Taha AKYOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taha AKYOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2011 Cuma

Stalinist milliyetçilik!

BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş Milliyet ’e yaptığı açıklamada yüreklere su serpti; Türkiye’den ayrılmak istemiyorlarmış, “demokratik özerlik” Türkiye’nin bütünlüğünün teminatı olacakmış.
Meğer eskiden sık sık söyledikleri “üniter devlet içinde” söylemini bırakmaları, ekonomiyi bile ayıracakları, ayrı “öz savunma gücü” kuracakları, ayrı iç sınır çizecekleri “demokratik özerklik” hep Türkiye’nin bütünlüğünü garantilemek içinmiş!
BDP’li Bengi Yılmaz da Taraf ’ta sevgili Neşe Düzel’e “devlete vergi vermeyeceğiz, devletten alacağız” anlamında laflar etmişti de pek üzülmüştük... Sonra açıklama yaptı, o da yüreklerimize su serpti; meğer tam öyle dememiş imiş!

12 Temmuz 2011 Salı

Osmanlı’da bilim niye gelişmedi?

YEMİN krizinin çözülmesi hiç olmazsa AKP ile CHP arasında anayasa yapımını kolaylaştıracak bir yumuşama sağlamalıydı değil mi? Ama öyle gözükmüyor maalesef.
On yıl süren Menderes-İnönü kavgasında bile “siyasette bahar havası” denilen dönemler az değildi; karşılıklı iltifatlar, nezaket ziyaretleri falan...
Bakalım bugün BDP ile görüşme nasıl olacak?
Geçen elli yılda siyasi olgunluğumuz ne kadar gelişmiş; ayrı bir yazı konusu.
Bugün okuyucum Ali Kılınç’ın bana yönelttiği bir soruyu ben de size yöneltiyorum:
“450 yıllık ‘Osmanlı Medrese Sistemi’nden bir tek bilim adamı çıkmamıştır, bir tek bilimsel buluş yapılmamıştır. Bunun sebepleri nelerdir?”
Evet, size göre nedir?

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hatip Dicle ve hukuk

HATİP Dicle’nin vekilliğinin YSK tarafından iptal edilmesi BDP’de sert tepkilere yol açtı. Bu tepkileri anlıyorum.
Anlamadığım ve sağduyu ile anlaşılması mümkün de olmayan iki husus var:
- Biri, başta Ahmet Türk olmak üzere BDP’lilerin şiddet ve tehdit dili kullanmalarıdır. Halbuki sorumlu politikacıların böyle durumlarda sağduyulu davranmaları ve tepkilerini belirtirken şiddetin değil hukukun dilini kullanmaları gerekir.
- Diğeri, çeşitli TV kanallarında konuşan bazı isimlerin YSK’yı “barış sürecini sabote etmek”le ya da “yasalara uygun olsa bile meşruiyetten yoksun karar vermek”le suçlamalarıdır. “Ben hukukçu değilim ama...” diyerek yapılan bu değerlendirmeleri dehşetle izlediğimi belirtmeliyim.
Tuhaftır, bu ikisi de, Dicle kararını “Ankara komplosu” gibi göstermekte birleşiyorlardı!

Hukuk ne diyor?

15 Haziran 2011 Çarşamba

BDP ne yapacak?

2011 seçimlerinin en başarılı iki partisi şüphesiz AKP ile BDP’dir. BDP 36 milletvekilliği kazandı. Bu vekillerin bazıları sosyalist, bazıları sağ gelenekten geliyor. Beklenti, bu isimlerin BDP’ye renklilik getirmesi; mevcut monolitik yapıyı çoğulculaştırması...
Keşke bu dirayeti gösterebilseler... Ben bu konuda maalesef çok da iyimser değilim.
Totaliter hareketler çeşitliliğe izin vermezler çünkü.
BDP’lilerin hakları olan kutlama gösterileri birçok yerde maalesef saldırılara dönüştü. AKP binalarını ve Tunceli’de CHP binasını tahrip ettiler.
Çoğulculuğa karşı totaliter tahammülsüzlüğün kitlesel verileridir bunlar!
Hiçbir BDP’li ‘bağımsız’ aday bunlara “durun” demedi, şiddeti kınamadı üstelik!
Totaliter hareketlerle müzakere, uzlaşma ve anayasa yapımı nasıl olur?! Siyaset biliminin bu en kritik konusu, Türkiye’nin anayasa yapımının önündeki en kritik sorundur.

BDP ‘Tek Parti’ mi?
BDP son seçimlerde 7 ilde birinci parti oldu: Batman, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Muş, Şırnak ve Van... Bu 7 ilin toplamında 2.5 milyona yakın geçerli oyların yüzde 52’sini BDP’liler aldı.
Demek ki bu 7 ilde bile seçmenlerin yaklaşık yarısı BDP’ye oy vermedi!
AK Parti’nin bu ilimizin toplamında oyu yüzde 30’dur. Kalan yüzde 18’ini diğer partiler paylaştı.
Şimdi Güneydoğu genelindeki ana oy eğilimlerine bakalım.




Aynı hareket oldukları için seçim yıllarında hepsini BDP yazdım. Tabloyu sade tutmak için Orta Doğu Anadolu ile Kuzey Doğu Anadolu’yu almadım. Oralarda AKP oyu yüzde 55’e kadar çıkıyor, BDP’nin oyu yüzde 17’ye kadar iniyor.
Demek ki, BDP siyasi Kürt hareketini temsil etse de bölgesel olarak bakıldığında oyu dörtte birle üçte bir arasındadır!
Birinci olduğu 7 ilde bile vatandaşların yarısı oy vermemiştir. Diyarbakır’da BDP 460 bin, ama AKP 245 bin oy almıştır.
Devletle görüşmekte olan Öcalan ve parlamentoda sürece katılacak olan BDP’liler bölgedeki bu çoğulculuk gerçeğini görmeli ve kabul etmelidir; o zaman çözüm kolaylaşır.


‘Demokratik özerklik’ ve demokrasi

Anayasa müzakerelerinde çözüm üretebilmenin ön şartı, demokratik zihniyete sahip olmaktır, o zaman uzlaşarak makul formüller üretilebilir. Ama dayatmacı totaliter zihniyetle hareket edilirse bu hem demokratik anayasa yapımını engeller hem bölgenin çoğulculuk gerçeğine karşı bir tehdit oluşturur.

Devletle görüşen Öcalan, bölgenin çoğulculuğunu görmedikçe çözüme katkıda bulunamaz.

Öcalan’ın “Demokratik Özerklik” talebinin, Avrupa Özerklik Belgesi’ndeki “yerel yönetim” modeliyle ilgisi yoktur! Öcalan’ınki yerel yönetim modeli değildir, totaliter bir etnik modeldir.

Totaliter bir modeli demokratik bir ülkede halkın büyük çoğunluğuna kabul ettirmek mümkün değildir. Buna niyetlenmek, yeni anayasanın yapılmasını sabote etmektir!

Bu totaliter modeli bölgenin çoğulcu yapısına kabul ettirmek de mümkün değildir. Tarihteki örnekler gösteriyor ki, bu tür dayatmalar kitlevi göçlere ve çatışmalara yol açmaktadır.

Zaten herkes için büyük felaketler getiren etnik savaşlar, imkânsız projelerin dayatılmasından çıkmaktadır. Herkes bundan sakınmalıdır.

24 Mayıs 2011 Salı

CHP’den notlar

CHP Genel Başkan Yardımcısı sosyolog Prof. Sencer Ayata telefonda, Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun “Eğitim Raporu”nu açıklayacağını belirterek beni de davet ediyor. Kılıçdaroğlu’nun ilk defa bir etkinliğine katılacağım. Pazar akşamı Swiss Hotel’deki toplantıdayım.
Dikkatimi çekti, muhafazakâr ve liberal kalemlerden kimse yok. Sordum, Ayata’nın cevabı:
- Biz yirmi kadar ismi davet ettik, galiba maçtan dolayı gelmediler.
Malum, Fenerbahçe Trabzonspor maçı... Fenerli olduğumdan benim için de keyifli bir akşam.
Biraz sonra Kılıçdaroğlu geliyor. Ayaküstü kısa bir sohbet... Kılıçdaroğlu’nu SSK Genel Müdürü olduğu dönemden tanırım. Demirel’in erken emeklilik yasası çıkararak SSK’yı zarara sokmasını beraber eleştirirdik, Turgut Özal’ın vetosunun haklı olduğu üzerine sohbetler ederdik. O günler üzerine kısa bir sohbetten sonra yemeğe geçtik.

Liyakat mi, eşitlik mi?
CHP’nin eğitim raporunu Prof. Yüksel Kaynak hazırlamış. Gazetede haberler var. CHP’nin internet sitesinde bulabilirsiniz. Kılıçdaroğlu özet bir sunuş yaptı, Prof. Kaynak ayrıntılı anlattı.
Tabii ‘muhalif’ bir rapor. Mesela AKP döneminde eğitim bütçesindeki büyük artıştan hiç bahsetmiyor, sadece eğitim bütçesi içinde yatırım giderlerinin yüzde 19’dan yüzde 5’e indiği anlatılıyor.
Evet ama bunun sebebi öğretmen sayı ve maaşlarının artmasıdır. Oran değil de mutlak rakam olarak bakıldığında eğitim yatırımları azalmadı, 1 milyar 282 milyondan 1 milyar 995 milyon TL’ye çıktı...
Bu tür ‘fazla siyasi’ yaklaşımların dışında özenle hazırlanmış bir rapor.
CHP’de ‘proje dili’nin gelişiyor olmasına sevindim.
Sosyal demokrat bir anlayışla raporda “eşitliğe” büyük önem veriliyor. İller ve okul türleri arasındaki eşitsizlik vurgulanıyor. Mesela Anadolu ve Fen liseleriyle düz liseler arasındaki kalite eşitsizliğinin giderilmesi amaçlanıyor.
Benim bu noktada bir itirazım oldu; aşağıda anlatacağım.

‘Çılgın proje’
Prof. Ayata, Kılıçdaroğlu ile görüştüğü ama henüz parti kararı haline gelmemiş bir projeyi “yüksek öğretimde benim çılgın projem” diye anlattı:
- Senede 12 bin civarında öğrenciye yurtdışında doktora yaptırılması! Ayrıca, Türkiye’de 15 kadar ‘elit üniversite’nin lisansüstü öğretimi üstlenmesi... Amerika’da yılda 60 bin, Almanya’da 25 bin, Fransa’da 18 bin doktora yapılıyor.
Yurda dönüşte sanayide çalışmaları ve öğretim üyesi açığını kapatmaları... Üniversitede kalite probleminin de çözümü burada...
Bunun maliyeti yılda 600 milyar avro... AB kaynaklarından finansman sağlanabilir.
Toplantıda Ayata’ya dedim ki:
- Sizi alkışlıyorum! Lisansüstü öğretimin lokomotif olması, Uzakdoğu mucizesinin anahtarıdır. Merhum Prof. Mümtaz Turhan da bunu savunurdu...
Evet bazı üniversitelerimiz ‘elit’ olmalı, dünya ile yarışmalı...
Bu noktada raporu eleştirdim: Elit üniversiteler olmalı da niye elit liseler olmamalı...
Liyakat eşitliğe feda edilmemelidir.
Prof. Kaynak’ın cevabı:
- Elbette elit liseler de olmalı. Bizim eleştirimiz, kaliteyi belli okullara tanıyıp sistemde genel kalitenin düşmesinedir. Ayrıca sınıflar zekâ ve yetenek bakımından karma olduğu zaman ortalama başarı daha yüksek oluyor...
CHP’nin proje dilini geliştirmesi gayet iyi... Eğitim raporu hazırlarken eğitimde bilgisayarlaşma çağında olduğumuz da gözden kaçmamalı...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Suriye nereye?

BEŞAR Esad’a sempatim vardır. Babasından devraldığı soğuk ve katı Baas diktatörlüğünü sürdürse de yumuşatmıştır, bence daha önemlisi Türkiye ile gerçekten dostane ilişkiler kurmuştur.
Halbuki babası Hafız Esad “Büyük Suriye” davasının şampiyonuydu. Türkiye’den Hatay’ı talep eder, bunun için açıkça ve pervasızca PKK’yı desteklerdi. Beşar Esad döneminde ise Türkiye ve Suriye Asi nehri üzerinde “Dostluk barajı”nı inşa ediyorlar. Hatay havaalanının yolcularının yarısı neredeyse Suriyeli... Hatay, Gaziantep ve Urfa ile Halep arasında yoğun bir kara trafiği gelişiyor...
Suriye’nin zihninde “düşman Türkiye”nin “dost Türkiye”ye dönüşmesi, Suriyeli kardeşlerimizin dünyadaki değişimi kavramaları için mükemmel bir örnektir.
İç olaylara, demokrasi taleplerine de artık “düşman komplosu” değil, değişim arzusu olarak bakmak gerekiyor. Ama Beşar Esad konuşmasında bir yandan değişim gerçeğini gördüğünü söylerken, öbür yandan halkın demokrasi taleplerini “düşman komplosu” olarak nitelemiştir maalesef.

Militer milliyetçilik çağı
Beşar’ın babası Hafız Esad, otoriter ve militan Arap milliyetçilğinin Nasır kadar önemli bir simgesiydi. Hafız’ın ayrıntılı biyografisini yazan Petrick Seale, The Struggle for the Middle East adlı kitabında Esad’ın babası Ali Süleyman’a dikkat çeker. Ali Süleyman, ‘klan’ diyebileceğimizin bir ‘büyük aile’nin reisidir. Fransız işgaline karşı çarpışmıştır.
Bir neslin sembolik hikâyesidir bu...
Arap milliyetçiliğinin tasavvurundaki ‘Arap milleti’, bir klan gibi homojen, sömürgeciliğe karşı bir ordu gibi militarizedir. Araplar büyük iyiliklerin sahibidir. Bütün sıkıntıların anası sömürgeciliktir...
Tarihçi Bernard Lewis, Araplarda komplo teorilerinin bu yüzden saplantı haline geldiğini belirtir.
İsrail saldırganlığı bu saplantıları temelli besledi.
Böylece iç ve dış “düşman”a karşı tetikte, paranoyak, militarize rejimler kuruldu.
Büyük çoğunluğu ya köylü veya bedevi halk zaten bir siyasi aktör değildi.
Nasır’dan Esat’a, Hafız’a, Saddam’a, Kaddafi’ye ve Cezayir Sosyalizmi’ne kadar bütün modern Arap diktatörlüklerin özü budur; daha doğrusu bu idi!

Beşar’ın tarihi görevi
Bugünkü dünya çok farklı... Eğitim, şehirleşme, ticaret ve özellikle de TV ile sosyal medya ‘Arap zihni’ni değiştirmiştir; dünyadaki özgürlükleri onlar da istiyorlar.
Kitle hareketlerini yükselten sosyolojik dip dalgası budur.
Bunun yolu açılmadığı takdirde tırmanacak sosyal gerilimler, Allah korusun, Suriye’yi feci bir kaosa sürükleyebilir!..
Bugün milliyetçilik, ülkenin selameti için demokrasi yolunu açmayı gerektirir.
Beşar Esad’ın konuşmasında bir yandan “reformları uygulamakta geç kaldık” demesi, öbür yandan gösteriler için “büyük bir komplo ile karşı karşıyayız” diye konuşması, zihninin karışık olduğunu, fotoğrafı net çekemediğini gösteriyor.
Beşar Esad, asla babasının yolunda devam edemeyeceğine göre, ülkesinde ve hatta Arap ortadoğusunda demokrasinin önünü açan bir lider olarak tarihe geçmeye karar vermelidir; hem de gecikmeden.
Suriye’nin birliği, istikrarı ve demokratikleşmesi Türkiye için de hayati öneme sahiptir.
Çağımızın karakterini çok iyi anlatabilecek olan Ahmet Davutoğu, birkaç günlüğüne Şam’a gitmeyi düşünmüyor mu?

23 Temmuz 2010 Cuma

CHP ve 27 Mayıs

23 Temmuz 2010

BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç, “CHP 27 Mayıs’ın doğrudan doğruya ortağıdır” diye konuştu, dünkü yazısında Oktay Ekşi bunu “vicdansızlık” olarak niteledi.
Arınç’ın 12 Eylül öncesi için CHP’yi cezai bakımdan sorumlu tutan sözlerine ben de katılmıyorum. 12 Eylül öncesi olaylarda CHP’nin ve bütün partilerin siyasi sorumluluğu vardı ama “cezai” sorumlulukları yoktu diye düşünüyorum.
Esas üzerinde duracağım konu 27 Mayıs ve CHP meselesi. Oktay ağabey, DP’nin bakanlarından merhum Rıfkı Salim Burçak’ın 780 sayfalık On yılın Anıları adlı değerli eserinden bahsediyor. Ekşi’ye göre, Burçak bu kitabında CHP’yi yıkıcı muhalefet yaptığı için eleştirmiş ama “CHP 27 Mayıs’ın ortağıdır şeklinde bir vicdansızlık” yapmamıştı.
DP’nin temel hatasının “muhalefete tahammülsüzlük” olduğunu görmek bakımından Burçak’ın kitabını bütün sağ kanat politikacılara tavsiye ederim. Fakat...

Burçak’ın yazdıkları?
Prof. Burçak, kitabında CHP’nin yıkıcı muhalefet yaparak nasıl darbeye zemin hazırladığını da anlatır! Ünlü CHP’lilerden merhum Turhan Feyzioğlu’nun yıllar sonra, “bugünkü aklım olsaydı...” diyerek yaptığı samimi itirafı nakleder.
DP’ye karşı tezgâhlanan “gençleri öldürüp kıyma makinelerine gönderdiler, Kars ve Ardahan’ı Ruslara sattılar”(!) şeklindeki yalanları hatırlatır.