6 Ekim 2011 Perşembe
Osmanlı’nın çöküş yıllarından bu yana Türk dış politikasının temel özelliği realist ve faydacı olmasıdır. Aynı bağlamda Türkiye’nin gerçek gücü ile çıkarlarını korumak için ihtiyaç duyduğu güç arasında uçurum bulunduğundan, Türk diplomasisi daha çok büyük güçler arasındaki rekabeti istismar etmeye, sömürmeye dayalı olmuştur. Rusya’ya karşı İngiltere, İngiltere’ye karşı Almanya, Sovyetler’e karşı ABD’ye yaklaşmak örneklerinde olduğu gibi...
Sedat LAÇİNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sedat LAÇİNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Ekim 2011 Çarşamba
10 Eylül 2011 Cumartesi
Hangi PKK?
11 Eylül 2011 Pazar
Sadece Hükümet değil, Öcalan’ın bile çözüm konusunda umutlu olduğu bir dönemde (Temmuz ayı) terör örgütü KCK’nın Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, Öcalan ile görüşmeleri “taktik ve oyalama” olarak nitelendirdi. Bayık’a göre “Kürt halkı ve Öcalan bu şekilde oyalanmak isteniyor”du. Doğrusu ya Öcalan’ın yanılabileceği veya oyalanabileceği iddiası PKK için çok radikal bir yenilikti... Oysa Öcalan görüşmelerden bir hayli umutluydu ve PKK’nın eylemsizliğe devam etmesini talep ediyordu. PKK, Öcalan’ı dinlemedi ve gözü dönmüşcesine önüne gelen her yere saldırdı. İşçi kaçırdı, şantiye bastı, top oynayan polisleri taradı, onlarca asker ve polisi şehit etti ve daha nicesi.... Sanki birileri düğmeye bastı ve örgüt yayından boşanmışcasına ateş kusmaya başladı. Kimin düğmeye bastığını kesin olarak bilemiyoruz, fakat bu kişinin Öcalan olmadığı kesin...
Sadece Hükümet değil, Öcalan’ın bile çözüm konusunda umutlu olduğu bir dönemde (Temmuz ayı) terör örgütü KCK’nın Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, Öcalan ile görüşmeleri “taktik ve oyalama” olarak nitelendirdi. Bayık’a göre “Kürt halkı ve Öcalan bu şekilde oyalanmak isteniyor”du. Doğrusu ya Öcalan’ın yanılabileceği veya oyalanabileceği iddiası PKK için çok radikal bir yenilikti... Oysa Öcalan görüşmelerden bir hayli umutluydu ve PKK’nın eylemsizliğe devam etmesini talep ediyordu. PKK, Öcalan’ı dinlemedi ve gözü dönmüşcesine önüne gelen her yere saldırdı. İşçi kaçırdı, şantiye bastı, top oynayan polisleri taradı, onlarca asker ve polisi şehit etti ve daha nicesi.... Sanki birileri düğmeye bastı ve örgüt yayından boşanmışcasına ateş kusmaya başladı. Kimin düğmeye bastığını kesin olarak bilemiyoruz, fakat bu kişinin Öcalan olmadığı kesin...
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Kriz değil, büyük fırsat
31 Temmuz 2011 Pazar
Değişime ayak uyduramayan, hatta değişimi kendisine saldırı olarak algılayan en önemli kurum Silahlı Kuvvetler yönetimi oldu. Çünkü Türkiye’nin değişimi biraz da Ordu’nun siyasetten ve hayatın hemen her alanından el çektirilmesi anlamına geliyor. 27 Mayıs’tan sonra Ordu eğitimden ekonomiye her alana el atmıştı. Darbenin ardından kendileri için fabrikalar bile kurdurdular. Ülkenin dört bir tarafında inşa edilen Orduevleri ise askeri ayrıcalıkların simgesi haline geldi. 5 yıldızlı otel standardında kurulan otel, lokanta ve marketlerde fiyatlar sokaktaki adamın dudaklarını uçuklatacak kadar ucuzdu. Diğer memurlar ile kıyaslanamayacak maaşlar ve daha nice ayrıcalık elbette gökten yağan kaynaklarla değil, bu ülkenin vergileriyle karşılanıyordu. Medya üzerinde kurulan baskı sayesinde seçilmiş ve atanmış siviller kıyasıya eleştirilirken Ordu eleştirilerden muaf tutuldu. Örneğin başbakanların makam araçları bile israf haberlerine konu olurken, kuvvet komutanlarına tahsis edilen uçak ve helikopterleri yazmaya hiç kimseler cesaret edemedi.
Değişime ayak uyduramayan, hatta değişimi kendisine saldırı olarak algılayan en önemli kurum Silahlı Kuvvetler yönetimi oldu. Çünkü Türkiye’nin değişimi biraz da Ordu’nun siyasetten ve hayatın hemen her alanından el çektirilmesi anlamına geliyor. 27 Mayıs’tan sonra Ordu eğitimden ekonomiye her alana el atmıştı. Darbenin ardından kendileri için fabrikalar bile kurdurdular. Ülkenin dört bir tarafında inşa edilen Orduevleri ise askeri ayrıcalıkların simgesi haline geldi. 5 yıldızlı otel standardında kurulan otel, lokanta ve marketlerde fiyatlar sokaktaki adamın dudaklarını uçuklatacak kadar ucuzdu. Diğer memurlar ile kıyaslanamayacak maaşlar ve daha nice ayrıcalık elbette gökten yağan kaynaklarla değil, bu ülkenin vergileriyle karşılanıyordu. Medya üzerinde kurulan baskı sayesinde seçilmiş ve atanmış siviller kıyasıya eleştirilirken Ordu eleştirilerden muaf tutuldu. Örneğin başbakanların makam araçları bile israf haberlerine konu olurken, kuvvet komutanlarına tahsis edilen uçak ve helikopterleri yazmaya hiç kimseler cesaret edemedi.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Fenerbahçe’ye kimler tuzak kuruyor?
12 Temmuz 2011 Salı
Bazıları Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım merkezli şike operasyonunun komplo olduğundan adı gibi emin. Bu kişilere göre ortada tam bir ‘anti-Fenerbahçe operasyonu’ var. Yaşananların tertip olduğu kesin de, tertibi kimin yaptığını kestiremiyorlar.
Müsaadenizle bendeniz kendilerine bir parça yardımcı olmaya çalışayım:
İlk şüpheliler doğal olarak ABD ve İsrail. Ülkenin yarısı Fenerbahçeli olduğuna göre Türkiye’yi zayıflatmak isteyen dış mihraklar FB’yi hedef almış olabilir. Böylesine büyük bir operasyonu bizim polisler başaramayacağına göre (!), kesinlikle bir CIA veya FBI, olmadı MOSSAD operasyonu ile karşı karşıyayız demektir. Amman dikkat!...
Bazıları Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım merkezli şike operasyonunun komplo olduğundan adı gibi emin. Bu kişilere göre ortada tam bir ‘anti-Fenerbahçe operasyonu’ var. Yaşananların tertip olduğu kesin de, tertibi kimin yaptığını kestiremiyorlar.
Müsaadenizle bendeniz kendilerine bir parça yardımcı olmaya çalışayım:
İlk şüpheliler doğal olarak ABD ve İsrail. Ülkenin yarısı Fenerbahçeli olduğuna göre Türkiye’yi zayıflatmak isteyen dış mihraklar FB’yi hedef almış olabilir. Böylesine büyük bir operasyonu bizim polisler başaramayacağına göre (!), kesinlikle bir CIA veya FBI, olmadı MOSSAD operasyonu ile karşı karşıyayız demektir. Amman dikkat!...
25 Haziran 2011 Cumartesi
İsrail’den Türkiye’ye ‘kanlı’ zeytin dalı
Son günlerde İsrail’in ilişkileri düzeltmek için yaptığı ‘şirinlikler’ arka arkaya geliyor. Önce İsrail Başbakanı Netenyahu 12 Haziran Genel Seçimleri’ndeki başarısı nedeniyle Başbakan Erdoğan’a bir kutlama mesajı gönderdi ve “işbirliğimizi yeniden kuralım, dostluk ruhunu tazeleyelim” dedi. Aynı şekilde İsrail Parlamentosu adına Erdoğan’a mesaj gönderen Robert Tiviaev de “yakın geçmişin kinlerini gömelim, ilişkilerde yeni bir sayfa açalım” mesajını gönderdi. Bu mesajlarla eş zamanlı olarak Tel Aviv yönetimi gazetelere Türk ve İsrailli yetkililerin gizlice görüştüğü, ABD’nin de bu gizli görüşmeleri desteklediği haberlerini sızdırmaya başladı.
İsrail, ataklarını ülkeye davet ettiği bir grup Türk gazeteciye verdiği mesajlarla sürdürüyor. Mikrofon uzatılan her yetkili “gelin her şeyi unutalım” türünden mesajlar veriyor. Oysa ki arada kan var. Ağır hakarete ve zarara uğrayan ülke İsrail değil Türkiye. Burada saldırgan olan, uluslararası sularda hiçbir yasal dayanağı olmaksızın katliam yapan ülke de İsrail. Kısacası İsrailli yetkililerin gülümseyerek “gelin olanları unutalım” demeçleri ilişkilerin düzelmesine katkı sağlamaktan ziyade Türk tarafında sinirleri daha çok bozuyor.
Şaka gibi bir devlet
İsrail, ataklarını ülkeye davet ettiği bir grup Türk gazeteciye verdiği mesajlarla sürdürüyor. Mikrofon uzatılan her yetkili “gelin her şeyi unutalım” türünden mesajlar veriyor. Oysa ki arada kan var. Ağır hakarete ve zarara uğrayan ülke İsrail değil Türkiye. Burada saldırgan olan, uluslararası sularda hiçbir yasal dayanağı olmaksızın katliam yapan ülke de İsrail. Kısacası İsrailli yetkililerin gülümseyerek “gelin olanları unutalım” demeçleri ilişkilerin düzelmesine katkı sağlamaktan ziyade Türk tarafında sinirleri daha çok bozuyor.
Şaka gibi bir devlet
22 Haziran 2011 Çarşamba
Suriye bataklığı
Beşar Esad uzun süredir beklenen konuşmasını yaptı. Türkiye’ye sığınanlara ‘geri dönün’ çağrısında bulunurken, eskimiş reform vaatlerini de konuşmasında aralara serpiştirdi. Bana sorarsanız Esad’ın konuşması olayların sakinleşmesi yönünde bir umut vermekten ziyade kaos ve anarşinin daha da artacağının habercisi gibiydi. Çünkü Esad sorunun temel nedenlerine girmekten ziyade ülkesinin dört bir yanına dağılmış ‘mikroplar’dan bahsetti. Sorunu sadece dış güçlere ve ‘kandırılmış birkaç hastalıklı beyin’e bağlamak felakete davetiye çıkarmaktır. Bunu hem diğer Ortadoğu örneklerinden biliyoruz, hem de geçmişte ağır bedeller ödeyerek yaşadığımız Türk tecrübesinden biliyoruz. Kısacası Suriye’de daha çok çatışma, hatta bir iç savaş beklemek çok da abartı olmayacaktır.
Aslına bakarsanız Beşar Esad sadece muhalif göstericilerden de korkmuyor. Onun asıl korkusu kendisini ‘muhaliflere karşı fazla yumuşak’ bulan yakın çevresinden gelebilecek bir askeri darbe. Bu nedenle olaylar tırmandıkça Esad da ister istemez daha çok şiddete sarılacaktır.
Hıristiyanlar Esad’ı destekliyor
Aslına bakarsanız Beşar Esad sadece muhalif göstericilerden de korkmuyor. Onun asıl korkusu kendisini ‘muhaliflere karşı fazla yumuşak’ bulan yakın çevresinden gelebilecek bir askeri darbe. Bu nedenle olaylar tırmandıkça Esad da ister istemez daha çok şiddete sarılacaktır.
Hıristiyanlar Esad’ı destekliyor
18 Haziran 2011 Cumartesi
Kitapsız kütüphanesiz ülke
Bu topraklarda en az 4.400 yıldır kütüphane olduğu kesin. Bu anlaşılabilir bir durum. Çünkü kütüphane demek, medeniyet demektir. Bu nedenle dünyanın en eski kütüphanelerini arayanlar en büyük medeniyetlerin kalıntılarında, yani Anadolu’da kütüphane izlerini bulabilirler. Bugün için de aynısını söylemek mümkündür: Dünyanın en güçlü ve en gelişmiş ülkelerini merak ediyorsanız dünyanın en büyük kütüphaneleri nerede oraya bakmalısınız.
İsrail’in bile gerisindeyiz
Dünyanın en büyük kütüphanesi ABD’dedir: Kongre Kütüphanesi. Koleksiyonlarında yaklaşık 30 milyon cilt kitap barındırıyor. Britanya Kütüphanesi de (İngiltere) fena değil, 14 milyon kitap, 150 milyon materyale ev sahipliği yapıyor. Alman Milli Kütüphanesi’ndeki materyal sayısı 25.4 milyon. Fransız Milli Kütüphanesi ise 30 milyon materyalin ve 14 milyon cilt kitabın sahibi. Fransızlar bu kütüphaneye her yıl 254 milyon eurodan fazla para ayırıyor. Rusya Milli Kütüphanesi’nin materyal sayısı 35 milyonu, kitap sayısı ise 15 milyonu buluyor. Çin Milli Kütüphanesi’nin raflarını 24,1 milyon kitap süslüyor. Her açıdan küçücük İsrail’in milli kütüphanesinde ise 5 milyondan fazla kitap var. Son yılların yükselen gücü Brezilya’nın merkez kütüphanesi de 9 milyondan fazla materyali bünyesinde barındırıyor.
Bizim milli kütüphanemizi soruyorsanız kitap sayısı tahminleri muhtelif. Kimi kaynaklarda 1 milyon geçiyor, kiminde 1,5 milyon. Toplam materyal sayısı ise 2 milyon civarında görünüyor. Anlayacağınız nüfus olarak 10 misli olduğumuz İsrail’in milli kütüphanesinin çeyreği kadar bile kitap koleksiyonuna sahip değiliz. Üstelik bizdeki milli kütüphane yukarıda saydıklarım arasında kullanımı en zor olanlardan. Aradığınız kitabı yerinde bulabilmek çok zor. Ayırdığımız bütçe olarak da sonlardayız.
Üniversite kütüphaneleri
Milli kütüphanelerde durum böyle. Yani pek parlak değil. Sanmayın ki üniversite kütüphanelerinde daha iyi bir durumdayız. Hayır, üniversite kütüphaneleri kategorisinde çok daha gerilerdeyiz. Anlayacağınız kitapsız üniversitecilik yapıyoruz (!)
Bizdeki üniversite kütüphanelerinde kitap sayısı ortalaması 100.000’i aşmaz. Yeni kurulanlarda durum daha fenadır. 50.000 kitabı olup, bunu övünerek internet sitelerine koyan kurumlarımız bile vardır. 100-150.000 kitabı olanlarda bile koleksiyonlar eskidir, yenilenmemiştir ve en kötüsü düzensizdir. Rastgele alımlar ve bazı istisnai bağışlarla şişen koleksiyonlar yüksek lisans ve doktora araştırmalarına pek de izin vermez. Anlı şanlı diyebileceğimiz büyük kentlerdeki üniversite kütüphanelerinde ise 1 milyonu bulan kütüphane yok gibidir. Örneğin ODTÜ ve Bilkent kütüphanelerinde yaklaşık 400.000 kitap olduğu tahmin ediliyor. Beyazıd Kütüphanesi’nin koleksiyonu yaklaşık 500.000 kitabı barındırıyor.
Yukarıda verdiğim rakamlar ABD veya İngiltere’de bir üniversite için utanç verici rakamlardır. 1 milyon kitabın altında koleksiyonu olan üniversite kütüphanesine, eğer tek bir alanda uzmanlaşmayacaksa araştırma kütüphanesi demek zordur. ABD’de orta ve üzeri üniversite kütüphanelerinde kabul edilebilir taban 2 milyon cilttir. Harvard Üniversitesi Kütüphanesi 16,5 milyon kitaba ev sahipliği yapar. Yale Üniversitesi Kütüphanesi 12,5 milyon, İngiltere’de Cambridge Üniversitesi 12 milyon, Oxford Üniversitesi Kütüphanesi ise 9 milyondan fazla kitaba sahiptir. Kanada’nın Toronto Üniversitesi Kütüphanesi’nde ise 11,3 milyon kitabı bulabilirsiniz.
Kısacası ne üniversitelerimizde, ne milli kütüphanemizde yeterli sayıda kitap mevcut değildir. Kitapsız düşünüyor, kitapsız konuşuyor, en kötüsü kitapsız kitap yazıyoruz. Bu tabloya bakıp da utanmamak, sıkılmamak mümkün değil. Belki içinizden bazıları “artık elektronik kitaplar var” diyerek avunuyordur. Fakat ne yazık ki tablo orada da pek farklı değil. Çünkü kitabı sevmeyen, onun hiçbir türünde başarılı olamaz...
İsrail’in bile gerisindeyiz
Dünyanın en büyük kütüphanesi ABD’dedir: Kongre Kütüphanesi. Koleksiyonlarında yaklaşık 30 milyon cilt kitap barındırıyor. Britanya Kütüphanesi de (İngiltere) fena değil, 14 milyon kitap, 150 milyon materyale ev sahipliği yapıyor. Alman Milli Kütüphanesi’ndeki materyal sayısı 25.4 milyon. Fransız Milli Kütüphanesi ise 30 milyon materyalin ve 14 milyon cilt kitabın sahibi. Fransızlar bu kütüphaneye her yıl 254 milyon eurodan fazla para ayırıyor. Rusya Milli Kütüphanesi’nin materyal sayısı 35 milyonu, kitap sayısı ise 15 milyonu buluyor. Çin Milli Kütüphanesi’nin raflarını 24,1 milyon kitap süslüyor. Her açıdan küçücük İsrail’in milli kütüphanesinde ise 5 milyondan fazla kitap var. Son yılların yükselen gücü Brezilya’nın merkez kütüphanesi de 9 milyondan fazla materyali bünyesinde barındırıyor.
Bizim milli kütüphanemizi soruyorsanız kitap sayısı tahminleri muhtelif. Kimi kaynaklarda 1 milyon geçiyor, kiminde 1,5 milyon. Toplam materyal sayısı ise 2 milyon civarında görünüyor. Anlayacağınız nüfus olarak 10 misli olduğumuz İsrail’in milli kütüphanesinin çeyreği kadar bile kitap koleksiyonuna sahip değiliz. Üstelik bizdeki milli kütüphane yukarıda saydıklarım arasında kullanımı en zor olanlardan. Aradığınız kitabı yerinde bulabilmek çok zor. Ayırdığımız bütçe olarak da sonlardayız.
Üniversite kütüphaneleri
Milli kütüphanelerde durum böyle. Yani pek parlak değil. Sanmayın ki üniversite kütüphanelerinde daha iyi bir durumdayız. Hayır, üniversite kütüphaneleri kategorisinde çok daha gerilerdeyiz. Anlayacağınız kitapsız üniversitecilik yapıyoruz (!)
Bizdeki üniversite kütüphanelerinde kitap sayısı ortalaması 100.000’i aşmaz. Yeni kurulanlarda durum daha fenadır. 50.000 kitabı olup, bunu övünerek internet sitelerine koyan kurumlarımız bile vardır. 100-150.000 kitabı olanlarda bile koleksiyonlar eskidir, yenilenmemiştir ve en kötüsü düzensizdir. Rastgele alımlar ve bazı istisnai bağışlarla şişen koleksiyonlar yüksek lisans ve doktora araştırmalarına pek de izin vermez. Anlı şanlı diyebileceğimiz büyük kentlerdeki üniversite kütüphanelerinde ise 1 milyonu bulan kütüphane yok gibidir. Örneğin ODTÜ ve Bilkent kütüphanelerinde yaklaşık 400.000 kitap olduğu tahmin ediliyor. Beyazıd Kütüphanesi’nin koleksiyonu yaklaşık 500.000 kitabı barındırıyor.
Yukarıda verdiğim rakamlar ABD veya İngiltere’de bir üniversite için utanç verici rakamlardır. 1 milyon kitabın altında koleksiyonu olan üniversite kütüphanesine, eğer tek bir alanda uzmanlaşmayacaksa araştırma kütüphanesi demek zordur. ABD’de orta ve üzeri üniversite kütüphanelerinde kabul edilebilir taban 2 milyon cilttir. Harvard Üniversitesi Kütüphanesi 16,5 milyon kitaba ev sahipliği yapar. Yale Üniversitesi Kütüphanesi 12,5 milyon, İngiltere’de Cambridge Üniversitesi 12 milyon, Oxford Üniversitesi Kütüphanesi ise 9 milyondan fazla kitaba sahiptir. Kanada’nın Toronto Üniversitesi Kütüphanesi’nde ise 11,3 milyon kitabı bulabilirsiniz.
Kısacası ne üniversitelerimizde, ne milli kütüphanemizde yeterli sayıda kitap mevcut değildir. Kitapsız düşünüyor, kitapsız konuşuyor, en kötüsü kitapsız kitap yazıyoruz. Bu tabloya bakıp da utanmamak, sıkılmamak mümkün değil. Belki içinizden bazıları “artık elektronik kitaplar var” diyerek avunuyordur. Fakat ne yazık ki tablo orada da pek farklı değil. Çünkü kitabı sevmeyen, onun hiçbir türünde başarılı olamaz...
8 Haziran 2011 Çarşamba
Kürt Baharı mı Öcalanistan mı?
Ortadoğu’da kısmen dış manipülasyonlarla sürüp giden ayaklanmalara ‘Arap Baharı’ deniyor. ‘Bahar’ kısmı henüz tam olarak başlamadıysa da diktatöre karşı ayaklanma Ortadoğu’da demokrasi için pek çoklarını umutlandırdı. İçeride ise bazı çevreler Türkiye’de de benzeri gelişmelerin olabileceğini, olası bir ‘Türk baharı’nda mevcut yöneticilerin sokak gösterileri ile alaşağı edileceğini söylüyorlar, daha doğrusu umuyorlar. Doğrusu ya bu beklenti gerçekçi değil. Çünkü Türk baharı başlayalı 100 yıldan fazla oluyor. Türkler bir asırı aşkın bir süredir demokrasi mücadelesi veriyor. Son 10 yılda ise mücadelenin en hayati kısımları yaşanıyor. Örneğin Ergenekon Davası, Balyoz Davası, Kenan Evren’in, yani 12 Eylül Darbesi’nin yargılanması Türk Baharı’nın en canlı göstergeleri.
Sözün özü 12 Eylül’ü yargılayabilen bir Türkiye demokrasi yolunda en büyük devrimi, en büyük baharı yaşıyor demektir ve bundan sonra da yakalanan baharı sürdürmek için elden gelen yapılmalıdır. Bu bağlamda seçimden sonra en önemli konu Anayasa değil, bu devrimin sürdürülmesi olmalıdır. Anayasa bu yolda bir hedef değil, sadece bir araçtır.
Öcalanistan hayali
Dört gözle ülkeyi iç savaşa sürükleyecek bir ‘bahar’ bekleyenlerden önemli bir kısmı da Kürtçüler, yani BDP’liler. Öcalan’ın talimatı ile Diyarbakır ve diğer bazı illerde Tahrir Meydanı’nı veya Tunus’u taklit etmeye çalışıyorlar. Fakat nafile, olmuyor... Aklı başında Kürt çoğunluk sokaklara çıkmıyor.
Buna rağmen bir an için tam tersini varsaysak, yani Kürtler ayaklansalar ve başlarına Abdullah Öcalan’ı getirseler sizce ne olurdu?
Kürtler özgürlüklerine ve demokrasiye Öcalan’ı izleyerek kavuşurlar mıydı? Hiç sanmıyorum. Öcalan’ın yazdıklarını ve söylediklerini uzun süre okumuş biri olarak Öcalan’da Kaddafi’nin ve Saddam’ın ruh ikizini görüyorum. Öcalan Türkiye’deki hiçbir ‘yeni siyasi figür’e benzemiyor. Eğer Öcalan’ın elinde imkan olsa kuracağı rejim aynen Esad’ın Suriye’de kurduğu rejim gibi olurdu: Her sokakta onun resmini görürdük örneğin. Her meydana Öcalan heykelleri diktirir, ‘hikmetli’ sözlerini ‘bunu yazan Öcalan’ tadında her bulduğu duvara yazdırırdı. Yazdığı kitaplara kutsallık atfeder, ilkokul çocuklarını “varlığım Kürt varlığına armağan olsun” diye bağırtırdı... Dahası kendi devletini kurmuş bir Öcalan’ın ilk işlerinden biri de BDP’lilerin ve PKK’lıların önemli bir kısmını hapishanelere göndermek, mahkemelerde süründürmek olurdu. Kısacası Öcalan’ın kuracağı devlet Kürtlerin iradesinin siyasete yansıdığı demokratik bir Kürt devletinden ziyade Stalin kafasıyla kurulmuş bir Öcalanistan olurdu.
Nitekim bunun ipuçlarını açık seçik görüyoruz. PKK bölgede ezanın dilini Kürtçe’ye çevirmeye çalışıyor. Din üzerinde bile örgüt tahakkumu kurulmaya çalışılıyor. Örgüt Kürt bile olsa hiçbir farklı görüşe tahammül edemiyor. Küçücük öğrencilerin kaldığı yurtlar bile bu uğurda yakılabiliyor. İmamlar öldürülüyor, örgüte itaat etmeyen esnaf dayaktan geçiriliyor. Kullanılan dile baktığınızda da ağır bir Kürtçü ırkçılık hemen fark ediliyor.
Kürt Baharı mümkün mü?
Kısacası eğer ‘bahar’ demokrasiye giden yol ise, Kürtlerin baharı PKK’dan geçmiyor. Tam tersine, PKK Türkiye’nin kurtulmaya çalıştığı ne kadar anti-demokratik hastalık varsa hepsine gönüllü olarak talip. PKK Kaddafi’nin Libyası, Saddam’ın Irak’ı, Türkiye’nin 1940’ları gibi bir devlet hayal ediyor. Bu anlamda zamanı tersine çevirmenin peşinde. Tabloya böyle baktığınızda Kürtlerin baharı da Türklerin baharından geçiyor. Kürtleri Türk baharından ayırmak demek onları demokrasi yolundan alıp bir diktatöre teslim etmek demektir.
Sözün özü 12 Eylül’ü yargılayabilen bir Türkiye demokrasi yolunda en büyük devrimi, en büyük baharı yaşıyor demektir ve bundan sonra da yakalanan baharı sürdürmek için elden gelen yapılmalıdır. Bu bağlamda seçimden sonra en önemli konu Anayasa değil, bu devrimin sürdürülmesi olmalıdır. Anayasa bu yolda bir hedef değil, sadece bir araçtır.
Öcalanistan hayali
Dört gözle ülkeyi iç savaşa sürükleyecek bir ‘bahar’ bekleyenlerden önemli bir kısmı da Kürtçüler, yani BDP’liler. Öcalan’ın talimatı ile Diyarbakır ve diğer bazı illerde Tahrir Meydanı’nı veya Tunus’u taklit etmeye çalışıyorlar. Fakat nafile, olmuyor... Aklı başında Kürt çoğunluk sokaklara çıkmıyor.
Buna rağmen bir an için tam tersini varsaysak, yani Kürtler ayaklansalar ve başlarına Abdullah Öcalan’ı getirseler sizce ne olurdu?
Kürtler özgürlüklerine ve demokrasiye Öcalan’ı izleyerek kavuşurlar mıydı? Hiç sanmıyorum. Öcalan’ın yazdıklarını ve söylediklerini uzun süre okumuş biri olarak Öcalan’da Kaddafi’nin ve Saddam’ın ruh ikizini görüyorum. Öcalan Türkiye’deki hiçbir ‘yeni siyasi figür’e benzemiyor. Eğer Öcalan’ın elinde imkan olsa kuracağı rejim aynen Esad’ın Suriye’de kurduğu rejim gibi olurdu: Her sokakta onun resmini görürdük örneğin. Her meydana Öcalan heykelleri diktirir, ‘hikmetli’ sözlerini ‘bunu yazan Öcalan’ tadında her bulduğu duvara yazdırırdı. Yazdığı kitaplara kutsallık atfeder, ilkokul çocuklarını “varlığım Kürt varlığına armağan olsun” diye bağırtırdı... Dahası kendi devletini kurmuş bir Öcalan’ın ilk işlerinden biri de BDP’lilerin ve PKK’lıların önemli bir kısmını hapishanelere göndermek, mahkemelerde süründürmek olurdu. Kısacası Öcalan’ın kuracağı devlet Kürtlerin iradesinin siyasete yansıdığı demokratik bir Kürt devletinden ziyade Stalin kafasıyla kurulmuş bir Öcalanistan olurdu.
Nitekim bunun ipuçlarını açık seçik görüyoruz. PKK bölgede ezanın dilini Kürtçe’ye çevirmeye çalışıyor. Din üzerinde bile örgüt tahakkumu kurulmaya çalışılıyor. Örgüt Kürt bile olsa hiçbir farklı görüşe tahammül edemiyor. Küçücük öğrencilerin kaldığı yurtlar bile bu uğurda yakılabiliyor. İmamlar öldürülüyor, örgüte itaat etmeyen esnaf dayaktan geçiriliyor. Kullanılan dile baktığınızda da ağır bir Kürtçü ırkçılık hemen fark ediliyor.
Kürt Baharı mümkün mü?
Kısacası eğer ‘bahar’ demokrasiye giden yol ise, Kürtlerin baharı PKK’dan geçmiyor. Tam tersine, PKK Türkiye’nin kurtulmaya çalıştığı ne kadar anti-demokratik hastalık varsa hepsine gönüllü olarak talip. PKK Kaddafi’nin Libyası, Saddam’ın Irak’ı, Türkiye’nin 1940’ları gibi bir devlet hayal ediyor. Bu anlamda zamanı tersine çevirmenin peşinde. Tabloya böyle baktığınızda Kürtlerin baharı da Türklerin baharından geçiyor. Kürtleri Türk baharından ayırmak demek onları demokrasi yolundan alıp bir diktatöre teslim etmek demektir.
3 Nisan 2011 Pazar
İbrahim Tatlıses ve PKK
Son 30 yılda Kürt Sorunu’ndaki en önemli engellerden biri de meşru bir muhatabın kalmamış olmasıdır. PKK’nın bilinçli gayretleri ve devletin hataları sonucunda terör örgütü dışında kayda değer bir Kürtçü grup yaşama imkânı bulamadı. PKK bu durumdan memnundu, çünkü bu sayede tekel haline gelen örgüt, Kürtçüler için tek çıkış kapısının şiddet ve t
erör olduğunu hiç uğraşmadan anlatabiliyordu.
PKK Muhalefete Dayanamıyor
Kürt Sorunu’nda muhatap ihtiyacı Demokratik Açılım’la zirveye ulaştı. Devlet hatalarından bir bir vazgeçip muhatap arayınca, DTP’nin (bugünkü BDP) gerçek bir siyasi parti olmadığı, harekette Öcalan dışında kimsenin gerçek anlamda konuşamadığı anlaşıldı. PKK silah dışında siyaset yapmayı bilmiyordu... Devlet demokratikleşmeyi PKK terörüne bağlamayıp bildiği yolda ısrarla yürüdükçe PKK’nın şiddet dolu tek adam yapısı daha net bir şekilde ortaya çıktı. İlginçtir bu durum en çok Kürtleri rahatsız etmeye başladı. Kürt Sorunu’nun aşılmasında tarihi bir altın fırsatın sorunun Öcalan Sorunu’na indirgenmesi nedeniyle kaçmakta olduğunu gören Kürt aydınları ve sanatçıları zor zamanda konuşmaya karar verdiler.
Aydınlar konuştukça PKK zor durumda kaldı. Çünkü örgütün söyleyecek sözü yoktu. Yıllarca tek bir adamın söylediklerini ezberleyen ve beynini yormayan örgütün fikirleri silah, kelimeleri kurşundu. Nitekim PKK ummadığı yerden muhalefet gelmeye başlayınca tehdit etmeye başladı. Bizzat Öcalan hapishaneden işaret fişeğini ateşledi ve PKK’nın alt kollarından TAK, efsane sanatçı Şivan Perwer’i ölümle tehdit etti. Fakat bu tehditler işe yaramadı ve Perwer doğru bil
diğini söylemeye devam etti. Sanatçı Taraf gazetesine verdiği bir röportajında PKK’nın muhalefete tahammül edemeyen tavrını şöyle açıklıyordu:
“...PKK’nın tutumu beni şaşırtmadı. Kendisi dışında hiçbir görüşe hayat hakkı tanımamış, tıpkı devlet gibi her türlü farklılığı ortadan kaldırarak tekçi bir anlayışı hâkim kılmak için şiddet dâhil her yolu denemiş bir partinin, kendilerine boyun eğmemiş bir sanatçı olarak beni hedef haline getirmesi şaşırtıcı değil.”
Yine örgüt tarafından ölümle tehdit edilen Muhsin Kızılkaya Star’dan Fadime Özkan’a verdiği demecinde örgütün devletteki değişime karşılık veremediği için sağı solu tehdit ettiğini söylüyordu:
“Devlet asimilasyon ve inkârdan vazgeçti... Ancak PKK barış sürecine hazırlıksız yakalandı. Bunun için yalpalıyor.”
En Kürt Adam
Örgütün tehdit ettiği Kürt yazar, sanatçı ve aydınların listesi uzun... Şivan Perwer, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner, Kemal Burkay ve Muhsin Kızılkaya bunların başında geliyor.
Şimdilerde listeye tanıdık bir sima daha girdi: İbrahim Tatlıses. Tatlıses’e silahlı saldırı esrarını hala koruyor. Saldırganlar yakalandı, ama azmettiren örgüt mü, bu hala belli değil. Tatlıses, AK Parti’den aday olmak istiyordu. PKK ise buna şiddetle karşı. Çünkü biliyorlar ki İbrahim Tatlıses, Kürt ile Türkün en somut birleşimi... Tatlıses en Kürt haliyle hayatta yükselmeyi başardı ve silah olmadan da bu ülkede Kürde hayat olduğunu kanıtladı... Şimdi onun siyasi hayata girmesi PKK’nın tezlerinin çökmesine yardımcı olacak. Ayrıca ‘en Kürt adam’ın, yani Tatlıses’in PKK çizgisinden farklı bir partide siyaset yapması örgütün Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmediğinin yeni bir kanıtı da olacak.
PKK hiç bilmediği bir oyunun içine düştü ve ne yapacağını bilemiyor. Polise tokat atıyorlar, tekme atıyor, ellerinde taş, yumruklarını sıkıyor, fakat eskisi gibi karşılık bulamıyor. Seçim yaklaştıkça örgütün tahrik ve tehditleri de artacak. Çünkü örgüt silah dışında siyaset yapmayı bilmiyor. Öcalan ise,
Kemal Burkay’ın işaret ettiği gibi, Kaddafi, Hafız Esad ve Saddam Hüseyin gibi kendisi dışında kimseye tahammül edemiyor.
'Herkes Bu Eğitimlerin Peşinde!'
erör olduğunu hiç uğraşmadan anlatabiliyordu.
PKK Muhalefete Dayanamıyor
Kürt Sorunu’nda muhatap ihtiyacı Demokratik Açılım’la zirveye ulaştı. Devlet hatalarından bir bir vazgeçip muhatap arayınca, DTP’nin (bugünkü BDP) gerçek bir siyasi parti olmadığı, harekette Öcalan dışında kimsenin gerçek anlamda konuşamadığı anlaşıldı. PKK silah dışında siyaset yapmayı bilmiyordu... Devlet demokratikleşmeyi PKK terörüne bağlamayıp bildiği yolda ısrarla yürüdükçe PKK’nın şiddet dolu tek adam yapısı daha net bir şekilde ortaya çıktı. İlginçtir bu durum en çok Kürtleri rahatsız etmeye başladı. Kürt Sorunu’nun aşılmasında tarihi bir altın fırsatın sorunun Öcalan Sorunu’na indirgenmesi nedeniyle kaçmakta olduğunu gören Kürt aydınları ve sanatçıları zor zamanda konuşmaya karar verdiler.
Aydınlar konuştukça PKK zor durumda kaldı. Çünkü örgütün söyleyecek sözü yoktu. Yıllarca tek bir adamın söylediklerini ezberleyen ve beynini yormayan örgütün fikirleri silah, kelimeleri kurşundu. Nitekim PKK ummadığı yerden muhalefet gelmeye başlayınca tehdit etmeye başladı. Bizzat Öcalan hapishaneden işaret fişeğini ateşledi ve PKK’nın alt kollarından TAK, efsane sanatçı Şivan Perwer’i ölümle tehdit etti. Fakat bu tehditler işe yaramadı ve Perwer doğru bil
diğini söylemeye devam etti. Sanatçı Taraf gazetesine verdiği bir röportajında PKK’nın muhalefete tahammül edemeyen tavrını şöyle açıklıyordu:
“...PKK’nın tutumu beni şaşırtmadı. Kendisi dışında hiçbir görüşe hayat hakkı tanımamış, tıpkı devlet gibi her türlü farklılığı ortadan kaldırarak tekçi bir anlayışı hâkim kılmak için şiddet dâhil her yolu denemiş bir partinin, kendilerine boyun eğmemiş bir sanatçı olarak beni hedef haline getirmesi şaşırtıcı değil.”
Yine örgüt tarafından ölümle tehdit edilen Muhsin Kızılkaya Star’dan Fadime Özkan’a verdiği demecinde örgütün devletteki değişime karşılık veremediği için sağı solu tehdit ettiğini söylüyordu:
“Devlet asimilasyon ve inkârdan vazgeçti... Ancak PKK barış sürecine hazırlıksız yakalandı. Bunun için yalpalıyor.”
En Kürt Adam
Örgütün tehdit ettiği Kürt yazar, sanatçı ve aydınların listesi uzun... Şivan Perwer, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner, Kemal Burkay ve Muhsin Kızılkaya bunların başında geliyor.
Şimdilerde listeye tanıdık bir sima daha girdi: İbrahim Tatlıses. Tatlıses’e silahlı saldırı esrarını hala koruyor. Saldırganlar yakalandı, ama azmettiren örgüt mü, bu hala belli değil. Tatlıses, AK Parti’den aday olmak istiyordu. PKK ise buna şiddetle karşı. Çünkü biliyorlar ki İbrahim Tatlıses, Kürt ile Türkün en somut birleşimi... Tatlıses en Kürt haliyle hayatta yükselmeyi başardı ve silah olmadan da bu ülkede Kürde hayat olduğunu kanıtladı... Şimdi onun siyasi hayata girmesi PKK’nın tezlerinin çökmesine yardımcı olacak. Ayrıca ‘en Kürt adam’ın, yani Tatlıses’in PKK çizgisinden farklı bir partide siyaset yapması örgütün Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmediğinin yeni bir kanıtı da olacak.
PKK hiç bilmediği bir oyunun içine düştü ve ne yapacağını bilemiyor. Polise tokat atıyorlar, tekme atıyor, ellerinde taş, yumruklarını sıkıyor, fakat eskisi gibi karşılık bulamıyor. Seçim yaklaştıkça örgütün tahrik ve tehditleri de artacak. Çünkü örgüt silah dışında siyaset yapmayı bilmiyor. Öcalan ise,
Kemal Burkay’ın işaret ettiği gibi, Kaddafi, Hafız Esad ve Saddam Hüseyin gibi kendisi dışında kimseye tahammül edemiyor.
'Herkes Bu Eğitimlerin Peşinde!'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)