11 Ekim 2011 Salı
Hükümetin 'Komşularla sıfır problem' söylemine yönelik eleştiriler çoğalınca ve Esad'ın CHP heyetine söylediklerini Cumhuriyet Gazetesi yayınlayınca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 12 meslektaşımızı davet ederek eleştirilere yanıt vermiş. Meslektaşlarımız bu sohbetin detaylarını kendi köşelerinde anlattılar. Herkesin üzerinde özellikle durduğu konu Suriye-Türkiye ilişkileri. Çünkü Suriye; Türkiye'nin dış politikasının yani 'Komşularla sıfır sorun' ilkesinin test edildiği yerdir.
Gelin birlikte bakalım.
Hüsnü MAHALLİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüsnü MAHALLİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2011 Salı
8 Ekim 2011 Cumartesi
İnsan olmak!
08 Ekim 2011 Cumartesi
Ruh sağlığı bozuk ve vicdani duygularını kaybetmiş olanlar hariç herkes annesini delicesine sever. Çünkü Filistinli Büyük Şair Mahmut Derviş'in dediği gibi ''Onlar birer kadın değil. Onlar her şeyimizdir ''. Annelerini kaybedenler her şeylerini kaybederler. Annemi kaybettiğimde ben öyle hissetmiştim. Çünkü Baba Esad döneminde Suriye'ye giremediğim için cenazesine bile katılamamıştım. İşte bu nedenle ben annemi kaybetmenin acısını hiçbir zaman unutamadım. Ve her hatırladığımda hep ağlarım... Tıpkı şimdi olduğu gibi...
Ruh sağlığı bozuk ve vicdani duygularını kaybetmiş olanlar hariç herkes annesini delicesine sever. Çünkü Filistinli Büyük Şair Mahmut Derviş'in dediği gibi ''Onlar birer kadın değil. Onlar her şeyimizdir ''. Annelerini kaybedenler her şeylerini kaybederler. Annemi kaybettiğimde ben öyle hissetmiştim. Çünkü Baba Esad döneminde Suriye'ye giremediğim için cenazesine bile katılamamıştım. İşte bu nedenle ben annemi kaybetmenin acısını hiçbir zaman unutamadım. Ve her hatırladığımda hep ağlarım... Tıpkı şimdi olduğu gibi...
7 Ekim 2011 Cuma
Vetonun anlamı
07 Ekim 2011 Cuma
'Veto' Latince kökenli bir sözcük ve 'İtirazım var' anlamında kullanılırmış. Günümüzde ise 'Veto' sözcüğü genel olarak BM Güvenlik Konseyi'ndeki oylamalarla gündeme gelmektedir. Nitekim önceki gün yapılan oylamada Rusya ve Çin, Batılı ülkelerin Esad yönetimine karşı hazırladıkları karar tasarısını veto ettiler. Haberi mutlaka okumuş ya da duymuşsunuzdur. Şimdi gelin birlikte haberin anlam ve detaylarına bakalım.
1- 'Veto' hakkı BM Güvenlik Konseyi'nde 5 ülkeye tanınmıştır. Başbakan Erdoğan'ın deyimiyle bu garip uygulamanın ortadan kaldırılması için bu ülkelerin onayı gerekiyor. Yani dünya sonsuza dek bu ülkelerin veto 'rahmeti' ile yaşamak zorunda!
2- Ruslar veto kullanma konusunda rekor kırmış. Sovyetler döneminde 118 kez veto hakkını kullanan Ruslar 1990'dan sonra bu hakkı yalnızca 2 kez kullanmış. Ama asıl sürpriz Amerikalılarda çünkü onlar 77 kez veto kullanmış ve bunun 60 kadarını İsrail için yapmış. Geri kalanı da Güney Afrika ve Rodezya'daki ırkçı yönetimleri kollamak için. 1945'ten bu yana İngilizler 32, Fransızlar 18 ve Çinliler yalnızca 5 kez veto hakkını kullanmış.
3- Ancak Suriye ile ilgili son oylamada en önemli konu Çin ve Rusya'nın ortak hareket edip 'Emperyalist ve Sömürgeci' ülke Fransa, ABD, İngiltere, Almanya ve Portekiz'in hazırladığı karar tasarısını birlikte veto etmesidir. Çin, bundan 29 yıl önce yani 1972'de yine Ortadoğu ile ilgili bir konuda Sovyetler Birliği ile birlikte ortak veto hakkını kullanmıştır. Bu nedenle önceki günkü vetonun çok farklı bir anlamı var. Demek ki bütün siyasal ve ekonomik verileriyle Rusya ve Çin, Batılı ülkelerin uluslararası politikalarından çok rahatsız ve birlikte karşı koymanın gereğine inanıyor. Bu verilerin ne olduğunu merak edenler biraz araştırsın. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Sudan'ın parçalanmasından, Libya'nın işgal edilmesinden ve Batılı ülkelerin Afrika ve Ortadoğu'daki pis oyunlarından en çok zarar gören ülke dünyanın ikinci güçlü ekonomisine sahip Çin'dir. Ruslar ise Batılı ülkelerin Ortadoğu politikalarından ve özellikle Füze Kalkanı Projesi'nden çok tedirgin. Batılıların Ortadoğu politikalarının hedefi Suriye ve İran olduğunu bilen Moskova bu iki ülkeye destek vererek kendi çıkarını kollamaya çalışıyor. İran'a nükleer program konusunda yardım eden Rusların yakında Suriye'ye de Füze Kalkanı Projesine karşı füze verirse kimse şaşırmasın.
4- Gelelim veto hakkı olmayan ancak karar tasarısına karşı olduğu için çekimser oy kullanan diğer ülkelere. Bunlar Lübnan, Güney Afrika, Brezilya ve Hindistan. Bir Arap ülkesi Lübnan'ı bir yana bırakırsak geri kalan üç ülkenin ne denli önemli ve anlamlı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Güney Afrika, Başbakan Erdoğan'ın iki gün önce ziyaret ettiği ve oradan Suriye'ye sert eleştiriler yaptığı ülke. Uluslararası politikada Mandela'dan dolayı Güney Afrika'nın önem ve değerini bilmeyen yok. Brezilya ise Türkiye ile birlikte bir yıl önce İran karşıtı bir karar tasarısına karşı 'hayır' oyu kullanmıştı. Brezilya birçok nedenden dolayı Latin Amerika'nın da en önemli ülkesidir. Birçok nedenden dolayı çok önemli olan bir diğer ülke Hindistan'ı ve Asya dengelerindeki yerini burada anlatmanın bir anlamı yok.
İşte yukarda özetlemeye çalıştığım bu kısa notlardan dolayı ABD ve müttefikleri şimdi çok sinirli. Çaresiz kalan ya da öyle görünmek isteyen ABD'nin Dışişleri Bakanı Clinton bakın dün ne diyordu:
'Bazı ülkeler Suriye'ye yönelik baskılarını artırarak sürdürecek. Biz de onlarla işbirliği yapacağız'.'
Amerikalılar bunu hep yapar ama sonunda işbirliği yapıp bu ülkeleri ve onların yöneticilerini yarı yolda bırakıp kaçarlar. Tıpkı Irak ve Afganistan'da olacağı gibi. Tıpkı yıllardır kendilerine hizmet eden İran Şahı, Menderes, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Kaddafi ve diğerlerine yaptıkları gibi.
'Veto' Latince kökenli bir sözcük ve 'İtirazım var' anlamında kullanılırmış. Günümüzde ise 'Veto' sözcüğü genel olarak BM Güvenlik Konseyi'ndeki oylamalarla gündeme gelmektedir. Nitekim önceki gün yapılan oylamada Rusya ve Çin, Batılı ülkelerin Esad yönetimine karşı hazırladıkları karar tasarısını veto ettiler. Haberi mutlaka okumuş ya da duymuşsunuzdur. Şimdi gelin birlikte haberin anlam ve detaylarına bakalım.
1- 'Veto' hakkı BM Güvenlik Konseyi'nde 5 ülkeye tanınmıştır. Başbakan Erdoğan'ın deyimiyle bu garip uygulamanın ortadan kaldırılması için bu ülkelerin onayı gerekiyor. Yani dünya sonsuza dek bu ülkelerin veto 'rahmeti' ile yaşamak zorunda!
2- Ruslar veto kullanma konusunda rekor kırmış. Sovyetler döneminde 118 kez veto hakkını kullanan Ruslar 1990'dan sonra bu hakkı yalnızca 2 kez kullanmış. Ama asıl sürpriz Amerikalılarda çünkü onlar 77 kez veto kullanmış ve bunun 60 kadarını İsrail için yapmış. Geri kalanı da Güney Afrika ve Rodezya'daki ırkçı yönetimleri kollamak için. 1945'ten bu yana İngilizler 32, Fransızlar 18 ve Çinliler yalnızca 5 kez veto hakkını kullanmış.
3- Ancak Suriye ile ilgili son oylamada en önemli konu Çin ve Rusya'nın ortak hareket edip 'Emperyalist ve Sömürgeci' ülke Fransa, ABD, İngiltere, Almanya ve Portekiz'in hazırladığı karar tasarısını birlikte veto etmesidir. Çin, bundan 29 yıl önce yani 1972'de yine Ortadoğu ile ilgili bir konuda Sovyetler Birliği ile birlikte ortak veto hakkını kullanmıştır. Bu nedenle önceki günkü vetonun çok farklı bir anlamı var. Demek ki bütün siyasal ve ekonomik verileriyle Rusya ve Çin, Batılı ülkelerin uluslararası politikalarından çok rahatsız ve birlikte karşı koymanın gereğine inanıyor. Bu verilerin ne olduğunu merak edenler biraz araştırsın. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Sudan'ın parçalanmasından, Libya'nın işgal edilmesinden ve Batılı ülkelerin Afrika ve Ortadoğu'daki pis oyunlarından en çok zarar gören ülke dünyanın ikinci güçlü ekonomisine sahip Çin'dir. Ruslar ise Batılı ülkelerin Ortadoğu politikalarından ve özellikle Füze Kalkanı Projesi'nden çok tedirgin. Batılıların Ortadoğu politikalarının hedefi Suriye ve İran olduğunu bilen Moskova bu iki ülkeye destek vererek kendi çıkarını kollamaya çalışıyor. İran'a nükleer program konusunda yardım eden Rusların yakında Suriye'ye de Füze Kalkanı Projesine karşı füze verirse kimse şaşırmasın.
4- Gelelim veto hakkı olmayan ancak karar tasarısına karşı olduğu için çekimser oy kullanan diğer ülkelere. Bunlar Lübnan, Güney Afrika, Brezilya ve Hindistan. Bir Arap ülkesi Lübnan'ı bir yana bırakırsak geri kalan üç ülkenin ne denli önemli ve anlamlı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Güney Afrika, Başbakan Erdoğan'ın iki gün önce ziyaret ettiği ve oradan Suriye'ye sert eleştiriler yaptığı ülke. Uluslararası politikada Mandela'dan dolayı Güney Afrika'nın önem ve değerini bilmeyen yok. Brezilya ise Türkiye ile birlikte bir yıl önce İran karşıtı bir karar tasarısına karşı 'hayır' oyu kullanmıştı. Brezilya birçok nedenden dolayı Latin Amerika'nın da en önemli ülkesidir. Birçok nedenden dolayı çok önemli olan bir diğer ülke Hindistan'ı ve Asya dengelerindeki yerini burada anlatmanın bir anlamı yok.
İşte yukarda özetlemeye çalıştığım bu kısa notlardan dolayı ABD ve müttefikleri şimdi çok sinirli. Çaresiz kalan ya da öyle görünmek isteyen ABD'nin Dışişleri Bakanı Clinton bakın dün ne diyordu:
'Bazı ülkeler Suriye'ye yönelik baskılarını artırarak sürdürecek. Biz de onlarla işbirliği yapacağız'.'
Amerikalılar bunu hep yapar ama sonunda işbirliği yapıp bu ülkeleri ve onların yöneticilerini yarı yolda bırakıp kaçarlar. Tıpkı Irak ve Afganistan'da olacağı gibi. Tıpkı yıllardır kendilerine hizmet eden İran Şahı, Menderes, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Kaddafi ve diğerlerine yaptıkları gibi.
9 Eylül 2011 Cuma
Tehlikeli söylem
10 Eylül 2011 Cumartesi
Önce Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 'Alevi olan Esad'ı destekleyen Şii İran'a'' çattı. Önceki gün ise Hüseyin Çelik benzer ve paralel mantığı iç politikaya yönelik olarak kullandı ve 'Alevi Kılıçdaroğlu'nu'', 'Alevi Esad'a'' sahip çıkmakla suçladı. Sayın Kılıç açıklamasını yaparken Milli Eğitim Bakanlığı Alevilik, Nuseyrilik ve Caferilik'in bu yıldan itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarında okutulacağını ilan ediyordu. Sayın Kılıç 'Alevi CHP' ve Esad'a böyle baktığına göre bakalım okul kitaplarında neler anlatılacak?
Dönelim konumuza.
Önce Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 'Alevi olan Esad'ı destekleyen Şii İran'a'' çattı. Önceki gün ise Hüseyin Çelik benzer ve paralel mantığı iç politikaya yönelik olarak kullandı ve 'Alevi Kılıçdaroğlu'nu'', 'Alevi Esad'a'' sahip çıkmakla suçladı. Sayın Kılıç açıklamasını yaparken Milli Eğitim Bakanlığı Alevilik, Nuseyrilik ve Caferilik'in bu yıldan itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarında okutulacağını ilan ediyordu. Sayın Kılıç 'Alevi CHP' ve Esad'a böyle baktığına göre bakalım okul kitaplarında neler anlatılacak?
Dönelim konumuza.
6 Eylül 2011 Salı
Türkiye, İsrail ve...
07 Eylül 2011 Çarşamba 03:00
Türkiye'nin İsrail ile ilişkileri gergin. Olağanüstü ya da mucize bir gelişme olmazsa bu gerginlik giderek tırmanacaktır. İsraillilerin genetik, ideolojik ve sosyolojik karakterini bilenler Tel Aviv'in böyle bir tırmandırmadan haz alacağını bilirler. Çünkü bölgede hatta dünyada herkese kafa tutan İsrailliler Türklerin kendilerine kafa tutmasını asla kabullenmezler, kabullenemezler. Kabullenirlerse bu onların psikolojik çöküşü olur.
Türkiye'nin İsrail ile ilişkileri gergin. Olağanüstü ya da mucize bir gelişme olmazsa bu gerginlik giderek tırmanacaktır. İsraillilerin genetik, ideolojik ve sosyolojik karakterini bilenler Tel Aviv'in böyle bir tırmandırmadan haz alacağını bilirler. Çünkü bölgede hatta dünyada herkese kafa tutan İsrailliler Türklerin kendilerine kafa tutmasını asla kabullenmezler, kabullenemezler. Kabullenirlerse bu onların psikolojik çöküşü olur.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Suriye'siz bir yazı
Mısırlı İslamcılar kendi 'Adalet ve Kalkınma' partilerini kurdular. Farklı tonlarına göre İslamcıların şimdilik 8 partisi var ve bu partiler arasında çok ciddi ideolojik ve siyasal ayrılıklar, gerginlikler ve kavgalar yaşanmaktadır... Ama genel tercihleri açısından İslamcılar arasında üç eğilimden söz edebiliriz. Selefi radikaller, ılımlı ve uyumlular ve Sufiler. Genel olan bu sınıflandırma Mısır'ın 'İslami' geleceğini belirleyecektir. Çünkü Selefiler karanlık amaçlar ve hesaplar için Suudi Arabistan tarafından finanse edilerek desteklenmektedir. Suudilerin stratejik müttefiki Amerikalılar ise 'şimdilik' ılımlı ve uyumluları tercih ediyor. ABD ve Avrupalıların önümüzdeki 20-30 yıl için yatırım yaptıkları yeni yükselen güç Sufiler. Özetle ABD ve müttefiki Batılılar toplu olarak bu 'İslami' güçlerin kendileriyle olan ilişki ve işbirliğine bakarak tavır belirleyip Mısır'a olan ilgilerini sürdürüyor. Ama aynı ABD ve müttefik Batılı ülke ve güçler 'İslamcı'larla böylesi karmaşık ilişkilerini sürdürür ve onlara maddi ve manevi destek ve yardım yaparken diğer kesimleri de ihmal etmiyorlar. İşte bu nedenle Amerikalılar 'devrim'den bu yana laik kimlikli tüm sağ, sol, liberal, milliyetçi ve benzeri tüm sivil toplum örgütlerine ve onların çizgisinde olan partilere dolaylı-dolaysız milyonlarca dolarlık yardım yaptılar, yapıyorlar. Bu durum Amerikan emrindeki darbeci generalleri bile rahatsız etti. Çünkü herkes 'laik' ve 'İslamcı' güçler arasında hızla tırmanan gerginliği görüyor ve endişesini de saklamıyor.
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Oyuna gelmemek
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Başta ABD olmak üzere Batılı ülke ve güçler bizim coğrafyamızdaki yandaşlarıyla el ele verip Türkiye'yi Suriye'ye düşman kılmak istiyorlar. Asıl amaçları da Suriye'ye demokrasiyi getirmek değil, Suriye'yi iç savaşa sürükleyerek Türkiye'yi güneyinden sıkıştırmaktır. Bu gerçeği görmeyenlerin aklından şüphe ederim. Aklından şüphe ettiklerimden bazıları da Suriye iç savaşına bir fantezi ekleyerek bölgesel Şii-Sünni savaşından söz ederek bunun için özel çaba harcamaktadır.
Olay bu kadar basit ve net.
Başta ABD olmak üzere Batılı ülke ve güçler bizim coğrafyamızdaki yandaşlarıyla el ele verip Türkiye'yi Suriye'ye düşman kılmak istiyorlar. Asıl amaçları da Suriye'ye demokrasiyi getirmek değil, Suriye'yi iç savaşa sürükleyerek Türkiye'yi güneyinden sıkıştırmaktır. Bu gerçeği görmeyenlerin aklından şüphe ederim. Aklından şüphe ettiklerimden bazıları da Suriye iç savaşına bir fantezi ekleyerek bölgesel Şii-Sünni savaşından söz ederek bunun için özel çaba harcamaktadır.
Olay bu kadar basit ve net.
4 Ağustos 2011 Perşembe
Tam bir oyun
Dün bütün gün adaşım Hüsnü Mübarek'in yargılanmasını seyrettim... Hemen söyleyeyim tam bir komedi. Mahkeme yeri, hakimler, savcılar, savunma ve şikayetçilerin avukatları, güvenlik önlemleri ve son olarak televizyon yayın teknikleri açısından tümüyle bir maskaralık. Seyyar mikrofonu kapan konuşuyordu. Saddam'ın yargılanması Amerikalıların kontrolünde geliştiği için daha ciddiydi. Ama Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki mahkemesi tam anlamıyla süper idi. Türkiye farkı...
Gelelim işin özüne.
Mübarek 6 Ekim 1981'de Başkan Sedat'ın bir tören sırasında radikal İslamcı bir grup tarafından öldürülmesinden sonra ABD tarafından desteklenerek başkan seçilmişti. Hatırlıyorum da suikast sırasında Sedat'ın yanında oturan Mübarek isabet almamış ve korumalar tarafından hemen olay yerinden kaçırılmıştı. İsrail'e karşı tüm savaşlarda görev almış ve 'ulusal kahraman' kabul edilen Mübarek başkan olur olmaz tümüyle ABD'nin hizmetinde olmuştu. Ancak Mübarek son dönemde hastalanıp iktidarı oğluna devir etmeye çalışınca ABD ile arası bozuldu. Başka nedenleri olan bu bozulmayla ilgili olarak WikiLeaks'te çok yazışma ve belgeler yayınlandı. Bu belgelerin altında şimdi Ankara'da bulunan ve 2005-2008 yılları arasında Kahire'de görev yapan Amerikan Büyükelçisi Ricciardone'nin imzası bulunuyor. Bu dönemde Büyükelçi Ricciardone muhalefetteki Müslüman Kardeşler yöneticileriyle bol bol görüşerek Başkan Mübarek'i kızdırıyordu. Mübarek de Başkan Bush'u arayarak bu büyükelçinin geri alınmasını isteyecekti. Ancak Ricciardone Washington'ı Mübarek'in devrilmesi konusunda ikna etmişti. Sayın Büyükelçi 2008'de Washington'a yolladığı bir mesajında bakın ne diyor:
Gelelim işin özüne.
Mübarek 6 Ekim 1981'de Başkan Sedat'ın bir tören sırasında radikal İslamcı bir grup tarafından öldürülmesinden sonra ABD tarafından desteklenerek başkan seçilmişti. Hatırlıyorum da suikast sırasında Sedat'ın yanında oturan Mübarek isabet almamış ve korumalar tarafından hemen olay yerinden kaçırılmıştı. İsrail'e karşı tüm savaşlarda görev almış ve 'ulusal kahraman' kabul edilen Mübarek başkan olur olmaz tümüyle ABD'nin hizmetinde olmuştu. Ancak Mübarek son dönemde hastalanıp iktidarı oğluna devir etmeye çalışınca ABD ile arası bozuldu. Başka nedenleri olan bu bozulmayla ilgili olarak WikiLeaks'te çok yazışma ve belgeler yayınlandı. Bu belgelerin altında şimdi Ankara'da bulunan ve 2005-2008 yılları arasında Kahire'de görev yapan Amerikan Büyükelçisi Ricciardone'nin imzası bulunuyor. Bu dönemde Büyükelçi Ricciardone muhalefetteki Müslüman Kardeşler yöneticileriyle bol bol görüşerek Başkan Mübarek'i kızdırıyordu. Mübarek de Başkan Bush'u arayarak bu büyükelçinin geri alınmasını isteyecekti. Ancak Ricciardone Washington'ı Mübarek'in devrilmesi konusunda ikna etmişti. Sayın Büyükelçi 2008'de Washington'a yolladığı bir mesajında bakın ne diyor:
29 Temmuz 2011 Cuma
Kürtlere model
30 Temmuz 2011 Cumartesi
BM'ye üye 193 ülke var. 193 ülkenin belki de 93'ünün ya kendi içinde ya da komşuları ile sorunları var. Kendi içinde deyince de doğal olarak etnik, dinsel, mezhepsel, hatta aşiretsel sorunlara işaret etmek istiyorum.
BM'ye üye 193 ülke var. 193 ülkenin belki de 93'ünün ya kendi içinde ya da komşuları ile sorunları var. Kendi içinde deyince de doğal olarak etnik, dinsel, mezhepsel, hatta aşiretsel sorunlara işaret etmek istiyorum.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Hep unutulursa!
19 Temmuz 2011 Salı
1 Temmuz 2011 Cuma
Zamanlama...
02 Temmuz 2011 Cumartesi
Dün sabah Amerikan CNN televizyonunu izliyordum. Televizyonun muhabiri Hatay'daki Suriyeliler kampına girmeye çalışıyordu. İzin verilmeyince kampın arka tarafına geçiyor ve çekilen tentenin arkasından bir Suriyeli ile Arapça konuşuyor. Suriyeli genç 'kamp içinde sağlık, beslenme ve yaşam koşullarının çok kötü olduğunu, bazı kişilerin kendilerini kullanmaya çalıştığını ve bu nedenle insanların geri dönemeye başladıklarını' söylüyordu. Muhabir ise kamptaki durumun 'so grim' olduğunu söyleyerek güzel süslediği uzun hikayesini bitiriyor. Sözlüğe baktığınızda 'so grim'in vahşi, gaddar, acımasız, zalim, çirkin, ümitsiz ve korkunç anlama geldiğini görürüsünüz. Oysa Amerikalı güzel oyuncu Angelina Jolie daha geçenlerde bu kampları gezmiş ve her şeyin çok iyi olduğunu söylemişti. Peki o zaman Amerikan CNN neden böyle bir haber yapma gereğini duymuştu? Vardır bir hesabı!
Hatırlayalım...
Dün sabah Amerikan CNN televizyonunu izliyordum. Televizyonun muhabiri Hatay'daki Suriyeliler kampına girmeye çalışıyordu. İzin verilmeyince kampın arka tarafına geçiyor ve çekilen tentenin arkasından bir Suriyeli ile Arapça konuşuyor. Suriyeli genç 'kamp içinde sağlık, beslenme ve yaşam koşullarının çok kötü olduğunu, bazı kişilerin kendilerini kullanmaya çalıştığını ve bu nedenle insanların geri dönemeye başladıklarını' söylüyordu. Muhabir ise kamptaki durumun 'so grim' olduğunu söyleyerek güzel süslediği uzun hikayesini bitiriyor. Sözlüğe baktığınızda 'so grim'in vahşi, gaddar, acımasız, zalim, çirkin, ümitsiz ve korkunç anlama geldiğini görürüsünüz. Oysa Amerikalı güzel oyuncu Angelina Jolie daha geçenlerde bu kampları gezmiş ve her şeyin çok iyi olduğunu söylemişti. Peki o zaman Amerikan CNN neden böyle bir haber yapma gereğini duymuştu? Vardır bir hesabı!
Hatırlayalım...
29 Haziran 2011 Çarşamba
Karne
Ahmet Hakan'ın çok sevilip okunduğunu bilirdim ama dün bu 'çok'un çok daha fazla olduğunu anladım. Çünkü dün hiç ummadığım insanlardan 'Ahmet Hakan seni yazmış' türünden telefonlar aldım. Ahmet Hakan son dönem bana saldırmayı moda edinen 'bazı' 'İslamcı' dostları kızdırırcasına önce duygularını sonra bildiklerini yazmış. Beni anladığı için kadim dostum Ahmet'i arayıp teşekkür ettim. Ama yine de Sevgili Ahmet Hakan izin verirse beni bu hallere düşüren(!) ABD'ye 'kahrolası' demek yerine böyle bir Amerika'ya güvenen ve onunla ilişkide kendi geçici çıkarlarını görenlere bazı hatırlatmalarda bulunayım.
27 Haziran 2011 Pazartesi
Bölgesel rol
Arap alemi karışmasaydı geçtiğimiz mayıs ayında İstanbul'da önemli bir toplantı gerçekleşecekti. Toplantıya Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak liderleri katılacak ve belki de Avrupa Birliği benzeri bir oluşuma doğru ilk adımlarını atacaklardı. Olmadı. Bu olmadığı gibi Türkiye'nin vize kaldırdığı ülkelerle de işleri karıştı. Örneğin Suriye, Ürdün, Libya, Lübnan... Bu ülkelerle ekonomik ilişkiler ve turizm hareketliliği de durma noktasına doğru hızla ilerliyor. Göreceli olarak sakin görünen Mısır ve Tunus'ta ise ekonomik ilişkilerde göreceli hareketlilik gözlenmesine rağmen Türkiye'nin bu iki ülkedeki çıkarları 7-8 ay öncesiyle karşılaştırıldığında oldukça ekside. Geneline bakıldığında ise Türkiye'nin siyasal ve ekonomik çıkarlarının yanı sıra psikolojik avantaj ve üstünlüğü de zarar görmüştür.
25 Haziran 2011 Cumartesi
İsrail fantezileri
20 Haziran 2011 Pazartesi
Çıkar evliliği
İşte başka bir örnek.
Son iki yıldır Amerikalı, İngiliz, Alman ve diğerlerinin gizli bir şekilde Taliban ile görüştüklerini yazıp durdum. El Kaide lideri Bin Ladin'in öldürülmesi ile ilgili 4 Mayıs tarihli yazımda 'Amerikalıların bu görüşmeleri yakında alenen yapmaya başlayacaklarını' söylemiştim. Nitekim de öyle oldu. Amerikan Savunma Bakanı Gates'ten sonra Afganistan Devlet Başkanı Karzai Amerikalıların Taliban ile görüşmeyi sürdürdüğünü açıkladı. Onlara göre Amaç Taliban'ı iktidara ortak etmek.
Peki o zaman sormazlar mı:
'İlkel, terörist, radikal İslamcı' Taliban'ı ortadan kaldırmak bahanesiyle neden Afganistan'ı işgal edip bu ülkeyi perişan ettiniz? Bu ve benzeri soruların Batılılar için hiçbir anlamı yok ve olmaz. Nasıl olsa Batı'ya destek veren bizdeki yandaşları onların tüm palavralarına inanıyor ve her türlü yola başvurarak herkesi de inandırmaya çalışıyor. Öyle olmasaydı birileri çıkar ve Batılılara 'Acaba Irak'ı neden işgal edip bir milyon insanı öldürdünüz'' diye sorar ve en azından bir vicdan muhasebesi yapar. Bu ve benzeri sorular sorulmadığı ve hesabı verilmediği sürece coğrafyamızdaki sorunların büyük bölümü çözülmeyecektir. Çünkü bizler Batı'nın neden olduğu bu sorunlara çözüm ararken Batı yeni sorunlar yaratmakta bizden çok daha hızlı davranmaktadır. Durum böyle olunca 30 yıl süreyle Batı'nın hizmetinde bulunan Mısırlı Mübarek ve Tunuslu Bin Ali'nin böylesi ucuz oyunlarla harcanması çok anlamlıdır... Batı 30-40 yıl süreyle bölgemize yönelik uyguladığı tüm yöntem ve davranışlardan vazgeçiyor ve yerine yeni anlayış, davranış ve uygulamaları yaşama geçiriyor. 4 Temmuz 2003'te Türk askerinin kafasına çuval geçirmek de bu yeni anlayışın bir parçası olarak görülebilir. Batı coğrafyamıza yönelik hiçbir söylem ve davranışında hiçbir zaman samimi ve dürüst olmamış ve olamaz. Bu genetik bir sorundur. Tarihe ve günümüz gelişmelerine objektif bakanlar bu gerçeği kolayca görebilir. İlle de somut örnek istenirse Yunanistan'a bakılabilir. Türkiye'ye karşı kullanmak üzere Yunanistan'a destek veren İsrail, şimdi de Amerika'daki Yahudi lobilerini kullanarak bu ülkeyi iflastan kurtarmaya çalışıyor. Karşılığında Yunanistan tüm geçmiş tarihi ile İsrail'in hizmetinde olacak. Hedef yine Türkiye.
İnanmayanlar birkaç yıl sonra gerçeğin tümünü görecek.
Çünkü sırada İspanya var. Tarihe bakanlar Yunanistan ve İspanya'nın Türkiye, Osmanlılar, Araplar ve tüm dinler açısından ne denli önemli olduğunu anlar. Önemli olan bir başka ülke de İtalya. İflas sırası ona da gelecek!
13 Haziran 2011 Pazartesi
Zafer BDP'nin
14 Haziran 2011 Salı
10 Haziran 2011 Cuma
Seçim sonrası
11 Haziran 2011 Cumartesi
Temmuz 2007 seçimleri öncesinde olduğu gibi şimdi de yazıyorum: Suriye ve Irak'taki olası gelişimleri de göz önünde bulundurarak önümüzdeki dönemin en önemli konusu Kürt sorunudur. Kürt sorunu BDP ya da PKK ile çözülecekse o zaman Öcalan'ın serbest bırakılmasının dışında hiçbir formül yok ve olmayacaktır. Yani PKK ve BDP, formülü ne olursa olsun Öcalan serbest kalmadan hiçbir çözümü kabul etmeyecektir. Yani özerklik ya da federal formüller Kürtlerin ilgilendiği sonraki konulardır. Bu nedenle BDP'li bağımsızların oylarını artırarak 30 civarında kişi ile Meclis'e girmeleri Öcalan'ın moralini yükseltecek ve devletle olan pazarlığında elini güçlendirecektir... Öcalan böyle bir avantajı yakalarsa Batı ile konuşmalarında da daha güçlü olacak ve isteklerinin sınırlarını biraz daha ileriye taşıyacaktır. Suriye'de ise Libya benzeri bir iç savaşın çıkması ve oradaki Kürtlerin bu durumdan yararlanamaya kalkışması Öcalan'a artı bir güç katacaktır. Çünkü Suriyeli Kürtler arasında da Öcalan oldukça etkili ya da en azından yoğun sempati ve desteğe sahip. İşlerin giderek kötüleştiği Irak'ta ise Amerikan askerlerinin çekilme takvimine paralel kargaşa artarsa Türkiye'deki Kürt sorununun gidişatı daha da karmaşık bir hal alacaktır. Tüm bunları seçimlerden sonra konuşuruz.
Seçim sonuçlarından etkilenecek bir diğer konu yeni anayasa ve ona bağlı olarak Başbakan Erdoğan'ın hesapları. AK Parti'nin birinci parti olarak çıkacağı seçim yarışında önemli olan bu partinin 12 Eylül referandumu, 2009 yerel ve 2007 genel seçimlerinde aldığı oylarla karşılaştırmalı olarak nasıl bir oy oranını elde etmesidir. Yani yarınki seçimlerin sonucu bu üç oylamaların ortak bir paydasını oluşturacaktır. Bu paydanın rakamsal hesabının Meclis'e oransal ve sandalye olarak yansıması AK Parti'nin siyasal ve ideolojik geleceği açısından da çok önemlidir. Daha açık olarak bu seçimlerde AK Parti'nin alacağı oylar ve kazanacağı sandalye sayısı bu partinin İKTİDAR geleceğini belirleyecektir. Yani olay 330-367 hesaplarından çok geleceğe dönük moral güçle ilgilidir. Bu gücü belirleyecek faktörlerin başında da halkın AK Parti'ye teveccühünün yanı sıra MHP'nin Meclis'e girip girmemesiyle de ilgilidir. Çünkü AKP'nin sayısal ve siyasal gücü ile Kürt sorununun çözüm ya da çözümsüzlüğü büyük ölçüde MHP'nin seçimde elde edeceği sonuca da bağlıdır. Seçim sonrasında AKP ve dolaysıyla Türkiye'nin geleceğini etkileyecek bir diğer faktör bölgedeki gelişmelerdir. Çünkü AK Parti'nin olası yükselişi ya da gerilemesi Batı'nın Ankara ile ilgili tüm hesaplarını etkileyecektir. Daha açık bir ifadeyle Washington, Tel Aviv ve Batılı başkentler bölgesel hesaplarında AK Parti'nin seçimlerde alacağı oyları ve Türkiye içindeki gücünü göz önünde bulunduracaklardır. Durum böyle olunca AK Parti için yapılan hesaplar doğal olarak Türkiye'nin yakın ve orta vadede geleceğini de etkileyecektir. Özetle ben seçim sonuçları kadar seçim sonrasında kurulacak hükümetin bu sonuçlardan yola çıkarak dış politikada nasıl davranacağını merakla bekleyeceğim. Çünkü bu davranışlara karşı Batı'da gelişebilecek olumlu-olumsuz tepkiler, aynı zamanda AK Parti'nin geleceğini büyük ölçüde etkileyecektir. Bunun nasıl olacağının ilk sinyallerini yarın gece sonuçlar açıklandığında göreceğiz. Ama fotoğrafın tümünü görmemiz için başta Suriye olmak üzere bölgedeki gelişmeler karşısında AK Parti hükümetinin takınacağı tavrı beklememiz gerekecek. Bunun da fazla uzun süreceğini sanmıyorum.
Temmuz 2007 seçimleri öncesinde olduğu gibi şimdi de yazıyorum: Suriye ve Irak'taki olası gelişimleri de göz önünde bulundurarak önümüzdeki dönemin en önemli konusu Kürt sorunudur. Kürt sorunu BDP ya da PKK ile çözülecekse o zaman Öcalan'ın serbest bırakılmasının dışında hiçbir formül yok ve olmayacaktır. Yani PKK ve BDP, formülü ne olursa olsun Öcalan serbest kalmadan hiçbir çözümü kabul etmeyecektir. Yani özerklik ya da federal formüller Kürtlerin ilgilendiği sonraki konulardır. Bu nedenle BDP'li bağımsızların oylarını artırarak 30 civarında kişi ile Meclis'e girmeleri Öcalan'ın moralini yükseltecek ve devletle olan pazarlığında elini güçlendirecektir... Öcalan böyle bir avantajı yakalarsa Batı ile konuşmalarında da daha güçlü olacak ve isteklerinin sınırlarını biraz daha ileriye taşıyacaktır. Suriye'de ise Libya benzeri bir iç savaşın çıkması ve oradaki Kürtlerin bu durumdan yararlanamaya kalkışması Öcalan'a artı bir güç katacaktır. Çünkü Suriyeli Kürtler arasında da Öcalan oldukça etkili ya da en azından yoğun sempati ve desteğe sahip. İşlerin giderek kötüleştiği Irak'ta ise Amerikan askerlerinin çekilme takvimine paralel kargaşa artarsa Türkiye'deki Kürt sorununun gidişatı daha da karmaşık bir hal alacaktır. Tüm bunları seçimlerden sonra konuşuruz.
Seçim sonuçlarından etkilenecek bir diğer konu yeni anayasa ve ona bağlı olarak Başbakan Erdoğan'ın hesapları. AK Parti'nin birinci parti olarak çıkacağı seçim yarışında önemli olan bu partinin 12 Eylül referandumu, 2009 yerel ve 2007 genel seçimlerinde aldığı oylarla karşılaştırmalı olarak nasıl bir oy oranını elde etmesidir. Yani yarınki seçimlerin sonucu bu üç oylamaların ortak bir paydasını oluşturacaktır. Bu paydanın rakamsal hesabının Meclis'e oransal ve sandalye olarak yansıması AK Parti'nin siyasal ve ideolojik geleceği açısından da çok önemlidir. Daha açık olarak bu seçimlerde AK Parti'nin alacağı oylar ve kazanacağı sandalye sayısı bu partinin İKTİDAR geleceğini belirleyecektir. Yani olay 330-367 hesaplarından çok geleceğe dönük moral güçle ilgilidir. Bu gücü belirleyecek faktörlerin başında da halkın AK Parti'ye teveccühünün yanı sıra MHP'nin Meclis'e girip girmemesiyle de ilgilidir. Çünkü AKP'nin sayısal ve siyasal gücü ile Kürt sorununun çözüm ya da çözümsüzlüğü büyük ölçüde MHP'nin seçimde elde edeceği sonuca da bağlıdır. Seçim sonrasında AKP ve dolaysıyla Türkiye'nin geleceğini etkileyecek bir diğer faktör bölgedeki gelişmelerdir. Çünkü AK Parti'nin olası yükselişi ya da gerilemesi Batı'nın Ankara ile ilgili tüm hesaplarını etkileyecektir. Daha açık bir ifadeyle Washington, Tel Aviv ve Batılı başkentler bölgesel hesaplarında AK Parti'nin seçimlerde alacağı oyları ve Türkiye içindeki gücünü göz önünde bulunduracaklardır. Durum böyle olunca AK Parti için yapılan hesaplar doğal olarak Türkiye'nin yakın ve orta vadede geleceğini de etkileyecektir. Özetle ben seçim sonuçları kadar seçim sonrasında kurulacak hükümetin bu sonuçlardan yola çıkarak dış politikada nasıl davranacağını merakla bekleyeceğim. Çünkü bu davranışlara karşı Batı'da gelişebilecek olumlu-olumsuz tepkiler, aynı zamanda AK Parti'nin geleceğini büyük ölçüde etkileyecektir. Bunun nasıl olacağının ilk sinyallerini yarın gece sonuçlar açıklandığında göreceğiz. Ama fotoğrafın tümünü görmemiz için başta Suriye olmak üzere bölgedeki gelişmeler karşısında AK Parti hükümetinin takınacağı tavrı beklememiz gerekecek. Bunun da fazla uzun süreceğini sanmıyorum.
7 Haziran 2011 Salı
Güzel bir örnek
08 Haziran 2011 Çarşamba
24 Mayıs 2011 Salı
Kıssalardan hisse!
Eylül 1980'de ABD, Saddam'ı İran'a saldırttı... Başta Kuveyt olmak üzere Körfez ülkelerinin desteğiyle bu savaşı 8 yıl sürdüren Saddam, ABD'nin yaktığı yeşil ışıkla bu kez Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etti. 6 ay sonra Körfez ülkelerinin verdiği 600 milyar dolarla Saddam'ı Kuveyt'ten çıkaran ABD, ancak 12 yıl sonra Irak'ı işgal ederek bu ülkeyi İran destekli Şiilerin kontrolüne bıraktı. Ama ABD gelecekteki bölgesel projesinin en önemli unsurlardan biri olan Kuzeydeki Kürtleri unutmadı! Afganistan ve Irak'ı işgal ederek İran'ı, Sünni Saddam ve Taliban'dan kurtaran ABD, Tahran ile nükleer dosya pazarlıklarında başarısız kalınca bu kez Sünni ve Arap Körfez yönetimlerini 'Şii' İran'a ve onun 'Şii Hilal' projesine karşı kışkırtma planını yeniden uygulamaya koydu. Bunun için de ABD; önemli Arap ülkelerinde Sünni İslamcıları iktidara getirmek ve İran'ın Körfez'deki etkinliğini kırmak için planlar yaptı. Bu çerçevede ABD; Mısır, Tunus ve Libya'da Sünni İslamcılara destek veriyor ve onlarla İran'a karşı birlikte hareket etmek için her türlü yola başvuruyor, vuracak. Obama, Mısır ve Tunus'ta ekonomik yardımları demokratikleşme koşuluna bağladı... Obama'nın demokratikleşmeden anladığı şey, ABD ile işbirliği yapmaktır. Libya'da durumun daha da netleşmesini bekleyen Obama, bu ülkedeki muhalefeti tanıma konusunda acele etmiyor. Çünkü ABD'ye göre 'Şii Hilal'in yıldızı konumundaki Suriye'deki durum netleşmezse kendi bölgesel projesinin başarı şansı giderek azalır. Bu nedenle de ABD, Sünni Mısır ve Suudi Arabistan'ın desteğini alarak Hamas-Fetih barışmasını sağladı. Amaç Suriye ve dolayısıyla Suriye ve İran destekli Hizbullah'ı sıkıştırmak. ABD ve müttefiklerine göre Suriye'deki iktidar düşerse Lübnan'daki Şam ve Tahran destekli Hizbullah'ın gücü azalır ve böylece Hizbullah'sız ve Esad'sız bir Tahran, başta Irak olmak üzere bölgedeki güç ve etkinliğini kaybeder. Amerikan planına göre 'Alevi' Esad yönetimi düşerse Suriye'deki Sünniler Irak'taki Şii karşıtı Sünnilere destek verecek ve böylece İran'ın oradaki etkinliği sarsılacak. Böyle bir İran başta Bahreyn olmak üzere Körfez'deki Şiilere destek veremeyecek ve Sünni yönetimli Körfez ülkeleri rahat nefes alacak. Irak, Suriye ya da bölgedeki diğer ülkelerdeki olası Sünni-Şii ya da Kürt-Arap, Kürt-Türk ve Kürt-Acem çatışmaları ABD'nin ve genel olarak Batı'nın umurunda olmayacak. Belki de bundan büyük sevinç duyacaklardır. Başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD işbirlikçisi ülkelerdeki özel televizyonların provokatif yayınlarını izleyenler, bu gerçeği rahatlıkla görebilir. Görmeyenler ya da görmek istemeyenler; ya ABD gözlüklerini takmış ya da bakarkörlerdir.
Onlarca kez yazdım ve söyledim.
ABD ve Batı kendileriyle işbirliğini kabul etmedikleri sürece Tunus ve Mısır halklarını rahat bırakmayacaktır. Sudan'ı ikiye parçalamasına rağmen ABD ve Batılılar hala bu ülkeyle uğraşıyor. Libya'da binlerce insan öldü yıkımın maliyeti ise 100 milyar doları geçti. Arap medyasını ciddi ve objektif bir şekilde izleyenler ki olduğunu sanmıyorum, benzer tespitleri bolca göreceklerdir. Durum böyle olmasına rağmen Beşşar Esad'ın oyunu bozacak adım atmamasını anlamak oldukça zor. Çünkü Türkiye'nin tüm telkinlerine rağmen Başkan Esad, kendine özgün hesaplarla reform yapma konusunda hala direnmekte ya da bu reformları yapamamaktadır. Esad; Saddam'ın hatasını tekrarlamaktadır. Oysa akan bunca kana rağmen hala bir umut var. Başkan Esad provokasyon ya da başka gerekçelerle de olsa güvenlik güçlerinin halka karşı silah kullanmasını kesin ve mutlak olarak yasaklamalı ve tersi davrananları hemen cezalandırmalıdır. Başkan Esad kendini, Suriye'yi ve tüm bölgeyi çok büyük tehlikelerden kurtarmak için derhal halkla diyaloğa başlamalı ve demokratik reformları gerçekleştirmelidir. Bunu yapmayan bir Esad belki bir süre daha iktidarda kalabilir ama sonunda Suriye mutlaka ikinci bir Irak'a dönüştürülerek tüm bölge sonu gelmeyecek bir kaosun içine sürüklenir. Sürüklenir diyorum çünkü ABD ve Batılılar bunu istiyor ve bu oyunu bozabilecek tek ülkenin Suriye olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendisiyle birçok ortak sorunu paylaşan Türkiye gibi komşusu ve dostu var. Durum böyle olunca Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya'nın dünkü ilginç yazısı farklı bir önem kazanıyor.
Onlarca kez yazdım ve söyledim.
ABD ve Batı kendileriyle işbirliğini kabul etmedikleri sürece Tunus ve Mısır halklarını rahat bırakmayacaktır. Sudan'ı ikiye parçalamasına rağmen ABD ve Batılılar hala bu ülkeyle uğraşıyor. Libya'da binlerce insan öldü yıkımın maliyeti ise 100 milyar doları geçti. Arap medyasını ciddi ve objektif bir şekilde izleyenler ki olduğunu sanmıyorum, benzer tespitleri bolca göreceklerdir. Durum böyle olmasına rağmen Beşşar Esad'ın oyunu bozacak adım atmamasını anlamak oldukça zor. Çünkü Türkiye'nin tüm telkinlerine rağmen Başkan Esad, kendine özgün hesaplarla reform yapma konusunda hala direnmekte ya da bu reformları yapamamaktadır. Esad; Saddam'ın hatasını tekrarlamaktadır. Oysa akan bunca kana rağmen hala bir umut var. Başkan Esad provokasyon ya da başka gerekçelerle de olsa güvenlik güçlerinin halka karşı silah kullanmasını kesin ve mutlak olarak yasaklamalı ve tersi davrananları hemen cezalandırmalıdır. Başkan Esad kendini, Suriye'yi ve tüm bölgeyi çok büyük tehlikelerden kurtarmak için derhal halkla diyaloğa başlamalı ve demokratik reformları gerçekleştirmelidir. Bunu yapmayan bir Esad belki bir süre daha iktidarda kalabilir ama sonunda Suriye mutlaka ikinci bir Irak'a dönüştürülerek tüm bölge sonu gelmeyecek bir kaosun içine sürüklenir. Sürüklenir diyorum çünkü ABD ve Batılılar bunu istiyor ve bu oyunu bozabilecek tek ülkenin Suriye olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendisiyle birçok ortak sorunu paylaşan Türkiye gibi komşusu ve dostu var. Durum böyle olunca Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya'nın dünkü ilginç yazısı farklı bir önem kazanıyor.
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Masallar...
25 Ocak'ta Mısır
17 Şubat'ta Libya ve
15 Mart'ta Suriye'de devrim ya da ayaklanmalar başladı.
14 Ocak'ta Tunus'ta ordu ABD'nin onayıyla iktidarı ele geçirdi ve 30 yıl Batı'nın hizmetinde bulunan Başkan Bin Ali ülkeden kaçtı.
11 Şubat'ta Mısır'da generaller yine ABD onayıyla darbe yaptı. 30 yıl Batı'nın hizmetinde olan Mübarek iktidardan uzaklaştırıldı.
Libya'da ise Batı'nın göreceli desteğine rağmen 'muhalefet' Kaddafi'yi deviremedi ve bu ülkede iç savaş devam ediyor. Etmesine ediyor ama kaderin bir cilvesi olarak Libya halkının temsilcisi olduğunu söyleyen muhalefet şimdi de Libya'yı 1911 yılında işgal eden ve on binlerce Libyalı'yı hunharca öldüren sömürgeci İtalya'dan silah satın almaktadır. Oysa aynı İtalya'nın Başbakanı Berlusconi daha bir yıl önce Roma'da çadırını kuran Kaddafi'nin elini öpüyor ve Müslüman yapması için ona 200 İtalyan dilberini gönderiyordu. Kaddafi de onlara kendi Yeşil Kitap'ı ile birer Kuran-ı Kerim veriyor ve araya da 200 dolar sıkıştırmayı unutmuyordu!
Burada ABD, Fransa ve İngiltere'nin geleneksel tavırlarını anlatmaya gerek yok.
Peki ya Tunus'ta ne oldu?
Ülkeyi yöneten generaller bir türlü siyasal istikrarı sağlayamıyor. Türk medyası ise Tunus ile ilgili hiçbir haber vermiyor. Oysa ülke hızla iç savaşa doğru sürükleniyor. Bir tarafta hızla örgütlenen İslamcı gruplar öbür tarafta farklı siyasal eğilim ve tercihleri olan 'laik' güçler. İşin içine bir de provokasyonu katarsanız varın siz düşünün Tunus'un olası halini!
Mısır'da ise durum pek farklı değil. Önceki gün farklı siyasal ve toplumsal eğilimleri temsil eden 5 bin kadar 'laik ve liberal' kişi Müslüman Kardeşler'in olası iktidarına karşı ortak cephe kurmanın olanaklarını konuştu. Aynı saatlerde Kıpti Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında çıkan çatışmalarda 13 kişi ölüyor ve yüzlercesi yaralanıyordu. Eylülde yapılması beklenen seçimlere kadar ve sonrasında Mısır'ı çok zor günler bekliyor.
Suriye'de ise durum henüz net değil.
Eski sömürgesine dönmek isteyen Fransa'nın Suriye'deki muhalefeti destekleyip finanse etmesine rağmen Esad ve ekibi doğal ve doğal olmayan ayaklanmalar karşısında direniyor. Belki de Suriye'nin bölgesel konumu farklı olduğu için Batı bu ülke ile ilgili kararını henüz vermemiş ya da verememektedir. Çünkü Suriye'nin kaderi yalnızca Suriye'yi değil başta Türkiye ve İran olmak üzere tüm bölgeyi ilgilendirmektedir. Batı'nın her zaman kendine göre 'haklı' gerekçeleri ve medya gücü ile herekse kabul ettireceği özel hesapları vardır.
14 Şubat'ta Bahreyn'de ayaklanma yaşandı ama 16 Mart'ta Suudi Ordusu bu ülkeye girerek ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırdı. ABD ve müttefikleri sesini çıkarmadı.
Peki ya Yemen?
Orası bambaşka bir hikaye. 35 yıldır iktidarda bulunan Ali Abdullah Salih halka ateş etmesine rağmen Batılı ülkeler bu adama ne bir şey diyor ne de dışarıdaki mallarına el koyuyor. Belki de Batılılara göre gün boyu kat çiğneyen Yemenliler insanca yaşamayı hak etmiyorlardır! Ya da dünyada en eski medeniyetin sahibi olan Yemenliler demokrasiden anlamıyor. Tabii burada Umman'da, Kuveyt'te, Suudi Arabistan'da, Amerikan işgali altındaki Irak'ta ve 'Arap baharı'nın sözcülüğünü yapan El-Cezire'nin ülkesi Katar'da meydana gelen farklı düzeylerdeki ayaklanmaları konuşmanın bir anlamı yok. Çünkü tüm bu ülkelerde demokrasi adına hiçbir şey yok ama hepsinde bol miktarda Amerikan askeri üsleri ve sivil uşakları var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)