*Yeni Şafak Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*Yeni Şafak Yazarları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Bu adamın sonu kötü olacak!

Bütün gücünü Türkiye karşıtlığına yöneltmiş. Seçim hazırlıklarını, dış politikasını, Avrupa Birliği'nin geleceğine ilişkin perspektifini hatta ekonomi politikalarını Türkiye'yi tecrit etmeye, sindirmeye, Avrupa'nın dışına itmeye adamış. Avrupa ne ki, Türkiye'yi mümkünse Ortadoğu'dan, Balkanlar'dan, Kafkaslardan hatta Orta Asya'dan çıkarmak için yoğun çaba sarfediyor.

7 Ekim 2011 Cuma

İsyan! Sessizlerin öfkesi başkentleri kuşatacak..

"Halkı satıp bankaları kurtardılar, Wall Street'i işgal edin" sloganlarını ve sessizlerin öfkesini artık bütün Batı başkentlerde duyacağız. New York'ta günlerdir devam eden, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı gösterileri küçümseyenler yanılacak. Zamanla ABD'nin diğer kentlerine, Avrupa başkentlerine sıçrayacak protestoların giderek ciddi sosyal krizlere yol açacağını şimdiden görmek zorundayız.

6 Ekim 2011 Perşembe

Sen de kimsin? Otur oturduğun yerde!..

Somali'nin Başkenti Mogadişu'da, Eğitim Bakanlığı'na yapılan bombalı saldırıda yetmişin üzerinde insan hayatını kaybetti. Bazı kaynaklar, sayının yüz otuz civarında olduğunu söylüyor. Haberler, Bakanlık önünde Türkiye'den burs kazananların listesinin açıklandığı anda bombanın patlatıldığını söylüyor.

Mogadişu, aslında ülkesine hakim olamayan, merkezi yönetim olamayan bir hükümetin Başkenti. Afrika gücüne bağlı askerler tarafından korunan bir hükümet.. Ülkenin geri kalanı u hükümetle savaşan grupların kontrolünde. Tıpkı Kabil gibi.

Erdoğan'ı İsrail'e şikâyet eden Türk subayları

Genel yayın yönetmenine ana avrat küfreden o köşe yazarı çocuk epey zorladı gitmedi.

Ablacığım denedi olmadı.

Ertuğrul Beyciğim birkaç kez yüklendi tutmadı.

Şu memlekette antisemitizm tartışması bir türlü neşvünema bulmadı.

Hülasa bu iş yürümedi.

Yürüseydi, belki Türkiye'yi antisemitizm üzerinden baskı altında tutabilirler, İsrail terör devleti de bu kadar saçmalamak zorunda kalmazdı.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Silahını bırakıp kaçan komutan!

Şayet Ahmet Kaya'nın "Abin bir gün dağdan döner /Sarılırsın yavrucuğum" dizesiyle anlattığı çocukların dağları bekleyen göz bebeklerini aklımdan çıkarabilsem...

Şayet şehit çocuklarının boynu bükük fotoğraflarına bakmayı becerebilsem...

Şayet Kürt ve Türk analarının o kar beyaz yaşmaklarını çözüp için için ağladığını bilmesem şu "Kürt sorunu" hakkında tek kelime etmem.

Dillerim lal olsun bir kelime söylersem!

Bu kadar "netameli" konu olmaz.

Geçenlerde "PKK'nın duyulmasını istemediği sözler" (18 Ağustos 2011, Yeni Şafak) başlıklı bir yazı yazdım, öyle mailler aldım ki şaştım kaldım.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Erdoğan'ın da hiç acıması yokmuş!

Kâh gündeme oturuyor, dağ taş onu konuşuyor; kâh kayıplara karışıyor, var mı yok mu belli değil.

Nasıl başarıyor bunu aklım havsalam almıyor!

En son "Haberal'ı Balbay'ı bırakmazsanız yemin etmeyiz" diye tutturmuş, gündeme "çökmüştü."

Sonra tuttuğu yolun yol olmadığını fehmetmiş, Meclis'e tastamam dönmüştü.

Dönüş o dönüş; yine durdu, yine düştü, yine söndü, velhasıl, yine kayıplara karıştı.

Ne zamanki komutanlar emekliliklerini istediler, sesi duyuldu.

Tatildeymiş.

"Davran bre, kallavi bir kriz bu; kesin ekmek yeriz..." yollu tat0.ilini yarıda kesip Ankara yollarına düştü.

29 Temmuz 2011 Cuma

Güle güle

"Güçlü ordu güçlü millet" diyorlar. Doğrudur. Ama bir şartla: Ordu kayıtsız-şartsız milletin ve dolayısıyla millet tarafından seçilmiş idarecilerin emrinde olacak!

Sivil otoriteye itaat etmekte zorlanan Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanları emekliliklerini istemekle çok iyi ettiler.

Artık yeni Türkiye'nin yeni ordusunu görmek istiyoruz. Askeri vesayet düzenini geride bırakan yeni Türkiye ile uyumlu komutanlar görmek istiyoruz.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kan manyakları!

Barış ve Demokrasi Partisi seçimlerde büyük bir başarı kazandı. Seçildikleri halde Meclis'e giremeyecek olan birkaç BDP'li milletvekili var, fakat zamanla onların da Meclis'e girebilecekleri / girmeleri gerektiği yönünde yaygın bir kanaat oluştu ve iktidar partisi de bu kanaati paylaşıyor. Daha önemlisi; yeni bir anayasanın, sivil bir anayasanın, Kürtleri de tatmin edecek bir anayasanın acil gerekliliği artık genel kabul görüyor. Öte yandan, uzun tutukluluk sürelerinin kabul edilemezliği konusunda da bir mutabakat -dolayısıyla bütün KCK'lı tutukluların salıverilmesi için bir perspektif- mevcut.

17 Temmuz 2011 Pazar

Tutuklu komutanları salıverin!

Memleket kan ağlıyor, "muhteremler" fırsatçılık peşinde. Bilemiyorum; belki de bu kafaya fırsat "yaratmak" için şehit ettiler 13 Mehmetçiği.

Baksanıza, suçluyu anında keşfettiler:

"Açılım..."

Sözcü gazetesi dünkü nüshasında "Gözü yaşlı halk açılımcılara tepki gösterdi..." diyerek bi güzel gösterdi hedefi:

AK Parti!

Danıştay cinayetinden sonraki hedef gösterme tarzına ne kadar benziyor değil mi?

Suçluyu işaret ederken Emine Ayna gibi de gülmüşler midir acaba? Hanımefendi "Açılım bitti..." derken ilginç bir şekilde gülmüştü hani.

1 Temmuz 2011 Cuma

Bu karar savaş çıkartır!

Suriye ile bölge ülkeleri ya da Batı arasında ne zaman kriz patlasa Lübnan'a bakılır. İran'la ilgili krizler ne zaman tırmansa Lübnan'a bakılır. Bölge içi güç mücadelesinde, İran-Suudi Arabistan kamplaşmasında ne zaman gerilim olsa Lübnan'a bakılır. İsrail ile bölge ülkelerinden biri arasında sıkıntı arttığı anda yine Lübnan'a bakılır.
Hep öyle yaptık, öyle de yapmaya devam etmeliyiz.. Çünkü bölge içi ve bölge dışı güç mücadelesinin test edildiği kritik alanlar vardır. Lübnan bu test alanlarının en önemlilerinden biridir. Ülke içindeki etnik, dini ve mezhep eksenli farklılıklar yüzünden son derece kırılgan ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin iç sorunları yeterince endişe verici iken böyle bir test alanı yapılması vahimdir.

27 Haziran 2011 Pazartesi

İran'a savaş ilan edelim!

Libya tam yüz gündür bombalanıyor. Bugüne kadar 5 bin hava saldırısı düzenlenen ülkede, özellikle elli hedef sürekli vuruluyor. Gerekçesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Kaddafi'ye karşı muhalefetin önünü açmak olan NATO saldırıları, bir ülkenin işgalinin, yıkımının amaçlandığını ortaya koyar nitelikte.

Şehirler, kasabalar, altyapı tesisleri, ülkenin kaynakları bombalanıyor, tam bir yıkım uygulanıyor. Kara saldırısı hazırlığı gizlenmiyor bile. Bir süre sonra işgal "zorunluluk" haline gelir ve muhalefetin kuracağı Libya yıllar sonraya ertelenebilir. Biz o zaman bir ülkenin daha kurban edilişini izlemiş oluruz. Kaddafi'ye karşı özgürlük isterken acaba bugünleri hiç düşündük mü? Sesimiz soluğumuz yüz günde kesiliverdi ve bizler şu an Libya için hiçbir şey söyleyemez hale geldik.

Ahmedinejad ve Nasrallah'a Açık Mektup

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İran Cumhurbaşkanı Muhterem Mahmud Ahmedinejad,

Lübnan Hizbullahı Genel Sekreteri Muhterem Hasan Nasrallah,

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

23 Haziran 2011 Perşembe

Suriye ile savaş zamanı: Hizbullah İsrail'i vurursa!

Suriye tankları Türkiye sınırında. Karşılıklı askeri hareketlilik bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Gelişme, sınırdan geçişleri önlemeye mi yönelik yoksa Şam, Türkiye'den gelecek tehdide karşı önlem mi alıyor? İkinci ihtimal gerçekse, vahim gelişmeler olacak demektir. İki ülke birbirini tehdit olarak görüyor anlamına gelir bu ve bundan sonra karşılıklı tehdit algılamalarına göre hareket edileceğine işaret eder. Daha bir yıl önce, birlikte bütün bölgeyi değiştirmeye çalışırken iki ülkenin savaşın eşiğine geliyor görüntüsü nasıl açıklanabilir? Dün akşam Suriye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı ve uyarıldı. Sınırdaki hareketlilik, PKK yüzünden savaşın eşiğine geldiğimiz dönemden çok daha ciddi.
İpler kopmuştu ama kopmanın ötesine geçilmiş olmalıki, tanklar sınıra yığılmaya başladı. Bu aşamadan sonra saat saat her gelişmeyi dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü saat saat her şey değişebilir. Türkiye-Suriye savaşın eşiğine gelmişse, Türkiye-İran ilişkileri de sert bir rüzgara teslim olacak, Lübnan'da fırtına esecek demektir.
Ama öyle görünüyor ki, uluslararası irade Baas rejimini devirecek. Geri sayım başladı. Ne zamana kadar dayanırlar elbette bilemeyiz ama ortada bir Kaddafi örneği var. Baas direnecek, direndikçe krizin yayılma haritası genişleyecek.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Unutulan dizi konuları

Çok güzel tv dizileri izliyorum. Günüm acı haberlerin-olayların içinde boğulurken, adeta ferahlamak için diziden diziye geçiyoruz. Eski sezonda. “Aşk-ı Memnu”, “Yaprak Dökümü” vardı; sona erdi. Her bölümü ayrı bir heyecan. Tipler çok başarılı. “Hanımın Çiftliği” maalesef bitiyor. “Papatyam” inşallah gelecek sezon devam edecek.. “Arka Sokaklar” ve “Behzat-Ç” de, “Muhteşem Yüzyıl” da  öyle... Keşke hiç bitmeseler!

***

Dizi yapımcıları bilmem bu köşeyi okurlar mı? Onlara, hatıra dağarcığımdan bazı nâçizane önerilerim var:
* Yakın tarihimizin kahramanlarından Ödemişli yiğit Çakırcalı Mehmet Efe’nin Yaşar Kemal tarafından kitaplaştırılmış hayatı.
* Rahmetli Nizamettin Nazif’in Fatih dönemi kahramanı “Kara Davut”. Bu romanda eskiden çok tartışılan dramatik sahneler var.
* Rahmetli Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı 18 kitaplık dizi. Peyami Safa bu kitapları Fransız Moris Leblan’ın Arsen Lüpen’in maceralarına nazire olarak yazmış...
Kibar hırsız Arsen Lüpen’in maceralarını Türkçeye rahmetli Selami İzzet Sedes çevirmişti. Çocukluğumuzda heyecanla okurduk.
* Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun bize milliyetçilik aşılayan kitapları... Meselâ “Kolsuz Kahraman” ve “Türk Korsanları”.
“Yakın tarihimizdeki acı bir olay Çerkez Ethem olayı. Bu olayı Orhan Asena, “Candan Can Koparma” adıyla dramatik bir piyes yapmış.
* Mütareke döneminde İstanbul’u haraca kesen Rum haydut Hrisantos’la Türk Polisinin mücadelesi ve haydutun öldürülmesi... Onunla mücadele eden emniyet amirleri arasında Musevi asıllı Samuel Efendi de vardı.
* Türk Casusu İngiliz Kemal’in maceraları...
* Nihayet Musahipzâde Celal’in meselâ  “Bir Kavruk Devrildi” adlı tarihi piyesi. Kavukluktan kavuk düşünce Sadrazam devrilir düşer!

***

Belki yapımcıların ilgisini çeker diye Çakırcalı Mehmet Efe’nin  hayatını özetleyelim.
Çakırcalı Mehmet Efe (Ödemiş, 1872-Nazilli, 17 Kasım 1911).  Ödemiş ilçesine bağlı Türköne köyünde doğmuştur. Ege efelik kültürünün en ünlü simalarından biridir. Aslında yiğit bir efedir... Robin Hood gibi zenginden alıp fukaraya değıtıyor. 17 Kasım 1911 günü Nazilli yakınlarında Karıncalı Dağ’da  zaptiyelerle vuruşa vuruşa ölüyor. Baş düşmanı, babasını masum olduğu halde öldüren Zaptiye Başçavuşu Boşnak Hasan... Sonunda Çakırcalı bu kişi tarafından öldürüldü.
Unvanı: “Kamalı Zeybek”. Böyle bir halk türküsü de var.


Satı Kadın Bu seçimlerde Meclis’e her zamankinden fazla kadın milletvekili girdi. Atatürk devrimlerinden biri kadın-erkek eşitliği ve bunun gereği kadınlara seçmek ve seçilmek hakkının verilmesi, birçok Avrupa ülkesinden öncedir... Atatürk, Ankara’nın Kazan köyünden olup orada muhtarlık yapmış Satı Kadını seçimlerde aday yaptı ve Satı Kadın Meclis’e giren ilk kadınlardan biri oldu.
8.2.1935 günü yapılan 5. Dönem seçimlerinde Meclis’e giren 17 kadın milletvekilinden biri ve en anlamlısı o idi...



Satı Çırpan (Satı Kadın). 1890 yılında Ankara’nın Kazan ilçesinde dünyaya geldi. Millî savaşta sakat kalmış bir askerin eşiydi. 5 çocuğu vardı. Çiftçilikle uğraşan Satın Kadın özel eğitim gördü. Seçildiğinde Kazan köyü muhtarıydı. Bir dönem milletvekilliği yaptı, 19 Mart 1956 günü vefat etti.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yola devam! İlk sınav Suriye!

Türkiye bir kez daha seçimini yaptı. Sonuçlar, her şeyin kaldığı yerden devam edeceğini, Türkiye'nin hem içeride hem de dışarıda başlattığı uzun yürüyüşün daha da güçlenip hızlanacağını gösterdi. Bu millet, devlet için de kendisi için de nelerin doğru olduğunu kendine yol gösterenlerden çok daha iyi biliyor.
İktidar partisi ile muhalefet partileri arasındaki açı bu seçimle daha da büyüdü. Muhalefetin, bırakın projeyi, siyasi söyleminin bile Türkiye kamuoyunda karşılığının olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Tükenmişlik, yorgunluk, eskimişlik iktidarda değil muhalefette kendini gösterdi. AK Parti oylarını artırdı ve hiçbir siyasi kadronun kendine rakip olamayacağını ortaya koydu. Yüzde elli civarındaki oy, inanılmaz bir siyasi başarıdır. Oylarını sürekli artıran bir siyasi liderin karizması ve vizyonu işte bu uzun yürüyüşün en büyük güvencesidir... Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ciddi meydan okumasıdır, Türkiye'nin küresel ölçekte konumlanmasıdır.
Elbette sonuçları çok tartışacağız. Ama AK parti kadrolarını içeride ve dışarıda çok yoğun ve belki de en hareketli iktidar dönemi bekliyor. Bu hareketliliğin içinde de en önemlisi güney komşumuzda yaşananlar.
Peki Türkiye, yakın çevresinde nasıl bir seçim yapacak? Seçim yorgunluğundan çok daha yorucu, çetin bir sorun bu. Bugünden itibaren işte müthiş karmaşık bir sorunla yüzleşeceğiz. Çünkü ertelemek, görememek, içinden çıkamamak diye bir seçeneğimiz kalmadı. Can alıcı kararlar alınacak ve uygulanacak. Tabii bu kararlar kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açacak.
Türkiye seçime kilitlenmişken, ister istemez içeriye yönelmişken, alevler bütün çevremizi sardı. Kuzey Afrika'dan Türkiye sınırına uzanan bölgede, çaresizlikle, şaşkınlıkla, kafa karışıklığı ile izlediğimiz, bu coğrafyayı yaktığı gibi yüreklerimizi de yakan, içimizi sızlatan bir durumla karşı karşıyayız.
Tunus'la başlayan dalga sınırlarımıza dayandı. Yarın Türkiye sınırını aşıp aşmayacağına dair kimsenin bir öngörüsü yok. Bu kuşağa yönelik bütün istilacı girişimleri sorgularken, aynı istilacı zihnin kendi içimizdeki zorbalıklarını izliyoruz şimdi. Bu anlayışın bize, kendi insanına yaptıklarının açıklanabilir bir tarafı kalmadı. Bağımsızlık, ülke bütünlüğü, devlet, iktidar, özgürlük, güvenlik hepsi bir yana, insan yaşamını yok sayan zihnin tahammül sınırlarını çoktan aştı.
Suriye'de endişe verici gelişmeler oluyor. Hep birlikte izliyoruz. Ülkenin hassas pozisyonu, Türkiye açısından ne ifade ettiği, model ortaklık üzerinden devam eden bölgesel projenin ne olacağı, Fransa ya da diğer batılı ülkelerin bir hafta ya da bir ay sonra bu ülkeye neler yapabileceği elbette derinlemesine tartışılması gereken, tartıştığımız şeyler.
Ancak endişelerimiz korkuya, paniğe doğru yöneliyor. Baas yönetimi, kendisine tanınan krediyi, tahammül sınırını aştı.. Reform yapmaya, ülke içindeki huzursuzluğun üstesinde gelmeye yönelik beklenti sona erdi. "Beşşar Esad iyi niyetli ama ekibi, eski basçı kadro bunları yapıyor" söylemi de anlamını yitirdi. Bu konuda Türkiye kadar sabırlı davranan, Şam'a destek olan bir ülke olmadı. Suriye'yi daha doğrusu Suriye yönetimini en son terkedecek ülke Türkiye'ydi ve bu oluyor artık.
Bugünden itibaren, hükümetin önündeki en önemli gündemi Suriye olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son sözleri, iplerin koptuğunu gösteriyor. Türkiye, Şam yönetiminin kendi halkına yönelik acımasız tutumuna tahammül gösteren, çetelerin tamamen mezhepsel bir reaksiyonla sokakları kana bulamasını tolere eden bir ülke görüntüsü vermeyecek.
Beklenti şu:
En yakın zamanda Suriye ile son bir görüşme olacak. Pek şans tanınmasa da, "farklı" bir konuşma olacak bu. Alınan mesaj Türkiye'nin yeni durumunu belirleyecek. Kanaatimiz, Suriye yönetiminin Ankara'ya verdiği yanıltıcı bilgiler bu sefer ikna edici olmayacak. Ardından Ankara'nın ipleri kopardığını göreceğiz belki. Ve Şam'a karşı sertleştiğini...
Şu an bu ülkede yaşanan şey bir güvenlik önlemi değil. İç isyanı bastırmak da değil. Hiç kimsenin kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği bu yöntemin, İsrail'in Gazzelilere uyguladığı yöntemden farkı yok.
Düşmanlarının dostlarına karşı kullandığı yönetimi Suriye kendi halkına kullanıyor. Bir azınlık rejimi olduğunun açık görüntüsünü veriyor. Devlet olma yerine, kuşatıcı olma yerine örgüt gibi, mezhepsel bir kimlikle kıyım yapıyor.
Bu bölgede, neresi olursa olsun işgallere, dış müdahaleye karşı hassasiyetimiz en üst noktada. Suriye örneğinin yeni bir işgal senaryosunu meşrulaştıracağını, zihinleri buna hazırlanacağını çok iyi biliyoruz. İşgal ve istilaya karşıt duruşumuz devam edecek, bu endişemiz de devam edecek. Ancak muhalefet üzerinden, kan üzerinden, zaaflar üzerinden işgal senaryosu çizenlerin bu sefer ellerini güçlendiren şey Şam'daki mafya düzeninin eylemleri oldu. Suriye'ye yönelik böyle bir senaryo hazırlanıyorsa, bence hazırlanıyor, bunun en büyük müsebbibi bu yönetimidir.
Türkiye'nin bütün bölgeye yönelik ortaklık projelerini destekledik, desteklemeye devam edeceğiz. Ama bu, bütün günahları affetmemiz, gidişatı normal görmemiz anlamına gelmiyor. Kendi kalkına yönelmiş tankların, kurşunların affedilir bir yanı yok.
Beşşar Esad ve yönetimi kredisini tüketti, iyi niyetleri yok etti. Suriye'yi yalnızlaştırdı, yalnızlaştı. Bundan sonraki her cinayet, her kıyım bu kadrolara büyük bedel ödetecek.
"Türkiye Suriye'yi terkettiği anda Şam yönetimi biter" demiştik.
Galiba önümüzdeki günlerde bu olacak. Süreç, Soğuk Savaş artığı Baas rejiminin tasfiyesinin çok yakın olduğunu gösteriyor. Esad hata yaptı, çok büyük hata yaptı ve kaybetti. Artık yeni bir Suriye üzerine konuşma zamanı...

Lan?..

Bugün yarın birçok köşe yazarından seçimin değerlendirmesini, seçmenin verdiği mesajı ve seçimin sürprizini okuyacaksınız.
Şu "seçmenin verdiği mesaj" ifadesine de oldum olası biterim.
Ne zaman sandığın yolunu tutsam bu söz gelir, aklımın bir köşeciğinde bağdaş kurar.
Öyle ki, kovsam gitmez.
Naçar etraftaki seçmenleri gözlerim.
Şimdiye değin mesaj vereyim düşüncesiyle sandığa gideni görmedim. En azından ben böyle bir hava almadım.
Seçmen oyunu veriyor ama mesaj kısmına karışmıyor gibime geliyor. Hatta birçoğu "bitse de gitsek" modunda.
Demem o ki, seçmen mesaj vermez; mesajı partiler, parti liderleri alacak!
Alırlar mı peki?
Orası biraz netameli işte...
Bunları daha sonra uzun uzun konuşuruz. "Kürt sorunu"nu veya yeni anayasayı laflarken ister istemez bu konuya da değineceğiz nasılsa.
"Balkon konuşması" yapıldığında gazeteler çoktan bağlandığı için köşe yazarı milleti mecburen kelem oynatamayacak ama başta da belirttiğim üzre bol bol seçim değerlendirmesi yapacaktır.
Ben bugün koroya katılmayacak; "solo" takılacağım. (Yani farklı bir yol tutturacağım Şinasi.)
Turistik bir gezi için geçen yaz bizim oraları tercih eden çok sevdiğim gazeteci bir arkadaşım anlatmıştı:
Benim güzel hemşehrilerimden birine, orta yaşlı bir amcaya adres sorunca, "Böyle dümdüz git, sakın hiçbir yere sapma, doğru git varırsın uşağum..." tarifini almış.
Teşekkür etmiş ve yola koyulmuş.
Bir müddet sonra dikiz aynasından biraz önce adres tarif eden amcanın peşinden koştuğunu fark edince arabasını sağa çekerek park etmiş.
Amca, "Uşağum" demiş nefes nefese, "Dümdüz git dedum diye, dikine dikine gitme sakın; dikkat et, yol çok virajlıdır ha!.."
Arkadaşımız ne mi yapmış?!
Ne yapacak; ilk kez bir Laz fıkrasında yardımcı erkek oyuncu rolünde arzı endam ettiği için şaşakalmış.
Bazen böyle duruma düşer; ne diyeceğinizi, ne yapacağınızı bilemez, tastamam paralize olursunuz.
Mizah dergileri (konuşma balonlarında) böylesi dumur vaziyetlerini üç harflik bir kelimeyle anlatılır: "Lan?.."
Son günlerde o kadar çok "lan" çekilecek hallere muttali oluyorum ki, hangi birini sayayım.
Kenan Evren'i,12 Eylül'ü yargılayamazsınız; referanduma "evet" çıkması için göz boyuyorsunuz falan diyorlardı.
"Netekim" yargılanmaya başladı.
Evvela (95 yaşındaki hasta adamı) neden sabahın köründe derdest etmiyorsunuz da ayağına savcı gönderiyorsunuz dediler, sonra neden şimdi yargılıyorsunuz mavalını okumaya başladılar.
Bu kafaya o üç harfli kelimeden başka söyleyecek söz var mı?
"Lan?.."
Son zamanlarda çok değişik bir seçmen türedi. "Ben oyumu AKP'ye vermeyeceğim ama kazanmasını çok istiyorum..." diyorlar.
"Lan?.."
Adamlar eşek kadar puntolarla manşetten haber yapıyorlar; bir müddet sonra öğreniyorsunuz ki, haber baştan sona kuyruklu yalan.
"Lan?.."
Mesela...
Tuluyhan Uğurlu benim sevdiğim, beğendiğim bir sanatçımızdır. Aydınlık gazetesi Cumhuriyet Güçbirliği'ni desteklediğini yazınca müthiş taaccüp ettim.
Teessürümü "Bu darbesevicilerin arasında senin işin ne?" (30 Mayıs 2011, Yeni Şafak) başlıklı bir yazıyla dile getirmeye çalıştım.
Meğer Aydınlık gazetesinin tezviratından ibaretmiş. Tuluyhan Uğurlu'dan aldığım maili şuracığa olduğu gibi nakledeyim de görün:
"Sn. Tuna, / Mayıs ayı içindeki yoğun konser programlarım arasında ne yazık ki, Türkiye gündeminden uzak kalıp, gazeteleri okumakta geç kalmışım.
Cumhuriyet Güçbirliği destekçileri arasında adımın geçtiğini daha dün fark ettim ve internette arama yaparken sizin yazınıza rastladım. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi benim dünya görüşüme tamamen zıt olan Cumhuriyet Güçbirliği ile hiçbir ilgim yoktur. / Bugüne kadar kendi yolunda yürüyen ve hiçbir politik çizgiye girmeden sanatını icra eden bir sanatçı olarak adımın inanmadığım ve desteklemediğim bir grubun içinde yer alması beni son derece üzmüş bulunmaktadır. / Bu konuyu okurlarınıza duyurmanız beni biraz olsun rahatlatacaktır. / Saygılarımla / Tuluyhan Uğurlu"

6 Mayıs 2011 Cuma

Evladım bu lafları sana kim soktu?

Ahmet Taşgetiren dünkü yazsında "Cihat kelimesini lügatlerinden kovmaya çalışanlar, yarın ülkeleri işgal edilirse ne yaparlar acaba?" şeklinde son derece can alıcı bir soru koydu ortaya.
Hemen ardından da bi ufaktan dalgasını geçti tabii: "Gel bizi de kurtar ey düşman, hoş geldin, sefalar getirdin diye serenatta mı bulunurlar?"
Ah be Ahmet abi, "cihat" kavramını lügatlerden kovsalar yahut hiç zikretmeseler hadi neyse!
Son zamanlarda...
"Cihadist" gibi zıpçıktı kavramlarla cihadı marjinalleştirip mahkûm etmeye başladılar.
"Yahudi sevgili" imajı, "başörtülü eşli mazi"sini karartmaya yetmediği için (Naipaul muhabbetini fırsat bilip) Hilmi Yavuz ustamızı ve fakiri bağnazlıkla suçlamaya kalkışacak kadar tozutan arkadaş bunlardan biri.
Bu "entelektüel hazmı" geniş arkadaş, "cihadist" kelimesini tırnak içine almakla aklı sıra "yırtacağını" sanıyor.
Arkadaş sen gel şöyle bakalım.
Kimin nakliyeciliğini yapıyorsun?
Üçüncü sınıf oryantalist Oliver Roy'un mu?
Zira "cihadizm" gibi laflara o bayılır, sana ne oluyor?
"Cihadist" ne Allah aşkına?
"Oruçist" veya "namazist" veya "hacist" veya "zekatist" de diyecek misin bari?
Yoksa...
Oryantalistler neyi ürettiyse onu mu tüketiyorsun?
Hayır yani, "İslami terör" tanımlaması gibi "cihadist" kavramının da aynı zihniyetin ürünü olduğunu bilmiyor musun?
Bu zihniyetin fanatik öncülerinden Bernard Lewis'in "Belki 'İslamî terör' denemez, ama bütün teröristler Müslüman'dır" sözünü hiç duydun mu?
Mahut sözü iktibas eden Ali Bulaç dünkü yazsında bu kafanın "Müslümanların işgallere karşı yürüttüğü mücadeleyi" terörizm tesmiye ettiğini bi güzel anlattı.
"Madem "...ist" demeye o kadar meraklısın; onlar gibi "terörist" de, işin içinden çık; ne diye "cihat" kavramını aşağılayanlara nakliyecilik yapıyorsun?
İslami ıstılahlara çatallı dilini sokanların saçmalıklarını temellük etme iştiyakının başka bir izahı var mı?
Cihat edene "mücahit" dendiğini bilmez değilsin ya, "cihadist" ne?
Rusya'ya karşı direnince "mücahit", ABD işgallerine direnince "cihadist" mi olunuyor?
Cihat en geniş anlamda beşerin insanileşerek ayaklarının üzerinde sabit durma mücadelesinin hülasasından ibarettir. Mücahede veya Cihad-ı Ekber elbette buna mündemiçtir.
Lafın burasında, Teoman Duralı hocamızın dünya durdukça durası "Çağdaş Küresel Medeniyet" kitabından (beşer insan farkını vurgulayan) şu satırları okumanın tam vaktidir: "Beşer'in esâsı 'bedenilik'- evolutivo-genetiko-fizyolojik yapı-iken, insan'ınkisi 'ahlâklılık'tır (Fr moralité)"
İmdi, "Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" hadisini hatırlayalım.
Cihat işte bu güzel ahlakı kuşanmak ve bütün dekadans biçimlerine karşı muhafaza etmektir.
Haksız yere yurtlarından sürülen mustazaflar için müstekbirlerle savaşmak veya Allah'ın isminin bolca zikredildiği camilerin, havraların, kiliselerin güvenliği için canını ortaya koymak bu güzel ahlakın yansımasından ibarettir.
Bir zamanlar Zaman gazetesinde arzı endam eden bu arkadaş, "Camideki Müslüman'a 'müslim' yerine 'mürtecî' diyen, İslam'ı 'fundamentalizm' ve 'gericilik' şeklinde karalamak isteyen kimseler bu çağın en sinsi takiyyecileridir. 'İslâmcı' ve 'dinci' gibi ifadeler İslam terminolojisinde yoktur. Bu tabirler dine hasım kimseler tarafından kasıtlı olarak dilimize sokulmuştur. Bizde İslam, Müslüman, mü'min tabirleri vardır..." ifadelerini bir yerlerden hatırlar mı acaba?
"Cihadist" ha?!
Felsefe hocamız Buud Hayri Bey olsaydı "Evladım bu lafları sana kim soktu?" derdi.
Biz ne desek bilmem ki?!

3 Mayıs 2011 Salı

Üsame Bin Ladin ve "dünyanın en tehlikeli terör örgütü"

Afganistan'da, Pakistan'da her gün masum sivilleri öldürüyorlar. Öldürüyorlar ve doğru dürüst bir özür bile dilemiyorlar. "Terörle mücadelede olur böyle şeyler" havasındalar. Irak'ta belki 1 milyon masum sivilin kanına girdiler, adeta soykırım yaptılar. Onu da "terörle mücadele"nin hatırı için sineye çekmemizi bekliyorlar.

Bu katliam süreci Üsame Bin Ladin'e mal edilen 11 Eylül saldırıları üzerine başlamıştı, fakat Batılı emperyalistler o saldırılardan önce de İslam dünyasında böyle terör estiriyorlardı. Canları çektikçe Irak'ı bombalıyor, çoluk-çocuğu havaya uçuruyor, amansız ambargolarıyla da masum Iraklıları katlediyorlardı. Öte yandan, İsrail vasıtasıyla Filistinlilere ve Lübnanlılara kan kusturuyorlardı. Durmadan Müslümanlara zulmediyor, İslam topraklarında durmadan bozgunculuk yapıyor, ama zalim ve bozguncu sıfatlarını daima Müslümanlara yükleyip "Biz ıslah edicileriz" diyorlardı.

Üsame Bin Ladin'in "El Kaide"si işte bu akıl almaz arsızlığa, bu akıl almaz müstekbirliğe, bu akıl almaz caniliğe bir cevap olarak doğdu. Bu cevabın makul olan tarafları var, makul olmayan tarafları var. Makul olmayan taraflarından bir tanesi, emperyalizmle mücadelede sivillerin de öldürülmesine -en azından Amerikalı sivillerin öldürülmesine- cevaz verilmesi yahut sivillerin taammüden öldürüldüğü bazı eylemlerin -mesela New York'taki İkiz Kuleler'e saldırıların- hoşgörülmesi.

El-Kaide tam olarak nedir, kimlerdir, nerede başlar ve nerede biter, Üsame Bin Ladin El-Kaide'nin ne kadarını kontrol ediyordu, hangi eylemlerin sorumluluğu Üsame Bin Ladin'e aitti veya değildi, bunlar çok tartışma götürür. Fakat 'genel geçer' Üsame Bin Ladin ve El-Kaide imajının Müslümanlar tarafından ciddi bir tahlil ve eleştiri süzgecinden geçirilmesi gerektiği muhakkak. Son zamanlarda bunu bizzat Üsame Bin Ladin ve yakın çevresinin de yaptığını duyuyor, umutlanıyorduk. (Üsame Bin Ladin'in iki yardımcısı, Zevahiri ve Atiyetullah, yakın zaman önce "Sivillerin kanı dökülemez" yolunda açıklamalar yaptı ve El-Kaide'ye mal edilen tekfirciliği de reddetti.)

Mezkûr imaj, Ümmet-i Muhammed'in çözmesi gereken bir meseleyi ifade ediyor. Mutedil Müslümanlar elbette "Kafirler ne kadar zulmederlerse etsinler biz onlarla mücadelede fıkıh çerçevesinin dışına çıkamayız" diyecek, düşmanla mücadelede haddin aşılmasına karşı çıkacaklardır. "Terörle mücadele" yahut "özgürlük ve demokrasi" uğruna yüzbinlerce masum sivili gözünü bile kırpmadan öldürebilen ve dünya kamuoyunun bunu makul karşılamasını isteyen ABD ise, El-Kaide yahut başka bir örgütün emperyalizmle mücadelede sivillerin de kanına girmesini kınama hakkına sahip değildir.

Yeryüzünde mütemadiyen fesat çıkaran ve masum sivilleri kitleler halinde öldürüp duran ABD'nin, kendini maşeri vicdanın temsilcisi ve adaletin kılıcı gibi takdim ederek, Üsame Bin Ladin'i 'yargılamasını' ve 'infaz etmesini' içimize sindirebilmemiz mümkün değil, mümkün olmamalı.

Üsame Bin Ladin'in ABD tarafından Pakistan'da öldürüldüğü haberi üzerine bir açıklama yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Dünyanın en tehlikeli ve en sofistike terör örgütünün başının bu şekilde ele geçirilmiş olması herkese ibret vesilesidir" demiş... ABD değil, İsrail değil, El-Kaide mi dünyanın en tehlikeli terör örgütü?

ABD Başkanı Barack Obama, "Adalet yerini buldu" demiş... İslam dünyasında katliam üstüne katliam yapan, sonra bu katliamlara verilen cevapları bahane ederek daha büyük katliamlar yapan ABD'nin yöneticileri -Obama dahil- mahkûm edilip cezaları infaz edilmedikçe, ne adaleti?

Bu kahpe düzenin çarkına tüküreyim (Ah bir tükürebilsem)!

***

Üsame Bin Ladin gerçekten öldürüldü mü, bilmiyorum.

Öldürüldüyse, Allah Teala ecrini arttırsın ve taksiratını affeylesin.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Fransız uçakları Şam'ı bombalarken!

Suriye işgal mi edilecek? Şam yönetimi, şehir şehir kan akıtıyor, muhalefeti sindirmek için hazmedilemeyecek uygulamalara imza atıyor. Bu yönüyle pusuda bekleyen müdahaleci güçlere zemin hazırlıyor.
ABD, vatandaşlarını, zorunlu olmayan elçilik personelini Suriye'den çıkarıyor. İngiltere, aynı şekilde tahliye yapıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'la ABD Başkanı Barack Obama tam elli dakikalık ağırlıklı olarak Suriye konuşması yapıyor. Ardından Erdoğan mesajları Beşşar Esad'a aktarıyor.
CIA Başkanı Leon Panitta, bu bölgede her işgal, operasyon ve olağanüstü gelişmeler öncesinde olduğu gibi, Ankara'ya geliyor. Türkiye'ye ne dedi, ne istedi henüz belli değil. Suriye'nin "kritik eşikte" olmasının ötesinde, Türkiye'nin uyarılarının ötesinde neler elbette bilmiyoruz.
Ama ABD, özellikle de İngiltere bugünlerde Türkiye'ye şu teklifi ya da ikna edici öneriyi yapıyor olabilir mi: "Gel, Suriye'deki muhaliflere yakın dur, bu ülkede rejimi değiştirelim. Ya da buz bu ülkeye askeri müdahale yapacağız, sen kenarda dur, gölge etme..."
Şu anki harita bu tür ihtimalleri düşündürecek nitelikte.
Afganistan, Taliban ve El Kaide gerekçe gösterilerek işgal edildi. Irak, Saddam Hüseyin gerekçe gösterilerek işgal edildi. Sudan, benzer gerekçelerle parçalandı. Somali, doğalgaz kaynakları için yine istikrarsızlıklar gerekçe gösterilerek saldırılara uğradı. Son olarak Libya, Kaddafi rejimi gerekçe gösterilerek iç savaşa sürüklendi. Hava saldırıları devam ediyor, kara operasyonu hazırlıkları yapılıyor.
Irak işgalinden hemen sonra Suriye'yi işgal edeceklerdi. Irak'ta hesaplar tutmadı, gecikti, bölgesel direncin de tazyikiyle bu işgal engellendi. Suriye Lübnan'dan çıkarıldı. Ardından İsrail Lübnan'a saldırdı. Çünkü ülke tamamen savunmasız bırakılmıştı. Şimdi Suriye'ye yönelik askeri müdahale tartışmaları yeniden başlıyor.
Artık olay, Suriye'de rejim-muhalefet kavgasının ötesine geçti. Esad yönetiminin güvenlik birimleriyle muhalifler ve S. Arabistan/Ürdün'den gelen silahlı birimler arasında kıyasıya çatışmalar yaşanıyor. Tabi bu arada masum insanlara yönelik kitlesel şiddet kontrolden çıkıyor.
Peki bundan sonra ne olur:
Sanırım endişelerimizi aktarmakta başarısız olduk. Olayın vahametini aktaramadık. Bütün bölgeyi karıştıracak "kritik eşikteyiz" gerçekten. Nasıl mı?
Suriye'ye askeri müdahale olursa, Baas rejiminin devrilmesiyle sınırlı olmayabilir. Çok keskin Alevi-Sünni çatışmasına tanık olacağız. Aynı zamanda bir iç savaş yaşanacak ve toplumun bütün kesimlerini içine alacak. Etnik ve mezhep eksenli çatışma Suriye sınırlarına hapsedilemez.
Müdahale başladığı anda Lübnan'da iç savaş çıkacaktır. Yemen'deki olaylar rejimle hesaplaşmadan çıkıp benzer bir kimlik savaşına dönüşecektir. İran'ın etkisiyle Bahreyn'de izlediğimiz Şiilerin ayaklanması, S. Arabistan'ın doğu bölgelerindeki Şiileri etkisine alacak, benzer iç çatışmalar ya da kanlı operasyonlar bu ülkede de yapılacaktır. En önemlisi de, müdahale ihtimali kesinleştiği anda Suriye-Ürdün çatışması hemen başlayabilir.
Çok kötü işaretler alıyoruz. Türkiye'nin güneyini ateş sararsa, buna kim nasıl müdahale edebilecek? Şu an en sıkıntılı başkent Ankara. Suriye'deki her gelişmenin Türkiye için aynı zamanda bir iç güvenlik sorununa dönüşeceğini göreceksiniz. Hele de seçim öncesinde.
Libya'da ne oldu baksanıza. İç savaş ve işgal dışında ne var? Olay adalet, özgürlük mücadelesinden tamamen çıktı. Başka bir hesap görülüyor şimdi. Bir pazarlık... Açgözlü bir pazarlık.. Uzun süre bu iç savaşı ve işgali izleyeceğiz. Yarın Suriye'de çok daha kötüsü olacak. Bu senaryoya karşı Türkiye'de ülkede sözü olan kimse var mı? Ne diyeceksiniz o zaman? Neye müdahale edip neye karşı çıkacaksınız? O noktaya vardıktan sonra kimin hakkı, özgürlüğü, namusu kalacak? Irak'tan ders almadınız mı?
Bağdat bombalanırken duyduğumuz acı hala yüreğimizde. Şam bombalanırken ne hissedeceğiz...

4 Nisan 2011 Pazartesi

"İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu"

Atıp tutacağı, kurtlarını dökeceği bir köşecik bulmasına sevinmiştim. Arada bir ne yapar, ne eder diye de bakarım.
Bakarım; hiç değişmiş mi?
Nasıl desem; 10 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin, hatta 30 yıl öncesinin Emin Çölaşan'ı ile günümüz Emin Çölaşan'ı arasında bir fark var mı; merak ederim.
Her defasında milim değişmediğini görür, şaşırırım!
Özellikle "değişmek" sözcüğünü kullandım. "Gelişmiyor" deyip de incitmek istemedim.
Aslında hazretin "değişmesi" pek yakışık almaz. Yakışık alsa da, "gergedanlaşmaktan" öte anlam taşımaz.
Gelgelelim şu sıralar Abant izlenimleri falan yazan Ertuğrul Beyciğime nazaran daha onurlu bir tavır ortaya koymuştur.
En azından inandığı değerler uğruna (Hürriyet gazetesiyle yollarının ayrılması neticesinde uzun süre köşe yazmaması şeklinde) bir "bedel" ödemeyi göze almıştır.
İnandığı değerler uğruna mı yoksa uyum katsayısı "elverişsiz" olduğundan mı bu "bedel"i ödemiştir, orasını bilemem.
Benim bildiğim şudur: Sıkı "amigo" olduğundan olsa gerek, "karşı tribünde" yer aldığına inandıklarından "iltifat" almaya hiç gelmiyor!
Mesela...
Biraz önce omurga bakımından Ertuğrul Beyciğimle karşılaştırılamayacak kadar sağlamdır demeye getirdim ya, "Salih Tuna beni kafakola almaya çalışıyor" derse hiç şaşmam.
Zira...
"Sıra beni de kafakola almaya gelmişti!" başlıklı dünkü yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yaptığı bu!
Hocaefendi'nin yıllar önce kurban bayramı vesilesiyle gönderdiği "mektup"u köşesinde olduğu gibi yayımlamış. (Naçizane yazımızın başlığına çektiğimiz "İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu!" şeklindeki münasebetsiz ifade de, Sözcü gazetesinin dünkü manşetinden başka bir şey değil zaten.)
"Değerli gazeteci yazar, kıymetli insan / Saygıdeğer aydın Emin Çölaşan Beyefendi" hitabıyla başlayan mektup hakkında Çölaşan şöyle diyor: "Uygulanan taktik çok basitti: 'Emin Çölaşan'a Kurban Bayramı'nı fırsat bilip böyle bir mektup gönderelim, bu yolla onu da kafakola alıp susturalım.' (...) Ama ben yemedim! Ektikleri tohum bende, başkalarında olduğu gibi tutmadı!.."
İyi de, ekilen tohum ne?
Nasıl bir tohumdur ki bu, başkalarında tutuyor, Çölaşan'da tutmuyor?
Maksadım eleştirmek değil; hazret için bu saatten sonra kelime yakmayı israf addederim.
Bir zihniyeti, dahası bir zihniyetin temellük etme yeteneğini deşifre etmeye çalışıyorum.
Çünkü...
Uğur Dündar da üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yapmıştı.
Evrensel insan haklarını savunucu cesur bir demokrat olduğunu ifade eden Hocaefendi'nin bir mektubundan hareketle, "Beni beğenmiyorsunuz ama bakın hocanız beni nasıl da övüyor..." demeye getirmişti.
Çölaşan gibi "yemedim" demiyordu da, daha kurnaz bir şekilde bize "yedirmeye" çalışıyordu.
"Yedirmeye" çalıştığı da, Hocaefendi'den tescilli bir demokrat olduğuydu.
Halbuki oldukları hal değil, olmaları gereken hal ihsas ediliyordu.
Çölaşan'a kıymetli insan, saygıdeğer aydın, değerli yazar ol denilmeye çalışırken; Uğur Dündar'a da (servise sokulan o malum kasetler marifetiyle linç kampanyasına iştirak edeceğine) insan haklarına saygılı cesur bir demokrat ol, denmek isteniyordu.
Şuncacık şeyi anlamayacak ne vardı?
"Fethullah" demekle Hocaefendi'yi aşağıladığını sanan Çölaşan hadi mazurdur diyelim, Uğur Dündar'a ne oluyor?
Hayır yani, anlıyor da işine mi gelmiyor?
Çölaşan gerçekten de tuhaf bir insan evladı.
Demek ekilen "tohum" tutmadı, demek "yemedi" ha?
İyi o zaman biraz da ben "tohum" ekeyim:
Dürüstsün, ilkelisin, demokratın önde gidenisin, yalansız dolansızsın, adam gibi adamsın...
Hadi bakalım bunları da "yeme," bunlar da "tutmasın" sende...