Oral ÇALIŞLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oral ÇALIŞLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2011 Perşembe

Öcalan, PKK ve BDP üçgeninde karar

24/06/2011
Kürtlerin önlerine çıkarılan bütün engelleri aştığı ve çözümün odak noktasının demokrasiden geçtiğini içselleştirdikleri bu süreçte çabalar boşa mı gitti?

İmralı’ya gidecek motor ‘hava muhalefeti’ne takıldı. Kritik kararın verildiği günlerde Öcalan’la Kürt siyasi hareketinin ilişkisinin kesilmesini nasıl yorumlayabiliriz? (Öcalan bir önceki görüşmede ‘ateşkes kararı’nın uzatılması çağrısında bulunmuştu ve bu çağrı Kandil tarafından da kabul görmüştü.) Öcalan’ın Dicle kararı konusundaki yaklaşımı belki de gerginliği çözebilecek etkiler yapabilirdi.
KCK’nın bir gün önceki çağrısı da durumu anlamak açısından ilginç bulunabilir: “Siyasi olan bu kararı, devlet ve hükümet isterse, yasama-yargı-yürütme organları yoluyla gerekli düzeltmeyi yapma imkânına sahiptir. Devletin, henüz çok geç olmadan, sonuçları halklarımız için ağır olabilecek bu yanlışı düzeltme sorumluluğu göstermesi gerekmektedir.”

Meşrulaşmaya engel

21 Haziran 2011 Salı

Kılıçdaroğlu'nun dili, Baykalcıların geleceği

22/06/2011
Baykalcı statüko, büyük ihtimalle CHP'yi ele geçiremeyecek. Ama, çözüme yönelik eğilimleri ürkütebilir, onları sıkıştırıp sert bir dile zorlayabilir.

Baykalcılar, Kılıçdaroğlu’nu devirme çabalarını sürdürüyorlar. Varabilecekleri bir yer olmadığı yönündeki düşüncemi en başından beri dile getiriyorum. Onlar, yitip giden bir tarihin içinde sıkışıp kaldılar.
“Baykalcı statüko”nun partiyi yeniden kazanma ihtimali çok düşük. Kazara yönetimi ele geçirseler bile bir gelecekleri olamaz. Bir geleceklerinin olmaması, bir geleceği olanlara zarar vermelerine engel değil. Partiye verebilecekleri zararlardan çok daha tehlikeli olansa, ülkedeki yeni çözüm iklimini zehirleme ihtimalleri.
Seçmenin çok daha geniş oranda temsil edildiği bu Mecliste sorunların çözümü amacıyla daha etkin bir diyalog mümkün. Yüzde 50’lik bir desteği arkasına alarak hareket yeteneğini arttırmış olan Tayyip Erdoğan bir “çözüm aktörü”ne dönüşebilir.
CHP yönetimi de, ne olursa olsun eskiye oranla diyaloğa daha yatkın bir çizgi izleme çabasında. Meclis’teki bir “diyalog aktörü” de Kürt hareketi. Kürt kamuoyundan daha genel bir destek sağlamış ve geçmişe göre daha zengin renkleri içinde barındıran bir Kürt siyasi hareketiyle yüz yüzeyiz.
Bu olumlu bileşenler yerli yerine oturtulabilir, siyaset aktörleri, çatışmayı değil çözümü tercih ederlerse, yeni dönüşüm ufuklarına doğru yol alınabilir.

Şehir suyuna zehir atmak
Çok olumlu ve ilginç renkler içeren bu tablo, aynı zamanda çok kırılgan. Siyasetin aktörleri, seçim meydanlarındaki gerginliklerini henüz atabilmiş değiller. Toplumun kavganın değil çözümün öne çıkmasından yana olduğunu yüzeysel bir gözlemle bile fark etmek mümkün. Siyasetçiler de bu durumun az çok farkında olsa gerek... Ama diyalog ve müzakere ile çatışma arasındaki ince çizgide oynamayı tercih ediyorlar. Kavga etmek için bin dereden su getirmeye gerek yok, malzeme bol. Uzlaşmacı bir dil tutturmak ise doğal olarak daha çok emek gerektiriyor. Ayrıca, her siyasetçi kendi partisi ve taraftarları arasındaki kavgacılardan çekiniyor. “Azgın azınlık” diyebileceğimiz bu kesimler, siyasetçileri psikolojik baskı altına alıyorlar.
Kılıçdaroğlu ile bir söyleşimiz sırasında, kullandığı dili eleştirdiğimiz zaman, “çevrem bunu istiyor” şeklinde yorumlanabilecek bir ifade kullanmıştı. Aynı baskının Kürt siyasi hareketi içinde de oluştuğunu görmek mümkün. “Şiddet dili”nin bu kadar “normalleşmiş” olduğu bir ülkede, her siyasi hareketin kavgacılarının barışın ve çözümün dilini susturan bir ataklığı gösterebiliyor olmaları şaşırtıcı değil.

Çözümsüzlük ağırlığı
Baykalcı statüko, büyük ihtimalle CHP yönetimini ele geçiremeyecek. Ama, parti içindeki çözüme yönelik eğilimleri ürkütebilir, onları köşeye sıkıştırıp sert bir dile zorlayabilir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “kapılarını çalarım” çağrısına başlangıçta daha ılımlı bir tepki veren Kılıçdaroğlu’nun dili son günlerde yeniden sertleşiyor. Son olarak “Stockholm Sendromu” çıkışıyla sınırlar gerçekten aşıldı.
Bu sertleşmeye de bakarak, “Baykalcı statüko”nun görünenden de daha büyük bir “yıkım gücü”ne sahip olduğu sonucuna varabiliriz. Geçmişte her çözüm çabasının karşısında Baykal’ın “sakın ha!” diye sallanan “otomatik parmak”ını görürdük. Şimdi kendisi bu “sakın ha!” korkutmalarını Kılıçdaroğlu ekibine yöneltti. Çözümsüzlük ağırlığını iktidara değil, parti içi yönetime karşı kullanmayı deniyor.
 CHP’nin içindeki mücadelelerin çeşitli olumsuz sonuçlarını önümüzdeki günlerde izleyebiliriz. Aslında Kürt siyasi hareketi açısından da benzer sorunlar çıkabilir. Tabii, cezaevindeki milletvekillerinin henüz tam bir netlik kazanmamış olan durumları da “denklem”i etkileyebilir ve oradan da “dönüşüm süreci”ni zorlaştıracak sonuçlar doğabilir.(“Yargı refleksi”nin nelere kadir olduğunu geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz.)
Kırılgan siyaset tablosu, çözüm de üretebilir, çözümsüzlük de. Siyaset aktörlerinin performanslarının öneminin arttığı bir süreçteyiz.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Kürtlerin irade beyanı

14/06/2011
Bağımsızları seçen Kürtler, Türklerle yaşama iradesine sahip.

Kürt siyasi hareketi, kendi yakın tarihinin en büyük siyasi başarısını kazandı. Tabii, ‘Blok adayları’nın aldıkları yüzde 6 civarındaki oyu ‘Türkiye geneli oyu’ olarak görmek yanıltıcı olur. Bağımsızlar 30 civarında ilde seçime katıldılar. Ayrıca bağımsızlarla katılmanın dezavantajı var. Türkiye çapında seçime parti olarak katılmış olsalardı yüzde 10 barajını aşmış olabilirlerdi. Bu da 4 milyondan fazla oy anlamına gelecekti…
KCK davasında binlerce Kürt politikacısının tutuklanmasına, önlerine değişik yasal ve hukuki engeller çıkarılmasına rağmen bölge halkı, Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin Meclis’te olması için tayin edici bir destekte bulundu. Bu bir barış ve diyalog tercihi ve devam edeceği açık. Kürtlerin ‘Kuzey Kürdistan’ dediği coğrafyada dünden itibaren yeni bir enerjinin doğduğu, ‘Kürt meselesinin Kürtlerin milli meselesi olarak ilan edildiği’ bir döneme girildiği söylenebilir.
KCK tutuklamaları başladığında, ‘Kürt siyasi hareketini PKK’dan bağımsızlaştırma’ operasyonunun hatalı olduğunu, bu yöndeki tutuklamaların geri tepebileceğini anlatmaya çalışmıştık. KCK operasyonları yaygınlaştıkça, tepkiler de derinleşti. Değişik Kürt siyasetleri ortaklaşmaya ve birlikte tepki vermeye başladılar.

Kürtlerin istediği
Bölgenin Kürtleri ‘kendi kendilerini yönetme’ özlemlerini dile getiriyorlar. Şu gibi değerlendirmeleri sık sık duydum: “Belediye başkanımızı yüzde 60-70-80 oy oranlarıyla göreve getiriyoruz. Ankara’nın atadığı vali isterse onun il dışına çıkmasına bile izin vermeyebilecek kadar geniş yetkilere sahip. Anlamsız iddialarla tutuklanıyorlar, mahkeme önüne bile çıkarılmadan aylarca tutuklu kalıyorlar. Kendi seçtiğimiz yerel yöneticiler tarafından yönetilmek, kendimizin yöneticisi olmak istiyoruz.”
Peki “Bu talepler Türkiye’yi bölünmeye götürür” şeklindeki klasik refleks bir anlam ifade ediyor mu? Bence hayır. Çünkü, zaten Türkiye’nin gündeminde olan AK Parti ve CHP’nin de değişik programlarında yer alan Avrupa Birliği Yerel Özerklik Şartı üzerindeki çekincenin kaldırılmasıyla bu sorun aşılabilir. İki büyük partinin bu konudaki uzlaşması işleri kolaylaştırır. Ayrıca bağımsızlara destek veren Kürtler, Türklerle birlikte yaşama iradesini sürdürüyor. Süreç doğru yönetilirse, yaşanan gerginlikten bir çözüm enerjisinin doğması zor değil.

Dil sorunu
Seçim sonuçları AK Parti’yi de BDP’yi de ciddi şekilde güçlendirdi. Türkiye’nin hem batısında hem doğusunda demokratik olgunluk gelişim gösteriyor. Kürtlerin yasal alanın etkisinin artması yönündeki isteklerini, beklentilerini göstermiş olmaları çok ciddi bir mesajdı. Kürtlerin seçime olan ilgi yoğunluğunu Kürt siyasi aktörlerinin de hükümetin de değerlendirebildiğini varsayıyorum.
Bütün bunlar çözüm imkânları açısından güzel bir arkaplan oluşturuyor. Her iki tarafın da çözüm yönünde ilerlemeye başlaması ve yeni adımlar atması için çok güzel bir noktadayız…
Kürt siyasi aktörleri, Türkiye’nin siyasi ve entelektüel yelpazesindeki önemli eğilimlerin ve çevrelerin desteğini de alabilmiş bir şekilde, şimdiye kadar kurabildikleri en büyük grupla Meclis’teler. Elde ettikleri tarihi fırsatı, Türk kamuoyunun ikna edilmesi için gereken özenli ve sabırlı üsluptan sapmamaya çalışarak kullanacakları konusunda umutluyum.
Başbakan’ın üzerindeki siyasi ve psikolojik basınç artıyor. Sorunu barış içinde ve Kürtleri incitmeden çözebilecek bir samimiyet ve dikkat göstermesi şart. Sorunun birlik içinde çözümü için yüzde 50’lik bir desteği olan, Türkiye’nin hemen hemen bütün bölgelerinde varlığını ispat etmiş Tayyip Erdoğan’ın kilit isim olduğu açık. Diğer önemli isim ise Kılıçdaroğlu. Seçim bildirgesinde çözüme yönelik etkili mesajlar veren CHP yönetimi, umuyoruz ve bekliyoruz ki, parti içinden ve dışından gelmeye devam edecek olan milliyetçi baskıları göğüsler ve söylediklerinin arkasında durur.
Yeni şansların, olumlu ve çözüme yönelik olarak kullanılmasının mümkün olduğu yeni bir dönemin içindeyiz. Toplumun beklentilerini karşılayabilecek olgunlukta siyasetler görmeyi umuyoruz.
 

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Bahçeli şimdi de 'solcu' mu oluyor?

Yoksullukla mücadele önemli ve zorunludur, ama 'püskevit' söylemiyle yürütülemeyecek kadar zor bir konudur...

Otoriter modernizmi ve kaba laikçi söylemi solculuk olarak pazarlayan ve ağızlarına yakışmayan bir yoksulluk edebiyatını da kullanan bazı elitistler, son dönemde bazı solcuları olduğu gibi, MHP’yi de kendi dilleriyle konuşur hale getirdiler.
Devlet Bahçeli’yle ‘değişimi okuma’ noktasında yaşadığımız anlayış farkının derin olduğu bir gerçek. Mehveş Evin, MHP liderinin ‘püskevit’ söylemi üzerine yazdıklarıma gösterdiği tepkiyi Milliyet’teki köşesinde şöyle aktarıyor:
“Dün Oral Çalışlar, Bahçeli’nin ‘Çocuklar bisküvi alacak parayı bulamıyorlar’ sözlerine atfen ‘Bisküvi, köylerin bakkal dükkânlarında bile satılıyor. Hiçbir lüks değeri yok... MHP liderinin bu sözleri, MHP’nin değişimi okumaktan uzaklaşma sürecinin patlama noktası’ diye yazmıştı. İşte Bahçeli, bu yazıya istinaden ‘Bir zamanlar Marksist olan devrimci kişi, bir köşe yazarı, şimdi farklı kulvarda. Çok yanlış değerlendiriyor. Bu sözleri iyi bir kapitalist söylese anlarım. Köy bakkalında satılsa da alışveriş merkezinde satılsa da ne fark eder? Çocuklar alabiliyor mu, mesele bu’ (dedi.)”
Bahçeli’yle tartışma
MHP, 1960’lı ve 1970’li yıllarda asıl gücünü Orta Anadolu’nun şehir ve köylerinden alırdı. Yörenin çocukları, İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerin üniversitelerinde de ülkücülüğü ayakta tutarlardı.
Şehirlerde dışlanmanın ve kültürel uyumsuzluğun verdiği öfkenin enerjisiyle beslenen bir ülkücülüktü bu.
Anadolu, o günlerde, ekonomik ve sosyal olarak daha kıt imkânlara sahipti.
Buna paralel olarak, MHP milliyetçiliği, Anadolu’nun kavgacı, sert mizaçlı çocukları üzerinde etkili oluyordu. Bu sosyolojik dokunun ‘içine kapanık’ kültürü, yabancı düşmanlığı ve komünizm karşıtlığı ile yoğrulmuş muhafazakârlığa dayalı sert bir milliyetçi kültür üretiyordu.
Bugünün Anadolusu
Bahçeli’yi eleştiren yazımda bugünün Anadolusu’nun dünün Anadolusu’yla olan farkını vurgulamaya çalıştım... Anadolu ekonomisi geçmişte tamamen içe kapalı bir yapıdaydı. Bugün ise dünyanın hemen her ülkesinde, Anadolu’dan gelmiş enerjik iş insanlarıyla karşılaşıyorsunuz. Çatışmanın en yoğun yaşandığı Afganistan’da da, Orta Asya’nın Türki ülkelerinde de, Afrika’nın en ücra köşelerinde de, Avrupa’nın modern fuarlarında da bu dışa açık ve ‘hiperaktif’ insanları (ki bu insanların çoğunun bir ayakları da hâlâ Anadolu’da, kendi topraklarında... Anadolu’da ürettiklerini dünyaya satıyorlar, dünyayı kendi yörelerine taşıyorlar) görebilirsiniz.
Anadolu’daki yoksulluk da günümüzde geçmişten farklı özellikler taşıyor. Bu nedenle Anadolu’nun yoksulları da, farklılaşan bir muhafazakârlığı yaşıyorlar ve onların büyük bir bölümü de tıpkı yeni orta sınıflar gibi sert ideolojik zeminden uzaklaşıyor.
Değişim ivmesinin merkezinde yer alan günümüzün orta sınıfları da, MHP’nin (geçmişte) dayandığı sınıflar gibi muhafazakâr bir arkaplandan geliyorlar. Ancak geçmişten farklı olarak daha esnek bir milliyetçiliği ve daha sakin bir dindarlığı tercih ediyorlar. Bu ‘kültürel evrim’in şu anki aşamasını tatmin edici bulmayanlar da olabilir, ama ne olursa olsun görmezlikten gelinemeyecek bir dönüşüm söz konusu.
Bahçeli değişimi okumakta zorlanıyor
Devlet Bahçeli’nin bir dönem danışmanlığını yapan Profesör Vedat Bilgin, bu değişimi fark edenlerdendi. MHP’nin Anadolu’daki bölgesel kültüre yön veren yeni orta sınıflara yönelik siyasetler geliştirmesini önermişti. Bir dönem Bahçeli’nin de kısmen ikna olduğu bu siyaset, ‘demokratik milliyetçilik’ olarak tanımlanıyordu. Bahçeli, bu anlayışa paralel olarak, ülkücü hareketi sokaktan, geçmişteki ‘şiddet’ sarmalından bir ölçüde çekmeyi de başarabildi.
Devletçi bürokrasi Tabii bunun mümkün olabilmesinin asıl nedeni, Anadolu’daki değişimdi. Toplumun da bir ölçüde onayını kazanan bu başarıyla birlikte MHP oyları bir dönem yükseldi. Ne olursa olsun, MHP, milliyetçiliği yeniden tanımlaması gereken bir süreçte, değişimi okuyamayarak, devletçi bürokrasinin etki alanı içine girdi. Türkiye, militarizmin egemenliğini sorgulama çabalarını genişletirken ve bu yönde (yeterli düzeyde olmasa da) mesafe alınırken, MHP statükoyla paralel bir çizgiye hapsolmaya başladı.
Bir Marksistin (tabii bu yalnız Marksistler değil siyaset yapan herkes için geçerlidir), toplumun değişim kodlarını doğru okuyabilmesi hayati önem taşır. Örneğin ekonomisini ve iktidarını büyük oranda militarizme teslim eden bir ülkenin gelirini adil dağıtmasının hiçbir şekilde mümkün olamayacağını, bir Marksistin de, başka bir görüşteki sağduyulu bir insanın da anlaması gerekir. Yoksullukla mücadele önemlidir ve zorunludur. Aynı zamanda da ‘püskevit’ söylemiyle yürütülemeyecek kadar zor bir konudur...