Ahmet Hakan COŞKUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Hakan COŞKUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2010 Perşembe

Cemaate vaaz


EY cemaat...

Hani siz gönülleri fethedecektiniz?
Kurumların fethi de nereden çıktı?
Görmüyor musunuz?
Siz kurumları fethettikçe, gönüllerden siliniyorsunuz.
¡ ¡ ¡
Ey cemaat...
Hadi gelin, geçmiş zulüm günlerini hep beraber anımsayalım...
Geçmiş zulüm günlerini, yani sizin bugünkü gibi ortama egemen olmadığınız, mazlum olduğunuz günleri...
O günlerde...
Fethullah Gülen’e “silahlı terör örgütünün lideri” suçlamasıyla dava açılmıştı.
Oysa herkes biliyordu ki:
Fethullah Gülen’e her türlü suçlama yapılabilirdi, sadece “silahlı bir örgütün liderliği” suçlaması yapılamazdı.
Ama dönemin egemenleri bunu yaptılar, yapabildiler!
O günün güç sahipleri küstah bir zorlamayla, kibirli bir alayla, biz yaptık oldu mantığıyla “tek kişilik silahlı örgüt” icat ettiler, Fethullah Gülen’in de örgütün yegâne militanı olduğunu öne sürdüler. Ve sizler, “Yargı süreci devam ediyor, bırakalım kararı adalet versin” falan demeden buna çok haklı olarak isyan ettiniz.
¡ ¡ ¡

27 Eylül 2010 Pazartesi

Üstatlara isyan çağrısı


TARAF Gazetesi yazarı Roni Margulies, şair Necip Fazıl’ın Yahudi düşmanlığı yaptığına dair sert bir yazı yazmış.


Necip Fazıl’ın her taşın arkasında Yahudi arayan, Hitler’e hafiften arka çıkan, Yahudilerin bütün kötülüklerin anası olduğunu öne süren satırlarını alıntılamış.
Ardından da...
“Böyle birinin adı nasıl oluyor da sokaklara, okullara, kültür merkezine veriliyor” diye sormuş.
* * *
Roni bir Yahudi’dir...
Durun, hemen üstüne atlamayın bu bilginin.
Roni, aynı zamanda sıkı bir İsrail karşıtıdır. İsrail’e en yaman eleştirileri o getirir.
Ne zaman Filistin’in üstüne bombalar yağsa...
Muhafazakâr medyamız, hemen Roni’nin kapısını çalar.
Ve Roni, İsrail’e saydırdıkça saydırır.
Muhafazakâr basınımız da bu saydırmaları manşete çeker, “Bakın, bir Yahudi de İsrail’i eleştiriyor” havasıyla...
* * *

Polemiğin şehvetine kapılmadan yazıyorum



“TÜRK köşe yazarı”, burnundan asla kıl aldırmaz.

En liberali de böyledir, en ulusalcısı da... Mehmet Barlas’ı da böyledir, Emin Çölaşan’ı da...



Tahammülsüzdürler. Eleştiriye hiç gelmezler. Sıkıştırıcı sorulardan hazzetmezler. Sözlerinin üstüne söz söylenmesine rıza göstermezler. Özeleştiri yapmazlar.
İşte Mehmet Barlas!
Burnundan kıl aldırmaya yanaşmıyor. Kendisini özeleştiriye mecbur bırakan bir soru karşısında hemen çirkinleşebiliyor. Lakap takıyor. Araya patron isimlerini sokuşturuyor. Sınıf ayrımcılığı yapıyor.
* * *
Aslında Mehmet Barlas’ın durumu o kadar da “facia” değil.
“Her devrin adamı” olmadığını kanıtlayan birkaç delil var elinde.
Mesela... Dün kendisi yazmış, “Demirel beni susturmak istedi” falan diye...
Mesela... Ben tanığım: 28 Şubat’ta direndi ve işinden oldu.
Polemiğin şehvetine kapılmadan şunu yazabilirim:
“Mehmet Barlas her devrin adamı değildir, bazı devirlerin adamıdır”.
* * *

25 Eylül 2010 Cumartesi

Tek soruda neler yıkıldı


MEHMET Barlas’a lakap takmadım, hakaret sözcüğü kullanmadım, küçümsemede bulunmadım.


Sordum, sadece sordum:
“Sen 12 Eylül’ün darbeci lideri Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı?”
Cevap geldi:
“Sentetik Türk... Çakma Nişantaşılı... Kenarın dilberi... Cahil... Mütecaviz...”
Darbeci general ile dostluğu anımsatılınca...
Bizim Mehmet Barlas’ın o meşhur kibarlığı, nezaketi, anlayışlılığı, tahammülü yıkıldı gitti.
Demek ki “beyefendi”nin nezaketi, tek soruda yıkılacak cinsten bir nezaket imiş.
* * *
Mehmet Barlas, dünkü yazısında Kenan Evren’i evinde ağırladığını kabul etmiş.
“Evet, ağırladım” diyor.
Ardından da şunları yazıyor:
“Kenan Evren benim evime 1989’un yazında Cumhurbaşkanı iken geldi. Aynı eve daha önce Turgut Özal Başbakan olarak, aynı yılın kışında da Cumhurbaşkanı olarak geldi. Ayrıca evimde ağırlananlar arasında İsmet İnönü de, Bülent Ecevit de, Süleyman Demirel de, Necmettin Erbakan da var.”
Yani demeye getiriyor ki:
“Bizim ev, her türlü devlet başkanını ağırlar. Bu bağlamda Kenan Evren’i de ağırlayıverdi.”
İyi, güzel de Mehmet Barlas, benim anlamadığım şu:
Senin evinin, bütün devlet başkanlarını ağırlamak gibi bir yükümlülüğü mü var?
Hani Kamerun Cumhurbaşkanı falan olursun da, “Falanca devlet adamını neden ağırladın evinde?” diye sorulduğunda, “Ne yapayım birader, protokol icabı...” dersin.
Bir gazeteci olarak senin bu türden bir protokol zorunluluğun mu var?
Kenan Evren’e “Sen bir darbecisin... Gelme evime...” diyemedin mi?
Bir gazeteci, hiç de zorunlu olmadığı halde her gelen lideri evinde ağırlıyorsa, ona “her devrin adamı” denmez de ne denir?
* * *
Hakkını yemeyelim...

24 Eylül 2010 Cuma

Namuslu olacaksak



BİR köşe yazarı “27 Nisan Muhtırası”na destek çıkmış ise, yazarlık meşruiyetini yitirir imiş.

Star Gazetesi’nin liberal yazarı Eser Karakaş böyle diyor.



* * *

Madem namuslu olacağız.

Madem hakkaniyet duygusunu yitirmeyeceğiz.

O zaman Eser Karakaş’a soralım:

Eğer 27 Nisan Muhtırası’na destek çıkan bir köşe yazarı, “yazarlık meşruiyeti”ni yitirmiş oluyor ise...

O “Muhtıra”yı kaleme alan General’e madalya takan ve General’in altına süper lüks otomobil çeken Başbakan’ın durumu ne olur?

* * *

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’den hesap soramıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’e madalya takıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’in altına pahalı araba çekiyorsa...

Ve o Başbakan, bütün bunlara rağmen “demokrasi kahramanı” olabiliyorsa...

27 Nisan Muhtırası’na destek çıktığı iddia edilen köşe yazarı, neden meşruiyetini yitirmiş olsun ki?

Ama durun bir dakika!

19 Eylül 2010 Pazar

Beyaz Türklerin arasındaydım



GEÇEN gün kendime bir “beyaz Türk kıyafeti” uydurup Ulus’un, Etiler’in, Nişantaşı’nın restoran ve eğlence mekânlarına doğru şöyle bir açıldım.


Amacım, “Bakalım bizim Beyaz Türkler yüzde 58’in şokunu atlatabilmişler mi?” sorusuna cevap aramaktı.
Bireysel temaslar, toplu görüşmeler, havayı koklamalar, sosyolojik araştırmalar, psikolojik etütler falan...
Elde ettiğim sonuçları takdim ediyorum:
* * *
-  Endişe, karamsarlık, iştahsızlık, tedirginlik ve kaygı gibi “genel anksiyete bozukluğu”nun tüm emareleriyle karşılaşmayı beklerken... Bir de ne göreyim: Herkes mutlu...
-  Genel hava şöyle: Sanki referandum olmamış, sanki kıyılar korkmamış, sanki İç Anadolu şaha kalkmamış, sanki “Okyanus Ötesi” diye bir olgu söz konusu değilmiş gibi...
-  Zengin, havalı, anlayışlı, kibar Beyaz Türkler, kendi aralarında “Adam üstünlüğünü kanıtladı beyler” deyip duruyorlardı.
-  Edilen laflardan çıkardığım sonuç şu: Beyaz Türkler açısından “Ne olacak halimiz?” sorusu fena halde demode, “Nasıl bir pozisyon almalıyız?” sorusu ise fena halde modaydı.
-  Edindiğim izlenimler bana şunu gösterdi: Beyaz Türkler arasında “Muhafazakâr camiadan bir arkadaş edinme” gibi yeni bir trend başlamış. Fehmi Abi! Gözün aydın...
-  En karamsarlarında bile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Hayır diyenleri de anlamalıyız” açıklamasına bel bağlamışlık söz konusu... “Anlayış” bekliyorlardı yani.
-  Beyaz Türkler arasında “Ben de evet oyu verdim” diyenlerin sayısının bir hayli fazla olduğunu söylemeliyim.
-  Bazıları da kesin yenilginin getirdiği bir rahatlıkla boşvermişlik içindeydi.
Menderesler hakkında söylenmesi gereken

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ahmet sen neden burada değilsin



BUGÜNKÜ yüksek yargı, Kemalist ideolojinin bayraktarlığını yapmıyor mu?

Yapıyor.



Bugünkü yüksek yargı, laikliği dar anlamda yorumlayıp statüko mücahitliğine soyunmuyor mu?
Soyunuyor.
Bugünkü yüksek yargı, tehlikeli bulduğu bir adamın cumhurbaşkanı olmasını engellemek için akıl ve mantıkla çelişen kararlar vermiyor mu?
Veriyor.
Bugünkü yüksek yargı, kendisini “laik savaşçı” olarak konumlandırmıyor mu?
Konumlandırıyor.
Peki hal böyle iken...
Benim gibi “statüko karşıtlığı” ile övünen biri ne diye “hayır” diyor? Neden bir “evet” ile bu statükonun paldır küldür yıkılmasına omuz vermiyor?
* * *
Şundan dolayı:
Ben bir “statüko” yıkılırken, yerine ne türden bir “statüko” getirildiğiyle de ilgiliyim.
Yüksek yargı ile ilgili yapılan değişikliklerin detaylarında özenle gizlenmiş olan bazı unsurları inceledim.
Gördüğüm şudur:
“Evet” çıkarsa...
“Kemalist yüksek yargı” gider, yerine “Tayyipist yüksek yargı” gelir.
Bunu söylediğimde...
Bazı “muhafazakâr demokrat” arkadaşlar diyorlar ki:
“Boş ver... Fazla ince eleyip sık dokuma... Bugünkü düzen yıkılıyor ya... Sen ona bak...”
Bakmam... Bakamam...
Benim için yüksek yargının “Kemalist” ya da “Tayyipist” olması arasında zerre kadar fark yoktur. Ben “Kendilerini Kemalist ideolojiye bağlı olarak görenlerin borularını öttürdüğü bu yargı düzeni yıkısın, yerine oyun çoğunu alanın boruyu öttürdüğü bir yargı düzeni gelsin” demem, diyemem.
Çünkü ben “Yüksek yargıda boru öttürme dönemi sona ersin” diyenlerdenim.
* * *
Kısacası...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Birkaç adımda ‘cemaat’ raconu


Bir “cemaat” kurabilirsiniz...

“Cemaat” adı altında örgütlenebilirsiniz... Demokratik toplumlarda ananızın ak sütü gibi helaldir size bu...

Eğer “cemaat” adı altında örgütlenmişseniz bir yükümlülüğünüz var: Sonuna kadar hesap verebilir olacaksınız... Başınız sonunuz belli olacak... Şeffaf olacaksınız... İkna edici olacaksınız...

Yani hakkınızda ortaya atılan onca iddia, itham ve tevatür karşısında “görmedik, duymadık, bilmiyoruz” ya da “biz sadece hayır işleri yapan kendi halinde bir cemaatiz” dışında bir cevap geliştirmeniz gerekir. Yani “cemaatçi” olmak hakkındır ama “şeffaf” olmak zorunluluğundur.

Bir cemaatçinin polis, savcı ya da yargıç olmasında hiçbir beis yoktur.

Eğer bazı “cemaatçi” polisler, savcılar ve yargıçlar kendi aralarında “işbirliği” yaparak “önümüze gelen bin iftira” derlerse ve her türden çirkefliği pervasızca yapmaya başlarlarsa, artık olay “sosyoloji” konusu olmaktan çıkar, “kriminoloji” kapsamına girer.

“Kriminolojik olaylar” ile mücadele “her taşın arkasında cemaat var” diye topluma korku salarak yapılmaz. “Cemaatçilik” adı altında müfterilik yapan kamu görevlisinin yakasına yapışılarak yapılır.

Hanefi Avcı’nın kitabına işte böyle yaklaşılmalıdır... “Cemaat” de, hükümet de, hükümet karşıtları da, Hanefi Avcı’yı eskiden çok sevip bugün hiç sevmeyenler de, Hanefi Avcı’yı bugün çok sevip eskiden hiç sevmeyenler de bu ölçüyü kaçırmamalıdır.

Yani yapılması gereken “cemaatle mücadele” değil, “cemaatçilik yapıyoruz” diye komplo kuran, telefon dinleyen, her türlü ahlaksızlığa imza atan, hukuku alenen çiğneyen “mücrimler şebekesi” ile mücadeledir.

Derdim şudur: Hedefi büyültüp suçlunun yırtmasına yol açmak yerine hedefi küçültüp suçlunun yakasına yapışılmasını sağlamak!

Helal olsun Ali Abi

20 Ağustos 2010 Cuma

Ferman evetçinin ise dağlar hayırcınındır


* Agresif evetçilik, “Hayır diyorsun, demek ki sen Ergenekoncusun” falan dedikçe... Tepkisel hayırcılık, “Eğer hayır demek Ergenekonculuk ise evet ben bir Ergenekoncuyum” diye haykırıyor.


*  Agresif evetçilik, “Evet demek vaciptir” ya da “Evet demek umreden daha hayırlıdır” falan diye işin içine dinsel kıstaslar koydukça... Tepkisel hayırcılık, “Harama yakın mekruh olsa da hayır diyeceğim” tavrı geliştiriyor.

*  Agresif evetçilik, memur sendikalarına “Hem mangır istiyorsunuz, hem de hayır diyorsunuz” dedikçe... Tepkisel hayırcılık, “Zırnık koklatmasan bile hayır diyeceğim” tavrı koyuyor.

*  Agresif evetçilik, “13 Eylül günü yepyeni bir güneş doğacak yurdumun üstüne...” falan diyerek mübalağa sanatının üstün örneklerini sergiledikçe... Tepkisel hayırcılık, “Batsın o güneş” tutumuna sığınıyor.

*  Agresif evetçilik, “Demek hayır diyorsun ha! Günah benden gitti o zaman” dedikçe... Tepkisel hayırcılık, “Ferman evetçinin ise dağlar hayırcınındır” tavrı koyuyor.

*  Agresif evetçilik, Kenan Paşa’nın antipatik fotoğraflarını gözümüzün içine sokmaya çalıştıkça... Tepkisel hayırcılık, Kenan Paşa’nın Çankaya Köşkü’nde ağırlandığı fotoğrafları anımsıyor.

*  Agresif evetçilik, hayır diyen herkesi bir kefeye koyup “darbeci, 12 Eylülcü, statükocu, demokrasi düşmanı” ilan ettikçe... Tepkisel hayırcılık, “Hepimiz hayırcıyız” diyerek olmayacak kişilerle olmayacak dayanışmalar içine giriyor.
Yancı sorunu

18 Ağustos 2010 Çarşamba

‘Evet’ fetvası veren ‘Hoca Efendi’ye dair

19 Ağustos 2010
ahmethakan@hurriyet.com.tr


“EVET” propagandasında büyük gayret ve üstün hizmet madalyasını en fazla hak eden gazete, hiç kuşkusuz Zaman Gazetesi...

Gazetedeki mübarekler, maşallah “evet” için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
İster eski ülkücü ol, ister yeni ateist...
İster Kürtçü ol, ister Türkçü...
İster detone ol, ister bülbül gibi şakı...
İster emekli asker ol, ister emekli savcı...
Yeter ki “evet” de...
“Evet” dediğin an, Zaman Gazetesi’nde manşetten ağırlanıyorsun.
* * *
“Evet” diyenlerin geçit resminde dün sıra, Konya’da ikamet eden bir “zat-ı muhterem”deydi.
Gazete, bu “muhterem kişi”yi şu sözlerle takdim ediyor:
“Abdullah Büyük Hoca Efendi...”
“Türkiye’nin sevilen ismi...”
“Kanaat önderi...”
Söz konusu “Abdullah Büyük Hoca Efendi”, bir tür “İslami açıdan evet demenin gerekliliği...” konulu bir fetva patlatıyor.
Diyor ki:
“Referandum günü sandığa gitmek yerine umreye gitmek büyük vebaldir.”
Breh... Breh... Breh...
Bakar mısınız fetvaya:
“Ey Müslüman! Referandumda evet demek, Kabe’yi ziyaret etmekten bile daha evladır.”
Görüyorsunuz değil mi?
“Evet” propagandasına din nasıl da alet ediliyor.
* * *
Ama asıl bomba işin şu kısmında:
Abdullah Büyük denilen zat, Vakit Gazetesi’nde yazdığı bir yazıda küçük bir kız çocuğunu taciz eden Vakit yazarı Hüseyin Üzmez’e hiç utanıp sıkılmadan açıkça ve pervasızca destek vermiş bir zattır.
Vakit’te yazdığı bir yazıda...
“Hüseyin Üzmez’e şimdi daha çok destek vermeliyiz. Bu işi yaptıysa bile Hüseyin Üzmez abimizdir” demiş, diyebilmiş adamdır.
Görüyor musunuz referandumdaki kerameti?
Tacizci destekçisi adam, “Evet” fetvası verdiği için “Türkiye’nin sevilen kanaat önderi hoca efendi” oluverdi.
Başımıza taş mı yağacak nedir?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kemal Bey yine beyhat



GEÇEN seçimin sonucunu en doğru tahmin eden iki kuruluştan birinin son yaptırdığı araştırmanın sonuçları var elimde.

Buna göre...

EVET: Yüzde 54...

HAYIR: Yüzde 46...

Seçim tahmini ise şöyle:

AK PARTİ: Yüzde 45... CHP: Yüzde 26... MHP: Yüzde 11.

* * *

Ve bir başka şirket...

Ankara merkezli... Güvenilir ve saygın bir kuruluş...

Onun sonuçları ise şöyle:

15 Ağustos 2010 Pazar

Ben nasıl hayırcı oldum


- Etrafıma şöyle bir bakınca, kıl kaptığım “evetçi” sayısının, kıl kaptığım “hayırcı” sayısından çok fazla olduğunu fark ediverdim. Hemen “hayırcı” oldum.


-  Bazıları işi bir “iman oylaması” olarak gösterip, “Muhterem kardeşim, eğer hayır dersen dinden imandan çıkarsın maazallah” havasını estirince... Hem Müslüman kalınıp hem de “hayırcı” olunabileceğini göstermek için “hayırcı” oldum.
-  “Evet” cephesinin olayı “Ne sihirdir ne keramet / el çabukluğu marifet” ustalığıyla “12 Eylül’le hesaplaşma” noktasına getirmesine sinirlenip “hayırcı” oldum.
-  “Evet” demek kadar “Hayır” demenin de bir hak olduğuna kesin iman etmiştim. Bu yüzden “Hayır diyenler öldü de evet diyenler ölmedi mi?” mesajının altını çizmek için hayırcı oldum.
-  “Hayır dersen PKK’cı olursun” şeklindeki “öcü masalı”nın beni zerre kadar ırgalamadığını göstermek ve “Hayır diyorum ve PKK’cı olmuyorum” diyebilmek için “hayırcı” oldum.
-  “Hayır” oylarının yüksek çıkmasının bugünkü iktidarın demokrasi çerçevesi içinde kalmasına yardımcı olacağını umduğum için “hayırcı” oldum.

13 Ağustos 2010 Cuma

İki villa arasındaki 10 fark



- ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Harbiden villa... BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Villacık...


-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Çok değerli bir tepede...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: “Emekli cenneti” denebilecek bir yerde...

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: “Para peşin, kırmızı meşin” durumu söz konusu olmuş.
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Kooperatif dayanışması ve banka ipoteğiyle kotarılmış.

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Kolayca paha biçilemiyor.
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Kolayca paha biçilebiliyor.

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Alengirli havuzu az kişi tarafından kullanılacak...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Alengirli olmayan havuzu çok kişi tarafından kullanılacak.

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA:
İktidarda iken alınmış...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Muhalefette iken alınmış...

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Yeterince büyük...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Yeterince küçük...

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: “Yandaşları” susturmuştu...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: “Yandaşları” konuşturuyor.

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Aynısından çok kişide yok...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Aynısından çok kişide var.

-  ÜSKÜDAR’DAKİ VİLLA: Melih Gökçek’in dolaylı katkısıyla gündeme gelen villa...
BURHANİYE’DEKİ VİLLA: Melih Gökçek’in doğrudan katkısıyla gündeme gelen villa...

Şık bir pozisyon önerisi

12 Ağustos 2010 Perşembe

İğrenç bir kitap: ‘Takunyalı Führer’


SÖZ konusu kitap, “çok satanlar” arasında “bir numara”.


Kapakta Hitler bıyıklı, gamalı haçlı bir Tayyip Erdoğan fotoğrafı var.

Kitabın adı ise kayıtsız kalınamayacak kadar çarpıcı:

“Takunyalı Führer”.

Gerçi yazarı Ergun Poyraz’ın daha önceki vukuatlarını biliyorum ama yine de dayanamayıp aldım bir tane, “tatilde karıştırırım” diye... Almaz olaydım.

Ben hayatımda bu kadar müptezel, bu kadar aşağılık, bu kadar faşist, bu kadar bel altı çalışan bir metinle karşılaşmadım.

Bin türlü iftira... Bin türlü hakaret...

20 Temmuz 2010 Salı

Hiç tatmin edici değil kumandan

İDDİA şu:

2007 yılında PKK’lılar kıstırılmış, “Heron”la zayiat verdiriliyor.


İşte tam bu sırada...

Bir “Üsteğmen”, bir “Yarbay”ı arıyor.

Diyor ki:

“Kendi adamlarım çok zayiat veriyor. Ya koordinatları değiştirin ya da Heron’u düşürün.”

Üsteğmen, “Kendi adamlarım” diye PKK’lıları mı kastediyor, yoksa PKK içine yerleştirilen ajanları mı kastediyor, belli değil.

* * *

“Yarbay”ın cevabı ise “Bir çaresine bakarız” oluyor.

Bu görüşmenin MİT tarafından kaydedildiği ve askeri yetkililere iletildiği söyleniyor.

6 gündür süren suskunluğun ardından Genelkurmay kaynakları, Hürriyet Ankara Temsilcisi Metehan Demir’e bir açıklama yaptılar.

Ayrıntılar bugünkü Hürriyet’te var.

Genelkurmay kaynaklarının söylediği özetle şu:

“Soruşturuluyor... Soruşturma uzadı çünkü yetki kargaşası çıktı.”