Salih TUNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salih TUNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2011 Perşembe

Erdoğan'ı İsrail'e şikâyet eden Türk subayları

Genel yayın yönetmenine ana avrat küfreden o köşe yazarı çocuk epey zorladı gitmedi.

Ablacığım denedi olmadı.

Ertuğrul Beyciğim birkaç kez yüklendi tutmadı.

Şu memlekette antisemitizm tartışması bir türlü neşvünema bulmadı.

Hülasa bu iş yürümedi.

Yürüseydi, belki Türkiye'yi antisemitizm üzerinden baskı altında tutabilirler, İsrail terör devleti de bu kadar saçmalamak zorunda kalmazdı.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Silahını bırakıp kaçan komutan!

Şayet Ahmet Kaya'nın "Abin bir gün dağdan döner /Sarılırsın yavrucuğum" dizesiyle anlattığı çocukların dağları bekleyen göz bebeklerini aklımdan çıkarabilsem...

Şayet şehit çocuklarının boynu bükük fotoğraflarına bakmayı becerebilsem...

Şayet Kürt ve Türk analarının o kar beyaz yaşmaklarını çözüp için için ağladığını bilmesem şu "Kürt sorunu" hakkında tek kelime etmem.

Dillerim lal olsun bir kelime söylersem!

Bu kadar "netameli" konu olmaz.

Geçenlerde "PKK'nın duyulmasını istemediği sözler" (18 Ağustos 2011, Yeni Şafak) başlıklı bir yazı yazdım, öyle mailler aldım ki şaştım kaldım.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Erdoğan'ın da hiç acıması yokmuş!

Kâh gündeme oturuyor, dağ taş onu konuşuyor; kâh kayıplara karışıyor, var mı yok mu belli değil.

Nasıl başarıyor bunu aklım havsalam almıyor!

En son "Haberal'ı Balbay'ı bırakmazsanız yemin etmeyiz" diye tutturmuş, gündeme "çökmüştü."

Sonra tuttuğu yolun yol olmadığını fehmetmiş, Meclis'e tastamam dönmüştü.

Dönüş o dönüş; yine durdu, yine düştü, yine söndü, velhasıl, yine kayıplara karıştı.

Ne zamanki komutanlar emekliliklerini istediler, sesi duyuldu.

Tatildeymiş.

"Davran bre, kallavi bir kriz bu; kesin ekmek yeriz..." yollu tat0.ilini yarıda kesip Ankara yollarına düştü.

17 Temmuz 2011 Pazar

Tutuklu komutanları salıverin!

Memleket kan ağlıyor, "muhteremler" fırsatçılık peşinde. Bilemiyorum; belki de bu kafaya fırsat "yaratmak" için şehit ettiler 13 Mehmetçiği.

Baksanıza, suçluyu anında keşfettiler:

"Açılım..."

Sözcü gazetesi dünkü nüshasında "Gözü yaşlı halk açılımcılara tepki gösterdi..." diyerek bi güzel gösterdi hedefi:

AK Parti!

Danıştay cinayetinden sonraki hedef gösterme tarzına ne kadar benziyor değil mi?

Suçluyu işaret ederken Emine Ayna gibi de gülmüşler midir acaba? Hanımefendi "Açılım bitti..." derken ilginç bir şekilde gülmüştü hani.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Lan?..

Bugün yarın birçok köşe yazarından seçimin değerlendirmesini, seçmenin verdiği mesajı ve seçimin sürprizini okuyacaksınız.
Şu "seçmenin verdiği mesaj" ifadesine de oldum olası biterim.
Ne zaman sandığın yolunu tutsam bu söz gelir, aklımın bir köşeciğinde bağdaş kurar.
Öyle ki, kovsam gitmez.
Naçar etraftaki seçmenleri gözlerim.
Şimdiye değin mesaj vereyim düşüncesiyle sandığa gideni görmedim. En azından ben böyle bir hava almadım.
Seçmen oyunu veriyor ama mesaj kısmına karışmıyor gibime geliyor. Hatta birçoğu "bitse de gitsek" modunda.
Demem o ki, seçmen mesaj vermez; mesajı partiler, parti liderleri alacak!
Alırlar mı peki?
Orası biraz netameli işte...
Bunları daha sonra uzun uzun konuşuruz. "Kürt sorunu"nu veya yeni anayasayı laflarken ister istemez bu konuya da değineceğiz nasılsa.
"Balkon konuşması" yapıldığında gazeteler çoktan bağlandığı için köşe yazarı milleti mecburen kelem oynatamayacak ama başta da belirttiğim üzre bol bol seçim değerlendirmesi yapacaktır.
Ben bugün koroya katılmayacak; "solo" takılacağım. (Yani farklı bir yol tutturacağım Şinasi.)
Turistik bir gezi için geçen yaz bizim oraları tercih eden çok sevdiğim gazeteci bir arkadaşım anlatmıştı:
Benim güzel hemşehrilerimden birine, orta yaşlı bir amcaya adres sorunca, "Böyle dümdüz git, sakın hiçbir yere sapma, doğru git varırsın uşağum..." tarifini almış.
Teşekkür etmiş ve yola koyulmuş.
Bir müddet sonra dikiz aynasından biraz önce adres tarif eden amcanın peşinden koştuğunu fark edince arabasını sağa çekerek park etmiş.
Amca, "Uşağum" demiş nefes nefese, "Dümdüz git dedum diye, dikine dikine gitme sakın; dikkat et, yol çok virajlıdır ha!.."
Arkadaşımız ne mi yapmış?!
Ne yapacak; ilk kez bir Laz fıkrasında yardımcı erkek oyuncu rolünde arzı endam ettiği için şaşakalmış.
Bazen böyle duruma düşer; ne diyeceğinizi, ne yapacağınızı bilemez, tastamam paralize olursunuz.
Mizah dergileri (konuşma balonlarında) böylesi dumur vaziyetlerini üç harflik bir kelimeyle anlatılır: "Lan?.."
Son günlerde o kadar çok "lan" çekilecek hallere muttali oluyorum ki, hangi birini sayayım.
Kenan Evren'i,12 Eylül'ü yargılayamazsınız; referanduma "evet" çıkması için göz boyuyorsunuz falan diyorlardı.
"Netekim" yargılanmaya başladı.
Evvela (95 yaşındaki hasta adamı) neden sabahın köründe derdest etmiyorsunuz da ayağına savcı gönderiyorsunuz dediler, sonra neden şimdi yargılıyorsunuz mavalını okumaya başladılar.
Bu kafaya o üç harfli kelimeden başka söyleyecek söz var mı?
"Lan?.."
Son zamanlarda çok değişik bir seçmen türedi. "Ben oyumu AKP'ye vermeyeceğim ama kazanmasını çok istiyorum..." diyorlar.
"Lan?.."
Adamlar eşek kadar puntolarla manşetten haber yapıyorlar; bir müddet sonra öğreniyorsunuz ki, haber baştan sona kuyruklu yalan.
"Lan?.."
Mesela...
Tuluyhan Uğurlu benim sevdiğim, beğendiğim bir sanatçımızdır. Aydınlık gazetesi Cumhuriyet Güçbirliği'ni desteklediğini yazınca müthiş taaccüp ettim.
Teessürümü "Bu darbesevicilerin arasında senin işin ne?" (30 Mayıs 2011, Yeni Şafak) başlıklı bir yazıyla dile getirmeye çalıştım.
Meğer Aydınlık gazetesinin tezviratından ibaretmiş. Tuluyhan Uğurlu'dan aldığım maili şuracığa olduğu gibi nakledeyim de görün:
"Sn. Tuna, / Mayıs ayı içindeki yoğun konser programlarım arasında ne yazık ki, Türkiye gündeminden uzak kalıp, gazeteleri okumakta geç kalmışım.
Cumhuriyet Güçbirliği destekçileri arasında adımın geçtiğini daha dün fark ettim ve internette arama yaparken sizin yazınıza rastladım. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi benim dünya görüşüme tamamen zıt olan Cumhuriyet Güçbirliği ile hiçbir ilgim yoktur. / Bugüne kadar kendi yolunda yürüyen ve hiçbir politik çizgiye girmeden sanatını icra eden bir sanatçı olarak adımın inanmadığım ve desteklemediğim bir grubun içinde yer alması beni son derece üzmüş bulunmaktadır. / Bu konuyu okurlarınıza duyurmanız beni biraz olsun rahatlatacaktır. / Saygılarımla / Tuluyhan Uğurlu"

6 Mayıs 2011 Cuma

Evladım bu lafları sana kim soktu?

Ahmet Taşgetiren dünkü yazsında "Cihat kelimesini lügatlerinden kovmaya çalışanlar, yarın ülkeleri işgal edilirse ne yaparlar acaba?" şeklinde son derece can alıcı bir soru koydu ortaya.
Hemen ardından da bi ufaktan dalgasını geçti tabii: "Gel bizi de kurtar ey düşman, hoş geldin, sefalar getirdin diye serenatta mı bulunurlar?"
Ah be Ahmet abi, "cihat" kavramını lügatlerden kovsalar yahut hiç zikretmeseler hadi neyse!
Son zamanlarda...
"Cihadist" gibi zıpçıktı kavramlarla cihadı marjinalleştirip mahkûm etmeye başladılar.
"Yahudi sevgili" imajı, "başörtülü eşli mazi"sini karartmaya yetmediği için (Naipaul muhabbetini fırsat bilip) Hilmi Yavuz ustamızı ve fakiri bağnazlıkla suçlamaya kalkışacak kadar tozutan arkadaş bunlardan biri.
Bu "entelektüel hazmı" geniş arkadaş, "cihadist" kelimesini tırnak içine almakla aklı sıra "yırtacağını" sanıyor.
Arkadaş sen gel şöyle bakalım.
Kimin nakliyeciliğini yapıyorsun?
Üçüncü sınıf oryantalist Oliver Roy'un mu?
Zira "cihadizm" gibi laflara o bayılır, sana ne oluyor?
"Cihadist" ne Allah aşkına?
"Oruçist" veya "namazist" veya "hacist" veya "zekatist" de diyecek misin bari?
Yoksa...
Oryantalistler neyi ürettiyse onu mu tüketiyorsun?
Hayır yani, "İslami terör" tanımlaması gibi "cihadist" kavramının da aynı zihniyetin ürünü olduğunu bilmiyor musun?
Bu zihniyetin fanatik öncülerinden Bernard Lewis'in "Belki 'İslamî terör' denemez, ama bütün teröristler Müslüman'dır" sözünü hiç duydun mu?
Mahut sözü iktibas eden Ali Bulaç dünkü yazsında bu kafanın "Müslümanların işgallere karşı yürüttüğü mücadeleyi" terörizm tesmiye ettiğini bi güzel anlattı.
"Madem "...ist" demeye o kadar meraklısın; onlar gibi "terörist" de, işin içinden çık; ne diye "cihat" kavramını aşağılayanlara nakliyecilik yapıyorsun?
İslami ıstılahlara çatallı dilini sokanların saçmalıklarını temellük etme iştiyakının başka bir izahı var mı?
Cihat edene "mücahit" dendiğini bilmez değilsin ya, "cihadist" ne?
Rusya'ya karşı direnince "mücahit", ABD işgallerine direnince "cihadist" mi olunuyor?
Cihat en geniş anlamda beşerin insanileşerek ayaklarının üzerinde sabit durma mücadelesinin hülasasından ibarettir. Mücahede veya Cihad-ı Ekber elbette buna mündemiçtir.
Lafın burasında, Teoman Duralı hocamızın dünya durdukça durası "Çağdaş Küresel Medeniyet" kitabından (beşer insan farkını vurgulayan) şu satırları okumanın tam vaktidir: "Beşer'in esâsı 'bedenilik'- evolutivo-genetiko-fizyolojik yapı-iken, insan'ınkisi 'ahlâklılık'tır (Fr moralité)"
İmdi, "Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" hadisini hatırlayalım.
Cihat işte bu güzel ahlakı kuşanmak ve bütün dekadans biçimlerine karşı muhafaza etmektir.
Haksız yere yurtlarından sürülen mustazaflar için müstekbirlerle savaşmak veya Allah'ın isminin bolca zikredildiği camilerin, havraların, kiliselerin güvenliği için canını ortaya koymak bu güzel ahlakın yansımasından ibarettir.
Bir zamanlar Zaman gazetesinde arzı endam eden bu arkadaş, "Camideki Müslüman'a 'müslim' yerine 'mürtecî' diyen, İslam'ı 'fundamentalizm' ve 'gericilik' şeklinde karalamak isteyen kimseler bu çağın en sinsi takiyyecileridir. 'İslâmcı' ve 'dinci' gibi ifadeler İslam terminolojisinde yoktur. Bu tabirler dine hasım kimseler tarafından kasıtlı olarak dilimize sokulmuştur. Bizde İslam, Müslüman, mü'min tabirleri vardır..." ifadelerini bir yerlerden hatırlar mı acaba?
"Cihadist" ha?!
Felsefe hocamız Buud Hayri Bey olsaydı "Evladım bu lafları sana kim soktu?" derdi.
Biz ne desek bilmem ki?!

4 Nisan 2011 Pazartesi

"İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu"

Atıp tutacağı, kurtlarını dökeceği bir köşecik bulmasına sevinmiştim. Arada bir ne yapar, ne eder diye de bakarım.
Bakarım; hiç değişmiş mi?
Nasıl desem; 10 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin, hatta 30 yıl öncesinin Emin Çölaşan'ı ile günümüz Emin Çölaşan'ı arasında bir fark var mı; merak ederim.
Her defasında milim değişmediğini görür, şaşırırım!
Özellikle "değişmek" sözcüğünü kullandım. "Gelişmiyor" deyip de incitmek istemedim.
Aslında hazretin "değişmesi" pek yakışık almaz. Yakışık alsa da, "gergedanlaşmaktan" öte anlam taşımaz.
Gelgelelim şu sıralar Abant izlenimleri falan yazan Ertuğrul Beyciğime nazaran daha onurlu bir tavır ortaya koymuştur.
En azından inandığı değerler uğruna (Hürriyet gazetesiyle yollarının ayrılması neticesinde uzun süre köşe yazmaması şeklinde) bir "bedel" ödemeyi göze almıştır.
İnandığı değerler uğruna mı yoksa uyum katsayısı "elverişsiz" olduğundan mı bu "bedel"i ödemiştir, orasını bilemem.
Benim bildiğim şudur: Sıkı "amigo" olduğundan olsa gerek, "karşı tribünde" yer aldığına inandıklarından "iltifat" almaya hiç gelmiyor!
Mesela...
Biraz önce omurga bakımından Ertuğrul Beyciğimle karşılaştırılamayacak kadar sağlamdır demeye getirdim ya, "Salih Tuna beni kafakola almaya çalışıyor" derse hiç şaşmam.
Zira...
"Sıra beni de kafakola almaya gelmişti!" başlıklı dünkü yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yaptığı bu!
Hocaefendi'nin yıllar önce kurban bayramı vesilesiyle gönderdiği "mektup"u köşesinde olduğu gibi yayımlamış. (Naçizane yazımızın başlığına çektiğimiz "İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu!" şeklindeki münasebetsiz ifade de, Sözcü gazetesinin dünkü manşetinden başka bir şey değil zaten.)
"Değerli gazeteci yazar, kıymetli insan / Saygıdeğer aydın Emin Çölaşan Beyefendi" hitabıyla başlayan mektup hakkında Çölaşan şöyle diyor: "Uygulanan taktik çok basitti: 'Emin Çölaşan'a Kurban Bayramı'nı fırsat bilip böyle bir mektup gönderelim, bu yolla onu da kafakola alıp susturalım.' (...) Ama ben yemedim! Ektikleri tohum bende, başkalarında olduğu gibi tutmadı!.."
İyi de, ekilen tohum ne?
Nasıl bir tohumdur ki bu, başkalarında tutuyor, Çölaşan'da tutmuyor?
Maksadım eleştirmek değil; hazret için bu saatten sonra kelime yakmayı israf addederim.
Bir zihniyeti, dahası bir zihniyetin temellük etme yeteneğini deşifre etmeye çalışıyorum.
Çünkü...
Uğur Dündar da üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yapmıştı.
Evrensel insan haklarını savunucu cesur bir demokrat olduğunu ifade eden Hocaefendi'nin bir mektubundan hareketle, "Beni beğenmiyorsunuz ama bakın hocanız beni nasıl da övüyor..." demeye getirmişti.
Çölaşan gibi "yemedim" demiyordu da, daha kurnaz bir şekilde bize "yedirmeye" çalışıyordu.
"Yedirmeye" çalıştığı da, Hocaefendi'den tescilli bir demokrat olduğuydu.
Halbuki oldukları hal değil, olmaları gereken hal ihsas ediliyordu.
Çölaşan'a kıymetli insan, saygıdeğer aydın, değerli yazar ol denilmeye çalışırken; Uğur Dündar'a da (servise sokulan o malum kasetler marifetiyle linç kampanyasına iştirak edeceğine) insan haklarına saygılı cesur bir demokrat ol, denmek isteniyordu.
Şuncacık şeyi anlamayacak ne vardı?
"Fethullah" demekle Hocaefendi'yi aşağıladığını sanan Çölaşan hadi mazurdur diyelim, Uğur Dündar'a ne oluyor?
Hayır yani, anlıyor da işine mi gelmiyor?
Çölaşan gerçekten de tuhaf bir insan evladı.
Demek ekilen "tohum" tutmadı, demek "yemedi" ha?
İyi o zaman biraz da ben "tohum" ekeyim:
Dürüstsün, ilkelisin, demokratın önde gidenisin, yalansız dolansızsın, adam gibi adamsın...
Hadi bakalım bunları da "yeme," bunlar da "tutmasın" sende...