Nagehan ALÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nagehan ALÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Fatih Altaylı ne zaman istifa edecek?

08 Ekim 2011 Cumartesi


Sabahtan beri karşımda, gazete demeye dilim varmayan Habertürk duruyor. Sürmanşetinde insanlık ayıbı, vahşet pornosu, dev bir fotoğraf! Fotoğrafta bir kadın. Ölen bir kadın. Sırtında dev bir bıçakla, kan revan içinde yatan, çıplak bir kadın. Gözler kapanmış, dudaklar morarmış, her tarafı kesik içinde... Böyle bir şiddet, böyle bir gözü dönmüşlük, böyle bir canilik yok, diye haykırıyorum ama nafile! Var! Öylece karşımda duruyor! Sadece bu kadının insan görünümlü canavar kocasının caniliği değil üstelik. O caniliği bizim hepimizin üzerine fırlatıp atan bir kağıt parçası olan Habertürk ve hala kendine gazeteci diyebilen bir Fatih Altaylı duruyor karşımda! İnsanlığımdan utanıyorum!
***

29 Temmuz 2011 Cuma

Bizans oyunları

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Dünden beri aynı şeyi düşünüyorum. 'Neden' diye soruyorum kendi kendime, 'neden Türkiye'de soru sormanın altında hep kişisel sebepler aranıyor? Neden şahsi mesele değil, duruşlar üzerinden tartışma yapılabileceği bir türlü anlaşılmak istenmiyor?'
- - -
Bir yazarın 180 derece tersine dönen duruşu, başka yazarların dikkatini çekmeli. Onlara 'ne oluyor?' diye sordurtmalı. Bu soru değişen yazar ile kişisel bir hesap görmek olarak algılanmamalı. Hilal Kaplan ve ben tam da bunu yaptık geçtiğimiz günlerde. Ece Temelkuran'ın dönüşümünü sorguladık.
- - -

27 Haziran 2011 Pazartesi

Fatih Altaylı şakası

Fatih Altaylı, Serdar Turgut'a öykünüp mizah yazarı olmaya soyundu anlaşılan. Öyle bir Ertuğrul Özkök yazısı döktürdü ki pazar günü... Epeydir bu kadar gülmemiştim! Özkök'ün kişiliğini analiz etmeye girişip, Ahmet Kaya'nın mezarını ziyaret edişini eleştiriyor yazıda. Utanmadan sıkılmadan, absürt komedi örneği ortaya koymak için olsa gerek Özkök'ün fotoğrafına 'utanç fotoğrafı' diyor!
***
Sayın Altaylı, bir ironiye imza atmak istemişsiniz de... Biraz da gerçek dünyaya dönelim. Herhalde şu koskocaaa medyada o ziyaretle ilgili en son kalem oynatacak kişi zat-ı aliniz. Zamanında Kaya'ya demediğinizi bırakmamışsınız, onu linç edenlerin başında yer almışsınız. Şunları bile yazmışsınız onun hakkında: 'Kaya yalancı haysiyetsizin biridir. Avantayı nereden buluyorsa ona göre bağırır. Bugün PKK'nın para dağıttığını görünce PKK'lı, yarın travestiler dağıtsın, onlardan.'

18 Haziran 2011 Cumartesi

Baykal mı Kılıçdaroğlu mu?

18 Haziran 2011 Cumartesi
CHP'deki 1863. kargaşaya bakıyorum ve  'acaba' diye geçiriyorum içimden, 'acaba bir siyaset geni mi var? O geni taşıyanlar diğer insanlardan gayrı bir hırs, bir vazgeçmezlik ve bu vazgeçmezliğin getirdiği ısrarla mı donatılıyorlar?'
Sanırım öyle. Aksi takdirde yakın geçmişte bir lider değişikliği yaşamış, yeni bir söylemle meydanlara çıkmış ve böylelikle iki riski birden almış, üstüne üstlük son genel seçimlerdeki 20,9 (üstelik başka bir partinin de birkaç puan desteğiyle) alınmış oyun üzerine yüzde 26'ya çıkan bir partide, tam da yeni bir anayasa yapma sürecinin arifesinde böyle bir 'iç kavga'ya girişilmezdi.
Kılıçdaroğlu'nun çizgisini beğeniriz, beğenmeyiz ama kabul edelim ki sonbaharda başlayacak süreç, CHP'nin lider yarışı ile gölgelenmemesi gereken, bu ülkenin önünü aydınlatmak isteyen herkesin destek vermesi gereken bir süreç. E hazır CHP'nin yeni lideri bu sürece destek verme, Başbakan da helalleşme sözü vermiş, kapılar karşılıklı aralanmışken taşları yeniden oynatmak niye?
Eski yönetimin, dışarıda bırakılmışlığın getirdiği bir burukluğu olmasını anlıyorum. Deniz Baykal'ın komplo ile liderliği devretmesinin getirdiği isyan duygusunu da öyle. Ama acaba CHP'yi tam da şimdi yeniden yapılandırmaya çalışmak kime ne kazandırır?
Baykal entelektüel birikimi ve siyasi tecrübesi ile elbette önemli bir isim ama bu onun yeniden genel başkan seçilmesini gerektirmiyor. Ben perşembe günü Aslı Aydıntaşbaş'ın Milliyet'te dile getirdiği öneriyi çok yerinde buluyorum: Deniz Bey liderlik yarışlarına gireceğine akil adam olarak partisine ve Türkiye siyasetine katkı sağlasa... CHP'nin önünü tıkayan, partiyi halktan uzaklaştıran ve maalesef zamanı yakalayamadığı çok açık Önder Sav artık biraz dinlense... Ailesinin ve hayatın tadını çıkarsa... Bu arada Kılıçdaroğlu da sırf Baykal'ın ekibinde olduğu için kendisine tehdit gördüğü, örgütlere hakim ve tabanı kuvvetli Mehmet Sevigen gibi isimlere yeniden yer açsa... Bir orta yol bulunsa... Fena mı olur? Yoksa nefis kavgasının olmadığı bir CHP hayal etmek çok mu ütopik?
Kürt meselesini yeni keşfedenler
Son dönemde çok ilginç bir değişime tanık oluyorum. Etrafımda katı ulusalcı görüşleri ile bildiğim, bu ülkenin tek tip vatandaştan oluşması, bu tipe uymayanların 'adam edilmesi' gerektiğini düşünenler hatta beni Kürt sorununa yaklaşımım nedeniyle yer yer 'PKK'yı destekliyorsun' diye karalamaya çalışanlar Kürtleri ve bu sistemin doğurduğu sorunlarını keşfetmeye başladılar. Bu zamana kadar Kürt vatandaşlarımızın insan hakları meselelerini dile getiren, anadilde eğitim, yayın eksikliği gibi konulara dikkat çeken bizim gibi isimlere ters bakanlar nedense empatiyi keşfediverdiler! İşi öyle bir yere kadar vardırdılar ki utanmasalar PKK'ya güzellemeler düzecekler...
Her alanda u-dönüşlerine açık memleketimde bu dönüşün nedeni belli: Sırf iktidar partisinin karşısında durmak, ona alternatif yaratmak ve muhalefet etmek için özünde hiç desteklemedikleri, aksine 'bölücü' gözüyle baktıkları BDP'ye destek vermek. BDP üzerinden AK Parti muhalifliği yapmak. Hadi onların jargonuyla konuşayım: Şeriat gelmesin diye bölünmeyi göze almak!
Bu timsah gözyaşlıların yapmak değil, yıkmak peşinde olduğu, bunun için hem çok olumlu bulduğum CHP'nin yeni söylemini hem de BDP'yi kullandıkları aşikar. Zaten iş masaya gelince hepsi yine özüne dönecek, göreceksiniz. Kürt meselesi bu sorunun temelini anlayan, Kürt siyasetini destekleyip terörü lanetleyenlerle çözülecek. O nedenle BDP'nin siyaset zemininde kalıp, AK Parti ile diyalog yollarını kapamaması şart. Şayet Kılıçdaroğlu da liderliğini muhafaza edip verdiği sözleri tutarsa... İşte o zaman şeytanın bacağını kırıp Kürt sorununu çözmek için tünelde ışık göreceğiz. Kuvvetli bir ışık hem de...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Yağcılık kaç ayıp örter?


İnsanın insanlığından utandığı anlar oluyor bazen. 'Yok artık' bile diyemediği. Sözcüklerin şaşkınlık ve acıma duygusunu anlatmaya yetmediği... Bazıları birkaç gündür bana işte böyle hisler yaşatıyorlar. Hele içlerinde bir tanesi var ki...
***
Daha düne kadar AK Parti hükümetini devirmeyi amaçlayan yasadışı bir çetenin emriyle yazılar yazan, bu çete ilişkileri hakim kararıyla yapılan resmi izlemelerle kanıtlanmış birinden bahsediyorum. Baktı ki artık yolun sonunda, dümeni kırıvereyim bari dedi. Bir anda başladı, darbeyle devrilmesi için çabaladığı bu hükümete alenen yağcılık yapmaya. Çok yakın bir geçmişe kadar Tayyip Erdoğan'ın akıbetinin Menderes ile aynı olması için elinden geleni yaptığı savcılık tarafından tespit edilmiş, her türlü çirkefliği, bel altı vuruşu ve tetikçiliği çete talimatlarıyla hayata geçirmiş ne yazar! Bugün Tayyip Erdoğan'ın kulu kölesi olmak için takla atıp duruyor!  Tutuklanmamak için kaçtıktan sonra bu aşağılık yöntemlerle geri gelebileceğini sanıyor herhalde...
Medyamız haysiyetsizliğin bu kadarını görmemişti. Resmen 'Ben zamanında Ergenekon'un ve Soner Yalçın'ın emir eriydim, şimdi de sizin emir eriniz olayım' diyor AK Parti yönetimine. Yönetimden tek bir olumlu tavır görse şu an hapiste olan kumandanı Soner Yalçın'ı da anında satacak, arkadan vuracak ve muhtemelen itiraflara başlayacak. Öyle abarttı ki yıllarca dirsek temasında bulunduğu,  arkadaşlık ettiği Cüneyt Özdemir bile iki gün önceki yazısında isyan ediyor bu duruma. Daha dün ulusalcı ve Kemalist yazarlar cephesinde görünmek için takla atıyordu, şimdi hem ulusalcı aydınlara hem CHP'li yöneticilere ağız dolusu küfrediyor... Pes doğrusu!
***
Başbakan seçim öncesi gazetecilerle röportajlarında 'Benim muhaliflerimin omurgalı olanlarına saygım var. Beni rahatsız eden, ne olduğu belli olmayan, çıkarlarıyla hareket edenler' demişti. Bence de bu yaklaşım çok sağlıklı. Omurgalı muhalif gazetelerin ve yazarların ifade özgürlüğü konusunda hepimiz çok duyarlı olmalıyız. Ama bu kalemler de kendilerini bu sahtekar ve menfaatçi kişilerden ayırmayı bilmeli... İşte hemen onları satan bir örnek ortada!
***
En başından beri Erdoğan'ın siyasi çizgisine fikir ve inançları gereği muhalif olan Ali Sirmen'ler, Yılmaz Özdil'ler, Ümit Zileli'ler, Bekir Coşkun'lar, Hikmet Çetinkaya'lar, Hulki Cevizoğlu'lar, Şükran Somer'ler ve daha nice omurgalı muhalifler bu dönem yaşayacak ve muhalefet etmeye devam edecek. Lütfen onları bunun gibi omurgasız ve menfaatçilerle birbirine karıştırmayalım. Böyle omurgasızlar yasadışı ilişki ve suçlarını yağcılık yaparak sildiremezler. Muhalefet ettikleri için değil yasadışı faaliyette bulundukları için korkuyorlar. Korktukları için de 180 derece dönüp inanmadıkları güzellemelere girişiyorlar.
***
Ne yaparlarsa yapsınlar,  kimseyi kandıramayacaklar. Önümüzdeki dönemde bu isimler medyadan temizlenecek. Kendiliğinden. Süreç içerisinde...  Yalandan ne kadar 'Özgürlüğümüz engelleniyor' deseler de durum değişmeyecek.  Ama omurgalı muhalifler yaşayacak, göreceksiniz...

10 Haziran 2011 Cuma

Benim oyum...

11 Haziran 2011 Cumartesi
Nihayet sonuna geldik. Yarın büyük gün. Kavgalar, gürültüler, seçim otobüsleri, skandallar, kasetler, davalar, saldırılar ve asık yüzlerle anımsayacağımız bir seçim dönemini bitiriyoruz.
- - -
12 Haziran seçimleri Türkiye için çok önemli. Yeni bir gelecek, yeni bir anayasa, gerçek bir demokrasi için çok önemli. Şayet önümüzdeki dönem Türkiye'sinde söz sahibi olmak istiyorsanız muhakkak sandığa gidin. Seçim yarışının bütün gerginliğini, meydanlardaki atışmaları bir kenara bırakın ve yapılanlara, liderlerin durdukları noktaya ve inandırıcılıklarına bakın. Demokrasi ama gölge oyunu gibi değil, gerçek demokrasi için oy kullanın. Eski Türkiye'yi isteyenlere, korkuları körükleyenlere, askere çanak tutup Türkiye'nin aldığı mesafeyi ters çevirmek isteyenlere cevabınızı verin! Benim cevabım net: Seçim meydanlarına kızsam da, söylemi çok erkek, çok milliyetçi bulsam da söze değil öze bakıyorum. Tayyip Erdoğan ve AK Parti diyorum!

Rapor güzel de... Başörtülünün yine adı yok
PerŞembe sabahı saat 9'u 15 geçiyor. Dedeman otelin kapısından girip, toplantı salonuna yöneliyorum. İçerisi kalabalık. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasına başlamış bile. CHP son raporunu açıklıyor, kadın raporunu...
- - -
Üzerine düşünülmüş, emek harcanmış, detaylı bir rapor. Eşitlik Bakanlığından bahsediyor, mecliste kadın-erkek eşitlik komisyonu kurulmasını öngörüyor. Kadınların toplum içindeki geri duruşlarını istatistiklerle gösterip 'bu gidişe dur diyeceğiz' vaadinde bulunuyor. Üstelik tam da AK Parti'nin kadının adını bile bakanlıktan çıkardığı şu günlerde. Ancak... Bir tuhaflık var. Bir yabancılık, bir oturmamışlık... 'Ne eksik?' diye düşünürken salondan gelen sorular da boşluğu doldurmuyor. Sonra bir anda fark ediyorum: Raporda kadın sorunu detaylı bir şekilde ele alınmış ama başörtüsüne tek bir atıf yok! Türkiye'de kadın sorunu anlatılacak ve başörtüsünden bahsedilmeyecek! Olacak iş mi? CHP'nin bu konudaki klasik yasakçı çizgisi malumumuz ama 'yeni CHP' değiştiğini iddia ediyor. Peki ama değişim burada bitiyor mu? Söz alıp Kılıçdaroğlu'na soruyorum. 'Peki ya başörtüsü meselesi' diyorum, 'Özgürleşmekten bahsediyorsunuz, kadınları başörtüleriyle birlikte özgürleştirebilecek misiniz?'
- - -
'Bu konunun malzeme yapılmasını istemiyoruz' diyor Kemal Bey, 'Bakın üniversitelerde herkes istediği gibi okuyabilir dedik, orada sorun kalmadı. Meseleyi yasalara göre çözmek gerek.'
İyi de bu ülkedeki kadınların önemli bir kısmının önünü tıkayan bir yasaktan bahsediyoruz. Buna değinmeden kadın meselesine gerçekten değmek nasıl mümkün olur? İmdadıma Nazlı Ilıcak yetişiyor. 'Başörtülü kadının kamu görevinde ya da TBMM'de yer almasını onaylıyor musunuz?' diye soruyor. Kemal Bey'den gelen cevap yine benzer 'yasalar ne derse öyle olur, bu konuda da öyle vs' Kısacası: onaylamıyor.
- - -
Bu konuşmalar yapılırken dönüp salona bakıyorum, hiçbir başörtülü yazar yok. Ne Nihal Bengisu, ne Hilal Kaplan ne Elif Çakır, ne Sibel Eraslan ne Özlem Albayrak... 'Belki de gelememişlerdir' diye düşünüyorum ama aklıma takılıyor. Sonra öğreniyorum ki Nihal Bengisu da Elif Çakır da Hilal Kaplan da davetli değilmiş. Diğerlerini teyit etmedim ama onların da arandığını sanmam. CHP kadın meselesini başörtüsüz ve 'başörtülü'süz çözmeye soyunmuş anlaşılan. Çok üzücü...
- - -
Yarın seçim var. Düşünüyorum da... CHP son bir aydır söylemini önemli ölçüde değiştirdi. Kürt meselesinde beklenmeyecek özgürlükçü açıklamalar yaptı. Dışlayıcı-milliyetçi tavrını dönüştürdü. Bir öcüsüyle önemli ölçüde vedalaştı. Fakat iş 'irtica' öcüsüne gelince hala değişen pek bir şey yok anlaşılan... Laikçi damar öyle güçlü ki, İslam ve şeriat korkusu CHP için en büyük korku! Bölünme korkusundan bile büyük! Kürt meselesinde müthiş cesur çıkışlar yapabilen parti konu başörtüsüne gelince yine aynı yerde. Sentetik vaatler, 'erkekler de ev işlerine ortak olacak' gibi nasıl gerçekleştirileceği belirsiz temenniler... O kadar detaylı bir rapor hazırlamışsın ama elini taşın altına koymaya cesaret edemiyorsun... Yazık!

19 Mart 2011 Cumartesi

Fethullah Gülen Miti

Taraf'ta yayınlanmaya başlanan WikiLeaks Türkiye belgeleri ile birlikte özenle yaratılmış bir mit daha yıkıldı. 
O belgelerde gördük ki Fethullah Gülen hiç de 'Amerika'nın adamı' değil. Aksine! ABD yetkililerinin hakkında fikir edinmek için Türkiye'deki kaynaklarına sorduğu ve oturma izni almak için sıradan bir göçmen gibi yeşil kart sırası bekleyen biri.

Bu belgeler bize birçok şeyin nasıl öcüleştirilerek anlatıldığı, komplo atmosferinin kamuoyunu nasıl ele geçirdiğini çok güzel özetliyor. Bakalım daha hangi uyduruk efsaneleri bir bir sonlandıracağız...

Bedelli askerlik

Gerçekçi değil, içi boş, sırf seçmeni kandırmak için... CHP'nin ortaya attığı bedelli askerlik tartışması ile ilgili AK Parti ve birçok yorumcu böyle diyor. Halbuki onca zaman hep 'CHP yeter ki ortaya yeni tartışmalar atsın' 'Hükümetin önerilerini boşa çıkarmaya çalışacağına kendi önerilerini getirsin' demiyor muyduk?

Şimdi eksik ya da yanlış zamanda bile olsa CHP yeni bir şey koyuyor masaya. Üstelik AK Parti'nin daha önce dile getirdiği ve gerçekleştirmediği bir şey. Ülkede muhalefeti olumlu anlamda devreye sokmak için bundan daha iyi fırsat olur mu?

Ben bedelli tartışmasını doğru buluyorum. Eksik ya da yanlış zamanlama gibi yıllardır hükümete karşı çıkışların bahanelerinin hükümet tarafından aynı şekilde yapılması karşısında ise tebessüm ediyorum. Hem 'bedelli çıkarılacaksa biz doğru zamanda çıkarmasını biliriz' yaklaşımı da ne oluyor?

BM'nin Libya kararı

Libya'da Kaddafi'nin kendi halkını nasıl kıyımdan geçirdiğini haftalardır izlerken nihayet uzun tartışmalar sonuç verdi ve ilk umut verici uluslararası hamle atıldı:

BM Güvenlik Konseyi dün Libya'ya yardım amaçlı uçaklar hariç uçuş yasağı getirdi. Bu karara karşı Kaddafi yönetimi şimdilik geri adım atmış görünüyor. Zira Libya Dışişleri Bakanlığı ateşkes ilan etti ama Kaddafi bu, belli olmaz. BM üyeleri de temkinli. ABD prensip olarak askeri bir operasyon için yeşil ışık yakıyor ama başka bir İslam ülkesine karşı savaşı göze alamıyor. Bu nedenle böyle bir  operasyonda ilk etapta yer almak istemiyor.
İstekli ülkeler Fransa, İngiltere ve Danimarka. Zira  Fransa her an harekete geçilebilir mesajı verdi bile. Hatta sevkiyat da başladı. Ancak bu gidiş örgüt içinde alarm zilleri çaldırabilir. Neden mi?

Çünkü üyeler arasında böyle bir girişime karşı ciddi fikir ayrılıkları var. Askeri operasyonu özellikle ABD'nin dolaylı  ve Fransa'nın da bizzat katılımcı olarak desteklediğini söyledik.  Mesela ABD'nin BM Büyükelçisi Susan Rice bu isteği açık açık anlatan bir konuşma yaptı. 'Gerekirse oradaki sivilleri korumak için operasyon seçenekleri de masada' anlamına gelen açıklamalarda bulundu.

Öte yandan Rusya bir müdahaleye kesinlikle karşı. Zaten bu nedenle uçuş yasağıyla ilgili oylamada çekimser tavır aldı. Yalnız da değildi. Çin Libya'ya müdahale konusuna kesinlikle karşı çıkan başka bir ülke. Keza Brezilya ve Hindistan da öyle. Türkiye'nin pozisyonunu da biliyoruz. Başbakan Erdoğan bir askeri müdahalenin çözüm olmadığını daha önce belirtti.
Kısacası Libya'ya planlanan operasyon Irak Savaşı öncesine benzer bir durum ortaya çıkarıyor.

Yakında BM içinde ciddi tartışmalar yaşanabilir. Umarım bu tartışmalar Irak'ta olduğu gibi işin özünü yani amacın sivilleri kurtarmak olduğunu unutturmaz...

İbrahim Tatlıses

Televizyon tartışmaları ona ayrılıyor, köşe yazarları ondan bahsediyor, Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a kadar birçok lider devamlı durumunu soruyor. İbrahim Tatlıses büyük bir sanatçıymış.

Hem de çok büyük bir sanatçıymış. Ancak...

Onun sanatının ve öncülüğünün göklere çıkarılmasına hiçbir itirazım olamaz  ama onu bembeyaza boyamak doğru mu? Tatlıses birçok konuda çok yanlış bir örnek oluşturmuş ve bu ülkede bazı meselelerin çözümsüzlüğüne katkı sağlamış bir isim. O nedenle onu bir de 'başka' açılardan ele almak şart. Ama kalleşlik yapmayalım.

Hele bir hayati riski tamamen ortadan kalksın...

15 Mart 2011 Salı

Kimseyi kandıramazsınız

14 Mart kaderin cilvesi diyebileceğimiz tesadüflerin yaşandığı ilginç bir gün. Çünkü 14 Mart 2003 Tayyip Erdoğan'ın 59. hükümetin başbakanı olarak göreve başladığı tarih. 14 Mart 2008 ise AK Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne dava açıldığı gün...

***
Bu iki gün de bu ülkenin kangrenini anlatıyor. Hatırlarsınız, Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için seçimlerde milletvekili olamamış, onun yerine Abdullah Gül üç ay için başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Ardından Erdoğan'ın siyasi yasağı kaldırılmış ve Siirt'ten vekil seçilerek 59. hükümeti kurmuştu. Ancak tesadüfe bakın ki, iktidarda geçen beş yılın ardından bu kez yine bir 14 Mart günü partisine yönelik bir yok etme girişimi oldu. AK Parti'ye kapatma davası açıldı.

***
Bu cumhuriyetin kısa tarihi, hep devletin millete karşı savaşıyla geçti maalesef. Kendini bu toprakların sahibi zanneden askeri bürokrasi; irtica, bölünme, gericilik, komünizm gibi farklı adlar altında öcüler yaratıp devleti elinde tutmaya çalıştı. Kürtleri, Ermenileri, Alevileri ve dindarları düşmanlaştırdı. Hala da düşmanlaştırmaya devam ediyor... Sadece 14 Mart değil tesadüfleri barındıran tarih. 12 Mart da öyle mesela. 12 Mart 1971 askerin sivil hükümete muhtıra verdiği, 12 Mart 1995 ise devlet eliyle kardeş kavgası çıkarılıp Alevilerin Gazi Mahallesi'nde katledildiği gün...

***
88 yıllık Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi üzerine ne zaman bir şeyler okusam ve bunlar üzerine düşünsem, devletin sürekli olarak halkı nasıl yok saydığını, demokrasiyi nasıl katlettiğini görüyorum yeniden. Yakın tarihe kadar demokrasi ihlalinin ne büyük bir keyfilik içinde yapılabildiğini, krallık sistemini aratmayan vesayetin asker üzerinden nasıl işlediğini, devletin gençleri hangi yöntemlerle manipüle edip kullandığını...

***
Bu bozuk sisteme dönemsel olarak karşı durmaya çalışan siyasetçiler oldu daha önce. Ancak 2002'den beri ilk kez sistematik olarak meydan okunuyor. Devletin kendi insanlarına rağmen hareket etmesi ancak son 8 yıldır, AK Parti hükümeti döneminde önlenebiliyor. Bütün bu kavga dövüş içinde bu önemli noktayı kaçırmamalıyız. Hükümeti eleştirmek elbette herkesin en doğal hakkı. Eleştirilecek de birçok icraatı var AK Parti'nin. Ancak bugün yapılanların çoğu hükümeti eleştirmek değil muhalefet edeyim derken halkı ezmiş sistemin yanında saf tutmak. O safta yer bulanlar kimseyi kandırmaya kalkmasınlar! Onların kendilerine 'özgürlükçü' demeye hakları yok!
Suriye'yi kim durduracak?
Libya'da durum her geçen gün vahimleşiyor. Zorba Kaddafi kendi halkına adeta soykırım uyguluyor ve bütün dünya bu vahşeti seyrediyor. ABD uçuş yasağı gibi önlemler getirdi getirmesine ve 'Libya'ya askeri müdahale yapılsın mı?' diye tartışıyor ama bu tartışmalar her gün yüzlerce insanın öldüğü ve herkesin bu tabloyu uzaktan seyrettiği gerçeğini değiştirmiyor.

***
Hadi ABD ve Arap ligi sırf bir şeyler yapıyor görünmek için önlemler paketi üzerinde tartışıyor diyelim... Peki ya Türkiye'nin son dönemdeki 'en yakın dostu' Suriye ne yapıyor? Kaddafi'ye silah satma planları! Çeşitli kaynakların iddiasına göre Libyalı devlet yetkilileri birkaç gündür Halep ve çeşitli liman bölgelerinde görüşmeler yapıyor ve silah ve mühimmat taşıyan gemilerin Libya'ya sevki için görüşüyor. Suriye bu iddiaların asılsız olduğunu ileri sürse de Beşar Esad ile para pazarlığı yapıldı bile. Pazarlıkta el sıkışılmış olmalı ki Suriye lideri silah ve malzemelerin tedariki ve sevki için gerekli mevkilere talimat verdi. Yani Arap dünyasında diktatör bir rejimin devamı, insanların katli ve bunlar üzerinden para kazanmak için yeşil ışık yaktı Suriye!

***
Böyle bir barbarlığa ortak olmanın sebepleri malum: Kendi ülkesine de sıçraması olası bir ayaklanmadan korkmak, maddi çıkar sağlamak ve otoriter rejimlerin yıkılmasına karşı durmak.

***
Kısacası Erdoğan'ın 'dostum' dediği Beşar Esad, Kaddafi'nin zulmünün devamı için devrede. Başbakan dostuna bir uyarı yapmayacak mı? Bunu engellemek adına Türkiye derhal harekete geçmeyecek mi?  Şayet bölgede son dönemde nüfuzumuz arttıysa o nüfuzu kullanmanın tam zamanı. Libya'daki vahşeti uzaktan izlemek Müslüman dünyada etkin bir güç olan bize hiç yakışmıyor...

Bu yazı http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/nagehan-alci/15-03-2011-kimseyi-kandiramazsiniz.html linkinden alınmıştır.

22 Şubat 2011 Salı

İleride utanacaklar için bir yazı


Her şey tahmin ettiğim gibi ilerliyor ve ikinci perde yavaş yavaş açılıyor. Soner Yalçın ve Oda TV çalışanları ile ilgili gözaltıları 'ifade özgürlüğü' diyerek avaz avaz protesto edenler ikiye ayrıldı bile. Bir kısım 'aslında ben onların kirli yayınlarını sevmem' 'Beni onlarla bir tutmayın' gibi zavallı açıklamalar yapıyor. Yalçın'ın tetikçileri ise müthiş bir dezenformasyon faaliyeti içinde. Irkçı ve nefret suçu teşkil eden kışkırtmalara yardım ve yataklık ettikleri ve evrensel hukuka göre suç unsurları barındıran kitapları övdükleri için hepsinde bir telaş, bir uyduruk 'mağdur romantizmi' havası ki sormayın gitsin! İşi gücü bırakıp çiftçilik yapma hayalleri kuranlar mı istersiniz, 'aslında hepimiz bir gün götürüleceğiz' diye kendi telaşını sıradanlaştıranlar mı...

Bense ilk günden beri aynı yerde duruyorum ve şöyle diyorum: Ergenekon'muş, medya planıymış bilmem. İşin o kısmı üzerinden hareket etmiyorum. Benim derdim Yalçın'ın nefret söyleminin hukuksal yaptırım eksikliğiyle ilgili. Bizim medyada nefret suçunun hesabı sorulmuyor! Derdim bu hesabın sorulmasını sağlayacak mekanizmaların gelişmesini sağlamak.

***

Bizde bu tartışmalar olurken birkaç gün önce ajanslara bir haber düştü. Fransa'dan bir haber. Şöyle diyordu haberde: 'Paris mahkemesi, Le Parisien gazetesinde köşe yazarlığı yapan Eric Zemmour'un yorumlarıyla ifade özgürlüğü sınırlarını aştığına' hükmetti. Canal Plus televizyon kanalında bir tartışmaya katılan gazeteci, 'Polis, siyahları ve Arapları kaçakçıların çoğu Arap ve siyah olduğu için beyazlardan daha çok arıyor' demişti. Bu sözler üzerine mahkeme bu gazeteciyi ırkçılık gerekçesiyle mahkum etti.'

***

İşte evrensel hukukun, ırkçılığın ve nefret suçunun ne olduğunu bilmeyen kimi 'Batılı olamayan Batıcı' kalemlere tokat gibi gelecek bir haber. Zemmour'un yukarıda alıntılanan tek cümlesi bile 'evrensel hukuk kriterleri'ne göre mahkumiyet almasına yetiyor Fransa'da. Çünkü insanlık vicdanı, ırkçılık ve nefret söylemleri konusunda bu düzeyde olmayı dayatıyor.

Soner Yalçın hem kitaplarında hem de sahibi olduğu Oda TV'de Zemmour'un bu ifadesinin binlerce kat üzerinde ırkçı nefret söyleminde bulundu. Daha da ötesinde doğrudan suça azmettirici birçok yayın yaptı. Şayet Fransa'da ya da Almanya'da olsaydı çoktan mahkum olmuştu, hem de defalarca...

O nedenle Yalçın'ın soruşturulması insan hakları ihlali değil, bilakis insan haklarının gereği! Yalçın'ın hedef gösterdiği, tetikçilik yaptığı ve yaptırdığına, manipülasyona ön ayak olduğuna itiraz eden var mı? Var mı 'Irkçılık, nefret söylemi, suça azmettirme yapmamıştır' diyen? Varsa TCK 216 yani kin ve nefret suçu üzerinden tartışalım...

Yanlış gürültü
ERGENKON soruşturması kapsamında Soner Yalçın ve arkadaşları ile ilgili gelen haberler üzerinden yürüyen tartışmaya bir itirazım var. Bazıları tutturmuş 'CHP kendi medyasını kuruyormuş' vay isim listeleri hazırlanmış, bu listede şu da var bu da var'...
Bir partinin kendi medyası olması elbette yasal değil ancak bir partiye yakın basın kuruluşu olabilir. Zaten bugün her medya kuruluşu da ya o ya da bu partiye yakın. Hangi gazetecinin hangi siyasi görüşe sıcak durduğu aşağı yukarı biliniyor. (Kendini garantiye almak için karda yürüyüp izini belli etmemeye çalışanlar hariç). O listelerdeki isimler illa büyük bir planın parçası olarak oraya yerleştirilmemişler belli ki. Bence işi buraya odaklamak yanlış! Bu, Ergenekon'u sulandırmaya çalışanların müthiş işine yarayan bir tartışma. O nedenle ben bu davaya inanan meslektaşlarıma soruşturmadan gelen diğer malzemelerin üzerinde durma çağrısı yapıyorum. Böcekmiş, dinlemeymiş, gizli kayıtmış... Gazetecilikle en ufak bir ilişkisi olmayan tüm bu faaliyetlerle ilgili iddialar havada uçuşurken kitabına en çok uyan noktayı meselenin esası gibi sunup Yalçın gibi istihbaratçılara gazetecilik payesi vermeyelim!

22 Temmuz 2010 Perşembe

BURADA BAŞÖRTÜLÜ ÇALIŞMIYOR

Üç buçuk ay önceydi. Mart sonu. Ümit Boyner, Fatih Altaylı'nın Teke Tek programına konuk olmuştu. Programda başörtüsü meselesi gündeme geldi. Boyner 'Son derece ılımlıyım. Başörtüsüne karşı değilim' minvalinde konuşurken izleyicilerden nokta atışı bir soru düştü Altaylı'nın bilgisayarına: 'Güzel söylüyorsunuz.. Bir de şunu öğrenelim: Boyner mağazalarında tezgahtarlık yapan başörtülü personel var mı?'
***
Soru karşısında Boyner'in terleyişi o gün bu gündür aklımda. Topu şöyle taca atmıştı Ümit Hanım: Bunu mağazalara sormak lazım. Açıkçası bilmiyorum, bu kurumsal duruşumuzdan mı kaynaklanıyor...
Kısacası 'başörtülü tezgahtar çalışmıyor' demeye getirmişti sözü.
***
Başörtülü tezgahtar yalnızca Boyner mağazalarında değil, neredeyse hiçbir alışveriş merkezinde çalışmıyor. Bir süredir İstanbul'daki merkezlere girip çıkıyorum. Tezgahlarda başörtülü kız sayısı yok denecek kadar az. Yalnızca birkaç eşarp satan standda rastladım. Hepsi bu...