gerçekleşmedi.
Ancak, idam cezası denen çağdışı, korkunç uygulama onyıllarca bu ülkede uygulandı.
Hakimler idam cezaları verdiler, kalemlerini kırdılar.
Hakimlerin bu idam cezası kararları infaz öncesi TBMM’ye geldi, TBMM’de milletvekilleri parmaklarını kaldırdılar ve infazlar ancak bu parmak kaldırma eylemi sonrası gerçekleştirilebildi.
1961 Yassıada idamlarının siyasi hayatımızda özel bir yeri var.
Üç bizden, üç de sizden diye infaz edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da.
İdam cezası yani devletin yasal bir biçimde adam öldürmesi korkunç bir ilkellik.
Çağdaş bir hukuk devletinde bu cezayı savunanlar da ilkellerdir.
Siyasal mitinglerde kürsüden ip atanlar da ilkellerin en ilkelleri.
Bu yazımda güncel idam tartışmalarına (!) değil ama biraz daha geçmişe gitmek istiyorum.
Yukarıda değindiğim gibi geçmişte mahkemelerin verdiği idam cezalarının infazı ancak TBMM onaylar ise mümkün olabildi.
Türkiye’de idam cezası 2002’de kaldırıldı.
Daha öncesinde de belirli bir süre moratoryum uygulandı ve infazlar gerçekleşmedi.
Ancak, idam cezası denen çağdışı, korkunç uygulama onyıllarca bu ülkede uygulandı.
Hakimler idam cezaları verdiler, kalemlerini kırdılar.
Hakimlerin bu idam cezası kararları infaz öncesi TBMM’ye geldi, TBMM’de milletvekilleri parmaklarını kaldırdılar ve infazlar ancak bu parmak kaldırma eylemi sonrası gerçekleştirilebildi.
1961 Yassıada idamlarının siyasi hayatımızda özel bir yeri var.
Üç bizden, üç de sizden diye infaz edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da.
İdam cezası yani devletin yasal bir biçimde adam öldürmesi korkunç bir ilkellik.
Çağdaş bir hukuk devletinde bu cezayı savunanlar da ilkellerdir.
Siyasal mitinglerde kürsüden ip atanlar da ilkellerin en ilkelleri.
Bu yazımda güncel idam tartışmalarına (!) değil ama biraz daha geçmişe gitmek istiyorum.
Yukarıda değindiğim gibi geçmişte mahkemelerin verdiği idam cezalarının infazı ancak TBMM onaylar ise mümkün olabildi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)