Kürt meselesinde mahalle baskısını siyasal oryantalistler veya liberaller icra ediyor. Bu baskı devlete yönelik. Devleti ve hükümeti adeta PKK ve siyasi erkiyle masaya oturması ve pazarlık yapması için telkin altında tutuyorlar. Şamar oğlanına çeviriyorlar. Neden? Bunun iki nedeni olabilir. Bir, dünya görüşlerinden kaynaklanabilir. İşin ideolojik yönüne bakmayarak sadece siyasi yönüyle ilgili olabilirler. Wilson gibi ahlaki zeminden koparak pekala seçici de davranabilirler. İkincisi de, bunu yabancıların hesabına isteyebilirler. Zira Churchill’in dediği gibi Türkiye’nin 250 kilo sınırında tutulması gerekmektedir.
Mustafa ÖZCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa ÖZCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Ekim 2011 Pazar
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Buti’den karşı devrim fetvası
İstanbul’un mutena semtlerinden olan Pendik’te Green Park Oteli’nde yapılan Suriye Kurtuluş Konferansı sonuç bildirgesinde şayi bir hata veya bir galat-i meşhur düzeltildi. Son sıralarda ikide bir Esat rejiminin yasallığını kaybettiği vurgulanıyor. Lakin Pendik’te şu soru ortaya atıldı: Esasen Esat rejiminin baştan beri yasallığı var mıydı ki, kaybetsin? Oybirliğiyle bu soruya şu cevap verildi: Esat’lar hiçbir gün yasallık kesp etmediler ki, kaybetsinler. Esat rejimi baştan beri darbeyle iktidara gelmiş ve mütegallibe bir iktidardır. Mütegallibe olması ona meşruiyet sağlar mı? Mütegallibe açısından yırttığını söyleyelim! Peki! meşruiyeti için diğer alanlarda aranan gerekli kriterlere ve referanslara sahip midir? Değildir. Lakin ilk günden itibaren Şia onu tezkiye etmiştir. Suriye anayasasına göre devlet başkanı Müslüman olmalıdır. 1971 yılında Hafız Esat’ın bu yönden ehliyeti ve pozisyonu gündeme geldiğinde onun ilk imdadına yetişen Kayıp (o sıralarda görünen ve hazır) İmam Musa Sadr olmuştur. Esat’lar hanedanına meşruiyet yolunu ilk açan Fransızlar, ardından da bazı Şii ulema olmuştur. İbni Teymiyye’nin hilafına Şii ulema siyaseten Esat’ların lehinde fetva vermişlerdir. |
26 Haziran 2011 Pazar
Said Havva ve Buti
Bir televizyon konuşmasında Kenan Çamurcu, Fethullah Gülen Hoca’dan bir hatıra aktardı. Kabe’de Altınoluk’un altında Said Havva ile karşılaşan Fethullah Gülen Hoca ondan Hama olaylarını sorar ve Havva’nın cevabı şöyle olur: “Doğrusu bu kadar vahşi ve yıkıcı bir sonuç beklemiyorduk. Tahminlerimizin ötesinde kıyım ve yıkım oldu...” Kenan Çamurcu bu sözleri bir hatanın itirafı olarak okur ve Esat rejimine karşı çıkmanın yanlışlığına delili olarak sunar! Münir Gadban gibi İhvan liderlerine bir kez daha ‘bu itiraf’ bağlamında Hama değerlendirmesini istedim. Gadban, Hama olaylarının ardından cemaatin “meseleyi değerlendirmeye aldığını ve ‘müracaa’ yaptığını ve sonuçta Esat rejimine karşı çıkmanın yanlışlığına değil de hazırlıksız çıkışın yanlışlığına kanaat getirdiğini” söylemiştir. Yani Münir Gadban, Hafız Esat’a karşı çıkmadan dolayı pişman olmadıklarını ve aksine sadece zamansız ve hazırlıksız ve düşmanın tayin ettiği bir zaman ve mekanda eyleme sürüklendikleri için kendilerini affetmediklerini söylemiştir. Kimileri zaten mukabelenin yeri ve zamanı konusunda bir seçenekleri olmadığını ve rejimin kendilerini karşı koymaya ve huruca mecbur ettiğini söylemektedirler. Bununla birlikte, elbette ki Arap dünyasında müracaa yani gözden geçirme ve iç muhasebe yapan sadece İhvan olmamıştır. Hapisteki Cemaat-ı İslamiye liderleri iç muhasebe (müracaa) yapmışlar ve hatalı davrandıklarına dair kendilerinde genel bir kanaat oluşmuştur. Lakin Abud Zümer gibiler hapisten çıktıktan sonra tekrar söylemlerini değiştirmişler ve eylemci miraslarına sahip çıkmışlardır. |
18 Haziran 2011 Cumartesi
Makamların değiştirdikleri ve değiştiremedikleri
19 HAZİRAN 2011
Peygamberimizin irtihalinden sonra Hazret-i Ebubekir hilafet makamına seçilir. İlk halife olur. Komşuları ve onun madenini yakinen bilmeyenler değişeceğini zannederler. Halbuki, o yalçın kayalar gibidir. Rüzgar ondan parça koparamaz. Yanılanlara göre, artık o mahallesini değiştirecektir. Eski mahallesine ve eski komşularına hiç uğramayacaktır. Zira bir üst makama geçmiş, statü değiştirmiş ve Hazret-i Peygamber'in halifesi yani ardılı olmuştur. Böyle bir adam artık al'el ade yerlerde görülemez, gezinemez. Ve kendi aralarında bunu da konuşurlar. Muhammed ibni Saad, Tabakatında zikrettiğine göre, Hazret-i Ebubekir halife olmadan önce komşularının develerini sağmakta ve dermansızlara derman ve bikeslere ve kimsesizlere dost ve yoldaş olmaktadır. Halife seçildikten sonra mahallesinden bir cariye şöyle konuşur: Artık boşuna Hazret-i Ebubekir'i beklemeyin! Heveslenmeyin! Sizlere bir daha süt sağmayacak ve develerinizle ilgilenmeyecektir. Bunu duyan Hazret-i Ebebekir şöyle seslenir: "Bilakis develeri sağmaya devam edeceğim..." Daha da mühimi tarih boyunca yankılanan sıddıkça söylediği bir sözdür: "Ümit ederim ki makam beni bozmaz. Huyumu değiştirmez." Hilafetten sonra da yine kimsesizlerin ve çaresizlerin develerini sağmaya devam ettiği rivayet edilmiştir.
Elbette sıdıkların tersine makamların değiştirdiği nadanlar da vardır. Rüzgar gülü gibi onlar her devrin ve her şehrin adamıdırlar. Onların sözlüklerinde sadakat yoktur. Vefayı da ancak bir semt adı olarak bilirler. Bu nadanlardan ve sadakatsizlerden birisi de Cemal Paşa'dır. Arapların 'seffah/kan içiçi' dedikleri bu adam gerçek bir nadandır. Sadakat nedir bilmez. İnsanlıktan nasibini almamıştır. Bunu yad edenlerden birisi de Siyasi ve Edebi Portrelerinde Yahya Kemal'dir. Yahya Kemal Beyatlı satvetli ve şaşaalı günlerinde kendilerine yüz vermeyen Cemal Paşa'nın düşüş günlerinde dostsuz ve çevresiz kalmanın ızdırap ve şaşkınlığıyla kendilerine rucu ettiğini ve selam gönderdiğini söyler. İkbal günlerinden sonra içine yuvarlandığı idbar günlerinde daha önce metelik vermediği insanları hatırlar ve dostluk limanlarına sığınmak ister. Gerçek ve iyi dost kötü günde belli olurmuş. Nadanlar da düşüş gününün dostudurlar. İkbal günlerinde onların dostu yoktur. Sadece müraileri ve yaltakçıları vardır. Evet, makamın değiştirdiği insanlar çoktur. Lakin rüzgarların önünde savrulmayan ve belki rüzgarlara ve akıntıya kürek çeken hatta yön veren vefakar ve cefakar sıddıklar da vardır.
22 Mayıs 2011 Pazar
Sünni düşmanlığı
Sünniliğin ve Türklerin merkezde olmadığı bir yapı Ortadoğu sorunlarını çözemez. Çözmek yerine daha da düğümler ve karmaşık hale getirir. Zira İslam’ın Serüveni adlı kitabın yazarı Amerikalı Marshal G. S. Hodgson’ın da belirttiği gibi, İslam dünyasının merkezi anlayışı ve küresel duruşu Sünniliktir. Küresel siyasi aktörü ise Türklerdir. Bu ikisi birleşmedikçe ve terkip haline gelmedikçe Ortadoğu’nun sorunları çözülemez. Arap dünyasında rejimleri yıkan ve partileri aşan bir halk hareketi var. Bu halk hareketi kesinlikle bir cereyandır ve akımdır. Bu akımın içinde her türlü eğilim barınmaktadır. İleride siyasi olarak bu değişimin merkezinde değişen ve gelişen Türkiye olmalıdır. ABD’nin vuruşarak çekildiği bölgedeki boşluğu bu terkip doldurmalıdır. Sünni düşmanlığı ile Türk düşmanlığı sonuçta aynı istikamete dökülmekte ve aynı mecraya akmaktadır. Zira, Fatimileri yıkan ve Safevileri gerileten ve İslam birliğini siyasi ve fikri olarak büyük çapta temin eden Türk-Sünni (elbette Arap ve Kürtler de dahil olmak üzere) terkibi ve damarı olmuştur. Türklerin ve Sünniliğin merkezde olmadığı yani çoğunluğu temsil etmeyen yapılar ancak bölünmeyi ve dolayısıyla çekişmeyi artırır ve çileyi ve süreci uzatırlar. Tarih bunun en önemli tanığıdır. Bir müddet önce Lübnan’la alakalı bir kamuoyu yoklaması okumuştum. Buna göre Sünni kesimler arasında Hizbullah’ı tasvip edenlerin oranı yüzde 8’de kalırken Maruniler arasında bu oranın yüzde 20’ye çıktığını gördüm. Yani Hizbullah’ın en az popüler olduğu kesim Sünnilerdi. Doğrusu bu sonucu yorumlamakta zorlandım. Ama zamanla bunun nedenini anladım. Türkiye’de ve dışında bunu Sünnilerin Amerikan muhibbanlığına veya sempatizanlığına bağlayanlar olabilir. Lakin böyle olmadığı güneş kadar aşikar. Zira, Lübnan Sünnileri arasında yapılacak bir kamuoyu yoklaması ile Amerikan düşmanlığının diğer Sünni ülkelerdeki gibi yüksek olduğu ve tavan yaptığı görülecektir. Öyle ise Lübnanlı Sünniler hem ABD hem de Hizbullah’ı eşit şekilde karşılar. Neden acaba?
¥
Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.
¥
Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır (Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar
¥
Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.
¥
Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır (Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)