Erdoğan'ı kepenkleri kapatılmış karşılayan Hakkari'nin dün Kılıçdaroğlu'nu coşkuyla karşılaması nasıl mümkün oldu?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, önceki akşam İstanbul’da yazarlara eğitim politikasını anlatırken sorulunca, Hakkâri’de meydana bir kişi de gelse çıkıp ona konuşma yapacağını söylemişti. Bu soruya muhatap olmasının nedeni, geçen hafta Cuma günü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hakkari’de gördüğü karşılama olmuştu. BDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın bağımsız olduğu Hakkari’de bütün dükkanların kepenkleri kapatılmış, sokaklar boşaltılmıştı. Bir kısmı AK Parti teşkilatı tarafından Van’dan taşınmış olduğu anlaşılan kalabalığın sayısı, toplamı bini bulduğu bildirilen polislerin sayısından azdı.
Başbakan bu duruma kızgınlığını hafta sonu değişik vesilelerle yaptığı konuşmalarda dile getirmiş, bu eylemi BDP’li belediyeye bağlamış ve kepenklerin zorla kapatılmasını ticaret özgürlüğüne darbe olarak nitelemişti.
Gazeteci ve yazarlar o nedenle bugünkü Van, Hakkâri, Bitlis turu öncesinde Kılıçdaroğlu’na o yakıcı soruyu sorma ihtiyacı hissetmişlerdi.
Kılıçdaroğlu Van’da ‘CHP için idare eder’ bir kalabalığa hitap edip Hakkari’ye geçtiği sırada Ankara’da konuşan Erdoğan, kepenk kapatma eylemini Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’na şikayet ediyordu.
Destek ve nispet
Ancak televizyonlarını açıp haberleri izleyenlerin de görmüş olabileceği gibi, Hakkari’de ‘CHP için inanılması zor’ bir görüntü vardı. En azından mitingin yapıldığı meydandaki dükkânların açık olduğu görülüyordu. Dahası binlerce kişi Kılıçdaroğlu’nun dinlemeye gelmişti; meydan tıklım tıklım doluydu.
Gelenlerden hangilerinin CHP’ye destek için orada olduğu da belli gibiydi. Kürsü önünde toplanmış ellerinde CHP bayraklarıyla, tek tük Türk bayraklarıyla slogan atan, belki bir kısmı çevre il ve ilçelerden genle, belki binbeşyüz kişilik bir kalabalıktı onlar. Onların en az dört katı kalabalık ise alanın geri kalanını ellerinde hiçbir pankart, bayrak olmadan sessizce doldurmuştu.
Onların Kılıçdaroğlu’na destek vermekten çok, Erdoğan’a nispet için oraya gelen BDP’liler olduğu kolaylıkla tahmin edilebilirdi.
BDP muhtemelen ‘Buralar benden sorulur, istediğimi vezir ederim’ demek istiyordu ama, sonuçta CHP yıllar sonra Hakkari’de, daha birkaç ay önce baskına uğrayan sınır karakolunu ziyaret amacıyla gelmek istenip de güvenlik güçlerince güvenliği garanti edilemediği için gelemediği Hakkari’de inanılmaz bir fotoğraf vermiş oldu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu başa gelene kadar CHP’nin Doğu ve Güneydoğu’ya gidemiyor olmasının ekmeğini doğrusu çok yedi. Şimdi Kılıçdaroğlu bölgede her yere girebiliyor görüntüde, roller değişme eğiliminde. Ama yalnızca miting alanlarında değil bu rol değişimi.
Sorun var mı, yok mu?
Kürt sorununda AK Parti ve CHP arasındaki rol değişimi, Kürt sorununa yaklaşımda da kendisini gösteriyor. Erdoğan’ın 2005 Ağustos’undaki ‘Kürt sorunu var, çözmek de boynumun borcu’ konuşması, 2009 yaz başındaki ‘Açılım’ rüzgârıyla yalnız bölgede değil, tüm ülkede çatışma ortamının bitmesini isteyen çoğunlukta bir umut doğurmuştu.
O günlerin Türkiye’sine dışarıdan bakan birinin, bugüne bakıp gözlerine inanması zor. Erdoğan geçenlerde, hem de eşinin memleketi Siirt’te en açık şekliyle ‘Kürt sorununun olmadığı, ancak Kürt kökenli vatandaşların sorunları olduğunu’ söyledi. Bu aslında Erdoğan’ın Van konuşmasında CHP’nin tek parti döneminde başlayıp AK Parti iktidarına dek devam eden ‘İnkâr politikasını’ uygulayanların söylemine daha yakın bir söylemdi.
Ancak bu kez Kürt sorunu söylemi CHP’nin eline geçmişti. Geçenlerde partinin taze kanı Sezgin Tanrıkulu tarafından ilan edilen demokratikleşme hedefleri ile Yüzde 10 barajının düşürülmesi, faili meçhul cinayetlerin araştırılması ve en önemlisi, BDP’nin özerklik tezine karşı, tamamen Avrupa Konseyi kriterleri ve üniter yapı içinde yerel yönetimlere özerklik tanınması gibi vaatler CHP’ye bakışı değiştirdi.
Dün Hakkari’de ‘CHP’ye göre izdihamı’ gören Kılıçdaroğlu’nun omzunda poşu ile Kürt sorununa demokratik çözümü anlatası da bunu gösteriyordu.
Çok ilginç bir seçim süreci yaşıyoruz, çok…
Murat YETKİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat YETKİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Mayıs 2011 Salı
15 Mayıs 2011 Pazar
AK Parti, MHP, PKK
12 PKK'lının öldürülmesi tansiyonu daha da yükseltirken MHP'nin Meclis'e girmesini kritik hale getiriyor.
Diyarbakır’da BDP destekli adayların tanıtımı için on binlerce kişinin katılımıyla İstasyon Meydanı’nda yapılan toplantının ardından Genelkurmay’ın internet sitesinde bir açıklama yapıldı.
Şırnak’ın Uludere ilçesi civarında Irak’tan Türkiye’ye geçmek isteyen bir grup PKK militanıyla güvenlik güçleri arasındaki çatışmalarda 12 PKK’lı öldürülmüştü. PKK’nın yayın organı Fırat Haber Ajansı’nda yer alan bilgilerle birleştirildiğinde çatışmaların 12 Mayıs’ta başladığı ve dün sabah sonuçlandığı, Türk özel kuvvetlerinin Irak topraklarında takip harekâtı başlattığı anlaşılıyordu. Genelkurmay’ın açıklamasında uçaksavar topu, roketatar gibi silahların çatışma sonrasında ele geçirildiği bilgisine bakarak baskına uğrayan PKK’lıların ciddi bir baskın hazırlığı içinde olduğunu düşünmek de mümkün.
ABD’yle PKK üzerinden tartışma
Bu gelişmelerin öncesinde, El Kaide lideri Usame bin Ladin’in ABD komandolarınca Pakistan’da öldürülmesinin ardından yaşanan tartışmalar vardı. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Türkiye’nin PKK konusunda istediği yardımı alamadığını söyleyince, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone “Biz de etmiyorsak kim ediyor?” diye sitem etmiş ve ABD’nin casus uçak ve uydular yoluyla sağladığı istihbaratın maliyetinin de yılda 400 milyon doları bulduğunu açıklamıştı.
İsrail’e ikinci Mavi Marmara seferi
Perde gerisinde İsrail’e ikinci Mavi Marmara seferi üzerine Amerikan Kongresi’yle başlayan gerilimin de bulunduğu bu tartışmanın ardından Türkiye’de eylem hazırlığı içinde bulunduğu anlaşılan bir PKK’lı gruba tam sınırı geçerken vurulması dikkat çekiyor.
Bu PKK’lı grubun ses getirecek, kan dökülecek bir eylem için hazırlık içinde bulunduğunu söylemek de temelsiz sayılmaz. PKK’nın İmralı’daki lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı son görüşmede “Bu yaz çok önemlidir. 18 yıldır frenliyordum, deyim yerindeyse savaşı soğutuyordum” diyordu. Takip cümlesiyse aynen şuydu: “ABD’yi uyarıyorum. ABD de bilsin ki devir değişti, Kürtler eski Kürtler değildir, ben de Şeyh Sait değilim.” Öcalan daha sonra 15 Haziran’da, yani 12 Haziran seçimlerinden hemen sonra “anlaşma olmazsa” hükümeti iç savaşla tehdit ediyor, bir yandan da İmralı’da hükümetin adamlarıyla önemli ve ciddi görüşmeler yaptığını söylüyordu. Şırnak’ın geri planında bu tür gelişmeler vardı.
PKK’yla anlaşma işareti yok
Başbakan Tayyip Erdoğan, Arap dünyasında, en son Suriye’yi de içine alan altüst oluşun Türkiye’nin ilişkilerini ne kadar etkilediğinin farkında. Kürt sorunu da, ondan ayrı ve birlikte olarak PKK sorunu da Türkiye’nin aşması gereken sorunlar listesinde ilk sırada yerini koruyor. PKK ile aynı tabanı paylaşan BDP’nin seçim sürecinde artık Türkiye gündemiyle bağını kopardığı, kendi dünyasına kapandığı görülüyor.
Ortada 15 Haziran’da PKK ile anlaşmaya varılacağı yolunda bir işaret yok. Erdoğan ve AK Parti hükümeti (yeni açıklanan CHP programından Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aynı zeminde olduğu görüldü) Kürt sorununu genel demokratikleşme ve anayasal reform sürecinde algılıyor; doğrusu da bu. Ama bu formülün PKK ve aynı tabanı paylaşan kuruluşlar açısından kabul görüp görmeyeceği bilinmiyor.
Hal böyle iken AK Parti, MHP’nin yüzde 10 barajının altında kalması için kurulduğu apaçık belli olan komplolardan rahatsız olmak bir yana, tadını çıkarıyormuş izlenimi veriyor.
Belki de 12 Haziran’ın başkanlık sistemiyle sonuçlanacak terzi işi bir anayasa ile sonuçlanması hedefi, AK Parti’nin Kürt milliyetçiliğinin temsil edilip, Türk milliyetçiliğinin temsil edilmediği bir Meclis’in ne kadar tehlikeli bir reçete olduğunu görmekten alıkoyuyor. Ama asıl tehlike budur.
Şırnak’ın Uludere ilçesi civarında Irak’tan Türkiye’ye geçmek isteyen bir grup PKK militanıyla güvenlik güçleri arasındaki çatışmalarda 12 PKK’lı öldürülmüştü. PKK’nın yayın organı Fırat Haber Ajansı’nda yer alan bilgilerle birleştirildiğinde çatışmaların 12 Mayıs’ta başladığı ve dün sabah sonuçlandığı, Türk özel kuvvetlerinin Irak topraklarında takip harekâtı başlattığı anlaşılıyordu. Genelkurmay’ın açıklamasında uçaksavar topu, roketatar gibi silahların çatışma sonrasında ele geçirildiği bilgisine bakarak baskına uğrayan PKK’lıların ciddi bir baskın hazırlığı içinde olduğunu düşünmek de mümkün.
ABD’yle PKK üzerinden tartışma
Bu gelişmelerin öncesinde, El Kaide lideri Usame bin Ladin’in ABD komandolarınca Pakistan’da öldürülmesinin ardından yaşanan tartışmalar vardı. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Türkiye’nin PKK konusunda istediği yardımı alamadığını söyleyince, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone “Biz de etmiyorsak kim ediyor?” diye sitem etmiş ve ABD’nin casus uçak ve uydular yoluyla sağladığı istihbaratın maliyetinin de yılda 400 milyon doları bulduğunu açıklamıştı.
İsrail’e ikinci Mavi Marmara seferi
Perde gerisinde İsrail’e ikinci Mavi Marmara seferi üzerine Amerikan Kongresi’yle başlayan gerilimin de bulunduğu bu tartışmanın ardından Türkiye’de eylem hazırlığı içinde bulunduğu anlaşılan bir PKK’lı gruba tam sınırı geçerken vurulması dikkat çekiyor.
Bu PKK’lı grubun ses getirecek, kan dökülecek bir eylem için hazırlık içinde bulunduğunu söylemek de temelsiz sayılmaz. PKK’nın İmralı’daki lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı son görüşmede “Bu yaz çok önemlidir. 18 yıldır frenliyordum, deyim yerindeyse savaşı soğutuyordum” diyordu. Takip cümlesiyse aynen şuydu: “ABD’yi uyarıyorum. ABD de bilsin ki devir değişti, Kürtler eski Kürtler değildir, ben de Şeyh Sait değilim.” Öcalan daha sonra 15 Haziran’da, yani 12 Haziran seçimlerinden hemen sonra “anlaşma olmazsa” hükümeti iç savaşla tehdit ediyor, bir yandan da İmralı’da hükümetin adamlarıyla önemli ve ciddi görüşmeler yaptığını söylüyordu. Şırnak’ın geri planında bu tür gelişmeler vardı.
PKK’yla anlaşma işareti yok
Başbakan Tayyip Erdoğan, Arap dünyasında, en son Suriye’yi de içine alan altüst oluşun Türkiye’nin ilişkilerini ne kadar etkilediğinin farkında. Kürt sorunu da, ondan ayrı ve birlikte olarak PKK sorunu da Türkiye’nin aşması gereken sorunlar listesinde ilk sırada yerini koruyor. PKK ile aynı tabanı paylaşan BDP’nin seçim sürecinde artık Türkiye gündemiyle bağını kopardığı, kendi dünyasına kapandığı görülüyor.
Ortada 15 Haziran’da PKK ile anlaşmaya varılacağı yolunda bir işaret yok. Erdoğan ve AK Parti hükümeti (yeni açıklanan CHP programından Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aynı zeminde olduğu görüldü) Kürt sorununu genel demokratikleşme ve anayasal reform sürecinde algılıyor; doğrusu da bu. Ama bu formülün PKK ve aynı tabanı paylaşan kuruluşlar açısından kabul görüp görmeyeceği bilinmiyor.
Hal böyle iken AK Parti, MHP’nin yüzde 10 barajının altında kalması için kurulduğu apaçık belli olan komplolardan rahatsız olmak bir yana, tadını çıkarıyormuş izlenimi veriyor.
Belki de 12 Haziran’ın başkanlık sistemiyle sonuçlanacak terzi işi bir anayasa ile sonuçlanması hedefi, AK Parti’nin Kürt milliyetçiliğinin temsil edilip, Türk milliyetçiliğinin temsil edilmediği bir Meclis’in ne kadar tehlikeli bir reçete olduğunu görmekten alıkoyuyor. Ama asıl tehlike budur.
15 Ağustos 2010 Pazar
PKK'yı hafife almanın faturası
Yirmialtı yıl önce bugün PKK Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla yalnız Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı çatışmalar sayfasını açmış olmadı. Aynı zamanda modern dünya tarihinin en uzun süren gerilla savaşını da başlatmış oldu.
‘Gerilla savaşı’ demiş olmama takacaklar için peşinen söylemek lazım: Nasıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘İster Kürt sorunu, ister terör sorunu, ister güneydoğu sorunu diyelim’ diye söze başlıyor, bu tanım çok rahatsızlık veriyorsa isteyenler ‘gayri nizami harp’ ya da ‘düşük yoğunluklu çatışma’ gibi tanımlar kullanabilirler. Dünya harp tarihi bu kadar uzun süren bir gayri nizami savaşı yazmıyor; ne Vietnam, ne Malezya, ne Çin, ne Küba; bir kuşaktan uzun sürmüş bir gayrı nizami savaş yok. Bu yöntemle sonuç alınamayacağına işarettir. Ama bitmiyor da. Yirmili yaşlarının ortasında dağa çıkan PKK kurucularının kimi içeride, kimi öldürüldü, kalanlar da atmışlarına dayadıkları merdiveni hastalıklarla tırmanmaya çalışarak gerilla yürütüyor, gencecik çocukları ölüme gönderiyorlar.
Ama gencecik çocuklar Genelkurmay’ın da açıkça söylediği gibi, dağlara çıkıp vatani görevlerini yapmak için silah altına alınan kardeşlerini öldürmek arzusuyla ölümlerine gitmeye devam ediyorlar.
Nasıl oluyor da geldiğimiz aşamada olayların akışı (mutlaka 12 Eylül’deki halkoylamasının AK Parti’nin elini kolunu bağlıyor olmasının da etkisiyle) PKK’nın eline geçmiş görünüyor? Yirmialtı yıl sonra bugün nasıl oluyor da Ankara, İmralı’da müebbet yatan PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ın silahlı ve silahsız takipçilerine ne mesaj vereceğini dikkatle bekler durumda.
Yanıtını bulmak için yirmialtı yıl öncesine, 1984’e dönüp, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın ilk PKK saldırılarına verdiği ‘3-5 eşkıya’ tepkisine bakmak yetmez.
Özal’ın da aktif görev aldığı 12 Eylül askeri hükümeti döneminde yapılanlara, Diyarbakır cezaevindeki akıl almaz işkencelere, 1924 Anayasası’nda ‘Türk denir’ sözcükleriyle bir sıfat olarak yer alan vatandaşlık tanımının 1982 Anayasası’nda ‘Türktür’ diye isim olarak yer alışıyla zirveye çıkan köken inkârına da bakmak gerekir. (12 Eylül’ün askeri yönetiminin o zaman NATO modası olan Sovyetlere karşı İslamizasyon siyasetini nasıl şiddetle uyguladığı ayrı bir bahistir.) Bugünlere kolay gelinmedi; hep birlikte seyrediyoruz.
Devekuşu siyaseti ile
‘Gerilla savaşı’ demiş olmama takacaklar için peşinen söylemek lazım: Nasıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘İster Kürt sorunu, ister terör sorunu, ister güneydoğu sorunu diyelim’ diye söze başlıyor, bu tanım çok rahatsızlık veriyorsa isteyenler ‘gayri nizami harp’ ya da ‘düşük yoğunluklu çatışma’ gibi tanımlar kullanabilirler. Dünya harp tarihi bu kadar uzun süren bir gayri nizami savaşı yazmıyor; ne Vietnam, ne Malezya, ne Çin, ne Küba; bir kuşaktan uzun sürmüş bir gayrı nizami savaş yok. Bu yöntemle sonuç alınamayacağına işarettir. Ama bitmiyor da. Yirmili yaşlarının ortasında dağa çıkan PKK kurucularının kimi içeride, kimi öldürüldü, kalanlar da atmışlarına dayadıkları merdiveni hastalıklarla tırmanmaya çalışarak gerilla yürütüyor, gencecik çocukları ölüme gönderiyorlar.
Ama gencecik çocuklar Genelkurmay’ın da açıkça söylediği gibi, dağlara çıkıp vatani görevlerini yapmak için silah altına alınan kardeşlerini öldürmek arzusuyla ölümlerine gitmeye devam ediyorlar.
Nasıl oluyor da geldiğimiz aşamada olayların akışı (mutlaka 12 Eylül’deki halkoylamasının AK Parti’nin elini kolunu bağlıyor olmasının da etkisiyle) PKK’nın eline geçmiş görünüyor? Yirmialtı yıl sonra bugün nasıl oluyor da Ankara, İmralı’da müebbet yatan PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ın silahlı ve silahsız takipçilerine ne mesaj vereceğini dikkatle bekler durumda.
Yanıtını bulmak için yirmialtı yıl öncesine, 1984’e dönüp, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın ilk PKK saldırılarına verdiği ‘3-5 eşkıya’ tepkisine bakmak yetmez.
Özal’ın da aktif görev aldığı 12 Eylül askeri hükümeti döneminde yapılanlara, Diyarbakır cezaevindeki akıl almaz işkencelere, 1924 Anayasası’nda ‘Türk denir’ sözcükleriyle bir sıfat olarak yer alan vatandaşlık tanımının 1982 Anayasası’nda ‘Türktür’ diye isim olarak yer alışıyla zirveye çıkan köken inkârına da bakmak gerekir. (12 Eylül’ün askeri yönetiminin o zaman NATO modası olan Sovyetlere karşı İslamizasyon siyasetini nasıl şiddetle uyguladığı ayrı bir bahistir.) Bugünlere kolay gelinmedi; hep birlikte seyrediyoruz.
Devekuşu siyaseti ile
12 Ağustos 2010 Perşembe
PKK cephesinde ilginç gelişmeler
Hafta başında 9 Ağustos’ta Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan ‘MGK üyesi bakanlar’ toplantısında bir süredir istihbarat birimlerince hükümete aktarılan şu bilgi de görüşüldü: PKK, 1 Haziran’da başlattığı ve çok can yakan saldırı kampanyasını ramazan münasebetiyle (yani dünden itibaren) durduracak, bir ‘eylemsizlik’ dönemine girecek miydi?
Güvenlik birimleri, 1 Haziran İskenderun saldırısı ardından, PKK yönetiminde bu konuda iki görüş olduğunu hükümete bildirmişti. Birinci görüş, şiddeti yüksek saldırı dalgasını kısa süre (örneğin 2-3 ay) yürüterek yuvalara çekilme, diğer görüş ise şiddet düzeyi düşük saldırıları daha uzun zamana yayma eğilimiydi.
Aradan geçen sürede, PKK, tıpkı 1 Haziran sonrası fiili önderi Murat Karayılan tarafından söylendiği gibi (Radikal, 15 Haziran 2010) PKK Doğu’da ve Batı’da, askeri, sivil ve ekonomik hedeflere ses getiren saldırılar düzenledi. (Bunlardan sonuncusu, 10 Ağustos’ta Şırnak’ın İdil ilçesi yakınlarında Irak-Türkiye petrol boru hattına düzenlenen ve iki can alan saldırı oldu.)
Güvenlik birimleri, 1 Haziran İskenderun saldırısı ardından, PKK yönetiminde bu konuda iki görüş olduğunu hükümete bildirmişti. Birinci görüş, şiddeti yüksek saldırı dalgasını kısa süre (örneğin 2-3 ay) yürüterek yuvalara çekilme, diğer görüş ise şiddet düzeyi düşük saldırıları daha uzun zamana yayma eğilimiydi.
Aradan geçen sürede, PKK, tıpkı 1 Haziran sonrası fiili önderi Murat Karayılan tarafından söylendiği gibi (Radikal, 15 Haziran 2010) PKK Doğu’da ve Batı’da, askeri, sivil ve ekonomik hedeflere ses getiren saldırılar düzenledi. (Bunlardan sonuncusu, 10 Ağustos’ta Şırnak’ın İdil ilçesi yakınlarında Irak-Türkiye petrol boru hattına düzenlenen ve iki can alan saldırı oldu.)
8 Ağustos 2010 Pazar
Erdoğan'ın acelesi yok, Başbuğ'un 20 günü var
Orgeneral İlker Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini iki yıl önce, 27 Ağustos 2008 tarihinde Orgeneral Işık Koşaner’e devrederek Genelkurmay Başkanı olmuştu.
Koşaner’in bu görevinin süresi yirmi gün kadar sonra, 27 Ağustos 2010 tarihinde doluyor.
Yirmi gün sonra Koşaner beklendiği üzere Genelkurmay Başkanlığı’na atanırsa, 28 Ağustos’ta bu görevi Orgeneral Başbuğ’dan devralacak. Aksi halde 27 Ağustos’ta emekli olacak.
Başka türlü söyleyecek olursak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 5 Ağustos’ta Koşaner’i Çankaya Köşkü’ne çağırıp ‘Genelkurmay ve Kara Kuvvetleri kararnamelerini birlikte imzalama’ niyetini açıkladıktan sonra durum şöyle:
Başbuğ, ya Koşaner ile birlikte Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından ismi çizilen Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız dışında bir ismi hükümete önerecek, ya da Türk Silahlı Kuvvetleri, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olmadan idrak edebilir.
Tabii hükümet alternatifsiz değil. Yasaya göre, Genelkurmay Başkanı’nın karacı olma zorunluluğu bulunmuyor.
Kıdem sırasına bakıldığında, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay’ın Genelkurmay Başkanı olmaması için kâğıt üzerinde bir engel yok.
Ya da Başbuğ, Koşaner ile birlikte Iğsız dışında belirleyeceği bir generalin ismini hükümete önerecek, Cumhurbaşkanı Gül’ün onayı durumunda o isim 27 Ağustos günü Kara Kuvvetleri’ni Koşaner’den, Koşaner de 28 Ağustos’ta da Genelkurmay Başkanlığı’nı Başbuğ’dan devralacak.
Masada birden çok seçenek var
Yani, 27 Ağustos’a kadar, Gül’ün onaylayacağı bir Kara Kuvvetleri Komutanı ismi üretilebilirse, sorun çözülmüş sayılacak. Başbakan’ın 6 Ağustos günü Eskişehir’e giderken ‘Ay sonuna kadar’ diye süre telaffuz etmesi altında bu tarih yatıyor.
Ancak üretilemezse kilitlenme olmaması için her türlü hukuki imkân üzerinde duruluyor Ankara’da.
Zaten Başbuğ’un, Erdoğan’ın Iğsız’ı bir seçenek olarak kabul etmeyeceğini gördüğü halde görüşme talebinde bulunması, Askeri kesimin çözüm arayışı içinde olduğunu gösteriyor.
Başbakan Erdoğan ile Orgeneral Başbuğ arasında 6 Ağustos gece yarısına doğru yapılan ve bir saat kadar süren toplantı sonrasında ortaya çıkan tablo, Radikal’e bilgi veren üst düzey kaynaklara göre şöyle:
Öncelikle masada birden fazla seçenek var. Şöyle açabiliriz:
Genelkurmay Başkanlığı için hükümet katında da, asker katında da Koşaner dışında isim düşünülmüyor. Ancak Koşaner bu koşullar altında görev almak istemezse, Ankara’da o çok konuşulan emeklilik istemi, ya da istifa gündeme gelirse hükümetin kendi yasal yetkisini kullanarak az önce değindiğimiz gibi başka isimler üretmesi söz konusu olabilir.
Hem Gül, hem Erdoğan’ın ‘iki kararname bir arada’ ısrarı sürdürüyor. Böylelikle yeni Genelkurmay Başkanı’nın, kendi onaylarını almayacak bir Kara Kuvvetleri Komutanı zorlamasında bulunmasının önüne geçmek istiyorlar. Dolayısıyla, Kara Kuvvetleri için isim üretilmeden Genelkurmay kararnamesi çıkmayacak.
Komutanlıklarda vekâlet dönemi mi?
Masadaki seçenekler denilince ilk anda isim seçenekleri akla geliyor. Bu çerçevede, Atila Işık’ın emeklilik dilekçesini geri almaya ikna edilmesi, Jandarma Komutanlığı’na atanan Necdet Özel’in Kara Kuvvetleri’ne çekilmesi, Birinci Ordu Komutanlığı’na atanan (ve o anda o görevi yaptığı için 28 Şubat’ta Sincan’da tankların yürütülmesinden haksız olarak sorumlu tutulan) Erdal Ceylanoğlu, uzak ihtimal olsa da Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na getirilen Saldıray Berk de bu seçenekler arasında.
Neticede hükümetin elinde mevcut generaller arasından isim üretme, Cumhurbaşkanının da atama yetkisi var.
Oysa seçenekler yalnızca isim konusunda geçerli değil. Ankara’da yöntem ve zamanlama seçenekleri üzerinde de duruluyor.
Bu önemli, çünkü isim, yöntem ve zamanlama seçeneklerinin bir arada değerlendirilmesi değişik formüllerin üretilmesine izin veriyor. Bunlardan biri de ‘vekâlet formülü’.
Yani 28 Ağustos’a dek Başbuğ’un resmen başında olduğu askeri kesim, Iğsız dışında isim üretemezse, Başbuğ ve Koşaner’in emeklilikleri ardından komutanlıkların vekâletle yönetilmesi de söz konusu olabilecek.
Bu, daha önce zorunlu haller dışında, örneği görülmemiş bir durum ortaya çıkaracak.
İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyaları Şûra’da görüşülecek bazı subaylar hakkında aldığı yakalama kararının, Erdoğan-Başbuğ görüşmesine saatler kala kaldırılmış olmasının da yeni bir yasal imkân doğurduğu tartışılıyor. Bir yandan vekâlet aşamasına geçilse bile olağanüstü YAŞ toplayarak yeni atamalar yapmasının mümkün olup olmadığı araştırılıyor.
Yeni siyaset-asker dengeleri mi?
Ortaya çıkan durum, hükümetin elinin askere göre daha rahat olduğunu gösteriyor.
Bunun başlıca nedeni, şimdiye dek ‘ordudaki teamül’ uyarınca yürüyen sistemin, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yasal yetkilerini tam olarak kullanmamasına dayanması.
Hükümeti tam yetki kullanımına zorlayan unsurun, Genelkurmay İkinci Başkanlığı yaptığı dönemde Orgeneral Iğsız’ın AK Parti aleyhine bazı yazışma ve toplantılara katılmış olduğuna ilişkin iddialar nedeniyle Şûra’nın başlaması ardından savcılık ifadesine çağrılması olduğu söylenebilir.
Iğsız hakkında iki hafta kadar sonra emekli olması ardından savcılıkça yakalama kararı çıkarılırsa, sivil statüde olacağı için Genelkurmay süreçleri işlemeyecek.
Bu durum, Başbuğ başta olmak üzere askeri kesim üzerinde baskılanmaya neden oluyor. Ancak Başbakan ve Cumhurbaşkanının kuvvet komutanı olarak atanacak kişinin onayı üzerinde yasal olarak söz ve yetki sahibi olması, Başbuğ ve kadrolarını zor bir kararın eşiğine getirmiş bulunuyor:
Başbuğ (ve Koşaner), Iğsız dışında bir isim önermeyerek kendi ilkelerinde ısrar etmeleri,
süreç üzerinde askerin söz hakkının tamamen kaybolmasına neden olabilir.
Bu nedenle toplu emekli dilekçesi, ya da toplu istifa gibi (özellikle PKK ile mücadelenin tırmandığı dönemde ) seçenekler yerine, mevcut yasal zeminde bulunacak çözüm zeminlerini beklemek, özellikle de Erdoğan-Başbuğ baş başa görüşmesi ardından daha gerçekçi.
Erdoğan, acelesi olmadığı gösteriyor. Ama Başbuğ’un da yirmi günün dolmasını beklemeden Koşaner’in Genelkurmay Başkanlığı altında çalışacak Kara Kuvvetleri Komutanı ismini Erdoğan’a önereceği kestirilebilir.
Koşaner’in bu görevinin süresi yirmi gün kadar sonra, 27 Ağustos 2010 tarihinde doluyor.
Yirmi gün sonra Koşaner beklendiği üzere Genelkurmay Başkanlığı’na atanırsa, 28 Ağustos’ta bu görevi Orgeneral Başbuğ’dan devralacak. Aksi halde 27 Ağustos’ta emekli olacak.
Başka türlü söyleyecek olursak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 5 Ağustos’ta Koşaner’i Çankaya Köşkü’ne çağırıp ‘Genelkurmay ve Kara Kuvvetleri kararnamelerini birlikte imzalama’ niyetini açıkladıktan sonra durum şöyle:
Başbuğ, ya Koşaner ile birlikte Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından ismi çizilen Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız dışında bir ismi hükümete önerecek, ya da Türk Silahlı Kuvvetleri, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olmadan idrak edebilir.
Tabii hükümet alternatifsiz değil. Yasaya göre, Genelkurmay Başkanı’nın karacı olma zorunluluğu bulunmuyor.
Kıdem sırasına bakıldığında, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay’ın Genelkurmay Başkanı olmaması için kâğıt üzerinde bir engel yok.
Ya da Başbuğ, Koşaner ile birlikte Iğsız dışında belirleyeceği bir generalin ismini hükümete önerecek, Cumhurbaşkanı Gül’ün onayı durumunda o isim 27 Ağustos günü Kara Kuvvetleri’ni Koşaner’den, Koşaner de 28 Ağustos’ta da Genelkurmay Başkanlığı’nı Başbuğ’dan devralacak.
Masada birden çok seçenek var
Yani, 27 Ağustos’a kadar, Gül’ün onaylayacağı bir Kara Kuvvetleri Komutanı ismi üretilebilirse, sorun çözülmüş sayılacak. Başbakan’ın 6 Ağustos günü Eskişehir’e giderken ‘Ay sonuna kadar’ diye süre telaffuz etmesi altında bu tarih yatıyor.
Ancak üretilemezse kilitlenme olmaması için her türlü hukuki imkân üzerinde duruluyor Ankara’da.
Zaten Başbuğ’un, Erdoğan’ın Iğsız’ı bir seçenek olarak kabul etmeyeceğini gördüğü halde görüşme talebinde bulunması, Askeri kesimin çözüm arayışı içinde olduğunu gösteriyor.
Başbakan Erdoğan ile Orgeneral Başbuğ arasında 6 Ağustos gece yarısına doğru yapılan ve bir saat kadar süren toplantı sonrasında ortaya çıkan tablo, Radikal’e bilgi veren üst düzey kaynaklara göre şöyle:
Öncelikle masada birden fazla seçenek var. Şöyle açabiliriz:
Genelkurmay Başkanlığı için hükümet katında da, asker katında da Koşaner dışında isim düşünülmüyor. Ancak Koşaner bu koşullar altında görev almak istemezse, Ankara’da o çok konuşulan emeklilik istemi, ya da istifa gündeme gelirse hükümetin kendi yasal yetkisini kullanarak az önce değindiğimiz gibi başka isimler üretmesi söz konusu olabilir.
Hem Gül, hem Erdoğan’ın ‘iki kararname bir arada’ ısrarı sürdürüyor. Böylelikle yeni Genelkurmay Başkanı’nın, kendi onaylarını almayacak bir Kara Kuvvetleri Komutanı zorlamasında bulunmasının önüne geçmek istiyorlar. Dolayısıyla, Kara Kuvvetleri için isim üretilmeden Genelkurmay kararnamesi çıkmayacak.
Komutanlıklarda vekâlet dönemi mi?
Masadaki seçenekler denilince ilk anda isim seçenekleri akla geliyor. Bu çerçevede, Atila Işık’ın emeklilik dilekçesini geri almaya ikna edilmesi, Jandarma Komutanlığı’na atanan Necdet Özel’in Kara Kuvvetleri’ne çekilmesi, Birinci Ordu Komutanlığı’na atanan (ve o anda o görevi yaptığı için 28 Şubat’ta Sincan’da tankların yürütülmesinden haksız olarak sorumlu tutulan) Erdal Ceylanoğlu, uzak ihtimal olsa da Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na getirilen Saldıray Berk de bu seçenekler arasında.
Neticede hükümetin elinde mevcut generaller arasından isim üretme, Cumhurbaşkanının da atama yetkisi var.
Oysa seçenekler yalnızca isim konusunda geçerli değil. Ankara’da yöntem ve zamanlama seçenekleri üzerinde de duruluyor.
Bu önemli, çünkü isim, yöntem ve zamanlama seçeneklerinin bir arada değerlendirilmesi değişik formüllerin üretilmesine izin veriyor. Bunlardan biri de ‘vekâlet formülü’.
Yani 28 Ağustos’a dek Başbuğ’un resmen başında olduğu askeri kesim, Iğsız dışında isim üretemezse, Başbuğ ve Koşaner’in emeklilikleri ardından komutanlıkların vekâletle yönetilmesi de söz konusu olabilecek.
Bu, daha önce zorunlu haller dışında, örneği görülmemiş bir durum ortaya çıkaracak.
İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyaları Şûra’da görüşülecek bazı subaylar hakkında aldığı yakalama kararının, Erdoğan-Başbuğ görüşmesine saatler kala kaldırılmış olmasının da yeni bir yasal imkân doğurduğu tartışılıyor. Bir yandan vekâlet aşamasına geçilse bile olağanüstü YAŞ toplayarak yeni atamalar yapmasının mümkün olup olmadığı araştırılıyor.
Yeni siyaset-asker dengeleri mi?
Ortaya çıkan durum, hükümetin elinin askere göre daha rahat olduğunu gösteriyor.
Bunun başlıca nedeni, şimdiye dek ‘ordudaki teamül’ uyarınca yürüyen sistemin, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yasal yetkilerini tam olarak kullanmamasına dayanması.
Hükümeti tam yetki kullanımına zorlayan unsurun, Genelkurmay İkinci Başkanlığı yaptığı dönemde Orgeneral Iğsız’ın AK Parti aleyhine bazı yazışma ve toplantılara katılmış olduğuna ilişkin iddialar nedeniyle Şûra’nın başlaması ardından savcılık ifadesine çağrılması olduğu söylenebilir.
Iğsız hakkında iki hafta kadar sonra emekli olması ardından savcılıkça yakalama kararı çıkarılırsa, sivil statüde olacağı için Genelkurmay süreçleri işlemeyecek.
Bu durum, Başbuğ başta olmak üzere askeri kesim üzerinde baskılanmaya neden oluyor. Ancak Başbakan ve Cumhurbaşkanının kuvvet komutanı olarak atanacak kişinin onayı üzerinde yasal olarak söz ve yetki sahibi olması, Başbuğ ve kadrolarını zor bir kararın eşiğine getirmiş bulunuyor:
Başbuğ (ve Koşaner), Iğsız dışında bir isim önermeyerek kendi ilkelerinde ısrar etmeleri,
süreç üzerinde askerin söz hakkının tamamen kaybolmasına neden olabilir.
Bu nedenle toplu emekli dilekçesi, ya da toplu istifa gibi (özellikle PKK ile mücadelenin tırmandığı dönemde ) seçenekler yerine, mevcut yasal zeminde bulunacak çözüm zeminlerini beklemek, özellikle de Erdoğan-Başbuğ baş başa görüşmesi ardından daha gerçekçi.
Erdoğan, acelesi olmadığı gösteriyor. Ama Başbuğ’un da yirmi günün dolmasını beklemeden Koşaner’in Genelkurmay Başkanlığı altında çalışacak Kara Kuvvetleri Komutanı ismini Erdoğan’a önereceği kestirilebilir.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Koşaner ne dediyse, o oldu
Radikal, 26 Ocak 2006 tarihinde ‘Askerin iki endişesi’ manşet haberiyle çıktı. Üst düzey bir askeri kaynağa dayanarak, daha bir yıldan fazla zaman olan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve ‘artık terör sorunu olmaktan çıkan’ Kürt sorunu üzerine askeri kesimin nabzını aktarmaya çalışmıştım.
Söylenenler özetle şöyleydi:
1- Yasalarımız cumhurbaşkanı seçilecek kişinin, ya da eşinin nasıl giyinmesi gerektiğini söylemiyor. Kılık kıyafet resepsiyonlarda bir rahatsızlık yaratırsa, resepsiyona katılmazsınız olur biter. Asıl önemlisi, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin Cumhuriyet’in temel ilkelerini, Anayasa’nın temel ilkelerini koruma konusunda ne yapacağıdır. Örneğin cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi’ni işletme yetkisine sahip. Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif edilemeyecek ilk üç maddesi var. Bu bozulmadığı, temel ilkelere sahip çıkıldığı sürece sorun çıkmaz.
Söylenenler özetle şöyleydi:
1- Yasalarımız cumhurbaşkanı seçilecek kişinin, ya da eşinin nasıl giyinmesi gerektiğini söylemiyor. Kılık kıyafet resepsiyonlarda bir rahatsızlık yaratırsa, resepsiyona katılmazsınız olur biter. Asıl önemlisi, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin Cumhuriyet’in temel ilkelerini, Anayasa’nın temel ilkelerini koruma konusunda ne yapacağıdır. Örneğin cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi’ni işletme yetkisine sahip. Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif edilemeyecek ilk üç maddesi var. Bu bozulmadığı, temel ilkelere sahip çıkıldığı sürece sorun çıkmaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)