*Yeniçağ Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Yeniçağ Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2011 Pazar

Bu fotoğraftan zevk alana muhalif değil kalpsiz denir

Tayyip Erdoğan’ın annesinin arkasından döktüğü gözyaşları bile yumuşatmaya yetmedi kimi yürekleri...
Bu ülkenin Başbakanı, en acılı gününde, bu ülkenin hiç de azımsanmayacak sayıdaki vatandaşından (bakın internet sitelerine, sosyal paylaşım alanlarına) neredeyse “oh olsun”a varan, “insanlık dışı”  tepkiler almaya devam ediyorsa, elbette şapkasını önüne alıp düşünmeli:
Ne oldu da bu insanlar  “kalp”lerini devreden çıkarabildi!
Ama...
Hepimizin, birini siyaseten yaptıklarından ötürü, yasalarla belirlenen sınır çerçevesinde en ağır sözlerle eleştirme hakkımızın olması...

8 Ekim 2011 Cumartesi

“Nasıl zengin olunur?” ve yalakalığın kökenleri!

Halil Kendir’in tercüme ettiği İbni Haldun’un Mukaddimesi’nin ikinci cildinde, “Genellikle zenginlik ve servete, başkalarına boyun eğip yalakalık edenlerin sahip olduğu hakkında” başlıklı bir bölüm var.. Zenginlik ve servet sahibi olmak istemeyen insan yok gibidir. Fakat Kur’an tabiriyle, Müslümanlar, servetin “zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet” olmasını önlemekle görevlidir! Bu da kapitalizme karşı mücadeleyi gerektirir.

16 Eylül 2011 Cuma

Darbeci kim?

Türkiye’deki Ergenekon ve Balyoz davalarında, sanıklar, çete kurarak, hükümeti yıkmak girişimi ile yargılanıyor. Gerçi Oda.tv iddianamesinde, kitaplardan, haber tartışmalarından başka bir delil yok ama orada da “yorum yaparak siyaseti etkilemek” suç gibi gösteriliyor!
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ise alenen Tunus, Libya, Mısır ve Suriye hükümetlerini devirmek için çalışıyor. Hatta, Libya’da isyancıları Türkiye’den giden özel harekatçıların eğittiği de sanki bir başarı imiş gibi takdim ediliyor. Herkes takdir eder ki hükümetin bilgisi olmadan, emekli de olsa Libya’ya hiçbir özel harekatçı gidemezdi! Zaten isyancılara parayı üç ayrı uçakla gönderdiklerini de itiraf ettiler!

Kana petrol karışınca Libya’ya leş kargaları üşüştü

Yağmaya hücum!..
Bir gazetenin başığı aynen şu şekildeydi dün: “Yes you can!”
Utanmadan gaz veriyorlar bir de...
“Evet yapabilirsin!”
Yapamazsan da “no problem”, yaptırırız be abi!
İsyan nedir, nasıl çıkarılır, kimlerle işbirliği yapılır bir bir anlatır, baktık hâlâ “rolü”nün ne olduğunu kavrayamamışsın, bir de provasını yaptırırız; kostümlü, kostümsüz... Bize hepsi uyar!
Dünkü gazetelere bakılırsa, uymuş da zar: Libyalı muhalifleri Türk özel harekâtçılar eğitiyormuş. “Hedef” ülkeye “gazeteci” kılığında sızdıktan sonra, “isyancı adayları”nın “koç” luğuna başlamışlar:
Teknik, taktik...

10 Eylül 2011 Cumartesi

OYAK’ı dağıtma planı...

Yandaş medyanın sistemli bir şekilde gündeme getirerek hedef haline dönüştürdüğü OYAK’ın Türkiye’de en fazla vergi ödeyen kuruluş olduğunu hatırlatalım. Malumunuz OYAK’ın vergi vermeyen ordu şirketi olduğuna dair bir sürü ipe sapa gelmez şeyler yazılıyor. Türkiye’de üretilen çimentonun yüzde 14’lük payını üstlenen OYAK’ın Mardin, Ünye, Adana, Bolu ve Aslan Çimento’nun yıllık ödenen vergisinin zekatını bile türediler ödemiyor. Söz gelimi Mardin Çimento 19.9 milyon TL vergi ile Türkiye 98’ncisi. Mardin ilinde en fazla vergi veren 100 şirket toplamda 23 milyon öderken bunun % 87’si OYAK’ın Mardin Çimentosu. Ünye 14.1 milyon ile Ordu birincisi, Adana 13,5 milyon ile Adana birincisi. Bolu 3.2 milyon...

9 Eylül 2011 Cuma

Savaş bulutları ve AKP iktidarının Türkiye ile savaşı!

“Arap Baharı”, İsrail’in çıkarına değil midir? Suriye’deki rejim çökerse, ülke iç kargaşa sonucu bölünürse, bundan İsrail’in çıkar yok mudur? Dolayısıyla Arap Baharı’nı destekleyen AKP iktidarı, aslında İsrail’i desteklemiş olmuyor mu?
Hem Türkiye, füze kalkanını kimin çıkarı için kabul etti? İran füzelerine karşı yine İsrail’i korumak için değil mi?
Bu soruları sorduk ama Tayyip Erdoğan, bütün yaptıklarının İsrail’i korumak anlamına geldiğini örtmek için, “Kılıçdaroğlu İsrail’in avukatlığını yapmasın” diyerek işin içinden çıktı!

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Hazreti Muhammed, Atatürk ve Elçibey


14 Aralık 1997 tarihli Milliyet gazetesi... 1. sayfadan anonsla, 13. sayfada yayımlanmış bir röportaj. Röportajı yapan Macit Gürbüz, konuşan Ebülfez Elçibey. Macit Gürbüz, bu röportajın özetini “Kaç PeKeKe’li Ölmüş Abe” (İtil Yayınları) adlı kitabına da aldı.
“Aliyev düşmanım değil rakibim” diyor Elçibey. Abdullah Çatlı’nın, Cumhurbaşkanlığı sırasında, Karabağ’da çarpışmak için kendisine gelip izin istediğini söylüyor. Elçibey, bu izni vermemiş “Seni öldürürler, sonra da kimliğini açıklarlar, diplomatik sorun olursun” demiş. Fakat bu röportajın en ilginç bölümü bunlar değil. Hani tabutuna Türk bayrağı örtülmeyen, örttürülmeyen, Türklük özürlü bir adam vardı. Rahle-i tedrisinden geçenlerin bugün iktidarda olduğu adam. “Sen Türküm, doğruyum, çalışkanım dersen, benim Kürt kardeşim de ben de Kürdüm, ben daha doğruyum, daha çalışkanım, der” diyen adam. İşte o adamı eleştiriyor Elçibey, şöyle diyor.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Algı mühendisleri Esad’ı nasıl Esed yaptı

Son seçimlerde İstanbul Milletvekili adayı da olan Milliyetçi Hareket Partisi MYK üyesi Yüksek Şehir ve Bölge Plancısı Ahmet Turgut’un Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Tesisleri’nde verdiği iftar yemeğinde Bengü Türk televizyonunun Genel Yayın Yönetmeni Murat İde ile karşılaştık. “Yandaşlar nasıl ağız değiştirdi fark ettin mi?” dedi.
Mevzu bahis Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın kaşla göz arasında Beşşar el-Esed’leşmesi!
Esad, “komşunun oğlu”ydu. “Tanıdık”tı; “bizden” duygusu yaratıyordu...
“el-Esed” olunca işin rengi değişti. O artık, “Neden ABD’ye yem edilmeye çalışıldığını umursamayacağımız” kadar “yabancı” biri...

Erdoğan’ın “askerleri”!

Bu yılki Yüksek Askeri Şura toplantısında çekilen fotoğraf, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin “ahval ve şeraitini” yansıtıyor. Kısaca, Recep Tayyip Erdoğan, artık “tek adam” dır ve “Muhteşem Padişah” edasıyla tahtında oturmaktadır. TSK ve Komutanları artık onun mutlak hükmü altına girmiştir ve bundan sonra “Yeni Anayasa” ile yapılacakların da yolu açılmıştır...
Yardımcısı Bekir Bozdağ Erdoğan’ın YAŞ’taki fotoğrafını “Demokrasi adına güzel bir fotoğraf” diye yorumlamış.

2 Ağustos 2011 Salı

Kemal Burkay’ın Öcalan’dan farkı

Türkiye, PKK’nın kan dökmeye aralıksız devam ettiği, DTK’nın “özerk” inden “özgür Kürdistan” ına kadar uzanan manifestosunu (isyanını) ilan ettiği, BDP’nin TBMM’de yemin etmek için dayatmada bulunduğu kritik bir zaman diliminden geçiyor.
Kemal Burkay, 31yıl sonraki dönüşünü “Açılım önemli. Geliş nedenim bu” diye açıkladı. Başbakan Erdoğan’ın da “Yeni Anayasa” yı ve “Kürt Sorunu” nu öncelikli olarak üzerine odaklanacak iki olgu olarak açıkladığı bir dönemde Burkay’ın dönmüş olması tesadüf olarak görülmemelidir.
Birileri Burkay’a, Öcalan ve ekibinin silahla yapamadığını, siyasetle başarma güvencesi vermiş olabilir. Aslında Burkay ile Öcalan bir çok yönden birbirinin ruh ikizi gibidir. Her ikisinin de temel konularda birbirlerinden farklı görüşü yoktur.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Azerbaycan’lı Türk çocuklarına bombalı oyuncak!

Haberi Azerbaycan milletvekili Ganire Paşayeva verdi.
Azerbaycan-Ermenistan sınırında Ermeni askerler içine patlayıcı koydukları oyuncakları Tovuz nehrine bırakarak Türk çocukların ölmesine neden oluyorlar.
Tovuz Alibeyli köyü 75 km’lik Azerbaycan-Ermenistan sınırında. Geçen günlerde bu köyden 13 yaşındaki Aygün Şahmalıyeva nehirde bulduğu bir oyuncağı evine götürdü. Aygün evine götürdüğü oyuncağın patlaması ve şarapnel yaralanması sonucu hayatını kaybetti.
Şimdi toplumsal olaylara çok duyarlı olduklarını her fırsatta söyleyen, her fırsatta gidip halay çekip barış çağrısında bulunan başta Sezen Aksu ve saz ekibi, Ajda Pekkan gibi Türkiye’nin yetiştirdiği nadir isimlerin dünya çocuklarına ilgisiz olmadıklarını biliyoruz. Bu konuyla ilgili bir şeyler duymak istiyoruz dersem yalan yazmış olmam.

İstifaların ardındaki sis...

Cumhuriyet tarihinde ilkleri son on yılda çok yaşadığımız için birçok şeyi kanıksadık. Bu yüzden Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanının istifası deprem yerine sarsıntı olarak nitelendirildi. Oysa dünyanın en güçlü beş ordusundan biri olan TSK’da komuta kademesinin alt-üst olması jeostrateji açısından tsunami olarak kayıtlara geçmeliydi. Başkentteki baş döndürücü trafikten sonra açıklanan istifaların benim için sürpriz olmadığını belirtmeliyim. Doğrusu üç aydır istifa beklentisi had safhaya çıkmıştı. Bunun ilk işaretini Engin Alan Paşa’nın damadı Albay Yılmaz Çetin’in cenazesinde hissetmiştim. Komuta kademesinin tam kadro olarak katıldığı cenaze esnasında Orgeneral Koşaner ve diğer kuvvet komutanlarından tutuklu aileleri ile görüşmelerinden ve Hasdal cezaevi ziyaretlerinden “Gerekirse istifa ederiz” sözleri kulislere yansımıştı. Kara, deniz, hava kuvvetleri komutanlarının görev süresi dolmuştu. Orgeneral Koşaner daha iki yılı olmasına rağmen personelin düştüğü durumun sorumluluğunu kaldırabilecek hali kalmamıştı. Kaynayan düdüklü tencerede biriken buharın patlamaması için tahliye edilmesi gerekiyordu. Bu görevi Koşaner yüklenerek tarihe geçti. Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un düştükleri durumdan kurtularak saygınlığını korudu. Kimilerine göre “Gaz alma operasyonu” olarak nitelendirilen istifaların arkasında AKP’nin zaferini arayanlar çok sevinmesin.

BASINDAN SEÇMELER

Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifalarına medyanın ilk tepkisi:Hükümet orduya

BASINDAN SEÇMELER

Yüzde 50 ile iktidarını pekiştiren AKP uzun süredir Silahlı Kuvvetler’i kendi dilediği gibi dizayn etmeyi düşünüyor ve bunu planlıyordu. O halde generallerin de, bugünkü konjonktürde direnecek güçleri olmadığını da hesap edersek, hükümete bu yolu açması gerekiyordu.
Görünen o ki, hükümet Yüksek Askeri Şûra’ya iki gün kala düğmeye bastı ve Silahlı Kuvvetler’in tüm komuta kademesinin kenara çekilmesini sağladı.
Dün akşam üzeri yaşadığımız istifalar, Türkiye’de 30 yıl öncesine kadar alışılmış olan “Ordu yönetime el koydu” anlayışının tam tersidir. Yani bu kez hükümet orduya el koymuş durumda.
Hükümet bundan sonra Silahlı Kuvvetler’i yeniden oluşturma yönünde kesin güç kazanmıştır. Muhtemelen başta “or” rütbesinde olmak üzere bir dizi istifa daha olabilir. Hatta istifa etmemiş çok az general de kalabilir. Ama bu, iktidarın hızını kesmek bir yana, işini kolaylaştıracaktır.
İktidar bu operasyonu uzun süredir planlıyordu. “Darbe paranoyası” üzerine kurulan siyasetle “Bu ordunun en temel işi darbe yapmaktır” fikri halkın kafasına adeta nakşedildi.
Ardından PKK terörü ve sürekli şehit verilmesi bahane edilerek “Silahlı Kuvvetler’in çapsız ve beceriksiz olduğu gibi darbe yapmak uğruna teröristlerle işbirliğinden bile çekinmeyeceği hatta kendi askerinin öldürülmesine göz yumduğu” görüşü de yaygınlaştırıldı. Böylelikle halkın önemli bir bölümü kendi ordusuna karşı kuşku duyar hale
getirildi.
Çeşitli davalarla “Orgeneralleri bile hapse atan, dokunulmazlara dokunan iktidar” imajı da yaratıldı.
Dünkü istifalarla (bana göre görevden almalarla) operasyonun sonuna gelindi. İktidar, her şeye rağmen endişe duyduğu, çalışmak istemediği, ülke güvenliğini teslim etmek istemediği tüm üst kadroyu bir hamlede tasfiye etmiş oldu.
Bundan sonrasında artık sürpriz yoktur. İktidara yakın olan görüşteki subaylar, hangi rütbede olurlarsa olsunlar istenilen makamlara getirileceklerdir. Türk Ordusu belli ki baştan aşağı yenilenecektir.
Avrupa Birliği bu gelişmeleri “demokrasi” olarak niteliyor. Bilemem artık.
Can Ataklı / Vatan







TSK’nın yeniden dizaynı

BDP özerkliğe mi, köleliğe mi bayrak açıyor?

Erdoğan: “Türklük alt kimliklerden biridir... ’Türkiye Türklerindir’demek yanlıştır” demişti. “Açılım” ın gelip dayandığı nokta “özerklik ilânı” oldu!
Masum görünen “anadilde eğitim” isteği ile başlamıştı açılım. “Habur gösterisi” ile cesaret buldular. Şimdi emperyalistlerin çizdiği haritadaki Kürdistan’ı istiyorlar!
Türk Devleti’nin bütünlüğünü hedef alan bu başkaldırı, masum bir siyasî girişim değil; PKK’nin, BDP’nin ve DTK’nin doğrudan ülkeyi bölme niyetinin ifadesi!
Acı olan da, çıkar medyasının beyinsiz, gafil ve yandaş kalemlerinin neredeyse bu ilan ve istekleri demokratik gösterme yarışı! Norveç katiline, esrarkeş Amy’e ayırdığı yeri şehitlere ayırmıyorlar... Şimdi özerk model araştırması yapan Kandil kalemşörleri, dümen suyunda ve elbette tarih onlara vebalini ödetecektir!
Aslında Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de dağılmış olan Kürtler açısından tarih yine tekerrür ediyor!

Nihayet bir “Işık”

Umduğum, beklediğim oldu: Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner, Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay, Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit, görevlerinden topluca istifa ettiler...
Kimse yanlış değerlendirmeye kalkmasın: TSK bu istifalarla sarsılmadı; kendine geldi!.. Adi suçlular gibi tutuklanan, haklarında yakalama emri çıkarılan silah arkadaşlarına sahip çıktı. Ve iktidara haddini bildirdi... Böylelikle de, AKP iktidarına alanın boş olmadığını, TSK’nin çetin ceviz olduğunu hatırlattı...

Orduda ‘büyük dizayn’

Her şey Başbakan Recep T. Erdoğan’ın kontrolünde gelişiyor.
En son son “mim”i 29 Ekim resepsiyonunda koymuştu R. T. Erdoğan.
Demek ki, Erdoğan, hiçbir taviz vermeyerek, görüşlerinden vazgeçmeyerek ve Koşaner’in tekliflerini sürekli geri çevirerek istemediği komutanları istifaya zorladı. Darbe yapmayacaklarına göre komutanlara istifadan başka yol kalmıyor.
En tutarlı davranış istifa!

29 Temmuz 2011 Cuma

Terörle mücadelede polis

Esas itibariyle terörle mücadele İçişleri Bakanlığının görevidir. Bunu yerleşim bölgelerinde polis, kırsal alanda da jandarma vasıtasıyla yerine getirir. Ancak Türkiye’deki terör hadisesinin boyutu geniş, yapıldığı alan çok büyük, arazi şartları zorlu, bağlantıları uluslararası olduğundan ve ilgi sahası da sınır ötesine taşarak komşu ülkeleri de kapsadığından TSK, bu mücadeleye destek vermekte, yardımcı olmaktadır. Mevcut uygulama itibariyle kırsal alandaki mücadele, sorumluluk TSK’da olmak üzere, diğer güvenlik güçleriyle birlikte yürütülmektedir.

Kalemini kırıp 28 yıllık mesleğine veda eden gazetecinin sessiz isyanı: Noktayı koyuyorum.

Yazılarıma son veriyor ve mesleğe başladığım Hürriyet gazetesi ile 28 yıllık beraberliği noktalıyorum.
Karar tamamen bana ait.
1971 ve 80 darbeleri sonrası Bab-ı Ali’ye savrulan gençler kuşağından bir gazeteci olarak, tamamen tesadüfen başlayan gazetecilik hayatımın başında, bu mesleği bu kadar sevebileceğimi hiç tahmin etmemiştim. (...) Gazeteciliği ve bana dünyayı avuçlarımın içinde hissettiren Hürriyet Dış Haberciliği’ni, birlikte çalıştığım arkadaşlarımı, yöneticilerimi çok sevdim.
Evet 28 yıllık beraberliği noktalıyorum. Karar ani olmadı ve başka herhangi bir yere de gitmiyorum.
Hevesim kaçtı. Bir yıldan beri üzerinde düşündüğüm, hazırlık yaptığım ve olgunlaştırdığım bir karar.
(...) 16 Nisan tarihli La Repubblica Gazetesi’nde Trinidad’lı yazar, Nobel ödülü sahibi Naipul ile yapılan bir söyleşiyi vardı.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Her şeyi anlatan fotoğraf!

Önceki gün. Yer: Fatih Camii. Vefat eden Ensar Vakfı eski  Başkanı Ahmet Şişman’ın cenaze namazı var. Namazda sürpriz iki isim.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan!
İkili sadece namaz kılmıyor, merhum Şişman’ın naaşına da omuz veriyor.
Güzel bir fotoğraf.
Eski bir dosta son görev yerine getiriliyor.
Tam bu noktada bir parantez açıp soralım.
Sahi, eski tanıdıklarının cenazesine katılıp naaşını taşıyan Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan aynı şeyi bu ülke için toprağa düşen Mehmetçikler için neden yapmadı?
Üstelik o törene katılmak ikisi için de vecibe, zira biri Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan!
Evet işin bam teli burasıdır.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Yıldırım Demirören’i gazete patronluğu mu kurtardı?

Tayfur Havutçu tutuklandı. Serdal Adalı tutuklandı. Niçin mi? Beşiktaş’ın kazandığı kupa finalinde şike yaptıkları iddiası için.
Tayfur Havutçu kim?
Beşiktaş’ın teknik direktörü.
Peki ya Serdal Adalı?
Futbol şube sorumlusu!
Peki böylesi görevlerde olan iki isim şike yapar da Başkanın, yani Yıldırım Demirören’in haberi olmaz mı?
O Tayfur ki Yıldırım Demirören sayesinde camiadan gelen tepkilere rağmen teknik patron yapıldı.
Hem Tayfur Havutçu şike yaptı ise, yani birilerine menfaat sağladı ise onu cebinden mi karşılayacaktı?
Yıldırım Demirören gibi Beşiktaş camiasında uçan sineklere bile hükmeden  güçlü bir Başkan’a rağmen bunlar olur mu, olabilir mi?
Mümkün değil!
Peki o zaman  soralım,Yıldırım Bey bu soruşturmanın herhangi bir yerinde niye yok?
Yoksa, Milliyet ve Vatan gibi etkili iki gazetenin patronu olduğu için mi?
Hayır, somut bir delil ve ispat olmaksızın Yıldırım Bey’i suçluyor değilim altını çizmek istediğim, büyük bir kuşkunun varlığıdır.