PKK'nın eline düşen bir asker kaçmayı başarmış (bilerek "kaçırılmış" da olabilir). Medya bu kişinin söylediklerini akıl almaz olarak sıfatlandırdı. Güneydoğu bölgesinde PKK elemanları cirit atıyorlarmış. Gündüzleri şöyle böyle saklanıyorlarmış, geceleri serbest şekilde faaliyet yapıyorlarmış. Halktan vergi bile topluyorlarmış.
Teroristler ellerini kollaranı sallayarak dolaşıyormuş.
Nerede?.. Kuzey İrak'ta değil, bizim topraklarımızda.
Mehmet Şevket EYGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Şevket EYGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Ekim 2011 Cumartesi
6 Ekim 2011 Perşembe
Uyarı ve Tenkit
Bütün İslamî cemaatleri suçlamak aklımın köşesinden geçmez. Sahih itikad üzere olan, beş vakit namaz kılan, Kur'ana ve Sünnete sımsıkı bağlı bulunan, İslam ahlakı ile ahlaklı olan, Ümmet bütünlüğünü kabul eden, Ehl-i Sünnet ve cemaat dairesi içinde hizmet eden, din ile ticareti, din ile benliği birbirine karıştırmayan, ruhbanlarını erbab haline getirmeyen, ihlas ve istikametten ayrılmayan cemaatleri ve mensuplarını tenzih ederek, büyüklerinin ve mensuplarının ellerinden öperek, onların dışındaki bazılarını (olumlu olduğunu zan ve ümid ettiğim) bir hususta tenkit etmek istiyorum.
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Bu Toplum Bu Kadar Ahlaksızlığı Kaldırmaz
20 AĞUSTOS 2011
Müstehcenlik konusunda artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Türkiye bu kadar ahlaksızlığı, edepsizliği, seks serbestliğini, seks provokasyonunu, seks terörünü, fuhşu kaldırmaz.
Bazı günlük gazeteler ve bazı tv'ler genelev yayın organı haline dönüşmüştür.
Bütün hürriyetlerin sınırı vardır.
Müstehcen yayın, seks terörü konusunda medyaya sınırlar konulmalıdır.
Biliyorum, yaygara kopartacaklar ve "Basın hürriyeti kısıtlanıyor, medya gemleniyor!..." diye feryat edeceklerdir.
Müstehcen yayınları kısıtlamak basın hürriyetinin ihlal edilmesi değildir.
Hiçbir gazetenin, tv'nin, derginin seks terörü yapmaya hakkı yoktur.
Müstehcen yayın yapanlar basın hürriyetini kötüye kullanan kötü niyetli kimselerdir.
Türkiye, halkının büyük kısmı Müslüman olan bir ülkedir. Bizim kültür yapımız bu kadar ahlaksızlığı, fuhşu, zinayı, müstehcen yayını, seks kışkırtıcılığını hazmetmez (sindirmez).
AB standartları dediler ve Ceza Kanunundan zina suçunu kaldırdılar.
5 Ağustos 2011 Cuma
İman Tehlikededir
06 AĞUSTOS 2011
Yaşadığımız devir ne devridir biliyor musunuz: İmanı kurtarmak zamanıdır. Hem kendi imanını, hem çoluk çocuğunun imanını, hem de toplumun...
İmanlar tehlikededir!..
Sultan Abdülhamid'in devrilmesinden sonra Selanikliler, Jön Türkler, ateistler halkın ve gençliğin bir kısmını imansız hale getirmişlerdir.
Kötü resmî ideoloji,
Kötü ve berbat eğitim,
Egemen azınlıkların tahribatı,
Vesayet rejiminin baskı ve terörü...
Uzun yıllardan beri çocuklara ve gençlere, "evrim" küfür teorisini gerçekmiş gibi öğrettiler. Evrim teorisinin doğru olduğuna inanan dinden çıkar.
Tağut güçleri, Deccal ve Süfyan taraftarları, kezzablar bazen açıkça, bazen sinsice Türkiye halkının imanına kastettiler.
Okullarda mecburî din dersleri varmış. Pöh!.. Güldürmeyin beni. Onlar birer aldatmacadır.
Beş yüz imam hatip mektebinde gürül gürül İslam ilimleri okutuluyormuş... Ben böyle dolmaları yutmam!.. İmam Hatip okulundan yeni mezun olmuş yüz genç bulalım. Küçük ve basit bir sınav yapalım. Sorulardan biri şu olsun: "Allah'ın sıfatlarını sayınız." Yüz genç içinden acaba kaçı Allah'ın on dört sıfatını sayabilecektir.
Yaşadığımız devir ne devridir biliyor musunuz: İmanı kurtarmak zamanıdır. Hem kendi imanını, hem çoluk çocuğunun imanını, hem de toplumun...
İmanlar tehlikededir!..
Sultan Abdülhamid'in devrilmesinden sonra Selanikliler, Jön Türkler, ateistler halkın ve gençliğin bir kısmını imansız hale getirmişlerdir.
Kötü resmî ideoloji,
Kötü ve berbat eğitim,
Egemen azınlıkların tahribatı,
Vesayet rejiminin baskı ve terörü...
Uzun yıllardan beri çocuklara ve gençlere, "evrim" küfür teorisini gerçekmiş gibi öğrettiler. Evrim teorisinin doğru olduğuna inanan dinden çıkar.
Tağut güçleri, Deccal ve Süfyan taraftarları, kezzablar bazen açıkça, bazen sinsice Türkiye halkının imanına kastettiler.
Okullarda mecburî din dersleri varmış. Pöh!.. Güldürmeyin beni. Onlar birer aldatmacadır.
Beş yüz imam hatip mektebinde gürül gürül İslam ilimleri okutuluyormuş... Ben böyle dolmaları yutmam!.. İmam Hatip okulundan yeni mezun olmuş yüz genç bulalım. Küçük ve basit bir sınav yapalım. Sorulardan biri şu olsun: "Allah'ın sıfatlarını sayınız." Yüz genç içinden acaba kaçı Allah'ın on dört sıfatını sayabilecektir.
28 Temmuz 2011 Perşembe
Biz O Biçim Müslümanlarız!
Biz ne biçim Müslümanız?.. Müslümanız ama o biçim Müslümanız.
Bugün hangi ayın kaçıncı günüdür diye sorsalar Müslümanca cevap veremeyiz.
(Bu yazıyı kaleme aldığım tarih 8 Şabandır.)
Hangi yıldayız?
2011 mi? Evet 2011'dir, yemin etsek başımız ağrımaz ama bu tarih Efrencî tarihtir, bizim yılımız hicrî 1432'dir.
Doğrusu biz çok acayip Müslümanlarız.
Yahudiler ve Hıristiyanlar sıçan deliğine girseler biz de peşlerinden gireriz.
Şu üstümüze bakın: Avrupaî kostüm (costume), ceket (jaquette), pantolon (pantalon), kışın palto (paletot), pardesü (pardessus), trençkot (trenchcoat), yazın T-short, adı üstünde Frenk gömleği, kravat (cravate), iskarpin (escarpine)...
İç çamaşırlarımıza kadar Frenkleşmişiz. Atlet, külot...
Ev eşyalarımız: Büfe/Buffet... Vitrin/Vitrine... Gardrop/Garde Robe... Kanape/Canape...
Ya kafamızın içi?.. Sanki çıfıt çarşısı!..
Bugün hangi ayın kaçıncı günüdür diye sorsalar Müslümanca cevap veremeyiz.
(Bu yazıyı kaleme aldığım tarih 8 Şabandır.)
Hangi yıldayız?
2011 mi? Evet 2011'dir, yemin etsek başımız ağrımaz ama bu tarih Efrencî tarihtir, bizim yılımız hicrî 1432'dir.
Doğrusu biz çok acayip Müslümanlarız.
Yahudiler ve Hıristiyanlar sıçan deliğine girseler biz de peşlerinden gireriz.
Şu üstümüze bakın: Avrupaî kostüm (costume), ceket (jaquette), pantolon (pantalon), kışın palto (paletot), pardesü (pardessus), trençkot (trenchcoat), yazın T-short, adı üstünde Frenk gömleği, kravat (cravate), iskarpin (escarpine)...
İç çamaşırlarımıza kadar Frenkleşmişiz. Atlet, külot...
Ev eşyalarımız: Büfe/Buffet... Vitrin/Vitrine... Gardrop/Garde Robe... Kanape/Canape...
Ya kafamızın içi?.. Sanki çıfıt çarşısı!..
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Fitne ve Fesad Bitmez!
18 TEMMUZ 2011
Bazı iyimserler, her şey ileride düzelecek, ortalık süt liman olacak, kurt kuzuyla kardeş gibi oynayacak, memleket huzur ve barış ile dolacak, her yer önce pembe daha sonra pespembe...
Bendeniz bunlara inanmıyorum.
Geleceği Muhbir-i Sâdık tarafından haber verilmiş olan Mehdi'nin zuhuruna kadar ortalık her geçen gün daha kötüleşecektir.
Fitne ve fesat daha da genelleşecek ve yoğunlaşacaktır.
Nihayet Mehdi zuhur, İsa aleyhisselam nüzul edecektir.
Korkunç kanlı savaşlar (melhame) olacaktır.
Dünyanın büyük çivisi yerinden oynayacaktır.
Büyük kıyım ve yıkımdan sonra Mehdi devri başlayacaktır.
Sulh, huzur, sükun, refah, adalet ondan sonra...
Mehdi devrinde Kur'ana, Sünnete uyulacaktır. İlahî emirler yerine getirilecek, yasaklardan kaçınılacaktır.
Dünya ve insanlık Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye ile idare olunacaktır.
Yeryüzünde gerçek adalet uygulanacaktır.
18 Haziran 2011 Cumartesi
Allah razı ve hoşnut olur mu?
19 HAZİRAN 2011
Bu soruma cevabın evet ise şimdi beni iyi dinle:
Madde 1: Kur'anda en fazla tekrar edilen, üzerinde durulan birinci eylem/amel günde beş vakit namaz kılmak değil midir? Türkiye Müslümanlarının yüzde 90'ı namazı terk etmiş, şehvetlerine uymuştur. Bana cevap ver: Yüce Allah bundan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 2: Kur'an ribayı yasak etmiştir. Riba alıp vermek kebairdendir. Ribanın helal olduğunu iddia eden dinden çıkar. Kitabımız ribacılar için "Onlar Allaha ve Resulüne savaş açmışlardır" buyurmaktadır. Türkiye Müslümanları gırtlaklarına kadar ribaya batmıştır. Yüce Allah bundan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 3: Kur'an, namazdan sonra zekatı ikinci büyük ibadet olarak zikr ediyor. Bugün Türkiye Müslümanlarının bir kısmı hiç zekat vermiyor, bir kısmı da zekatlarını Kur'ana, Sünnete, fıkha, Şeriata aykırı olarak kaptırıyor. Bu yüzden bir kısım Müslüman fakirler ve Müslüman miskinler sefalet ve sıkıntı içinde yaşıyor. Yüce Allah zekatın verilmemesinden, verilir gibi görünse de doğru dürüst ve yerli yerinde verilmemesinden razı ve hoşnut olur mu?
Madde 4: Kur'an Müslümanların bir kısmının emr-i maruf ve nehy-i münker yapmasını kesinlikle emr ediyor. Bugün Türkiye'de yeteri kadar etkili emr-i maruf ve nehy-i münker yapılmıyor. Bu yüzden toplum fitne, fesat, günah, fısk, fücur, isyan, tuğyan içinde kalmıştır. Kur'anın yasaklamış olduğu bütün kötülükler açıkça ve küstahça sere serpe işlenmektedir. Müslümanlar bunları yasal sınırlar içinde protesto etmemekte, önlemeye çalışmamaktadır. Yüce Allah bundan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 5: Kur'an kesin olarak kadın ve kızların tesettüre girmesini emr etmektedir. Tesettürün farz-ı ayn olduğu Kitabla, Sünnetle, icma-i ümmetle sabittir. Bugün Türkiye'de muhadderat-ı islamiyenin yarısı açık saçıktır. Sözde tesettürlülerin bir kısmı da şer'i tesettür değil, şeytani tesettür sergilemektedir. Yüce Allah böyle bir şeyden razı ve hoşnut olur mu?
Madde 6: Kur'an israfı (savurganlığı) kesinlikle yasak etmekte, müsrifler (savurganlar) için "Onlar şeytanın kardeşleridir" buyurmaktadır. Bugün Türkiye Müslümanlarının tuzu kuru olanlarının büyük kısmı utanç verici bir israf, lüks, sefahat sergilemektedir. Bu israf, lüks ve sefahat insanı mağrur (gururlu), mütekebbir (kibirli) ve sefih (beyinsiz) yapmaktadır. Her yıl israf, lüks ve sefahat yüzünden milyarlarca dolar ziyan edilmektedir. Yüce Allah böyle bir şeydan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 7: Kur'an, Müslümanların oluşturduğu topluluğa Ümmet ismini vermektedir. Bugün Türkiye Müslümanlarının büyük kısmında Ümmet bilinci yok; tarikat, cemaat, grup, hizip, fırka asabiyeti vardır. Ümmet birliği ve beraberliği berhava olmuştur. Bir kısım mü'minler birbirine rakip ve düşman kesilmiştir. Müslümanlar arasında üniter bir hiyerarşi, bu hiyerarşinin başında bir "Bizden olan bir emir sahibi" bulunmamaktadır. Müslümanlar karanlık gecede şiddetli yağmura ve doluya tutulmuş, kurtların hücumuna uğramış çobansız kalmış perişan bir koyun sürüsüne dönmüştür. Parçalandıkları, bölündükleri, birbirleriyle çekiştikleri için güçleri, devletleri, rüzgarları gitmiş; zelil, esir, zebun olmuşlardır. Yüce Allah bundan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 8: Kur'ân-ı Kerim'de Allah müminlere kesin bir şekilde emrediyor: Peygambere itaat edin... Peygamber size ne getirirse onu kabul edin ve uygulayın... Müslüman bir toplumun Peygambere biat ve itaat etmesi, Sünnet-i seniyesine sımsıkı sarılması, onun yüksek ahlakı ile ahlaklanması, onun yolundan ve izinden gitmesi gerekir. Türkiye'deki bugünkü paramparça bölünmüş, birbirine düşmüş İslam toplumuna bakalım: Peygambere biat ve itaat etmenin bilinci var mı? Onun sünnetlerine uyuyor muyuz? Onun nasihatlerini kabul ediyor muyuz? Elden geldiği kadar, bütün gayretimizle onun ahlakını benimsiyor muyuz?.. Maalesef... Allahu Teala bizim bu durumumuzdan razı ve hoşnut olur mu?
Madde 9: Kur'an iffeti emrediyor, meşru nikaha önem veriyor ve zinayı kesinlikle yasak ediyor. Bugünkü İslam toplumuna bakalım: Ahir zamanda bina ve zina çoğalacakmış!.. Atatürk'ün İtalyanca'dan tercüme ve kabul ettirdiği eski Ceza Kanununda bile zina suçtu. Bugünkü yeni Ceza Kanununda zina artık suç değil. Neymiş, Avrupa Birliği suç olmasın diyormuş. Biz Müslümanlar, Ceza Kanununa zinayı suç olarak yazdırma gücüne sahip olmasak bile bütün gücümüzle, bütün gayretimizle, bütün enerjimizle durumu protesto etmemiz gerekmez miydi? Bunu yapmadık. Yapamaz mıydık? Yapabilirdik... Hak Teala hazretleri Kur'anî bir değeri, ilahi bir yasağı, şer'î bir sınırı korumak hususundaki bu gevşekliğimizden, bu gayretsizliğimizden, bu tehavünümüzden razı ve hoşnut olur mu?
Madde 10: Kur'an çok mutlak bir kural koymuş: "Hiç şüphe yok ki bütün mü'minler kardeştir..." Bugün Türkiye'de on milyonlarca mü'min bulunuyor. Bizde Kur'ani kardeşlik şuuru var mıdır?.. Kardeşlik haklarına ve vazifelerine riayet ediyor muyuz? Bir kardeşimiz zulme ve haksızlığa uğrayınca onun yardımına koşuyor muyuz?.. Heyhat ki heyhat! Meşrep ayrılıkları yüzünden kardeşler arasında kopukluklar, düşmanlıklar, husumet, fitne ve fesat, tartışma ve çekişme zuhur etmiştir. Ümmet-i Muhammed onlarca büyük, yüzlerce orta, binlerce küçük parçaya ayrılmıştır. Mü'minin mü'mine düşmanlık etmesi haramdır ama biz bu haramı işliyoruz. (Bir müminde bir kötülük, bir noksanlık, İslam'a bir aykırılık varsa, o aykırılık ve bid'at onu küfre götürmedikçe kardeşlik bağlarını kopartamayız. Kusuru var diye mümine düşmanlık edilmez. Sadece kendisindeki günah, noksan ve kötülüklere muhalif olunur.) Müslümanların bugünkü parçalanmışlığından, birbirleriyle çekişmelerinden, bazılarının birbirinin kuyusunu kazmasından Allahu Teala ve Tekaddes Hazretleri razı ve hoşnut olur mu?
Madde 11: Kur'an gıybeti kesinlikle yasaklamış, haram kılmıştır. Kur'an gıybeti "ölü kardeşinin etini yemek kadar" çirkin ve iğrenç gösteriyor. Şimdi soruyorum: Müslüman kesimin durumu gıybet konusunda nasıldır? Bizler Allah'tan korkup dilimizi gıybet günahı kebairinden koruyan ahlaklı Müslümanlar mıyız; yoksa bu çirkin, iğrenç, çok kabih günahı devamlı şekilde (Bazen günde saatlerce) işliyor muyuz? Son asrın büyük din alimlerinden Şibli Numanî hazretleri şöyle buyuruyor: "Mevcut dinler içinde İslam dini kadar gıybeti kötüleyen başka bir din yoktur ve Müslümanlar kadar da çok gıybet eden başka bir taife yoktur." (İmamı Gazali hakkındaki eserinde...) Allahu Teala Hazretleri, bizim gıybet konusundaki şu kötü halimizden razı ve hoşnut olur mu?
Madde 12: Kur'an-ı Kerim mü'minleri ve Müslümanları, kafirleri dost ve velî edinmek konusunda uyarıyor. Bugün bazı Müslümanlar kendi salih kardeşlerini bırakmışlar; İslam'ı, Kur'anı, Peygamberi, Şeriatı red, tekzip ve inkar eden kafirleri dost ve veli edinmişlerdir. Allahu Teala böyle bir şeye razı olur mu?
Madde 13: Kur'an-ı Kerim çok açık, seçik, kesin bir şekilde uyarıyor: Bu dünya hayatı gelip geçicidir, fanidir... Dünyanın zenginlikleri, mallar mülkler, çoluk çocuk, hep birer oyalanma ve oyuncaktır. Dünya bir imtihan yeridir. Devamlı kalınacak yer ahirettir. Biz bu son derece önemli uyarılara kulak veriyor muyuz? Bütün dikkatlerimizi dünyaya teksif etmişiz, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışıyoruz. Ahiret yolculuğu için azık toplamakta, hazırlık yapmakta tembellik sergiliyoruz. Allahu Teala Hazretleri bizim bu tutumumuzdan razı ve hoşnut olur mu?
İtirazcı diyecek ki: Sen karamsar bir tablo çiziyor, gidişatı kötü gösteriyorsun ama memlekette dehşetli bir kalkınma var. Şunları niçin görmezlikten geliyorsun.
Sayısız gökdelenler... Kıt'aları birbirine bağlayan köprüler... Hava alanları... Barajlar... Otoyollar... Bu otoyollarda uçar gibi seyreden lüks otomobiller... Lüks meskenler... Lüks yazlıklar... Her yer pıtrak gibi beş yıldızlı lüks otellerle dolu... Beş yıldız yetişmiyormuş gibi yedi yıldızlıları... Bugün ülkemizde öyle bir lüks, israf, sefahat, saçıp savurma, debdebe ve tantana var ki, ne Nemrut, ne Firavun zamanında böylesi görülmüştür...
Evet, haklısın Bay İtiraz... Nemrut ve Firavun mezarlarından kalkıp bizim lüks ve israfımızı görmüş olsalardı pek şaşarlardı.
Önemli olan yüksek binalar, otoyollar, tayyare meydanları değildir. Önemli olan imandır, İslamdır, Kur'andır, Sünnettir, Şeriattır...
Şeriata aykırı olan her şey hederdir!..
Kur'ana, sünnete ve şeriata uygun olmayan maddi kalkınma keramet ve fazilet değil, istidractır!..
"Namazı terk eden ve şehvetlerine uyan" bir Müslüman toplum, maddi bakımdan kalkınsa bile bozuktur, çökme ve yıkılma, üzerine azab inme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İslamın ana ölçüsü şudur:
Bu inançtan, bu düşünceden, bu işten, bu amelden, başarı gibi görünen bu şeyden Allahu Teala razı ve hoşnut olur mu?..
Allahu Teala, Ben size bir Haberci gönderdim, onu dinleyin, ona iman edin, getirdiklerini kabul edin ve hayata uygulayın buyuruyor.
Peygamberin gerçekleştirdiği, uyguladığı, sergilediği düzenin özellikleri nelerdir?
(1) Adaletli düzen... (2) Güvenli düzen... (3) Ahlaklı düzen... (4) İffetli, hayalı, namuslu düzen... (5) Müslümanların hukuk önünde eşit olduğu düzen... (6) Sosyal adaletin, paylaşmanın, yardımlaşmanın olduğu; imkanlıların imkansızları desteklediği merhametli bir düzen... (7) Marufun/iyiliğin desteklendiği, münkerin/kötülüğün kösteklendiği bir düzen... Müslüman bir toplum böyle bir düzen içinde yaşamıyorsa gökdelenleri, köprüleri, barajları, lüks otomobilleri onu kurtarmaz.
Müslüman kardeşlerimden rica ediyorum:
Lütfen dünya zenginliklerine, maddi kalkınmaya, olup bitenlere İslam, Kur'an, Sünnet, Hikmet-i İslâmiye gözlüğüyle bakalım.
8 Haziran 2011 Çarşamba
Allah Resmi İdeoloji Çılgınlarına Fırsat Vermesin
Allah bu devletin, bu halkın, bu ülkenin başından resmi ideoloji ve vesayet belalarını kaldırsın.
Her darbe başımıza bir balyoz gibi indi.
27 Mayıs 1960... 12 Mart 1971... 12 Eylül 1980... 28 Şubat...
Gençler bilmez, bu Müslüman millet neler çekmedi ki...
Beş kişi bir evde toplanır, yatsı namazı kılar, ardından tesbih çeker, dini risaleler okur, ev basılır, Müslümanlar caniler gibi yakalanır, götürülür ve tutuklanır.
Din ve dünya birbirinden ayrılmaz diye bir yazı yazmıştım. Ağır Ceza Mahkemesine verildim, iki yıl hapse mahkum oldum, ilaveten hapis cezasını çektikten sonra Çanakkale'ye sürgün cezası da vermişlerdi...
Resmi ideoloji bu memlekette Cumhuriyet'ten sonra on binden fazla tarihi camiyi, tekkeyi, medreseyi, taş mektebi, imareti, vakıf binasını yıkmış, satmış, kiraya vermiş, başka amaçlar için kullanmıştır.
Ülkemizdeki tarihi İslam kabristanları vandalca, yamyamca, vahşice, düşmanca, domuzca tahrip edilmiştir. İslam kabristanlarını düzlemişlerdir ama Bülbülderesi'ndeki Selanik Avdetileri mezarlığı titizlikle, hassasiyetle korunmuş, bir taşına bile dokunulmamıştır.
Resmi ideoloji halkımızın dilini kesmiş, Türkçenin canına okumuştur.
Resmi ideoloji halkı yabancılaştırmak için elinden gelen haksızlığı ve baskıyı yapmıştır.
Resmi ideoloji yapay ve sahte bir tarih üretmiştir.
İstiklal Mahkemelerinin zalimane kararlarıyla binlerce din hocası, şeyh, derviş, Müslüman şehid edilmiş, ocakları söndürülmüştür.
Düzmece Menemen vak'ası ile ülkede terör kasırgaları estirilmiştir.
Din hocası yetiştiren bütün mektepler, medreseler ve fakülteler kapatılmıştır.
Yıllar boyunca Müslümanların hacca gitmesi engellenmiştir.
Yine uzun yıllar boyunca Ezan-ı Muhammedi okunması yasaklanmış, okuyanlara korkunç zulümler yapılmıştır.
Dini gazete ve dergi çıkarttırılmamıştır.
Basında dinden bahs eden yazı yayınlanması yasaklanmıştır.
Hatta bir ara, halkı zorla Protestan yapmak fikri ortaya atılmış, Kazım Karabekir Paşa'nın "Halk bizi parçalar" demesi üzerine bu çılgın proje uygulamaya konulmamıştır.
Bütün evliyaullah ve ecdat türbeleri kapatılmıştır.
Vakfiyesinde "Benim bu camimi camilikten çıkartacakların üzerine Allah'ın ve meleklerin laneti olsun..." yazılan büyük cami ibadete kapatılmıştır.
Resmi ideolojinin Müslüman halka yaptığı zulümleri kısaca sıralamaya kalksam günlerce yazmam gerekir.
Türkiye Ortadoğu'nun Japonya'sı olabilecekken, hatta ondan ileri gidebilecekken resmi ideoloji yüzünden geri kalmıştır.
Resmi ideoloji toplumu yabancılaştırmıştır.
Resmi ideoloji milli kimlik ve kültürü, toplumsal barış ve uzlaşmayı berhava etmiştir.
Bendeniz, suçlu olduğu adil kanunlarla ve adil mahkeme kararlarıyla sabit olmayan hiç kimseyi peşinen suçlu kabul etmem. Lakin Ergenekon'dan nefret ediyorum. Resmi ideolojiden nefret ediyorum. Vesayet rejiminden nefret ediyorum.
İnsanların en temel ve kutsal hakkı din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak, çocuklarını kendi dininde yetiştirmek, dinini ayakta tutmak için din eğitimi yapmak hakkıdır.
Çoğunluğu oluşturan Türkiye Müslümanlarının bu haklarını çiğneyen herkes zalimdir, merduttur, haindir. Açın evrensel insan hakları ve hürriyetleriyle ilgili beyannameleri, sözleşmeleri, metinleri, hepsinde din ve inanç hürriyetinin öncelikle yer aldığını göreceksiniz.
Halk çoğunluğunun kabul etmediği, milli kimlik ve kültüre aykırı olan, insan hak ve hürriyetleriyle çatışan bir ideolojiyi Müslüman bir millete din gibi dayatmak çok büyük bir zulümdür.
Bugün bu memlekette büyük bir Kürt problemi ve krizi varsa resmi ideoloji yüzündendir.
Resmi ideoloji meftunları Türklerle Kürtleri birbirlerine düşman etmek, kan döktürmek, ülkeyi allak bullak etmek, devletin temellerini dinamitlemek için her habaseti yapmıştır ve yapmaktadır.
1984'ten bu yana gerilla savaşının tozu dumanı içinde yüz milyarlarca liralık uyuşturucu trafiği, ticareti, kaçakçılığı yapmışlardır.
Bu ülkenin, bu halkın, bu devletin huzuru, dirliği, birlik ve beraberliği, saadeti, güveni, iç barışı, toplumsal uzlaşması için Kürt meselesinin adilane, kalıcı bir şekilde çözülmesi gerekmez mi? Gerekir ama onlar istemiyorlar bunu.
Resmi ideoloji hastaları ne diyor:
Halkın yüzde doksan çoğunluğu bizim istemediğimizi istese, o şeye izin vermeyeceğiz!..
Gerekirse bin yıl baskı yapacağız!..
Biz ne kadar din ve inanç hürriyeti verirsek, bununla yetineceksiniz, daha fazlasını istemeyeceksiniz!..
Bizim verdiğimiz din hürriyetinin ötesi irticadır!..
Biz halka Müslümanlığı yasaklamadık ama bizim istediğimiz şekilde ve kadar Müslüman olacaksınız!..
Çocuklarınızı milli kimlik, kültüre göre değil, bizim dayattığımız resmi ideolojiye göre yetiştireceksiniz.
Asıl olan resmi ideoloji ve ...zmdir, din hürriyeti ondan sonra gelir.
Onlar gerçek cumhuriyetin de canına okumuşlar, cılkını çıkartmışlardır.
Bir 1923'te, İstiklal savaşından sonra kurulan cumhuriyete bakınız, bir de bunların cumhuriyetine.
Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır diye diye milli iradeyi, milli kimlik ve kültürü çiğnemişlerdir.
Ülkemizde Nazi Almanya'sına ve Sovyet rejimine paralel ideolojik bir tek parti rejimi kurmuşlardır.
Onların seçim sistemine bakınız:
* Bir tek parti vardır.
* Adaylar merkezde tesbit edilir.
* Birinci seçmenler ikinci seçmenleri seçer.
* İkinci seçmenler merkezden gelen seçim pusulalarını sandığa atar.
Sahte cumhuriyetçiler sadece Sünni Müslümanları ezmemiştir.
Alevilerin canına da okumuşlardır.
1944'te ırkçı yaftasıyla milliyetçilere ve Türkçülere kan kusturmuşlardır.
Onların Altın Çağında bu ülkede yol yoktu, su yoktu, çalışanların sosyal güvencesi yoktu, adalet yoktu. Onlar bir korku rejimi kurmuşlardı. Diktatörlüklerinin en koyu ve amansız günlerinde Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşa ev hapsindeydi.
Onların Türkiyesi'nde verem, sıtma, frengi kol geziyordu.
1943'te İstanbul'da Sultanahmet camii asker deposu yapılmıştı.
Ben eski günleri hatırlıyorum, halkın büyük bir kısmının ayakkabısı bile yoktu. Köylüler çarık giyiyor, çarık bulamayanlar yalın ayak geziyordu.
Türkiye'nin halk, ülke ve devlet olarak önünün açılması ve geleceğinin garanti altına alınması için resmi ideoloji heyulasının ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Resmi ideoloji özelleştirilmeli, resmi olmaktan çıkartılmalıdır.
İnanan inansın, inanmayana baskı ve zulüm yapılmasın.
Çoğunluğu oluşturan Türkiye Müslümanları, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar kadar insan haklarına ve hürriyetlerine, din inanç ibadet ve inandığı gibi yaşamak serbestliğine sahip olmalıdır.
Resmi ideoloji hastaları ve çılgınları çoğunluğa hak tanımıyor.
Onlar Müslüman çoğunluğa sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, parya, zenci muamelesi yapıyor.
Onlar çoğunluğun temel hak ve hürriyetlerini kısıtlıyor ve ihlal ediyor.
Onlar, kendileri azınlık olduğu halde, çoğunluğa azınlık muamelesi yapıyor.
Müslüman bir kadın ve kız isterse başına eşarp örter, isterse çarşaf giyer, onlara ne!..
Onlar şu anda öfkeden ve kinden çılgına dönmüş vaziyettedir.
Ellerine fırsat ve imkan geçerse yapmayacakları yoktur.
Müslüman halk çoğunluğu bunu bilsin ve ayağını denk alsın.
Artık baskılar, tabular, vesayetler devri sona ersin.
Erdem, hukuk, milli kimlik ve kültür üzerine kurulu gerçek bir cumhuriyet istiyoruz.
Milli barış ve uzlaşma istiyoruz.
Saçma sapan çağdışı bir ideolojinin darbeleri altında kahr olmak istemiyoruz. Egemen azınlıkların Müslüman çoğunluğu ezdiği bir rejim istemiyoruz.
24 Mayıs 2011 Salı
Küçük Haberler Yorumlar
ABDULLAH Öcalan yakalandığında yapılan ucuz kuru gürültü edebiyatını hatırlıyor musunuz? Asalım keselim en kısa zamanda idam edelim... Sonra köprülerin altından çok sular aktı ve APO İmralı imparatoru oldu. Napolyon'un Elbe adasındaki hükümdarlığı gibi.
* DENİZ Baykal'ı kasetle devirdiler ve CHP'ye yön verdiler. Şimdi aynı senaryoyu MHP için deniyorlar. Yatak odalarında gizli profesyonel kameralarla çekilmiş günah kasetleriyle siyasete yön verilebilir mi? Bizde veriliyor. Bu neyin göstergesidir? Siyasetimizin son derece kirlenmiş ve pislenmiş olduğunun.
* GİZLİ derin güçler PKK gerilla savaşının bitmesini kesinlikle istemez. Bu savaşı bitirmeye kalkanlar bitirilir.
* TÜRKİYE'deki PKK savaşının devam etmesi, İsrail ve Siyonizm için çok lüzumlu, hatta zaruridir.
* ERMENİSTAN da bu savaşı istiyor.
* AHİR zaman Türkiye'sinde dehşetli bir bina ve zina patlaması yaşanıyor.
* TAĞUTİ düzeni bir kısım İslamcılar ve Müslümanlar da canla başla destekliyor. Çünkü bozuk düzenin rantlarını yiyorlar.
* DEVEKUŞLARI son zelzelede başlarını kumdan çıkartıp "Eyvah!.." diye bağırdılar. Sonra depremin Marmara'da olmadığını anlayınca başlarını yine kuma gömüp uyumaya başladılar.
* KIZIN biri sevgilisine "Annemi birlikte öldürelim" diye mesaj atmış. Sonra birlikte anayı öldürmüşler. Kimbilir hangi tv dizisinden esinlendiler.
* OTUZ bin kadın TC resmi fahişelik vesikası (KDV'li) almak için devlete müracaat etmiş, sıra bekliyormuş. Bir de ülkede kadın hürriyeti yok diyorlar.
* İSKOÇYA, İngiltere'den kopup ayrı bağımsız bir devlet olmak istiyormuş. Bundan yetmiş sene önce üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk ne hallere düştü.
* SEÇİMLERDEN önce Doğu Akdeniz'de bir senaryo sahneye konulacak. Asıl amaç daha fazla oy devşirmek.
* İSTANBUL'da Mimar Sinan yapısı orta büyüklükteki bir camide bir Pazar sabahı sadece 6 kişilik bir cemaat var. Bir de cami koruma memuru, bendeniz ve iki arkadaşım, yekun on kişi. Mihrapta tam dört sabit mikrofon, imam namaza başlamadan önce yakasına kablolu seyyar bir mikrofon daha taktı, oldu beş mikrofon... Bir milyonluk semtin göbeğindeki tarihi camide on kişi beş mikrofonla sabah namazı kıldık. Türkiye'de İslam ilerliyor, Müslümanlar uyanıyor ve mikrofonlaşıyor...
* SULTANAHMET'e parke taşları döşeniyor. Havalar ısındı, mahşeri bir kalabalık var. Yol, inşaat dolayısıyla kapalı olduğu için herkes havuzlu parkın çimenlerine basıyor. Fatih Belediyesinden rica ediyorum: Şu yol ve kaldırım işi bir an önce bitirilse ne iyi olur.
* ADAMCAĞIZI elli bin liraya bir iki gün içinde ameliyat edeceklermiş. Bereket versin, bir tanıdığı duymuş, vaz geçirmiş. Şimdi sağlığı düzeliyormuş.
* KEMALİST bir ilahiyatçının yazdığına göre M. Kemal Paşa son derece dindar, sofu bir Müslümanmış. Fesubhanallah!
* Kitap piyasasında 200'e yakın Kur'an meali, tercümesi, tefsiri varmış. Bu sayı gittikçe artıyormuş. Acaba bunların kaçta kaçı ehliyetli alimler/müfessirler tarafından Allah rızası için yazılıp yayınlanmıştır?
* İNTERNETTE okudum, kredi kartlarıyla halkı aldatıp dolandırıyorlarmış. Haber başlığında "Bu tuzağa düşmeyiniz" yazılıydı, metnini okumadım. Kredi kartım yok. Tuzaklara karşı güvendeyim.
* BİN masaj salonundan biri basılmış, yakalanan kadınlar emniyete götürülmüş. Resimlerini gördüm, yüzlerini örtmüşlerdi. Kısa zamanda kurtulurlar. Bir sorum var: Geriye kalan 999 masaj salonu ne zaman basılacak? Acelesi yok mu?
* Havalar ısındı ya, oduncular ve kömürcüler kan ağlıyor, dondurmacıların yüzü gülüyor. Dünya böyledir, kimi güler, kimi ağlar.
* Aile bütçeleri on bin lira. Yine de sıkıntı çekiyorlar, bereketsizlik içindeler. Bayat ekmekleri çöpe atanlar sıkıntıdan hiç kurtulmaz.
* ADAM bundan yedi sene önce damına yuva kurup yavru çıkartan martıların yuvalarını, gürültü ediyorlar ve etrafı kirletiyorlar diye bozmuş, yavrularını öldürmüş. Yedi sene bir şey olmamış. Sonra geçenlerde bir görünmez kaza gelmiş, adam tepesi üstü düşmüş. Şimdi alçılar içindeymiş. Geçmiş olsuna gelenlere, ayağım kaydı da o yüzden düştüm diyormuş.
* KENDİNİ aydın ve kültürlü sayan ve sanan o zat bir komşu ülkeye gitmiş, bir hafta gezip tozmuş ve bu müddet içinde bir müzeyi bile gezmemiş. Meğerse ne cahil aydınmış!
* AÇIK oturumda dehşetli bir kavga çıkartmış, küfr etmekle yetinmemiş, yerinden kalkıp yumruk atmış. Bir reyting olmuş ki, sormayın. Epey de ün kazanmış.
* (İkinci yazı)
Roma, Bizans, İstanbul...
ESKİ Roma'da senede yüz günden fazla bayram, şenlik, festival, eğlence günü olduğunu tarih kitapları yazıyor.
Roma şehrinde ahaliye buğday ve şarap bedava verilirmiş. Yesinler içsinler karınları tok olsun, kafaları dumanlı olsun, eğlensinler...
Esir savaşçıların birbirini boğazladığı kanlı ve vahşi gladyatör oyunlarına halk bayılırmış.
Bu eski Roma'nın mimarisi ve şehirciliği bugünkünden daha güzel ve sanatlı imiş.
Sonunda Barbarlar Roma'ya hücum etmişler ve dünyanın merkezi sayılan Roma batmış.
Roma putlara taparmış.
Putları inkar ettikleri ve onlara tapmadıkları için ilk Hıristiyanlara büyük zulümler yapılmış.
Tarihin sonlarına yaklaşılınca Roma'nın tahrip edileceği söyleniyor.
Büyük şehir yanacak yıkılacak, Papalık çökecekmiş.
Malaki kehanetlerine göre bundan sonra bir papa daha olacak.
Roma zaten hiçbir zaman temiz bir şehir olmadı.
Orada muharref Hıristiyanlığın ahlak ilkeleri de uygulanamadı.
İstanbul ikinci bir Roma'dır.
Uzaktan bakıldığında camiler, kubbeler ve minareler şehri İstanbul.
Günden beş kez üç bin caminin minarelerinden yüksek sesle ezanlar okunan İstanbul.
Eski Roma'nın, Bizans'ın, Sodom ve Gomore'nin, Babil'in bütün kötülükleri bu şehirde sergileniyor.
İstanbul bina ve zina devrini yaşıyor.
On sekizinci asırda bir divan şairi İstanbul halkına hitaben "Eya ey İslambol halkı!.." diye başlayan ağır bir manzume yazmış, Müslümanları uyarmış.
18'inci asırda İstanbul, bugünküne göre çok temizmiş. Halife varmış, devlet çok büyükmüş, beş vakit namaz kılınırmış, kadınların tamamı tesettürlüymüş, kadılar Şeriat hükümlerini uygularmış, her hafta Cuma selamlığı olurmuş.
Bugünkü İstanbul'a bir hal olmuş, günah ve kötülükler aşikare işlenir olmuş.
Günahkar da olsa eski İstanbul'da Müslüman halk güneşin doğmasından bir saat önce uyanır, Büyük Türk'ten en hakir dilenciye kadar erte namazı kılarmış.
Padişahlardan biri bir gün sabah namazına kalkamayıp kaçırdığı için çok ağlamış "Uyan ey gözlerim hab-ı gafletten" diye başlayan bir ilahi yazmış. Eski İstanbul'da, yabancılar bir camiye girip gezebilmek için Şeyhülislamlıktan izin kağıdı almak zorundaymış.
Şimdiki İstanbul'a bakın, Sultan Ahmet camii açık saçık turistlerle dolu.
Eski İstanbul'da Galata'da, bir iki yerde içilir, günah edilirmiş. Şimdiki İstanbul'un nice yeri Galata oldu.
Eski İstanbul'da televizyon yokmuş, müstehcen yayın yapan gazeteler ve dergiler yokmuş.
Eski İstanbul'da padişah tuğralı resmi fahişe vesikaları yokmuş.
Yeni İstanbul Babil'i, Sodom Gomore'yi, Roma ve Bizans'ı geçti.
Artık "Ey İstanbul halkı uyanın bu gafletten bu gidiş iyi değildir!" diye uyaracak bir şair de yok.
İstanbul dualı bir şehir.
Beldetün tayyibetün Fetih tarihini veriyor.
Peygamber Kostantiniyye mutlaka feth edilecektir demiş.
Bu şehirde otuza yakın sahabe kabri ve makamı bulunuyor.
Alemdar-ı Nebevi Hazret-i Eyyub el-Ensari...
İstanbul topraklarında rabbani ulema, fukaha, evliyaullah, suleha sırlanmış.
Lakin bu dualı şehirde son çağda azgınlık, fısk fücur, nifak şikak, günah tuğyan isyan fuhşiyat çoğalmış.
Halkın büyük kısmı namazı terk etmiş, şehvetlerine uymuş.
Eski Bizans'ta Yeşiller Maviler varmış. Yeni İstanbul'da futbol delileri.
Erken uyanan İstanbul şimdi seher vakitlerinde gaflet uykusunda.
Cinayetler, adam öldürmeler, kan dökmeler yaygın hale gelmiş.
Ahali-i Müslime ribaya batmış.
Deccalın gözü her eve girmiş.
Tağuti güçler şehre hakim olmuş.
Altın Buzağı saltanatı.
Eski İstanbul'da da günah varmış ama yeni İstanbul'un günahları yüz kat fazla.
Eski İstanbul'un günah kefesinin karşısında sevap kefesi varmış, Medaris-i islamiyede hayırlı ilimler öğretilirmiş, zevaya ve tekayada zikrullah yapılırmış. Bozukluklar da olsa iş hayatını tanzim eden fütüvvet teşkilatı ve ahlakı varmış. Yenilgiler başlamış da olsa sınırlarda cihad yapan ordular varmış.
Yeni İstanbul o hale gelmiş ki, artık zina bile suç sayılmıyor.
Ne yaman bir inkılab olmuş, birkaç Müslüman aile bir hoca tutup çocuklarına tatilde din ve Kur'an dersi verdiremiyor. On beş yaşından küçük çocuklara din ve Kur'an dersi vermek yasak.
Şehre ne olmuş böyle, her yer Frenk ve Latin yazılı levha ve kitabelerle dolmuş.
Caddelerde, meydanlarda, nakil vasıtalarında herkesin arasında birbirine sarılıp öpüşenler görülüyor, kimse ses çıkartamıyor.
Müslümanlar Taksim'deki kilisenin karşısına bir cami yaptırmak istiyor, yaptıramıyor, burası laik bir meydandır, camiye izin vermeyiz diye haykırıyorlar.
Eski İstanbul'da plaj yokmuş. Şimdi kadın erkek karışık ne çok plaj var.
Milyonlarca İstanbul Müslümanı daha fazla para, daha fazla konfor, daha fazla lüks için çırpınıyor.
Acaba bu İstanbul'un başına büyük bir iş gelir mi?
Zelzele falan olur mu?
On sene önce Müslüman bir gazeteci zelzele Allah'ın bir cezasıdır diye yazdığı için hapse atılmıştı.
Yaman İstanbul.
* DENİZ Baykal'ı kasetle devirdiler ve CHP'ye yön verdiler. Şimdi aynı senaryoyu MHP için deniyorlar. Yatak odalarında gizli profesyonel kameralarla çekilmiş günah kasetleriyle siyasete yön verilebilir mi? Bizde veriliyor. Bu neyin göstergesidir? Siyasetimizin son derece kirlenmiş ve pislenmiş olduğunun.
* GİZLİ derin güçler PKK gerilla savaşının bitmesini kesinlikle istemez. Bu savaşı bitirmeye kalkanlar bitirilir.
* TÜRKİYE'deki PKK savaşının devam etmesi, İsrail ve Siyonizm için çok lüzumlu, hatta zaruridir.
* ERMENİSTAN da bu savaşı istiyor.
* AHİR zaman Türkiye'sinde dehşetli bir bina ve zina patlaması yaşanıyor.
* TAĞUTİ düzeni bir kısım İslamcılar ve Müslümanlar da canla başla destekliyor. Çünkü bozuk düzenin rantlarını yiyorlar.
* DEVEKUŞLARI son zelzelede başlarını kumdan çıkartıp "Eyvah!.." diye bağırdılar. Sonra depremin Marmara'da olmadığını anlayınca başlarını yine kuma gömüp uyumaya başladılar.
* KIZIN biri sevgilisine "Annemi birlikte öldürelim" diye mesaj atmış. Sonra birlikte anayı öldürmüşler. Kimbilir hangi tv dizisinden esinlendiler.
* OTUZ bin kadın TC resmi fahişelik vesikası (KDV'li) almak için devlete müracaat etmiş, sıra bekliyormuş. Bir de ülkede kadın hürriyeti yok diyorlar.
* İSKOÇYA, İngiltere'den kopup ayrı bağımsız bir devlet olmak istiyormuş. Bundan yetmiş sene önce üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk ne hallere düştü.
* SEÇİMLERDEN önce Doğu Akdeniz'de bir senaryo sahneye konulacak. Asıl amaç daha fazla oy devşirmek.
* İSTANBUL'da Mimar Sinan yapısı orta büyüklükteki bir camide bir Pazar sabahı sadece 6 kişilik bir cemaat var. Bir de cami koruma memuru, bendeniz ve iki arkadaşım, yekun on kişi. Mihrapta tam dört sabit mikrofon, imam namaza başlamadan önce yakasına kablolu seyyar bir mikrofon daha taktı, oldu beş mikrofon... Bir milyonluk semtin göbeğindeki tarihi camide on kişi beş mikrofonla sabah namazı kıldık. Türkiye'de İslam ilerliyor, Müslümanlar uyanıyor ve mikrofonlaşıyor...
* SULTANAHMET'e parke taşları döşeniyor. Havalar ısındı, mahşeri bir kalabalık var. Yol, inşaat dolayısıyla kapalı olduğu için herkes havuzlu parkın çimenlerine basıyor. Fatih Belediyesinden rica ediyorum: Şu yol ve kaldırım işi bir an önce bitirilse ne iyi olur.
* ADAMCAĞIZI elli bin liraya bir iki gün içinde ameliyat edeceklermiş. Bereket versin, bir tanıdığı duymuş, vaz geçirmiş. Şimdi sağlığı düzeliyormuş.
* KEMALİST bir ilahiyatçının yazdığına göre M. Kemal Paşa son derece dindar, sofu bir Müslümanmış. Fesubhanallah!
* Kitap piyasasında 200'e yakın Kur'an meali, tercümesi, tefsiri varmış. Bu sayı gittikçe artıyormuş. Acaba bunların kaçta kaçı ehliyetli alimler/müfessirler tarafından Allah rızası için yazılıp yayınlanmıştır?
* İNTERNETTE okudum, kredi kartlarıyla halkı aldatıp dolandırıyorlarmış. Haber başlığında "Bu tuzağa düşmeyiniz" yazılıydı, metnini okumadım. Kredi kartım yok. Tuzaklara karşı güvendeyim.
* BİN masaj salonundan biri basılmış, yakalanan kadınlar emniyete götürülmüş. Resimlerini gördüm, yüzlerini örtmüşlerdi. Kısa zamanda kurtulurlar. Bir sorum var: Geriye kalan 999 masaj salonu ne zaman basılacak? Acelesi yok mu?
* Havalar ısındı ya, oduncular ve kömürcüler kan ağlıyor, dondurmacıların yüzü gülüyor. Dünya böyledir, kimi güler, kimi ağlar.
* Aile bütçeleri on bin lira. Yine de sıkıntı çekiyorlar, bereketsizlik içindeler. Bayat ekmekleri çöpe atanlar sıkıntıdan hiç kurtulmaz.
* ADAM bundan yedi sene önce damına yuva kurup yavru çıkartan martıların yuvalarını, gürültü ediyorlar ve etrafı kirletiyorlar diye bozmuş, yavrularını öldürmüş. Yedi sene bir şey olmamış. Sonra geçenlerde bir görünmez kaza gelmiş, adam tepesi üstü düşmüş. Şimdi alçılar içindeymiş. Geçmiş olsuna gelenlere, ayağım kaydı da o yüzden düştüm diyormuş.
* KENDİNİ aydın ve kültürlü sayan ve sanan o zat bir komşu ülkeye gitmiş, bir hafta gezip tozmuş ve bu müddet içinde bir müzeyi bile gezmemiş. Meğerse ne cahil aydınmış!
* AÇIK oturumda dehşetli bir kavga çıkartmış, küfr etmekle yetinmemiş, yerinden kalkıp yumruk atmış. Bir reyting olmuş ki, sormayın. Epey de ün kazanmış.
* (İkinci yazı)
Roma, Bizans, İstanbul...
ESKİ Roma'da senede yüz günden fazla bayram, şenlik, festival, eğlence günü olduğunu tarih kitapları yazıyor.
Roma şehrinde ahaliye buğday ve şarap bedava verilirmiş. Yesinler içsinler karınları tok olsun, kafaları dumanlı olsun, eğlensinler...
Esir savaşçıların birbirini boğazladığı kanlı ve vahşi gladyatör oyunlarına halk bayılırmış.
Bu eski Roma'nın mimarisi ve şehirciliği bugünkünden daha güzel ve sanatlı imiş.
Sonunda Barbarlar Roma'ya hücum etmişler ve dünyanın merkezi sayılan Roma batmış.
Roma putlara taparmış.
Putları inkar ettikleri ve onlara tapmadıkları için ilk Hıristiyanlara büyük zulümler yapılmış.
Tarihin sonlarına yaklaşılınca Roma'nın tahrip edileceği söyleniyor.
Büyük şehir yanacak yıkılacak, Papalık çökecekmiş.
Malaki kehanetlerine göre bundan sonra bir papa daha olacak.
Roma zaten hiçbir zaman temiz bir şehir olmadı.
Orada muharref Hıristiyanlığın ahlak ilkeleri de uygulanamadı.
İstanbul ikinci bir Roma'dır.
Uzaktan bakıldığında camiler, kubbeler ve minareler şehri İstanbul.
Günden beş kez üç bin caminin minarelerinden yüksek sesle ezanlar okunan İstanbul.
Eski Roma'nın, Bizans'ın, Sodom ve Gomore'nin, Babil'in bütün kötülükleri bu şehirde sergileniyor.
İstanbul bina ve zina devrini yaşıyor.
On sekizinci asırda bir divan şairi İstanbul halkına hitaben "Eya ey İslambol halkı!.." diye başlayan ağır bir manzume yazmış, Müslümanları uyarmış.
18'inci asırda İstanbul, bugünküne göre çok temizmiş. Halife varmış, devlet çok büyükmüş, beş vakit namaz kılınırmış, kadınların tamamı tesettürlüymüş, kadılar Şeriat hükümlerini uygularmış, her hafta Cuma selamlığı olurmuş.
Bugünkü İstanbul'a bir hal olmuş, günah ve kötülükler aşikare işlenir olmuş.
Günahkar da olsa eski İstanbul'da Müslüman halk güneşin doğmasından bir saat önce uyanır, Büyük Türk'ten en hakir dilenciye kadar erte namazı kılarmış.
Padişahlardan biri bir gün sabah namazına kalkamayıp kaçırdığı için çok ağlamış "Uyan ey gözlerim hab-ı gafletten" diye başlayan bir ilahi yazmış. Eski İstanbul'da, yabancılar bir camiye girip gezebilmek için Şeyhülislamlıktan izin kağıdı almak zorundaymış.
Şimdiki İstanbul'a bakın, Sultan Ahmet camii açık saçık turistlerle dolu.
Eski İstanbul'da Galata'da, bir iki yerde içilir, günah edilirmiş. Şimdiki İstanbul'un nice yeri Galata oldu.
Eski İstanbul'da televizyon yokmuş, müstehcen yayın yapan gazeteler ve dergiler yokmuş.
Eski İstanbul'da padişah tuğralı resmi fahişe vesikaları yokmuş.
Yeni İstanbul Babil'i, Sodom Gomore'yi, Roma ve Bizans'ı geçti.
Artık "Ey İstanbul halkı uyanın bu gafletten bu gidiş iyi değildir!" diye uyaracak bir şair de yok.
İstanbul dualı bir şehir.
Beldetün tayyibetün Fetih tarihini veriyor.
Peygamber Kostantiniyye mutlaka feth edilecektir demiş.
Bu şehirde otuza yakın sahabe kabri ve makamı bulunuyor.
Alemdar-ı Nebevi Hazret-i Eyyub el-Ensari...
İstanbul topraklarında rabbani ulema, fukaha, evliyaullah, suleha sırlanmış.
Lakin bu dualı şehirde son çağda azgınlık, fısk fücur, nifak şikak, günah tuğyan isyan fuhşiyat çoğalmış.
Halkın büyük kısmı namazı terk etmiş, şehvetlerine uymuş.
Eski Bizans'ta Yeşiller Maviler varmış. Yeni İstanbul'da futbol delileri.
Erken uyanan İstanbul şimdi seher vakitlerinde gaflet uykusunda.
Cinayetler, adam öldürmeler, kan dökmeler yaygın hale gelmiş.
Ahali-i Müslime ribaya batmış.
Deccalın gözü her eve girmiş.
Tağuti güçler şehre hakim olmuş.
Altın Buzağı saltanatı.
Eski İstanbul'da da günah varmış ama yeni İstanbul'un günahları yüz kat fazla.
Eski İstanbul'un günah kefesinin karşısında sevap kefesi varmış, Medaris-i islamiyede hayırlı ilimler öğretilirmiş, zevaya ve tekayada zikrullah yapılırmış. Bozukluklar da olsa iş hayatını tanzim eden fütüvvet teşkilatı ve ahlakı varmış. Yenilgiler başlamış da olsa sınırlarda cihad yapan ordular varmış.
Yeni İstanbul o hale gelmiş ki, artık zina bile suç sayılmıyor.
Ne yaman bir inkılab olmuş, birkaç Müslüman aile bir hoca tutup çocuklarına tatilde din ve Kur'an dersi verdiremiyor. On beş yaşından küçük çocuklara din ve Kur'an dersi vermek yasak.
Şehre ne olmuş böyle, her yer Frenk ve Latin yazılı levha ve kitabelerle dolmuş.
Caddelerde, meydanlarda, nakil vasıtalarında herkesin arasında birbirine sarılıp öpüşenler görülüyor, kimse ses çıkartamıyor.
Müslümanlar Taksim'deki kilisenin karşısına bir cami yaptırmak istiyor, yaptıramıyor, burası laik bir meydandır, camiye izin vermeyiz diye haykırıyorlar.
Eski İstanbul'da plaj yokmuş. Şimdi kadın erkek karışık ne çok plaj var.
Milyonlarca İstanbul Müslümanı daha fazla para, daha fazla konfor, daha fazla lüks için çırpınıyor.
Acaba bu İstanbul'un başına büyük bir iş gelir mi?
Zelzele falan olur mu?
On sene önce Müslüman bir gazeteci zelzele Allah'ın bir cezasıdır diye yazdığı için hapse atılmıştı.
Yaman İstanbul.
6 Mayıs 2011 Cuma
Açık Cevap Veriniz
Muhterem Diyalogçu kardeşime... Selamdan sonra... Bendeniz isim vererek hiçbir şahsı ve cemaati suçlamam. Tenkitlerim anonimdir. Yazılarımdaki suçlamaları üzerinize almış ve sorularımı, ithamlarımı cevaplandıracak yerde mukabil hücuma geçmişsiniz. Size tekrar çok açık ve seçik şekilde soruyorum:
İkinci soru: Mardin'de tarihi Kasımiye medresesinde Dinlerarası Diyalog (veya festival) yapılıyor. Çeşitli kiliselere mensup papazlar, patrikler... Diyanet'in bir müftüsü... Çanlar çılgınca çalınıyor, aynı zamanda Ezan'lar okunmaya başlıyor. Medresenin avlusunda bir havuz var, ortasında tahtadan derme çatma bir köprü yapılmış. Çanlar çalar, Ezan'lar okunurken papazlar ve müftü cenapları tantana ile oradan geçiyorlar. Rivayete göre o köprü Sırat köprüsünü temsil ediyormuş ve üç dinin mensupları oradan geçip Cennet'e giriyormuş... Böyle bir rezalet 1400 yıllık İslam tarihinde görülmüş müdür?
Üçüncü soru: Bir cemaatin gazetesinde "Ehl-i Kitab ile Amentü'de İttifakımız Var" başlıklı bir Diyalog yazısı çıkıyor. Özeti şu: Ehl-i Kitab ile Allah'a, Peygamberlere, ilahi kitaplara iman konusunda birlik halindeymişiz... Şimdi soruyorum: Biz Müslümanlar Tevhid inancına, Hıristiyanlar Teslis inancına bağlıyız. Tevhid ile Teslis birbiriyle bağdaşır ve uyuşur mu?.. Ehl-i Kitab Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın peygamberliğine, davetine inanmıyor, onu tekzib ediyor. Peki onlarla peygamberlik konusunda nasıl ittifak etmiş oluyoruz? Yine onlar Kur'an-ı Kerimi kabul etmezken, İlahi kitaplar konusunda nasıl birlik olabiliriz? Lütfen zırva te'villeri bırakalım, mertçe cevap verelim.
Size şu anda üç soru yönelttim. Lütfen beni kötülemeyi bırakın ve bunlara açık ve gerekçeli cevaplar verin.
Cevaplandırırken isim, soyadı, adres, kimlik numarası vermeyi unutmayınız. Bendeniz ismimle imzamla yazıyorum...
Ehl-i Sünnet Müslümanları ahmak değildir.
Bana levm etmekle, beni kötülemekle kendinizi temize çıkaramazsınız.
Var mı cesaretiniz?.. İcazetli ulemadan, fukahadan bir şura toplansın ve sizin şu meşhur Diyalog ve Hoşgörü akidenizi tartışsın ve sonunda fetva versin.
Haklı olduğunuzu söylüyorsunuz, peki böyle bir şura toplanmasını niçin istemiyorsunuz?
Dikkat buyurunuz: İcazetli ulema ve fukaha dedim... Müctehitlikleri ve din alimlikleri kendilerinden menkul bazı ilahiyatçılar demedim.
Yine var mısınız, şu Diyalog işini İslam dünyasının icazetli ulemasına, fukahasına, müftülerine soralım?..
Kahire'ye, Şam'a, Hindistan ve Pakistan ulemasına, Afganistan'a, Afrika ülkeleri müftülerine soralım...
Var mı cesaretiniz?
*(İkinci yazı)
M. Kemal Paşa ve İsveç Veliahtı
4 Ekim 1934 tarihli CHP'nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) Gazetesi'nde şu haber yayınlanmıştı:
"Reisicumhurumuzun Konukları Geldiler... Reisicumhur Hazretlerinin büyük misafirleri İsveç Veliahtı Prens Güstav Adolf Hazretleriyle zevcesi Prenses Luiz ve kerimesi Prenses İngrit hazeratı hususi trenle dün saat 10.45'de Ankara'ya gelmişlerdir...
Akşam muhterem misafirimiz veliaht Prens Güstav Adolf şerefine Reisicumhur Hazretleri tarafından bir ziyafet verilmiştir. Ziyafette Reisicumhur Hazretleriyle Prens Hazretleri arasında ayrıca dercettiğimiz nutuklar irat edilmiştir. Ziyafeti bir suvare takip etmiş ve geç vakte kadar devam etmiştir.
Gazi'mizin ziyafette söylediği nutuk:
"Altes Ruvayâl!.. Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. İsveç Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir.
Avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.
Altes Ruvayal!.. Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır. Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav'ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl Prenses Luiz'in, sevimli kızınız Altes Ruvayâl Prenses İngrit'in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum."
Veliaht Hazretlerinin söyledikleri nutuk:
"Reis Hazretleri!.. Haşmetlû İsveç Kralı Hazretleriyle ailem ve şahsım hakkındaki çok dostane sözlerinizden pek ziyade mütehassis olduğum halde Prenseslerle birlikte Türkiye'yi ilk defa olarak ziyaretimizden fevkalade memnun ve mahzuz olduğumuzu Zat-ı Devletlerine temin etmek isterim. Bize karşı gösterilmiş olan güzel kabul, bizde çok kıymetli bir hatıra bırakacaktır. Hatırası İsveç'te hala canlı olan tarihi hadiseler vaktiyle milletlerimizi birleştirmiştir. Şu halde terakkisi Zat-ı Devletlerinin münevver ve şeciane idareleri altında bahir bir surette göze çarpan genç Türkiye cumhuriyetinin doğmasının, kuvvet bulmasının memleketimizde çok hususi bir alâka ve teveccühle takip edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Birbirlerinden uzak mıntıkada ve yekdigerinden tamamiyle farklı şartlara tabi bulunan memleketlerimiz, aynı gayeyi, fikri ve iktisadi memba ve servetlerimizin inkişafını mümkün kılacak yegane çare olan sulhun istikrarı gayesini takip ediyorlar. Bu gaye edildiği ve dünyada itimat hüküm sürmeğe başladığı takdirde milletlerimiz arasında daha normal münasebata rücu ümidi hasıl olabilecektir. Türkiye ve İsveç, her ikisinin de muhtaç olduğu mütekabiliyet esasına müstenit ticari münasebetleri de bundan müstefit olacaklardır.
Kadehimi, yeni Türkiye'nin Büyük Gazisi Zat-ı Devletlerinin sıhhatine ve asil, kahraman Türk milletinin saadet ve refahına kaldırır ve içerim."
72 yıl önce Köşk'teki Atatürk'ün İsveç veliahtine verdiği yemeğin mönüsü:
Çankaya Kaymağı... Prens Gustave Adolphe levreği... Gurmelerin kuzu yemeği... Krallara layık bıldırcın... Soslu kuşkonmaz... Odun ateşinde pişmiş piliç... Salata... Stockholm dondurmalı parfe... Şekerlemeler... Peynir çeşitleri ve meyve sepeti.
İçkiler: Perle d'Ankara... Rubis de Çankaya... Pouilly Fuisse... Chateau Pontet Canet 1923, Pommery et Greno Extra Sec...
(Yıllarca sonra Türkiye cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Ankara'yı resmen ziyaret eden İsveç kralına çektiği ziyafetin mönüsü de şuydu: Kabak çiçeği gratenli kuşkonmaz... Karides ve havyar sosu ile... Zeytinyağlı biber dolması... Akdeniz salatası... Dil balığına sarılı istakoz bacağı,... Karışık sebzeler ile... Ananaslı çikolatalı şarlot... Kahve ve çikolata.
İçkiler: Kavaklıdere Altın Köpük şampanyası, Kavaklıdere Selection... Narince Semillon şarabı, Kavaklıdere Selection Öküzgözü Boğazkere...)
Mustafa Kemal Paşa'nın konuşmasındaki Türkçe A. Dilaçar (Agob Martayan) Dil Kurumu devrim Türkçesidir. İsveç veliahtının Türkçesi ise normal edebi Türkçedir.
1934'teki Çankaya yemekleri ve şarapları mı daha lüks, yoksa A.N. Sezer'inkiler mi?.. Bu hususta karar vermeyi okuyucularıma bırakıyorum.
14 Şubat 2011 Pazartesi
Allahü Teâlâ'yı puta benzeten Ali Şeriati
Konu: İranlı sosyolog, İslamcı, sözde mücahit, bazılarının öve öve bitiremedikleri, göklere çıkarttıkları Dr. Ali Şeriati'nin bir kitabındaki çok vahim bir yanlış hakkındadır.
Kitabın ismi, "Muhammed'i Tanıyalım" (İslâm Nedir-III) Ankara 1988.
Kitabın Farsça orijinalinin adı "İslam Şinasi Meşhed-III"
Yukarıda adı verilen kitabın 151'inci sayfasının 2'nci paragrafını aynen aşağıya alıyorum:
"Allah gerçek bir "Janus" (78). İki çehreli Allah! Yahova çehresi, Teus çehresi, iki seçkin ve çelişik sıfatı! "Kahhar" ve "Rahman". Yahova gibi "müntegem" (intikamcı), "müstebit", cebbar, mütekebbir ve "şedidül-ikab", "kibriya arşı"na yaslanmış, melekût örtüleriyle örtülü, yeri, "ötede ve her şeyin üzerinde", alttaysa mutlak saltanatı söz konusudur. Aynı halde Teus gibi "Rahman", "Rahim", "Rauf", "Gafur" (79)dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan "Halifesi, akrabası"yla dostluk bağı kuruyor. Onu "kendi yüzüne benzer" bir yüzle gösteriyor. Onu kendine benzer yaratacağı müjdesiyle müjdeliyor. Öylesine insanla samimi ve dost oluyor ki ona "şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor... Not: (78) Janus, Yunanın iki çehreli tanrısıdır. Geçmiş ve geleceği bilen."
Ali Şeriati "Allah gerçek bir Janus..." diyor. Yani kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü Teala'yı iki çehresi olan bir Roma putuna benzetiyor.
Öyle bir benzetiş ki, başına gerçek sıfatını ilave ediyor. Yani mecazi manada bir benzetiş değil, te'vili yok...
Ehl-i Sünnete göre, Allahü Teala'nın on dört sıfatından biri "Muhalefetün lilhavadis"tir. Yani Allahü Teala yaratılmışlardan, Kendisi dışındaki varlıklardan hiçbirine benzemez.
Allahü Teala'nın benzeri, eşi, ortağı, naziri, oğlu, kızı yoktur.
Ali Şeriati'nin yukarıya aldığım paragrafındaki, Allahü Teala'yı bir puta benzetme zındıklığını Tevhide inanan hiçbir Müslüman kabul etmez. Ehl-i Sünnetten olsun, Şia'dan olsun, başka bir mezhepten olsun...
Allahü Teala'yı bir puta benzetmek, bir Müslümanın yapacağı iş değildir.
Ali Şeriati'nin "İslam Şinasi" kitabı yayınlandığı vakit, İran'daki ve Irak'taki Şii ulemadan nicesi onun bu gibi bozuk fikirlerine karşı çıkmıştı.
Türkiye'deki bazı İslamcılar Ali Şeriati'yi neredeyse kutsal bir mücahit, örnek alınacak ve idealize edilecek büyük bir model haline getirmişlerdir.
Ortada gerçekten üzücü, şaşırtıcı, kahredici bir durum vardır. Adam Allahü Teala'yı bir puta benzetiyor, benzetirken de "gerçek" sıfatını kullanarak parmağını gözümüze sokuyor ve birtakım Müslüman kardeşlerimiz, onu büyük ve örnek bir Müslüman, bir mücahit, bir aydınlatıcı, peşinden gidilecek bir fikir önderi olarak görüyor ve gösteriyor.
Ali Şeriati'nin Türkçeye tercüme edilen kitaplarında (abartmıyorum) binlerce dinî hata bulunmaktadır. Bunların bir kısmı tercüme edilirken çıkartılmaktadır, yukarıda aldığım paragrafı herhalde sakıncalı görmediler ki, çıkartmamışlar.
Ortada hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia açısından utanç ve hacalet verici bir manzara vardır.
1. Ehl-i Sünnet, İslamcı literatürdeki bu gibi fahiş, küfre götürücü yanlışları görmüyor. Bunları red, cerh ve tekzip etmiyor.
2. Bir kısım Şia ise, Allahü Teala Hazretlerini bir puta benzeten bu eserleri İslamî yayın diye sergiliyor.
Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolü altındaki büyük yayınevlerinde Ali Şeriati'nin kitapları peynir ekmek gibi satılıyor. Ortada iki şık var:
1. Ya Diyanet sattığı kitapları kontrol etmiyor,
2. Yahut Ali Şeriati'yi İslamcı bir yazar kabul ediyor ve kitaplarını satmakta bir sakınca görmüyor.
Ali Şeriati konusunda son derece müsamahakâr olan Diyanet, Hatemü'l-fukaha ve Fahrü'l-muhaddisîn merhum Ahmed Davutoğlu Hoca'nın "Din Tahripçileri" adlı kitabını raflarında bulundurup satmıyor. Çünkü bu kitapta, kendisini müctehid ilan etmiş Prof. Hayrettin Karaman'a yöneltilmiş çok haklı ve uyarıcı tenkitler vardır.
"Allah gerçek bir Janus..." ibaresi acaba kitabın Farsça orijinalinde yok da, Türkçe tercümesinde mi sokuşturuldu, sorusuna şu cevabı veririm:
Bendenizde kitabın Farsça orijinalinin o sayfası var, "Allah yek Canus-i hakiki est! Hüdai ba du çehre..." (.% 82)..." diyor. Tercümeye lüzum yok. Hakiki kelimesini biz de kullanıyoruz.
Ali Şeriati'nin hayranları, bu gibi tenkitleri insaf ve adaletle karşılamıyor, yöneltenlere hakaret ediyorlar.
"O bir mücahittir... O bir şehittir..." diyorlar. Yahu mücahit ve şehit olmak, İslam'ın sahih Tevhid akidesine aykırı küfür sözleri söylemeye hak kazandırır mı?..
Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Heyeti, Ali Şeriati'nin "İslam Şinasi=Muhammed'i Tanıyalım" kitabının Türkçe tercümesinin 1988 tarihli baskısının 151'inci sayfasındaki "Allah gerçek bir Janus..." sözü hakkında Türkiye Müslümanlarını aydınlatmalıdır. Bir Müslüman, bir muvahhid böyle bir söz söyleyebilir mi? Söylerse ona ne lazım gelir? Bu söz bir küfür sözü değil midir? Hiçbir şeye benzemeyen Allahü Teala hazretlerini bir Roma putuna benzetmek büyük bir sapıklık değil midir? Müslümanların böyle kitapları okumaları caiz midir?
İmkânım olsa, Caferî ulemasına da bu konuda (saygıda kusur etmeksizin) sorular yöneltmek isterim. Şiî-Caferî mezhebine göre, Allahü Teala'ya "gerçek bir Janus" demek caiz midir?.. Sanırım ki, onlar da kesinlikle caiz olmadığını beyan edeceklerdir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, acaba tenezzül buyurup soruma cevap lütfedecek midir? Ederlerse bu sütunlarda yayınlayarak halkımıza duyuracağım.
"Muhammed'i Tanıyalım" kitabının bir özelliği de şu: Kitapta Resulullah Efendimizin ismi yüzlerce defa geçiyor, bir keresinde bile başına "Hazret-i" konmamış, yine bir kere bile salât u selam getirilmemiştir. Resulullah Efendimize salât ve selam getirmek farzdır. Zamanımızda nice inançsızlar bile, Efendimizin ismini yalın olarak kullanmıyorlar, başına Hz. koyuyorlar.
(Teşekkür: Ali Şeriati'nin İslam Şinasi adlı kitabının, içinde yukarıda bahis konusu edilen vahim ve fahiş yanlış bulunan sayfasının fotokopisini lütf edip gönderen Dr. Rashaad bey dostumuza teşekkür ediyorum...)
*(İkinci yazı)
Bizde de ne keşifler ve ne icatlar var... Hele bir sayayım:
Karadenizli açıkgöz bir vatandaş hurdacılardan parça marça toplayarak üç tekerlekli, saatte 35 kilometre hız yapan harika bir otomobil yapmış...
Gizli dehalarımızdan biri şebboy kokulu kırmızı renkli bir mum yapmış, dumanı soru işareti şeklinde yanıyormuş. Sevgilim beni seviyor mu, yoksa seviyor gibi görünerek sevmiyor mu? Aman ne harika...
İki cingöz Türkiyeli yanık tulumba tatlısı ve patlıcan kızartması yağı ile dizel motoru çalıştırmış. Yakıt tarihine geçecek bir buluş...
Daha bitmedi, korku filmlerindeki sahneler daha canlı ve daha gerçek görünsün diye, rol icabı korkacak herifin veya karının cebine küçük, fakat çok güçlü bir akü konuyormuş. Korku ve panik anında akü adamın vücuduna cereyan veriyormuş, gözleri açılıyor, saçları diken diken oluyor ve aaaahhhh diye canhıraş bir şekilde bağırıyormuş... Aman ne buluş ne buluş...
Bizim buluşlarımız biter mi hiç?... Biri de şu: Adamlar sucuk makinesinin bir tarafından domuz ve tavuk döküntüleri, soya hamuru koyuyorlar, öteki tarafından, üzerinde "Halis dana etidir" yazılı sucuklar çıkıyormuş. Heh heh heh...
Bambaşka bir buluşumuz: Kırk kocadan arta kalmış karıya kızlık zarı dikişi ameliyatı yapılıyor ve kız oğlan kız el değmemiş bakire oluyormuş...
Peynirsel ve sütsel bir buluş ve icat: Sütün içinden tereyağı ve kreması alınıyor, onun yerine ithal malı çok ucuz palm yağı konuluyor ve bundan halis peynir yapılıyormuş...
Ama bütün icat ve keşiflerimizin en harikası bundan birkaç sene önce gündeme getirilen devr-i daim makinasıdır. Yakıt yok, elektrik yok, enerji yok, makineyi çalıştırıyorsun ve kendi kendine tıkır tıkır keyifli keyifli çalışıyormuş. Termodinamik kanunlarını alt üst ederek... Bunu icat edenler şu sıralarda ortada görünmüyorlar ama keşif keşiftir, icat icat. İlim, fen ve sanayi tarihimize altın sayfalar yazdılar, var olsunlar!..
Kitabın ismi, "Muhammed'i Tanıyalım" (İslâm Nedir-III) Ankara 1988.
Kitabın Farsça orijinalinin adı "İslam Şinasi Meşhed-III"
Yukarıda adı verilen kitabın 151'inci sayfasının 2'nci paragrafını aynen aşağıya alıyorum:
"Allah gerçek bir "Janus" (78). İki çehreli Allah! Yahova çehresi, Teus çehresi, iki seçkin ve çelişik sıfatı! "Kahhar" ve "Rahman". Yahova gibi "müntegem" (intikamcı), "müstebit", cebbar, mütekebbir ve "şedidül-ikab", "kibriya arşı"na yaslanmış, melekût örtüleriyle örtülü, yeri, "ötede ve her şeyin üzerinde", alttaysa mutlak saltanatı söz konusudur. Aynı halde Teus gibi "Rahman", "Rahim", "Rauf", "Gafur" (79)dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan "Halifesi, akrabası"yla dostluk bağı kuruyor. Onu "kendi yüzüne benzer" bir yüzle gösteriyor. Onu kendine benzer yaratacağı müjdesiyle müjdeliyor. Öylesine insanla samimi ve dost oluyor ki ona "şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor... Not: (78) Janus, Yunanın iki çehreli tanrısıdır. Geçmiş ve geleceği bilen."
Ali Şeriati "Allah gerçek bir Janus..." diyor. Yani kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü Teala'yı iki çehresi olan bir Roma putuna benzetiyor.
Öyle bir benzetiş ki, başına gerçek sıfatını ilave ediyor. Yani mecazi manada bir benzetiş değil, te'vili yok...
Ehl-i Sünnete göre, Allahü Teala'nın on dört sıfatından biri "Muhalefetün lilhavadis"tir. Yani Allahü Teala yaratılmışlardan, Kendisi dışındaki varlıklardan hiçbirine benzemez.
Allahü Teala'nın benzeri, eşi, ortağı, naziri, oğlu, kızı yoktur.
Ali Şeriati'nin yukarıya aldığım paragrafındaki, Allahü Teala'yı bir puta benzetme zındıklığını Tevhide inanan hiçbir Müslüman kabul etmez. Ehl-i Sünnetten olsun, Şia'dan olsun, başka bir mezhepten olsun...
Allahü Teala'yı bir puta benzetmek, bir Müslümanın yapacağı iş değildir.
Ali Şeriati'nin "İslam Şinasi" kitabı yayınlandığı vakit, İran'daki ve Irak'taki Şii ulemadan nicesi onun bu gibi bozuk fikirlerine karşı çıkmıştı.
Türkiye'deki bazı İslamcılar Ali Şeriati'yi neredeyse kutsal bir mücahit, örnek alınacak ve idealize edilecek büyük bir model haline getirmişlerdir.
Ortada gerçekten üzücü, şaşırtıcı, kahredici bir durum vardır. Adam Allahü Teala'yı bir puta benzetiyor, benzetirken de "gerçek" sıfatını kullanarak parmağını gözümüze sokuyor ve birtakım Müslüman kardeşlerimiz, onu büyük ve örnek bir Müslüman, bir mücahit, bir aydınlatıcı, peşinden gidilecek bir fikir önderi olarak görüyor ve gösteriyor.
Ali Şeriati'nin Türkçeye tercüme edilen kitaplarında (abartmıyorum) binlerce dinî hata bulunmaktadır. Bunların bir kısmı tercüme edilirken çıkartılmaktadır, yukarıda aldığım paragrafı herhalde sakıncalı görmediler ki, çıkartmamışlar.
Ortada hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia açısından utanç ve hacalet verici bir manzara vardır.
1. Ehl-i Sünnet, İslamcı literatürdeki bu gibi fahiş, küfre götürücü yanlışları görmüyor. Bunları red, cerh ve tekzip etmiyor.
2. Bir kısım Şia ise, Allahü Teala Hazretlerini bir puta benzeten bu eserleri İslamî yayın diye sergiliyor.
Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolü altındaki büyük yayınevlerinde Ali Şeriati'nin kitapları peynir ekmek gibi satılıyor. Ortada iki şık var:
1. Ya Diyanet sattığı kitapları kontrol etmiyor,
2. Yahut Ali Şeriati'yi İslamcı bir yazar kabul ediyor ve kitaplarını satmakta bir sakınca görmüyor.
Ali Şeriati konusunda son derece müsamahakâr olan Diyanet, Hatemü'l-fukaha ve Fahrü'l-muhaddisîn merhum Ahmed Davutoğlu Hoca'nın "Din Tahripçileri" adlı kitabını raflarında bulundurup satmıyor. Çünkü bu kitapta, kendisini müctehid ilan etmiş Prof. Hayrettin Karaman'a yöneltilmiş çok haklı ve uyarıcı tenkitler vardır.
"Allah gerçek bir Janus..." ibaresi acaba kitabın Farsça orijinalinde yok da, Türkçe tercümesinde mi sokuşturuldu, sorusuna şu cevabı veririm:
Bendenizde kitabın Farsça orijinalinin o sayfası var, "Allah yek Canus-i hakiki est! Hüdai ba du çehre..." (.% 82)..." diyor. Tercümeye lüzum yok. Hakiki kelimesini biz de kullanıyoruz.
Ali Şeriati'nin hayranları, bu gibi tenkitleri insaf ve adaletle karşılamıyor, yöneltenlere hakaret ediyorlar.
"O bir mücahittir... O bir şehittir..." diyorlar. Yahu mücahit ve şehit olmak, İslam'ın sahih Tevhid akidesine aykırı küfür sözleri söylemeye hak kazandırır mı?..
Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Heyeti, Ali Şeriati'nin "İslam Şinasi=Muhammed'i Tanıyalım" kitabının Türkçe tercümesinin 1988 tarihli baskısının 151'inci sayfasındaki "Allah gerçek bir Janus..." sözü hakkında Türkiye Müslümanlarını aydınlatmalıdır. Bir Müslüman, bir muvahhid böyle bir söz söyleyebilir mi? Söylerse ona ne lazım gelir? Bu söz bir küfür sözü değil midir? Hiçbir şeye benzemeyen Allahü Teala hazretlerini bir Roma putuna benzetmek büyük bir sapıklık değil midir? Müslümanların böyle kitapları okumaları caiz midir?
İmkânım olsa, Caferî ulemasına da bu konuda (saygıda kusur etmeksizin) sorular yöneltmek isterim. Şiî-Caferî mezhebine göre, Allahü Teala'ya "gerçek bir Janus" demek caiz midir?.. Sanırım ki, onlar da kesinlikle caiz olmadığını beyan edeceklerdir.
Diyanet İşleri Başkanlığı, acaba tenezzül buyurup soruma cevap lütfedecek midir? Ederlerse bu sütunlarda yayınlayarak halkımıza duyuracağım.
"Muhammed'i Tanıyalım" kitabının bir özelliği de şu: Kitapta Resulullah Efendimizin ismi yüzlerce defa geçiyor, bir keresinde bile başına "Hazret-i" konmamış, yine bir kere bile salât u selam getirilmemiştir. Resulullah Efendimize salât ve selam getirmek farzdır. Zamanımızda nice inançsızlar bile, Efendimizin ismini yalın olarak kullanmıyorlar, başına Hz. koyuyorlar.
(Teşekkür: Ali Şeriati'nin İslam Şinasi adlı kitabının, içinde yukarıda bahis konusu edilen vahim ve fahiş yanlış bulunan sayfasının fotokopisini lütf edip gönderen Dr. Rashaad bey dostumuza teşekkür ediyorum...)
*(İkinci yazı)
YERLİ KEŞİF VE İCATLAR
Bizim yüzde yüz yerli ve milli otomobil sanayiimiz yok. Biz uçak üretemiyoruz. Bizim bilgisayar, fotoğraf makinesi sanayimiz yok. Biz sanayi ve üretim konusunda Japonya, Güney Kore, Tayvan gibi önde değiliz... Amaaaa...Bizde de ne keşifler ve ne icatlar var... Hele bir sayayım:
Karadenizli açıkgöz bir vatandaş hurdacılardan parça marça toplayarak üç tekerlekli, saatte 35 kilometre hız yapan harika bir otomobil yapmış...
Gizli dehalarımızdan biri şebboy kokulu kırmızı renkli bir mum yapmış, dumanı soru işareti şeklinde yanıyormuş. Sevgilim beni seviyor mu, yoksa seviyor gibi görünerek sevmiyor mu? Aman ne harika...
İki cingöz Türkiyeli yanık tulumba tatlısı ve patlıcan kızartması yağı ile dizel motoru çalıştırmış. Yakıt tarihine geçecek bir buluş...
Daha bitmedi, korku filmlerindeki sahneler daha canlı ve daha gerçek görünsün diye, rol icabı korkacak herifin veya karının cebine küçük, fakat çok güçlü bir akü konuyormuş. Korku ve panik anında akü adamın vücuduna cereyan veriyormuş, gözleri açılıyor, saçları diken diken oluyor ve aaaahhhh diye canhıraş bir şekilde bağırıyormuş... Aman ne buluş ne buluş...
Bizim buluşlarımız biter mi hiç?... Biri de şu: Adamlar sucuk makinesinin bir tarafından domuz ve tavuk döküntüleri, soya hamuru koyuyorlar, öteki tarafından, üzerinde "Halis dana etidir" yazılı sucuklar çıkıyormuş. Heh heh heh...
Bambaşka bir buluşumuz: Kırk kocadan arta kalmış karıya kızlık zarı dikişi ameliyatı yapılıyor ve kız oğlan kız el değmemiş bakire oluyormuş...
Peynirsel ve sütsel bir buluş ve icat: Sütün içinden tereyağı ve kreması alınıyor, onun yerine ithal malı çok ucuz palm yağı konuluyor ve bundan halis peynir yapılıyormuş...
Ama bütün icat ve keşiflerimizin en harikası bundan birkaç sene önce gündeme getirilen devr-i daim makinasıdır. Yakıt yok, elektrik yok, enerji yok, makineyi çalıştırıyorsun ve kendi kendine tıkır tıkır keyifli keyifli çalışıyormuş. Termodinamik kanunlarını alt üst ederek... Bunu icat edenler şu sıralarda ortada görünmüyorlar ama keşif keşiftir, icat icat. İlim, fen ve sanayi tarihimize altın sayfalar yazdılar, var olsunlar!..
12 Şubat 2011 Cumartesi
Bekar Bir Erkeğin Geceleyin Evine Gidip Orada Ölen Genç Kadına Dair
Önce gerçekleri yazacağım, sonra hüküm kısmına geçeceğim.
* Birinci gerçek: Evli ve bir çocuklu genç bir hanım, bir gece içkili bir mekanda bir erkekle tanışır, hayli içki alır ve gecenin geç vakitlerinde onun evine gider.
* İkinci gerçek: Orada, sebebi henüz belirlenmeyen bir şekilde ölür.
* Üçüncü gerçek: Ölen bu hanım tv sunucusudur. İlerici, çağdaş meslektaşları, medya kurumları, nice yazar geceleyin henüz yeni tanıştığı yabancı bir erkeğin evinde ölen bu kadını adeta bir azize haline getirirler ve yoğun matem yayınları yaparlar.
* Dördüncü gerçek: Yine çağdaş ve ilerici kesime mensup ünlü bir yazar, ölen kadını tenkit eden ve kınayan bir yazı yazar.
* Beşinci gerçek: Bu yazı, o kadını çok sevenleri, çok tutanları, azize haline getirenleri çok sinirlendirir, hep birden ona saldırırlar, hayli gürültü patırtı olur.
Hüküm:
1. Bendeniz Türkiye'deki Sünni çoğunluğa mensup Müslüman bir vatandaşım... Müslümanlık, evli bir kadının geceleyin sarhoş olarak yabancı ve bekar (üstelik de yeni tanışmış olduğu) yabancı bir erkeğin evine gitmesini hoş karşılamaz, böyle bir şeyi kötü görür ve kınar.
2. Bu durumdaki bir kadının azize ilan edilmesi de biz Müslümanların nazarında hoş bir şey değildir.
3. Bendeniz, ölen kadının acılı annesini üzmemek için bu konuda ağır tenkitler ve kınamalar içeren bir yazı kaleme almayı uygun görmem.
4. Bu durumdaki bir kadını tenkit etmek ve kınamak, fikir ve görüş hürriyeti içinde mütalaa edilmelidir. Bazıları onu adeta azize ilan ediyor, bazıları da kınıyor. Hakaret etmemek ve şiddete teşvik etmemek şartıyla beğenmek de, kınamak da serbest olmalıdır.
5. Böyle konularda "Freud şöyle diyor, Adler böyle diyor, Jung'un görüşü şudur" diyerek biz Müslümanlara kimse baskı yapmaya kalkmamalıdır. Biz yukarıda saydığım üç kişinin ve benzerlerinin düşünce ve doktrinlerini kabul etmeyiz. Bizim için "Hz. Muhammed ne demiş..." önemlidir. Din, inanç, düşünce, görüş, tenkit hürriyeti olduğuna göre, Hz. Muhammed'e bağlı olan Müslümanların da, en az Freud veya Adler'ciler kadar hakları ve hürriyetleri vardır.
6. İlk defa tanıştığı yabancı erkeğin evinde geceleyin ölen kadını azize ilan etmek hürriyetse, onu tenkit etmenin ve kınamanın da hürriyet olması gerekmez mi?
7. Bu memlekette azınlıkta olan çağdaşların ve ilericilerin, çoğunlukta olan Müslümanların eşitliğini, kendileri kadar düşünce ve görüş hürriyetine sahip olduklarını kabul etmeleri gerekir.
NETİCE: Geceleyin yabancı bir erkeğin evinde ölen kadının acılı annesine baş sağlığı diliyorum. Onu azize haline getirenleri makul ve ılımlı olmaya çağırıyorum. Beğenmedikleri tenkit ve kınamalara karşı daha toleranslı olmalarında yarar görüyorum.
* (İkinci yazı)
İnebahtı deniz savaşı onlar için bayram, bizim için matemdir.
İçimizde de böyle bayramlar ve matemler var...
İskilipli Atıf efendinin idamı onlara bayram, bize matem...
1924'te son Halife'nin kovulması onlara bayram, bize matem...
Ezan-ı Muhammedi okunmasının yasaklanması onların bayramı, bu yasağın kaldırılması bizim bayramımız.
Cuma gününün hafta tatili olmaktan çıkartılması onların bayramı, bizim matemimiz... Cumartesi tatili Yahudilerin, Pazar tatili Hıristiyanların... Müslümanların Cuma günü tatil yapmaları gericilik olur.
Ayasofya'nın camilikten çıkartılması onların bayramlarındandır, bizim ise matemlerimizden.
Başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması bize bayram, onlara matem.
Bir gün Taksim'e büyük ve güzel bir cami ve İslam kültür merkezi yapılırsa biz bayram, onlar matem yapacak.
Bir Müslüman inançlarından, düşüncelerinden ve görüşlerinden dolayı hapse atılırsa onlar bayram yapar, biz Müslümanlar üzülürüz.
Türkiyeli Müslümanlar, bin yıllık milli yazılarını okuyamıyorsa bu onlar için büyük bir uygarlık ve çağdaşlık hamlesidir, bizim için utanç verici bir cehalettir.
Evli genç bir karının geceleyin bekar bir erkeğin evine gidip orada ölmesi onlar için çok normaldir, o kadın bir azizedir; bizim için bu durum çok anormaldir.
İçki kısıtlanınca biz seviniriz, onlar üzüm üzüm üzülür hırçınlaşır.
Bizde heykellere perestiş etmek şirktir, onlarda ise çağdaşlıktır.
Onlar, liseli küçük bir kızın hamile kalmasından ve kürtajla çocuk aldırmasından rahatsız olmazlar, biz rahatsız ve tedirgin oluruz.
Evet bu memlekette en azından iki halk vardır. Çoğunlukta olan bizler ve azınlıkta olan onlar.
Bu iki halk arasında sosyal barış ve mutabakat yoktur. Bu ikisi arasındaki köprüler atılmıştır.
Azınlık inançlarını, görüşlerini, sistemini, düzenini, resmi ideolojisini çoğunluğa baskı ile kabul ettirmek ister.
Azınlık çoğunluğun temel hak ve hürriyetlerini çiğnemektedir.
Azınlık çoğunluğa din, inanç, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetini tam olarak tanımamaktadır.
Azınlığın tabuları, putları vardır. Çoğunluğun onları kabul etmesini ister.
Azınlık çoğunluğu vesayeti altında tutmak ister.
Azınlık çoğunluğu tahkir eder.
Azınlık resmi ideolojiyi ve laisizmi din gibi benimser ve benimsetmek ister.
Azınlık zinayı suç ve ahlaksızlık saymaz, çoğunluğun da bu görüşü kabul etmesini ister, baskı yapar.
Ne zamana kadar sürecek ülkemizdeki bu azınlık vesayeti ve dayatması?
* (Üçüncü yazı)
Cami Kıyımı adlı kitabımda bunların küçük bir kısmını yazmış bulunuyorum. Şu husus unutulmasın: İstanbul'un sadece Eminönü bölgesinde 100'den fazla tarihî caminin ismi vardır, cismi yoktur.
Edirne Valiliğinin yayınladığı bir kitap var, yakın tarihimizde o şehrimizde satılan 300'den fazla cami, mescit ve tekke binasının listesini veriyor. Vakıflar tarafından hangi tarihte, kime, kaç liraya satılmış? (Kitap elimin altında olmadığı için ismini, bibliyografik künyesini veremiyorum...)
Millî Şef İsmet Paşa zamanında binlerce tarihî cami kapalı tutuldu. 1943'te İstanbul Sultanahmet Camii ibadete kapalıydı. Asker deposu olarak hizmet veriyordu!
Ayasofya Camiinin medresesi yakın tarihimizde yıkılmıştır.
Bazı tarihî vakıf eserlerimiz gayrimüslimlere satılmıştır. Hatta bunlardan bazısının Patrikhane'ye vakfedilmiş olduğunu duymuştum.
Müslüman halkımız yakın tarihte çok acılar çekmiştir. Camiler kapatılmış, satılmış, yıkılmış... Medreseler kapatılmış... Dergâhlar, zaviyeler kapatılmış... Ezan-ı Muhammedî yasaklanmış... Millet çocuklarına din ve Kur'an dersi verememiş... Din hürriyeti ayaklar altına alınmış...
Bazı Selanikliler "Hayır, sen yalan söylüyorsun... Bu anlattıkların olmamıştır... Bunlar iftiradır... Bu söylediklerin düzmecedir..." diyorlar. Bunlarda insafın, adaletin, doğruluğun ve dürüstlüğün zerresi yoktur. Rusya'da Sovyetler Birliği zamanında çok camiler, kiliseler yıkıldı, Marksist rejim çöktükten sonra yeni rejim bu haksızlıkları itiraf etti ve halktan af diledi. Bizimkiler onlar kadar haysiyetli, insaflı, dürüst hareket edemiyor.
(Bedir Yayınevi. Tel: 0212 519 36 18)
* Birinci gerçek: Evli ve bir çocuklu genç bir hanım, bir gece içkili bir mekanda bir erkekle tanışır, hayli içki alır ve gecenin geç vakitlerinde onun evine gider.
* İkinci gerçek: Orada, sebebi henüz belirlenmeyen bir şekilde ölür.
* Üçüncü gerçek: Ölen bu hanım tv sunucusudur. İlerici, çağdaş meslektaşları, medya kurumları, nice yazar geceleyin henüz yeni tanıştığı yabancı bir erkeğin evinde ölen bu kadını adeta bir azize haline getirirler ve yoğun matem yayınları yaparlar.
* Dördüncü gerçek: Yine çağdaş ve ilerici kesime mensup ünlü bir yazar, ölen kadını tenkit eden ve kınayan bir yazı yazar.
* Beşinci gerçek: Bu yazı, o kadını çok sevenleri, çok tutanları, azize haline getirenleri çok sinirlendirir, hep birden ona saldırırlar, hayli gürültü patırtı olur.
Hüküm:
1. Bendeniz Türkiye'deki Sünni çoğunluğa mensup Müslüman bir vatandaşım... Müslümanlık, evli bir kadının geceleyin sarhoş olarak yabancı ve bekar (üstelik de yeni tanışmış olduğu) yabancı bir erkeğin evine gitmesini hoş karşılamaz, böyle bir şeyi kötü görür ve kınar.
2. Bu durumdaki bir kadının azize ilan edilmesi de biz Müslümanların nazarında hoş bir şey değildir.
3. Bendeniz, ölen kadının acılı annesini üzmemek için bu konuda ağır tenkitler ve kınamalar içeren bir yazı kaleme almayı uygun görmem.
4. Bu durumdaki bir kadını tenkit etmek ve kınamak, fikir ve görüş hürriyeti içinde mütalaa edilmelidir. Bazıları onu adeta azize ilan ediyor, bazıları da kınıyor. Hakaret etmemek ve şiddete teşvik etmemek şartıyla beğenmek de, kınamak da serbest olmalıdır.
5. Böyle konularda "Freud şöyle diyor, Adler böyle diyor, Jung'un görüşü şudur" diyerek biz Müslümanlara kimse baskı yapmaya kalkmamalıdır. Biz yukarıda saydığım üç kişinin ve benzerlerinin düşünce ve doktrinlerini kabul etmeyiz. Bizim için "Hz. Muhammed ne demiş..." önemlidir. Din, inanç, düşünce, görüş, tenkit hürriyeti olduğuna göre, Hz. Muhammed'e bağlı olan Müslümanların da, en az Freud veya Adler'ciler kadar hakları ve hürriyetleri vardır.
6. İlk defa tanıştığı yabancı erkeğin evinde geceleyin ölen kadını azize ilan etmek hürriyetse, onu tenkit etmenin ve kınamanın da hürriyet olması gerekmez mi?
7. Bu memlekette azınlıkta olan çağdaşların ve ilericilerin, çoğunlukta olan Müslümanların eşitliğini, kendileri kadar düşünce ve görüş hürriyetine sahip olduklarını kabul etmeleri gerekir.
NETİCE: Geceleyin yabancı bir erkeğin evinde ölen kadının acılı annesine baş sağlığı diliyorum. Onu azize haline getirenleri makul ve ılımlı olmaya çağırıyorum. Beğenmedikleri tenkit ve kınamalara karşı daha toleranslı olmalarında yarar görüyorum.
* (İkinci yazı)
İki Halk... Bayram ve Matem...
Preveze deniz savaşı biz Müslümanlar ve Osmanlılar için bayram, onlar yani Haçlılar için matemdir.İnebahtı deniz savaşı onlar için bayram, bizim için matemdir.
İçimizde de böyle bayramlar ve matemler var...
İskilipli Atıf efendinin idamı onlara bayram, bize matem...
1924'te son Halife'nin kovulması onlara bayram, bize matem...
Ezan-ı Muhammedi okunmasının yasaklanması onların bayramı, bu yasağın kaldırılması bizim bayramımız.
Cuma gününün hafta tatili olmaktan çıkartılması onların bayramı, bizim matemimiz... Cumartesi tatili Yahudilerin, Pazar tatili Hıristiyanların... Müslümanların Cuma günü tatil yapmaları gericilik olur.
Ayasofya'nın camilikten çıkartılması onların bayramlarındandır, bizim ise matemlerimizden.
Başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması bize bayram, onlara matem.
Bir gün Taksim'e büyük ve güzel bir cami ve İslam kültür merkezi yapılırsa biz bayram, onlar matem yapacak.
Bir Müslüman inançlarından, düşüncelerinden ve görüşlerinden dolayı hapse atılırsa onlar bayram yapar, biz Müslümanlar üzülürüz.
Türkiyeli Müslümanlar, bin yıllık milli yazılarını okuyamıyorsa bu onlar için büyük bir uygarlık ve çağdaşlık hamlesidir, bizim için utanç verici bir cehalettir.
Evli genç bir karının geceleyin bekar bir erkeğin evine gidip orada ölmesi onlar için çok normaldir, o kadın bir azizedir; bizim için bu durum çok anormaldir.
İçki kısıtlanınca biz seviniriz, onlar üzüm üzüm üzülür hırçınlaşır.
Bizde heykellere perestiş etmek şirktir, onlarda ise çağdaşlıktır.
Onlar, liseli küçük bir kızın hamile kalmasından ve kürtajla çocuk aldırmasından rahatsız olmazlar, biz rahatsız ve tedirgin oluruz.
Evet bu memlekette en azından iki halk vardır. Çoğunlukta olan bizler ve azınlıkta olan onlar.
Bu iki halk arasında sosyal barış ve mutabakat yoktur. Bu ikisi arasındaki köprüler atılmıştır.
Azınlık inançlarını, görüşlerini, sistemini, düzenini, resmi ideolojisini çoğunluğa baskı ile kabul ettirmek ister.
Azınlık çoğunluğun temel hak ve hürriyetlerini çiğnemektedir.
Azınlık çoğunluğa din, inanç, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetini tam olarak tanımamaktadır.
Azınlığın tabuları, putları vardır. Çoğunluğun onları kabul etmesini ister.
Azınlık çoğunluğu vesayeti altında tutmak ister.
Azınlık çoğunluğu tahkir eder.
Azınlık resmi ideolojiyi ve laisizmi din gibi benimser ve benimsetmek ister.
Azınlık zinayı suç ve ahlaksızlık saymaz, çoğunluğun da bu görüşü kabul etmesini ister, baskı yapar.
Ne zamana kadar sürecek ülkemizdeki bu azınlık vesayeti ve dayatması?
* (Üçüncü yazı)
YAKIN TARİHİMİZDE CAMİ KIYIMI
"Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı" isimli kitabımın yeni baskısı yapıldı. M. Kemal Paşanın ölümünden sonra üretilmiş Kemalist ideolojiye din gibi inananlar, yakın tarihimizde hiçbir caminin, mescidin, tekkenin, taş mektebin, medresenin, vakıf eserinin, İslam kabristanının yok edilmediğini, yıkılmadığını, satılmadığını iddia ediyorlar. Maalesef gerçek tam tersinedir. Yakın tarihimizde on binden fazla tarihî vakıf ecdat eseri yok edilmiştir.Cami Kıyımı adlı kitabımda bunların küçük bir kısmını yazmış bulunuyorum. Şu husus unutulmasın: İstanbul'un sadece Eminönü bölgesinde 100'den fazla tarihî caminin ismi vardır, cismi yoktur.
Edirne Valiliğinin yayınladığı bir kitap var, yakın tarihimizde o şehrimizde satılan 300'den fazla cami, mescit ve tekke binasının listesini veriyor. Vakıflar tarafından hangi tarihte, kime, kaç liraya satılmış? (Kitap elimin altında olmadığı için ismini, bibliyografik künyesini veremiyorum...)
Millî Şef İsmet Paşa zamanında binlerce tarihî cami kapalı tutuldu. 1943'te İstanbul Sultanahmet Camii ibadete kapalıydı. Asker deposu olarak hizmet veriyordu!
Ayasofya Camiinin medresesi yakın tarihimizde yıkılmıştır.
Bazı tarihî vakıf eserlerimiz gayrimüslimlere satılmıştır. Hatta bunlardan bazısının Patrikhane'ye vakfedilmiş olduğunu duymuştum.
Müslüman halkımız yakın tarihte çok acılar çekmiştir. Camiler kapatılmış, satılmış, yıkılmış... Medreseler kapatılmış... Dergâhlar, zaviyeler kapatılmış... Ezan-ı Muhammedî yasaklanmış... Millet çocuklarına din ve Kur'an dersi verememiş... Din hürriyeti ayaklar altına alınmış...
Bazı Selanikliler "Hayır, sen yalan söylüyorsun... Bu anlattıkların olmamıştır... Bunlar iftiradır... Bu söylediklerin düzmecedir..." diyorlar. Bunlarda insafın, adaletin, doğruluğun ve dürüstlüğün zerresi yoktur. Rusya'da Sovyetler Birliği zamanında çok camiler, kiliseler yıkıldı, Marksist rejim çöktükten sonra yeni rejim bu haksızlıkları itiraf etti ve halktan af diledi. Bizimkiler onlar kadar haysiyetli, insaflı, dürüst hareket edemiyor.
(Bedir Yayınevi. Tel: 0212 519 36 18)
9 Şubat 2011 Çarşamba
Bocalayan Müslümanlar
Dindar Müslümanların büyük kısmı tesettür konusunda büyük bir bocalama içindedir. Bu benim şahsi fikrim değildir. Kur'an'daki, Sünnetteki, Şeriattaki, fıkıhtaki, tesettür hükümlerini bilen her Müslüman bu bocalamayı kabul edecektir.
İki türlü tesettür vardır: (1) Şer'î tesettür (2) Şer'î olmayan, belki biraz ağır kaçacak şeytanî tesettür...
Müslüman bir hanım veya kız, daracık, vücut hatlarını gösteren, bazısının eteği yırtmaçlı elbiseler giyiyor, başına rengârenk parlak bir kumaşı sarıyor, kimisi saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapıyor, topukları yüksek ayakkabılar, bazısı makyajlı, birtakım açıkgözler de makyaj yapıyorlar, sonra biraz siliyorlar. Böyle kadınlar, erkeklerin şehevî bakışlarını açıklardan daha fazla çekiyor. Olur mu böyle tesettür?..
İslamî tesettürün ölçüleri vardır.
Birincisi: Erkeklerin şehevî nazarlarından saklanıp gizlenecek.
İkincisi: Elbiseler vücut hatlarını belli etmeyecek, bol olacak.
Üçüncüsü: Renkler cırtlak ve parlak olmayacak. Sade, pastel renkler...
İslam kadın ve kızlarının yabancı erkeklerle ihtilat etmemeleri, onların arasına karışıp onlarla laubali şekilde görüşmemeleri gerekir.
Tesettürlü üniversiteli kız, kantinde beş altı arkadaşıyla oturmuş, çay içiyorlar, bir laubalilik, bir serbestlik ki sormayın. Kahkahalar, gülüşmeler, mimikler, el kol hareketleri, böyle şeyler tesettürlü bir öğrenciye kesinlikle yakışmaz.
Tesettürlü bir İslam hanımı sokakta, çarşıda, pazarda, toplu taşıma vasıtasında, şurada burada bırakın çıngıraklı kahkahalar atmayı, dişlerini gösterecek şekilde gülmez bile. İslam ahlâkında bir kadının namahrem erkekler arasında gülmesi çok ayıptır, kötü şeylere dalalet eder.
Tesettürlü İslam hanımı veya kızı, iffetin, ciddiyetin, vakarın, ismetin mücessem heykelidir.
Her şeyde olduğu gibi tesettür konusunda da din ile ticareti, mukaddesat ile rantı birbirine karıştırdık. Aklı fikri para kazanmak olan birtakım sözde modacılar, tesettür yoluyla büyük servetlere sahip oldular ama tesettürün de canına okudular, cılkını çıkarttılar.
Bir tesettür defilesi... Kulakları sağır eden çılgın ve cehennemî bir müzik... Podyuma genç mankenler, sözde tesettür kıyafetleriyle çıkıyorlar, maşaallah hepsi boylu poslu, endamlı, çekici hanımlar. Özel bir yürüyüşleri var, hızlı hızlı, tak tak, yeri titretircesine çalımlı bir şekilde yürüyorlar. Bütün kıyafetler Avrupaî... Tayyör, pardösü, tunik, pantolon... Başlarında birer örtü... Bu defilenin ismi de İslamî tesettür defilesi. Yahu kimi kandırıyorsunuz siz? Bu kıyafetlerin içinde bir tek İslamî, yerli, millî kıyafet yok.
Merzifon, Gümüşhane ve civardaki bazı şehirlerde Müslüman hanımların büründüğü ihramlar vardır. Niçin tesettür ticareti yapanlarımız ihramı gündeme getirmiyorlar?
Şu 73 milyonluk Türkiye'nin uleması, fukahası, meşayihi, âkil Müslümanları, muhteremleri, hazretleri tesettür konusunu gündeme getirseler, ümmeti uyarsalar ne iyi olur?
Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sahih bir hadis-i şerifinde "Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar cennetin kokusunu alamayacaklardır" buyurmuşlardır. Bari bu konuda kadınlar ve kızlar uyarılsın.
Çok yazık... Müslümanlar başıboş kaldılar... Karanlık gecede fırtınaya yakalanmış, yağmura tutulmuş, kurtların hücumuna uğramış çobansız bir koyun sürüsü gibi... Müslümanların başında bir İmamü'l-müslimin, bir Emirü'l-müminin olmazsa olacağı budur.
Yaz aylarında Sultanahmet Meydanında başı örtülü, kolu açık kızlar görüyorum. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...
Yine sakallı genç bir erkekle, başörtülü kız el ele tutuşmuşlar, herkesin arasında laubali şekilde yürüyorlar. Böyle bir şey Sultan Abdülhamid zamanında görülseydi, çift birbiriyle nikâhlı olsa bile, erkek tutuklanır, kız da ağır şekilde azarlanırdı.
Allah sonumuzu hayreylesin!
*(İkinci yazı)
İki türlü tesettür vardır: (1) Şer'î tesettür (2) Şer'î olmayan, belki biraz ağır kaçacak şeytanî tesettür...
Müslüman bir hanım veya kız, daracık, vücut hatlarını gösteren, bazısının eteği yırtmaçlı elbiseler giyiyor, başına rengârenk parlak bir kumaşı sarıyor, kimisi saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapıyor, topukları yüksek ayakkabılar, bazısı makyajlı, birtakım açıkgözler de makyaj yapıyorlar, sonra biraz siliyorlar. Böyle kadınlar, erkeklerin şehevî bakışlarını açıklardan daha fazla çekiyor. Olur mu böyle tesettür?..
İslamî tesettürün ölçüleri vardır.
Birincisi: Erkeklerin şehevî nazarlarından saklanıp gizlenecek.
İkincisi: Elbiseler vücut hatlarını belli etmeyecek, bol olacak.
Üçüncüsü: Renkler cırtlak ve parlak olmayacak. Sade, pastel renkler...
İslam kadın ve kızlarının yabancı erkeklerle ihtilat etmemeleri, onların arasına karışıp onlarla laubali şekilde görüşmemeleri gerekir.
Tesettürlü üniversiteli kız, kantinde beş altı arkadaşıyla oturmuş, çay içiyorlar, bir laubalilik, bir serbestlik ki sormayın. Kahkahalar, gülüşmeler, mimikler, el kol hareketleri, böyle şeyler tesettürlü bir öğrenciye kesinlikle yakışmaz.
Tesettürlü bir İslam hanımı sokakta, çarşıda, pazarda, toplu taşıma vasıtasında, şurada burada bırakın çıngıraklı kahkahalar atmayı, dişlerini gösterecek şekilde gülmez bile. İslam ahlâkında bir kadının namahrem erkekler arasında gülmesi çok ayıptır, kötü şeylere dalalet eder.
Tesettürlü İslam hanımı veya kızı, iffetin, ciddiyetin, vakarın, ismetin mücessem heykelidir.
Her şeyde olduğu gibi tesettür konusunda da din ile ticareti, mukaddesat ile rantı birbirine karıştırdık. Aklı fikri para kazanmak olan birtakım sözde modacılar, tesettür yoluyla büyük servetlere sahip oldular ama tesettürün de canına okudular, cılkını çıkarttılar.
Bir tesettür defilesi... Kulakları sağır eden çılgın ve cehennemî bir müzik... Podyuma genç mankenler, sözde tesettür kıyafetleriyle çıkıyorlar, maşaallah hepsi boylu poslu, endamlı, çekici hanımlar. Özel bir yürüyüşleri var, hızlı hızlı, tak tak, yeri titretircesine çalımlı bir şekilde yürüyorlar. Bütün kıyafetler Avrupaî... Tayyör, pardösü, tunik, pantolon... Başlarında birer örtü... Bu defilenin ismi de İslamî tesettür defilesi. Yahu kimi kandırıyorsunuz siz? Bu kıyafetlerin içinde bir tek İslamî, yerli, millî kıyafet yok.
Merzifon, Gümüşhane ve civardaki bazı şehirlerde Müslüman hanımların büründüğü ihramlar vardır. Niçin tesettür ticareti yapanlarımız ihramı gündeme getirmiyorlar?
Şu 73 milyonluk Türkiye'nin uleması, fukahası, meşayihi, âkil Müslümanları, muhteremleri, hazretleri tesettür konusunu gündeme getirseler, ümmeti uyarsalar ne iyi olur?
Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sahih bir hadis-i şerifinde "Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar cennetin kokusunu alamayacaklardır" buyurmuşlardır. Bari bu konuda kadınlar ve kızlar uyarılsın.
Çok yazık... Müslümanlar başıboş kaldılar... Karanlık gecede fırtınaya yakalanmış, yağmura tutulmuş, kurtların hücumuna uğramış çobansız bir koyun sürüsü gibi... Müslümanların başında bir İmamü'l-müslimin, bir Emirü'l-müminin olmazsa olacağı budur.
Yaz aylarında Sultanahmet Meydanında başı örtülü, kolu açık kızlar görüyorum. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...
Yine sakallı genç bir erkekle, başörtülü kız el ele tutuşmuşlar, herkesin arasında laubali şekilde yürüyorlar. Böyle bir şey Sultan Abdülhamid zamanında görülseydi, çift birbiriyle nikâhlı olsa bile, erkek tutuklanır, kız da ağır şekilde azarlanırdı.
Allah sonumuzu hayreylesin!
*(İkinci yazı)
HİKMETSİZ CUMHURİYET ve DEMOKRASİ OLMAZ
Osmanlı Sultanları Ve Halifeleri
Bazı İslamcılar; Osmanlıyı, Osmanlı Padişahlarını, Osmanlı Halifelerini sevmezler. Onlarda İranî tesirler, esintiler vardır.
Vehhabîler, Osmanlıdan nefret ederler. Osmanlıları Müslüman bile saymazlar. Osmanlı Şeriat ile tasavvufu ve tarikatı birlikte yaşamış bir sistem kurmuştur. Vehhabilere göre, tarikat, tasavvuf şirktir, küfürdür; tarikat evliyası evliyauşşeytandır.
Bir kısım Arap aktivist İslamcıları da, Osmanlıdan hoşlanmaz.
Ehl-i Sünnet Müslümanları Osmanlıyı, Osmanlı Sultanlarını ve Halifelerini çok sever ve onlara rahmet okur. Bilhassa Halife-i Müslimîn Sultan Abdülhamid-î Sanî Hazretlerini şükran ve minnetle anarlar.
Türkiye'deki Sünnî çoğunluk Osmanlıyı, Padişahları, Halifeleri, Osmanlının İslam uygulamasını beğenir ve tutar.
Selanik Dönmeleri, Osmanlıdan nefret eder. Müslüman ve Türk postuna bürünmüş Sabataycılar, Osmanlı İslam sistemine, Devlet-i Aliyyeyi Osmaniyeye, Selatin-î Osmaniyeye, Hulefa-î Osmaniyeye kin, düşmanlık, nefret kusarlar.
Dünyada, Ehl-i Beyt'i Mustafa'dan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra hiçbir aile, Osmanlı ailesi kadar İslam'a, İmana, Kur'an'a, Sünnete ve Şeriata hizmet etmemiştir.
Selanik Dönmeleri Osmanlıdan ne kadar nefret ediyorsa, biz Ehl-i Sünnet Müslümanları da Osmanlıyı bu nefretin bin kat misli sevmeli ve tebcil etmeliyiz.
19'uncu miladî asırda Mekke-i Mükerreme, Şafiî Reisululeması olan Ahmet Zeynî Dahlan Hazretleri Fütühat-ı İslamiye adlı eserinin Osmanlılar bölümüne şu cümleyle başlıyor:
"Hulefa-i Raşidîn'den sonra Kur'an'a ve Sünnete en fazla bağlı devlet, Osmanlı devletidir."
Birkaç hafta önce Macaristan devlet büyüklerinden biri, bir konuşmasında şu cümleyi sarf etti:
"Biz Macarlar 150 sene boyunca Osmanlı Türklerinin hâkimiyeti altında kalmasaydık, millî kimliğimizi kaybedecek ve tarihten silinecektik."
Sabatay Sevi'yi Mesih kabul eden bir Selanik Dönmesinin, Osmanlı Sultan ve Halifelerine düşman olmasını anlamak kolaydır da, bir İslamcının düşmanlığını anlamak zordur.
Osmanlıyı değerlendirirken onun çökme ve yıkılma devrindeki hastalıklarına, zaaflarına, olumsuz taraflarına bakmak insafsızlık ve adaletsizlik olur. Osmanlı kuruluş ve yükseliş devrine bakılarak değerlendirilmelidir.
Osmanlı nedir?
1. Kur'an'ı, Sünneti, Şeriatı esas alan bir İslam Devleti ve nizamıdır.
2. Ehl-i Sünnet ve Cemaat üzeredir. Sevad-ı Azam ve Cumhur-i Ulema dairesi ve yolundadır.
3. İslam'ın Şeriat ve tasavvuf boyutlarına bağlı kalmıştır.
4. Beş vakit namazı emr ve teşvik etmiştir.
5. Müslüman kadın ve kızları tesettüre sokmuştur.
6. Adalet ve güvenlik sağlamıştır.
7. Osmanlı idaresinde yaşayan Hıristiyanlara ve diğer ehl-i kitaba din, kimlik, kültür hürriyeti sağlamıştır.
8. İslam dinini yaymış, İ'la-i Kelimetullah yapmıştır.
9. Başka ülkelerden gelen Müslümanlara yabancı muamelesi yapmamış, onlardan pasaport istememiştir. Yani Osmanlı mülkü bütün Müslümanların mülkü olmuştur.
10. İspanya'da Hıristiyanların zulmünden kaçan Yahudilere kucak açmış, onlara yaşama, kazanma, kimliklerini koruma hürriyetini sağlamıştır.
11. On altıncı asırda Osmanlı bir Cihan Devletiydi. Onun enkazından 40'a yakın irili ufaklı devlet çıkmıştır.
12. Osmanlı Müslümanların birliğini sağlamıştır.
13. Osmanlıda din ile devlet özdeşti. Devlet, İslam'ın ve Ümmet-i Muhammed'in hizmetindeydi.
Her kavim kendi büyükleriyle, kendi tarihinin zaferleriyle iftihar eder. Biz Müslümanlar da Osmanlı Devletiyle, Osmanlı Padişahlarıyla, Osmanlı Halifeleriyle, Osmanlı zaferleriyle, Osmanlı nizamıyla haklı olarak iftihar ediyoruz.
Kanunî Sultan Süleyman aleyhi rahmeti ve'l-gufran Hazretleri büyük bir Padişahımız ve Halifemizdir. Dini Mübin-i İslam'a, Ümmet-i Muhammed'e çok hizmet etmiştir. Onun bize miras olarak bıraktığı Süleymaniye Camii bile, kendisine ebediyen minnettar ve müteşekkir olmamız için yeter de artar.
İnsanlar hatasız ve günahsız olmaz. Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerinin de, hataları, kusurları, günahları olabilir. Vefatından 400 küsur sene geçtikten sonra biz onun günah ve kusurlarını görmeyiz. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Geçmişlerinizi hayırla yad ediniz" buyuruyor. Sultan Süleyman bir mü'mindi, beş vakit namaz kılardı, mücahitti, gaziydi, Hadimü'l-Haremeyn idi. Çok hayır hasenat yapmış, geriye çok vakıflar bırakmıştır. Onun zamanında Türkiye, Avrupa içlerine, Macaristan'a, Ukrayna'ya, Cezayir'e, Sudan'a ve daha nice ülkelere kadar uzanan bir genişliğe, enginliğe sahipti. Tuna ve Nil o devletin iki iç nehriydi. Akdeniz bir İslam gölü haline gelmişti. Yeryüzünde zulme uğrayan herkes, Müslüman olsun Hıristiyan olsun Osmanlı ülkesine iltica ediyordu.
Bu saydıklarım Selanikli Dönmelerin hoşlanmadığı şeylerdir. Biz Müslümanlar ise bunlardan çok hoşlanır, fahr ederiz.
Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerine saygısızlık eden soysuzları lanetliyorum; bütün Müslümanları atalarımıza, millî mefahirimize sahip çıkmaya davet ediyorum.
*(İkinci yazı)
2. Boğazlardaki dehşetli gemi trafiği devam ediyor, Allah korusun günün birinde büyük bir facia olabilir. 3. Eskiden görünmeyen su baskınları, dehşetli seller olabilir, binalar yıkılabilir, canlar gidebilir, tedbir alınmalıdır.
4. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşı, 10'a, 11'e düşmüştür. Bu yolla büyük paralar kazanan çeteler bulunmaktadır. Bazı kimseler bunları avuçlarının içi gibi biliyorlar. Niçin bu kötülüğü bitirmiyorlar?
5. Müslüman bir toplum, kurban kesmezse o ülkede adam öldürmeler, kan dökmeler çoğalır. Hatırlarsınız belki, son Kurban Bayramında bir kampanya açılmıştı, "Kurban kesme, parasını ver". Din kültürüne sahip olmayan cahil Müslümanlar bu oyuna geldiler, paralarıyla kurban kesmediler... Adam öldürmeler, cinayetler, kan dökmeler ne kadar çoğaldı farkında mısınız? Bugünkiler bir şey değil, Allah saklasın, bu azgınlık ve dinsizlik böyle hızla artarak devam ederse geleceğimizin çok kanlı ve karanlık olmasından korkuyorum.
6. Müslüman bir toplum, emr-i maruf ve nehy-i münker farzını yerine getirmeyi terk ederse veya yeteri kadar yapmazsa o toplumun kâffesine umumî bir bela gelmesinden korkulur. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak ümmeti belâlardan, âfetlerden, felaketlerden, musibetlerden korur.
7. Resulullah Efendimiz (salat ve selam olsun ona) "Yaşadığı zamandaki İmama (Müslümanların başkanına) biat etmeden ölen kimse, sanki cahiliyye ölümüyle ölmüş olur" buyurmaktadır... Zamanımızda Müslümanların bir İmamı, bir Emîri bulunmakta mıdır? Bu hususta bilgisi olmayanlar, İmam veya Emîre gıyabında biat etmelidirler. "Ya Rabbi! İmamü'l-müslimin olan zat kimdir ismen bilmiyorum, ona gıyabında biat ediyorum" demelidir.
8. Sadaka yani farz olan zekâtı vermek. Ayrıca fakirlere ve muhtaçlara yardım etmek, açları doyurmak, parasızlara harçlık vermek, hatta kedilere, köpeklere yiyecek ikram etmek, belaları uzaklaştırır. Herkes yolculuğa çıkmadan hayır yapsın. Çok küçük bir hayır söyleyeyim: Küçük bir su birikintisine bir karınca veya minik bir böcek düşmüş, çırpınıyor, boğulacak. Bir saman çöpüyle onu kurtarıyor, kuru ve güvenli bir yere koyuyorsunuz, bu da bir hayırdır.
Vehhabîler, Osmanlıdan nefret ederler. Osmanlıları Müslüman bile saymazlar. Osmanlı Şeriat ile tasavvufu ve tarikatı birlikte yaşamış bir sistem kurmuştur. Vehhabilere göre, tarikat, tasavvuf şirktir, küfürdür; tarikat evliyası evliyauşşeytandır.
Bir kısım Arap aktivist İslamcıları da, Osmanlıdan hoşlanmaz.
Ehl-i Sünnet Müslümanları Osmanlıyı, Osmanlı Sultanlarını ve Halifelerini çok sever ve onlara rahmet okur. Bilhassa Halife-i Müslimîn Sultan Abdülhamid-î Sanî Hazretlerini şükran ve minnetle anarlar.
Türkiye'deki Sünnî çoğunluk Osmanlıyı, Padişahları, Halifeleri, Osmanlının İslam uygulamasını beğenir ve tutar.
Selanik Dönmeleri, Osmanlıdan nefret eder. Müslüman ve Türk postuna bürünmüş Sabataycılar, Osmanlı İslam sistemine, Devlet-i Aliyyeyi Osmaniyeye, Selatin-î Osmaniyeye, Hulefa-î Osmaniyeye kin, düşmanlık, nefret kusarlar.
Dünyada, Ehl-i Beyt'i Mustafa'dan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra hiçbir aile, Osmanlı ailesi kadar İslam'a, İmana, Kur'an'a, Sünnete ve Şeriata hizmet etmemiştir.
Selanik Dönmeleri Osmanlıdan ne kadar nefret ediyorsa, biz Ehl-i Sünnet Müslümanları da Osmanlıyı bu nefretin bin kat misli sevmeli ve tebcil etmeliyiz.
19'uncu miladî asırda Mekke-i Mükerreme, Şafiî Reisululeması olan Ahmet Zeynî Dahlan Hazretleri Fütühat-ı İslamiye adlı eserinin Osmanlılar bölümüne şu cümleyle başlıyor:
"Hulefa-i Raşidîn'den sonra Kur'an'a ve Sünnete en fazla bağlı devlet, Osmanlı devletidir."
Birkaç hafta önce Macaristan devlet büyüklerinden biri, bir konuşmasında şu cümleyi sarf etti:
"Biz Macarlar 150 sene boyunca Osmanlı Türklerinin hâkimiyeti altında kalmasaydık, millî kimliğimizi kaybedecek ve tarihten silinecektik."
Sabatay Sevi'yi Mesih kabul eden bir Selanik Dönmesinin, Osmanlı Sultan ve Halifelerine düşman olmasını anlamak kolaydır da, bir İslamcının düşmanlığını anlamak zordur.
Osmanlıyı değerlendirirken onun çökme ve yıkılma devrindeki hastalıklarına, zaaflarına, olumsuz taraflarına bakmak insafsızlık ve adaletsizlik olur. Osmanlı kuruluş ve yükseliş devrine bakılarak değerlendirilmelidir.
Osmanlı nedir?
1. Kur'an'ı, Sünneti, Şeriatı esas alan bir İslam Devleti ve nizamıdır.
2. Ehl-i Sünnet ve Cemaat üzeredir. Sevad-ı Azam ve Cumhur-i Ulema dairesi ve yolundadır.
3. İslam'ın Şeriat ve tasavvuf boyutlarına bağlı kalmıştır.
4. Beş vakit namazı emr ve teşvik etmiştir.
5. Müslüman kadın ve kızları tesettüre sokmuştur.
6. Adalet ve güvenlik sağlamıştır.
7. Osmanlı idaresinde yaşayan Hıristiyanlara ve diğer ehl-i kitaba din, kimlik, kültür hürriyeti sağlamıştır.
8. İslam dinini yaymış, İ'la-i Kelimetullah yapmıştır.
9. Başka ülkelerden gelen Müslümanlara yabancı muamelesi yapmamış, onlardan pasaport istememiştir. Yani Osmanlı mülkü bütün Müslümanların mülkü olmuştur.
10. İspanya'da Hıristiyanların zulmünden kaçan Yahudilere kucak açmış, onlara yaşama, kazanma, kimliklerini koruma hürriyetini sağlamıştır.
11. On altıncı asırda Osmanlı bir Cihan Devletiydi. Onun enkazından 40'a yakın irili ufaklı devlet çıkmıştır.
12. Osmanlı Müslümanların birliğini sağlamıştır.
13. Osmanlıda din ile devlet özdeşti. Devlet, İslam'ın ve Ümmet-i Muhammed'in hizmetindeydi.
Her kavim kendi büyükleriyle, kendi tarihinin zaferleriyle iftihar eder. Biz Müslümanlar da Osmanlı Devletiyle, Osmanlı Padişahlarıyla, Osmanlı Halifeleriyle, Osmanlı zaferleriyle, Osmanlı nizamıyla haklı olarak iftihar ediyoruz.
Kanunî Sultan Süleyman aleyhi rahmeti ve'l-gufran Hazretleri büyük bir Padişahımız ve Halifemizdir. Dini Mübin-i İslam'a, Ümmet-i Muhammed'e çok hizmet etmiştir. Onun bize miras olarak bıraktığı Süleymaniye Camii bile, kendisine ebediyen minnettar ve müteşekkir olmamız için yeter de artar.
İnsanlar hatasız ve günahsız olmaz. Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerinin de, hataları, kusurları, günahları olabilir. Vefatından 400 küsur sene geçtikten sonra biz onun günah ve kusurlarını görmeyiz. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Geçmişlerinizi hayırla yad ediniz" buyuruyor. Sultan Süleyman bir mü'mindi, beş vakit namaz kılardı, mücahitti, gaziydi, Hadimü'l-Haremeyn idi. Çok hayır hasenat yapmış, geriye çok vakıflar bırakmıştır. Onun zamanında Türkiye, Avrupa içlerine, Macaristan'a, Ukrayna'ya, Cezayir'e, Sudan'a ve daha nice ülkelere kadar uzanan bir genişliğe, enginliğe sahipti. Tuna ve Nil o devletin iki iç nehriydi. Akdeniz bir İslam gölü haline gelmişti. Yeryüzünde zulme uğrayan herkes, Müslüman olsun Hıristiyan olsun Osmanlı ülkesine iltica ediyordu.
Bu saydıklarım Selanikli Dönmelerin hoşlanmadığı şeylerdir. Biz Müslümanlar ise bunlardan çok hoşlanır, fahr ederiz.
Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerine saygısızlık eden soysuzları lanetliyorum; bütün Müslümanları atalarımıza, millî mefahirimize sahip çıkmaya davet ediyorum.
*(İkinci yazı)
Aman hiç hatırdan çıkmasın
1. Beklenen büyük İstanbul zelzelesini hatırımızdan çıkartmayalım.2. Boğazlardaki dehşetli gemi trafiği devam ediyor, Allah korusun günün birinde büyük bir facia olabilir. 3. Eskiden görünmeyen su baskınları, dehşetli seller olabilir, binalar yıkılabilir, canlar gidebilir, tedbir alınmalıdır.
4. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşı, 10'a, 11'e düşmüştür. Bu yolla büyük paralar kazanan çeteler bulunmaktadır. Bazı kimseler bunları avuçlarının içi gibi biliyorlar. Niçin bu kötülüğü bitirmiyorlar?
5. Müslüman bir toplum, kurban kesmezse o ülkede adam öldürmeler, kan dökmeler çoğalır. Hatırlarsınız belki, son Kurban Bayramında bir kampanya açılmıştı, "Kurban kesme, parasını ver". Din kültürüne sahip olmayan cahil Müslümanlar bu oyuna geldiler, paralarıyla kurban kesmediler... Adam öldürmeler, cinayetler, kan dökmeler ne kadar çoğaldı farkında mısınız? Bugünkiler bir şey değil, Allah saklasın, bu azgınlık ve dinsizlik böyle hızla artarak devam ederse geleceğimizin çok kanlı ve karanlık olmasından korkuyorum.
6. Müslüman bir toplum, emr-i maruf ve nehy-i münker farzını yerine getirmeyi terk ederse veya yeteri kadar yapmazsa o toplumun kâffesine umumî bir bela gelmesinden korkulur. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak ümmeti belâlardan, âfetlerden, felaketlerden, musibetlerden korur.
7. Resulullah Efendimiz (salat ve selam olsun ona) "Yaşadığı zamandaki İmama (Müslümanların başkanına) biat etmeden ölen kimse, sanki cahiliyye ölümüyle ölmüş olur" buyurmaktadır... Zamanımızda Müslümanların bir İmamı, bir Emîri bulunmakta mıdır? Bu hususta bilgisi olmayanlar, İmam veya Emîre gıyabında biat etmelidirler. "Ya Rabbi! İmamü'l-müslimin olan zat kimdir ismen bilmiyorum, ona gıyabında biat ediyorum" demelidir.
8. Sadaka yani farz olan zekâtı vermek. Ayrıca fakirlere ve muhtaçlara yardım etmek, açları doyurmak, parasızlara harçlık vermek, hatta kedilere, köpeklere yiyecek ikram etmek, belaları uzaklaştırır. Herkes yolculuğa çıkmadan hayır yapsın. Çok küçük bir hayır söyleyeyim: Küçük bir su birikintisine bir karınca veya minik bir böcek düşmüş, çırpınıyor, boğulacak. Bir saman çöpüyle onu kurtarıyor, kuru ve güvenli bir yere koyuyorsunuz, bu da bir hayırdır.
27 Eylül 2010 Pazartesi
Dehşetli Dünya Sarhoşluğu
Mİlyonlarca Müslüman dünya sarhoşluğu içinde. Sadece pek gafiller ve cahillerden ibaret değil bu güruh. İçlerinde beş vakit namaz kılanları, oruç tutanları, hacca ve umreye gidenleri, ben pek dindarım diye böbürlenenleri de var.
Dünya sarhoşluğu ve dünya şehvetleri... Nedir bunlar?
• Birincisi: Parayı, altını gümüşü, lirayı doları euroyu ana değer kabul etmek, paraya ve maddeye çılgınca ve beyinsizce âşık ve meftun olmak.
• İkincisi: Hiç ölmeyecekmiş gibi şu fânî, aldatıcı, oyalayıcı dünya için çalışmak, âhireti unutmak ve ona hazırlanmamak.
• Üçüncüsü: Müslüman oldukları halde, kafirlerin en beyinsizleri gibi kâfirâne bir hayat sürmek, onları her işte, her hususta taklit etmek.
• Dördüncüsü: Serveti, malı, parası, zenginliği onu gurura, kibre düşürmek.
• Beşincisi: Lükse kaçmak. Lüks meskenleri, lüks yazlıkları, lüks binitleri, lüks dekorasyonu, lüks giyim kuşamı, lüks âlet ve cihazları ile kara toprağa girinceye kadar öğünüp durmak.
• Altıncısı: Dünya hayatının bir sınav olduğunu unutmak, başarılı olmak için gayret göstermemek, çalışmamak.
• Yedincisi: Yularını benliğinin/nefsinin eline vermek.
Evet milyonlarca zamane Müslümanı ahlak ve fazilet şişelerini taşa çalıp kırmıştır. Kanaat, zühd, takva, tevâzu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ramazanda açlıktan, sefaletten intihar eden Müslümanlar varken, birileri lüks ve debdebe içinde beş yıldızlı iftar ziyafetleri vermiştir.
Milyonlarca zekata muhtaç fakir ve miskin Müslüman varken, zekatlar Kur'ana aykırı olarak toplanıp harcanıyor.
Dünya sarhoşluğu ve dünya şehvetleri... Nedir bunlar?
• Birincisi: Parayı, altını gümüşü, lirayı doları euroyu ana değer kabul etmek, paraya ve maddeye çılgınca ve beyinsizce âşık ve meftun olmak.
• İkincisi: Hiç ölmeyecekmiş gibi şu fânî, aldatıcı, oyalayıcı dünya için çalışmak, âhireti unutmak ve ona hazırlanmamak.
• Üçüncüsü: Müslüman oldukları halde, kafirlerin en beyinsizleri gibi kâfirâne bir hayat sürmek, onları her işte, her hususta taklit etmek.
• Dördüncüsü: Serveti, malı, parası, zenginliği onu gurura, kibre düşürmek.
• Beşincisi: Lükse kaçmak. Lüks meskenleri, lüks yazlıkları, lüks binitleri, lüks dekorasyonu, lüks giyim kuşamı, lüks âlet ve cihazları ile kara toprağa girinceye kadar öğünüp durmak.
• Altıncısı: Dünya hayatının bir sınav olduğunu unutmak, başarılı olmak için gayret göstermemek, çalışmamak.
• Yedincisi: Yularını benliğinin/nefsinin eline vermek.
Evet milyonlarca zamane Müslümanı ahlak ve fazilet şişelerini taşa çalıp kırmıştır. Kanaat, zühd, takva, tevâzu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ramazanda açlıktan, sefaletten intihar eden Müslümanlar varken, birileri lüks ve debdebe içinde beş yıldızlı iftar ziyafetleri vermiştir.
Milyonlarca zekata muhtaç fakir ve miskin Müslüman varken, zekatlar Kur'ana aykırı olarak toplanıp harcanıyor.
24 Eylül 2010 Cuma
Ahlaksızlık, Densizlik ve Edepsizlik Korkunç Boyutlara Ulaştı
Ahlaka, fazilete, hikmete, insan haklarına aykırı, ülkeye ve halka zararlı hiçbir şey övünç (iftihar) konusu olamaz. Böyle aykırı şeylerin reklamını yapanlar kötü insanlardır. Kötü şeylere sevinenler beyinsizdir.
Dünyanın en büyük haydudu Türkiye'den çıkmış...Siz böyle bir habere sevinir, bununla iftihar eder misiniz?
Dünyanın en fazla para kazanan fahişesi bizden çıksa, bu yüzden sevinmemiz mi, utanmamız mı gerekir?
Maalesef bazı büyük medya organları büyük kötülüklerin, ayıpların, çirkinliklerin reklamını yapıyor. Nice kötü ve utanılacak şeyleri imrendirecek şekilde topluma sunuyor.
Hepsi için söylemem ama bazı gazeteler, dergiler, tv'ler geneleve dönmüş vaziyette.
Atatürkçü geçiniyorlar... Atatürk rejiminde böylesine müstehcen, ahlaksız, şehevî yayınlar yapabilirler miydi?.. Ataları ahlaksızlığın bu kadarına izin vermez, canlarına okurdu.
Son on yıl içinde Türkiye'de büyük kötülükler olmuştur.
Birincisi: Zina, seks serbestliği, uçkur gevşekliği almış yürümüştür.
İkincisi: Alkollü içki üretimi ve tüketimi çoğalmış, memleket büyük bir meyhaneye dönmüştür. Sultanahmet'te ana caddenin kaldırımlarında serbestçe rakı içiliyor, evet sokak ortasında... Atatürk aşırı miktarda rakı içerdi ama böyle bir şeye izin vermezdi.
Eskiden kötülük yapıldığı yerde kalıyordu, şimdi tv'ler vasıtasıyla her eve, her yere girmiş vaziyette.
İş o raddeye geldi ki, tv dizilerinden birinde cinsel sevişme sahnesi varmış, oyuncular gerçekten seviştiler mi, yoksa film çekilirken aralarına yastık koydular mı tartışması yapılıyor.
İslam dini insanların gizli ayıp, günah ve kusurlarının araştırılmasına izin vermez. Böyle bir araştırmaya tecessüs denilir, Kur'an bunu yasaklamaktadır. İslam dininin kabul etmediği, önlenmesini istediği kötülükler alenen, açıkça, küstahça, övünerek işlenen günahlardır. Zamanımızda birtakım derin güçler vatandaşların gizli ayıplarını araştırıyor, açıkta yapılan fısk ve fücuru normal karşılıyor.
Bugünün Türkiye'si bir Fâciristan'a dönmüştür. Ahlaka aykırı bütün fısklar, fücurlar, günahlar, isyanlar, edepsizlikler, densizlikler, kötülükler, çirkinlikler açıkça ve küstahça işlenmektedir.
Bu konuda ülkemiz eski Sodom ve Gomore'yi, Roma ve Bizans'ı geride bırakmıştır.
Türkiye Müslümanlarının büyük kısmı bu açıkça ve küstahça işlenen günah ve kötülüklere seyirci kalmakta, gereken emr-i mâruf ve nehy-i münker vazifesini (yasal sınırlar içinde) hakkıyla yapmamaktadır.
Haddim olmayarak hatırlatıyorum:
Bunun sonu büyük bir felâket ve azaptır. Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmazsa azap sadece azgınların ve kudurmuşların üzerine değil, genel gelir, kurunun yanında yaş da yanar.
Bu satırları yazmak bana terettüp etti (üzerime vazife olarak düştü).
*(İkinci yazı)
Dünyanın en büyük haydudu Türkiye'den çıkmış...Siz böyle bir habere sevinir, bununla iftihar eder misiniz?
Dünyanın en fazla para kazanan fahişesi bizden çıksa, bu yüzden sevinmemiz mi, utanmamız mı gerekir?
Maalesef bazı büyük medya organları büyük kötülüklerin, ayıpların, çirkinliklerin reklamını yapıyor. Nice kötü ve utanılacak şeyleri imrendirecek şekilde topluma sunuyor.
Hepsi için söylemem ama bazı gazeteler, dergiler, tv'ler geneleve dönmüş vaziyette.
Atatürkçü geçiniyorlar... Atatürk rejiminde böylesine müstehcen, ahlaksız, şehevî yayınlar yapabilirler miydi?.. Ataları ahlaksızlığın bu kadarına izin vermez, canlarına okurdu.
Son on yıl içinde Türkiye'de büyük kötülükler olmuştur.
Birincisi: Zina, seks serbestliği, uçkur gevşekliği almış yürümüştür.
İkincisi: Alkollü içki üretimi ve tüketimi çoğalmış, memleket büyük bir meyhaneye dönmüştür. Sultanahmet'te ana caddenin kaldırımlarında serbestçe rakı içiliyor, evet sokak ortasında... Atatürk aşırı miktarda rakı içerdi ama böyle bir şeye izin vermezdi.
Eskiden kötülük yapıldığı yerde kalıyordu, şimdi tv'ler vasıtasıyla her eve, her yere girmiş vaziyette.
İş o raddeye geldi ki, tv dizilerinden birinde cinsel sevişme sahnesi varmış, oyuncular gerçekten seviştiler mi, yoksa film çekilirken aralarına yastık koydular mı tartışması yapılıyor.
İslam dini insanların gizli ayıp, günah ve kusurlarının araştırılmasına izin vermez. Böyle bir araştırmaya tecessüs denilir, Kur'an bunu yasaklamaktadır. İslam dininin kabul etmediği, önlenmesini istediği kötülükler alenen, açıkça, küstahça, övünerek işlenen günahlardır. Zamanımızda birtakım derin güçler vatandaşların gizli ayıplarını araştırıyor, açıkta yapılan fısk ve fücuru normal karşılıyor.
Bugünün Türkiye'si bir Fâciristan'a dönmüştür. Ahlaka aykırı bütün fısklar, fücurlar, günahlar, isyanlar, edepsizlikler, densizlikler, kötülükler, çirkinlikler açıkça ve küstahça işlenmektedir.
Bu konuda ülkemiz eski Sodom ve Gomore'yi, Roma ve Bizans'ı geride bırakmıştır.
Türkiye Müslümanlarının büyük kısmı bu açıkça ve küstahça işlenen günah ve kötülüklere seyirci kalmakta, gereken emr-i mâruf ve nehy-i münker vazifesini (yasal sınırlar içinde) hakkıyla yapmamaktadır.
Haddim olmayarak hatırlatıyorum:
Bunun sonu büyük bir felâket ve azaptır. Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmazsa azap sadece azgınların ve kudurmuşların üzerine değil, genel gelir, kurunun yanında yaş da yanar.
Bu satırları yazmak bana terettüp etti (üzerime vazife olarak düştü).
*(İkinci yazı)
Müslümanlığımıza Müslümanlık Katmak...
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Tükenmez Kalemi Süper Zengin
İki bin liralık lüks telefonuyla konuşuyor. Muhatabı kendisine bir adres mi, numara mı verdi, onu yazacak. Cebinden 25 kuruşluk bir tükenmez kalem çıkartıyor ve notunu alıyor.
Ne korkunç sefalet!.. Cep telefonu iki bin liralık, kalemi 25 kuruşluk.
Kalem mi daha faydalı, daha değerli, daha asil, cep telefonu mu? Bizimkine göre telefon.
150 bin dolarlık lüks otomobili var, evinde kütüphanesi yok.
Büyük bir dolmakalem firması her yıl çok az sayıda acayip güzel ve antika dolmakalemler üretiyormuş. Mesela bir yıl deniz fili dişinden yapılıyormuş. Ben zengin olsam öyle kalemler alırım.
Kalemsiz, kitapsız, deftersiz, kütüphanesiz, sanatsız bir zengin düşünemiyorum. Milyar doları olsa bile o zengin değil acınacak bir züğürttür.
Zengin dediğin ayda bir adet Osmanlı cildi yaptırıp vitrin-kütüphanesine yerleştirmeli, onu zevk ve hazla seyretmelidir. Bir yılda 12, on yılda 120 kitap eder. Evinde küçük bir müze oluşur. Kime yaptıracak böyle ciltleri? Mesela şu anda mücellitlerin piri olan İslâm hocaya.
Ben zengin olsam, özel zarflarımı ve mektup kağıtlarımı Japon imparatorluk kağıthânelerinin el yapımı harika kağıtlarından yaptırırım.
Fakirlere bir şey demiyorum. Orta hallilere de fazla sözüm yok. İlle de zenginler... Hele Müslüman zenginler... Kitapsız, dolmakalemsiz, kütüphanesiz, zarfsız kağıtsız, mektup açacaksız, miklepli ciltsiz, yan kağıdı harika ebrudan olan ciltsiz, akaju ağacından kütüphanesiz fakir, miskin, sefil, zelil zenginler.
Be adam bunca paran var, niçin çayını antika bir Kuznetsof porselen fincan ile içmiyorsun?
Yüz milyon dolarlar içinde yüzüyorsun, bulaşık gibi çay içiyorsun. Yazık sana, yuf sana, vah sana!
Zengin dediğin ikindi çaylarını damgalı antika Rus semaverinde demletir. Porselen demlik yine antika, bardaklar kesme billur, bardak tabakları elle dekore edilmiş, kaşıklar bir âlem... Çayın yanında İstanbul'un en iyi madlenlerinden birkaç tane bulunmalı. Çay da -meselâ- Yunnan'dan gelen Çin çayıyla demlenmeli.
Zengin, nefis çayını içer, madlenini yerken yanındaki iki dostu ile tarihten, edebiyattan, sanattan, mimarlıktan, (dindarsa) tasavvuftan bahs etmeli.
Zenginlik budur.
Dövizler, faizler, ithalat ihracat, girdiler çıktılar, mallar, para para para, iş iş iş... Ne sıkıcı konular bunlar.
Gerçek zengin bir pazar otomobiline biner, İznik'e gider, Çini atölyelerini gezer, biraz alış veriş yapar.
Başka bir pazar Taraklıya gider, oradaki harika eski Türk evlerini seyr eder.
Bazen tebdil-i kıyafet eder eskicileri gezer.
Zengin odur ki, gezmek tozmak için gittiği şehirdeki müzeyi mutlaka ziyaret eder.
Kitaplı zengin, kitapsız zengin, değerli dolmakalemli zengin, tükenmez kalemli zengin, kütüphaneli zengin, kütüphanesiz zengin...
Çay diye bulaşık suyu içen zengin, nefis ve harika çayları içen zengin.
O zengin bu zengin...
Zengin mengin...
* (İkinci yazı)
Ne korkunç sefalet!.. Cep telefonu iki bin liralık, kalemi 25 kuruşluk.
Kalem mi daha faydalı, daha değerli, daha asil, cep telefonu mu? Bizimkine göre telefon.
150 bin dolarlık lüks otomobili var, evinde kütüphanesi yok.
Büyük bir dolmakalem firması her yıl çok az sayıda acayip güzel ve antika dolmakalemler üretiyormuş. Mesela bir yıl deniz fili dişinden yapılıyormuş. Ben zengin olsam öyle kalemler alırım.
Kalemsiz, kitapsız, deftersiz, kütüphanesiz, sanatsız bir zengin düşünemiyorum. Milyar doları olsa bile o zengin değil acınacak bir züğürttür.
Zengin dediğin ayda bir adet Osmanlı cildi yaptırıp vitrin-kütüphanesine yerleştirmeli, onu zevk ve hazla seyretmelidir. Bir yılda 12, on yılda 120 kitap eder. Evinde küçük bir müze oluşur. Kime yaptıracak böyle ciltleri? Mesela şu anda mücellitlerin piri olan İslâm hocaya.
Ben zengin olsam, özel zarflarımı ve mektup kağıtlarımı Japon imparatorluk kağıthânelerinin el yapımı harika kağıtlarından yaptırırım.
Fakirlere bir şey demiyorum. Orta hallilere de fazla sözüm yok. İlle de zenginler... Hele Müslüman zenginler... Kitapsız, dolmakalemsiz, kütüphanesiz, zarfsız kağıtsız, mektup açacaksız, miklepli ciltsiz, yan kağıdı harika ebrudan olan ciltsiz, akaju ağacından kütüphanesiz fakir, miskin, sefil, zelil zenginler.
Be adam bunca paran var, niçin çayını antika bir Kuznetsof porselen fincan ile içmiyorsun?
Yüz milyon dolarlar içinde yüzüyorsun, bulaşık gibi çay içiyorsun. Yazık sana, yuf sana, vah sana!
Zengin dediğin ikindi çaylarını damgalı antika Rus semaverinde demletir. Porselen demlik yine antika, bardaklar kesme billur, bardak tabakları elle dekore edilmiş, kaşıklar bir âlem... Çayın yanında İstanbul'un en iyi madlenlerinden birkaç tane bulunmalı. Çay da -meselâ- Yunnan'dan gelen Çin çayıyla demlenmeli.
Zengin, nefis çayını içer, madlenini yerken yanındaki iki dostu ile tarihten, edebiyattan, sanattan, mimarlıktan, (dindarsa) tasavvuftan bahs etmeli.
Zenginlik budur.
Dövizler, faizler, ithalat ihracat, girdiler çıktılar, mallar, para para para, iş iş iş... Ne sıkıcı konular bunlar.
Gerçek zengin bir pazar otomobiline biner, İznik'e gider, Çini atölyelerini gezer, biraz alış veriş yapar.
Başka bir pazar Taraklıya gider, oradaki harika eski Türk evlerini seyr eder.
Bazen tebdil-i kıyafet eder eskicileri gezer.
Zengin odur ki, gezmek tozmak için gittiği şehirdeki müzeyi mutlaka ziyaret eder.
Kitaplı zengin, kitapsız zengin, değerli dolmakalemli zengin, tükenmez kalemli zengin, kütüphaneli zengin, kütüphanesiz zengin...
Çay diye bulaşık suyu içen zengin, nefis ve harika çayları içen zengin.
O zengin bu zengin...
Zengin mengin...
* (İkinci yazı)
İSLÂM'IN MÜJDELERİ VE UYARILARI
18 Ağustos 2010 Çarşamba
Türkiye Bir İslâm Ülkesi midir?
Türkiye Müslüman bir ülkedir. Halkının yüzde 99'u Müslüman olmasa bile en az yüzde seksen beşi İslâm dinine (ama az ama çok) bağlıdır. Ülkede 80 bin cami, 100 bin imam, müezzin, vaiz, müftü, din hocası vardır. Beş vakitte ezan okunmaktadır. Cuma namazında camiler dolmaktadır. Cenazeler İslâm dininin hükümlerine göre yıkanıp kefenlenip, tabutları musalla taşına konulup namazları kılındıktan sonra toprağa verilmektedir. Yüz binlerce Müslüman her yıl hacca ve umreye gitmektedir... vs... vs...
Bu saydıklarım yeterli midir? Kesinlikle değildir.
Bir ülkenin gerçekten Müslüman ülkesi olması için orada şu şartların bulunması gerekir:
1. İslâm doğru şekilde anlaşılacak, yorumlanacak ve hayata uygulanacak.
2. Allahın Kur'ânda bildirmiş olduğu emirler yerine getirilecek, yasaklardan kaçınılacak.
3. Allahın Resulünün (Salat ve selam olsun ona) emirlerine, tavsiyelerine uyulacak. Peygamber en güzel örnek ve model olarak kabul edilecek.
4. Ülkede İslâm ahlâkı yaşanacak.
5. Çocuklara, genç nesillere İslâm dini doğru olarak öğretilecek.
6. Müslümanların bir reisi olacak.
Adı İslâm ülkesi olan bir ülkede yukarıda saydığım altı şart (dahası da var...) yoksa orası gerçek bir İslâm ülkesi değildir, sadece "ism ve resm" olarak İslâm ülkesidir.
Bizde karmaşık bir sistem vardır:
* Olduğu kadar İslâm.
Bu saydıklarım yeterli midir? Kesinlikle değildir.
Bir ülkenin gerçekten Müslüman ülkesi olması için orada şu şartların bulunması gerekir:
1. İslâm doğru şekilde anlaşılacak, yorumlanacak ve hayata uygulanacak.
2. Allahın Kur'ânda bildirmiş olduğu emirler yerine getirilecek, yasaklardan kaçınılacak.
3. Allahın Resulünün (Salat ve selam olsun ona) emirlerine, tavsiyelerine uyulacak. Peygamber en güzel örnek ve model olarak kabul edilecek.
4. Ülkede İslâm ahlâkı yaşanacak.
5. Çocuklara, genç nesillere İslâm dini doğru olarak öğretilecek.
6. Müslümanların bir reisi olacak.
Adı İslâm ülkesi olan bir ülkede yukarıda saydığım altı şart (dahası da var...) yoksa orası gerçek bir İslâm ülkesi değildir, sadece "ism ve resm" olarak İslâm ülkesidir.
Bizde karmaşık bir sistem vardır:
* Olduğu kadar İslâm.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Dini ve Namusu Olanlar Kazanamaz
Cumhuriyet yeni kurulmuş... Bütün memleket yangın yeri... Sefalet diz boyu... Korkunç bir çöküntü var... Ankara'da tren istasyonuna bağlı binalardan birinde iki önemli paşa konuşuyor. Konu: Memleket iktisadî, ticarî, mâlî bakımdan nasıl kalkınacak?
Bu konuda, oradaki iki paşadan en güçlüsü, muhatabı diğer paşaya şu çare ve çözümü söyler. Ergenekoncuların havaya uçurduğu gazeteci Uğur Mumcu bu sözleri Cumhuriyet gazetesinde yayınlamıştır.
Birlikte okuyalım:
"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkumdurlar... Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir.Bunun için, önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."
Böyle bir kalkınma ve zenginleşme metodunun dine ve namusa aykırı olduğunu zaten teklif sahibi paşa da kabul ediyor... Peki hukuka, bilgeliğe ve ahlaka uygun mudur?
Ne gariptir ki, bazı siyasal İslamcılar da paşanın bu görüşünü benimsemiş ve uygulamaya koymuş bulunuyorlar.
İslam dini ile böyle bir görüş bağdaşır mı? Böyle bir görüş İslamın temel farzlarından olan istikametle (doğruluk ve dürüstlükle) bağdaşır mı?
Bizim gibi bir doğu ve Asya ülkesi olan Japonya böyle mi kalkındı ve en olumsuz şartlar ve imkansızlıklar içinde dünyanın ikinci sanayi ve ticaret ülkesi haline bu metodla mı geldi?
Güney Kore, Tayvan, Almanya böyle mi kalkındı?
Batı'nın 19'uncu asırdaki büyük sanayi hamlesini, iktisadi kalkınmasını, zenginliğini dindar püriten Protestanlar gerçekleştirmedi mi?
Lehte veya aleyhte görüş ve re'y beyan edebiliriz ama bir tek gerçeği inkar edemeyiz. Yukarıda metnini verdiğim kısa paragraftaki zenginleşme ve kalkınma çare ve çözümü bugünkü Türkiye'de geçerlidir, hayata uygulanmaktadır.
* (İkinci yazı)
Bu konuda, oradaki iki paşadan en güçlüsü, muhatabı diğer paşaya şu çare ve çözümü söyler. Ergenekoncuların havaya uçurduğu gazeteci Uğur Mumcu bu sözleri Cumhuriyet gazetesinde yayınlamıştır.
Birlikte okuyalım:
"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkumdurlar... Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir.Bunun için, önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."
Böyle bir kalkınma ve zenginleşme metodunun dine ve namusa aykırı olduğunu zaten teklif sahibi paşa da kabul ediyor... Peki hukuka, bilgeliğe ve ahlaka uygun mudur?
Ne gariptir ki, bazı siyasal İslamcılar da paşanın bu görüşünü benimsemiş ve uygulamaya koymuş bulunuyorlar.
İslam dini ile böyle bir görüş bağdaşır mı? Böyle bir görüş İslamın temel farzlarından olan istikametle (doğruluk ve dürüstlükle) bağdaşır mı?
Bizim gibi bir doğu ve Asya ülkesi olan Japonya böyle mi kalkındı ve en olumsuz şartlar ve imkansızlıklar içinde dünyanın ikinci sanayi ve ticaret ülkesi haline bu metodla mı geldi?
Güney Kore, Tayvan, Almanya böyle mi kalkındı?
Batı'nın 19'uncu asırdaki büyük sanayi hamlesini, iktisadi kalkınmasını, zenginliğini dindar püriten Protestanlar gerçekleştirmedi mi?
Lehte veya aleyhte görüş ve re'y beyan edebiliriz ama bir tek gerçeği inkar edemeyiz. Yukarıda metnini verdiğim kısa paragraftaki zenginleşme ve kalkınma çare ve çözümü bugünkü Türkiye'de geçerlidir, hayata uygulanmaktadır.
* (İkinci yazı)
Allah Cezanızı Versin!..
2 Ağustos 2010 Pazartesi
ARTIK DARBE YAPAMAZLAR
Bundan sonra başarılı darbe olabilir mi? Pek küçük bir ihtimalle darbe teşebbüsü olabilir ama kesinlikle başarılı olamaz. Teşebbüs edilirse kaos olur, anarşi olur, iç savaş olur.
27 Mayıs 1960. Gecenin köründe radyolardan avaz avaz marşlar çalmaya, bildiriler okunmaya başlandı. O zamanın Ergenekoncuları, CHP'liler, suyun öte tarafından gelenler pencerelerini açtılar, radyolarını sonuna kadar açtılar, ağızları kulaklarında. Millet çoğunluğu şaşkın ve gafil avlanmış. O zaman Türkiye'de üç radyo var: Ankara, İstanbul, İzmir radyoları. Hepsi de devletin müessesesi. Birkaç cemse askerle hepsi de ele geçirildi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu, Meclisteki iktidar partisi milletvekilleri Genelkurmay Başkanı, büyük bürokratlar derdest edildi. Din adamlarının, tasavvuf ileri gelenlerinin bir kısmı da tutuklandı. Erzincan ve Sivas'taki temerküz kamplarına konuldu.
27 Mayıs 1960. Gecenin köründe radyolardan avaz avaz marşlar çalmaya, bildiriler okunmaya başlandı. O zamanın Ergenekoncuları, CHP'liler, suyun öte tarafından gelenler pencerelerini açtılar, radyolarını sonuna kadar açtılar, ağızları kulaklarında. Millet çoğunluğu şaşkın ve gafil avlanmış. O zaman Türkiye'de üç radyo var: Ankara, İstanbul, İzmir radyoları. Hepsi de devletin müessesesi. Birkaç cemse askerle hepsi de ele geçirildi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu, Meclisteki iktidar partisi milletvekilleri Genelkurmay Başkanı, büyük bürokratlar derdest edildi. Din adamlarının, tasavvuf ileri gelenlerinin bir kısmı da tutuklandı. Erzincan ve Sivas'taki temerküz kamplarına konuldu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)