MİT-PKK görüşmesinin ses kayıtlarını yayınlayarak Erdoğan'ı "bitirmeyi" ya da ona "göz dağı verme"yi amaçlayanların avuçlarını yaladıkları çok çabuk belli oldu.
Tıpkı referandum öncesi "Hükümet PKK'yla görüşüyor" çıkışını yaparak evet oylarını düşürmeyi hedefleyenler gibi bu defakiler de hayal kırıklığına uğradılar. Aklı başında herkes "Ne var bunda? Biz zaten görüşüldüğünü biliyorduk" dedi ve geçti gitti.
Hükümeti yıpratmak için bu tip tezgâhlardan medet umanların zaafı, kamuoyunun sağduyusunu hafife almaları. Oysa hükümet bu sağduyuyu "içinden" tanıyor. Attığı her adımda halkın nabzını elinde tutmayı başarıyor.
Gülay GÖKTÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülay GÖKTÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Eylül 2011 Cuma
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Lanet olsun
Daha dün hayat dolu gençler olarak sevdiklerini öpüp ayrılmışlardı evlerinden. Bugün üzeri bayrak sarılı tahta kutular içinde geri döndüler.
Onları o tahta kutular içinde evine gönderen herkese lanet olsun.
Bizi yıllardır oyalayan ve işte sonunda terör örgütüyle etle tırnak gibi birleşik olduğunu deklare eden BDP'ye lanet olsun. Şahininizle, güvercininizle artık sizden hiçbir umudumuz kalmadı. Verdiğiniz bütün o barış tarihlerini, savaş tarihlerini, ateşkes tarihlerini alın başınıza çalın. Meclis'te çözüm, siyasetle çözüm laflarını ağzına almayın. Terörle hiçbir zaman ateşkes yapılamayacağını siz bu halka öğretmiş bulunuyorsunuz. Hepinize lanet olsun.
Şehit düşen 13 delikanlının 10'u acemi askermiş. O 10 acemi askeri eşkıyanın karşısına yemlik gibi çıkaran askeri komutaya da lanet olsun. Yıllardır terörle mücadelede deneyimli birliklerin devreye girmesini bir türlü başlatmayanlara lanet olsun.
Terör örgütünün rehin aldığı suçsuz insanları kurtarmaya çalışan 13 askerimizin şehit olduğu bir anda, "Gerilla ölümleri barışı engelliyor" diye demeçler veren sözde bağımsızlara lanet olsun.
Onları o tahta kutular içinde evine gönderen herkese lanet olsun.
Bizi yıllardır oyalayan ve işte sonunda terör örgütüyle etle tırnak gibi birleşik olduğunu deklare eden BDP'ye lanet olsun. Şahininizle, güvercininizle artık sizden hiçbir umudumuz kalmadı. Verdiğiniz bütün o barış tarihlerini, savaş tarihlerini, ateşkes tarihlerini alın başınıza çalın. Meclis'te çözüm, siyasetle çözüm laflarını ağzına almayın. Terörle hiçbir zaman ateşkes yapılamayacağını siz bu halka öğretmiş bulunuyorsunuz. Hepinize lanet olsun.
Şehit düşen 13 delikanlının 10'u acemi askermiş. O 10 acemi askeri eşkıyanın karşısına yemlik gibi çıkaran askeri komutaya da lanet olsun. Yıllardır terörle mücadelede deneyimli birliklerin devreye girmesini bir türlü başlatmayanlara lanet olsun.
Terör örgütünün rehin aldığı suçsuz insanları kurtarmaya çalışan 13 askerimizin şehit olduğu bir anda, "Gerilla ölümleri barışı engelliyor" diye demeçler veren sözde bağımsızlara lanet olsun.
23 Haziran 2011 Perşembe
Dicle neden seçildi?
Hatip Dicle meselesini tutuklu milletvekillerinin tahliyesi konusundan ayırıp tartışmak gerekiyor.
Dicle konusunda karşı karşıya olduğumuz ve gayet komplike gözüken hukuk problemini uzmanlara bırakıp, meseleye biraz daha kökten bakmaya çalışalım.
Hatip Dicle ne demiş:
"Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar."
Dicle bu sözü 2007'de söylemiş. Kim bilir 2007'den bu yana benzer cümleleri kaç bin kişi, kaç bin defa söyledi... Bizzat Hatip Dicle kim bilir kaç defa bu cümlelerden daha ağır cümleler sarf etti.
Ama bizim adalet sistemimiz piyango usulü çalıştığı için, bir seferinde piyango Hatip Dicle'ye çatmış.
Şimdi bu cümlesi yüzünden yasalarımız onun milletvekilliğinin düşmesi gerektiği kanaatinde. Yani böyle bir cümle söyleyen adam halkı temsil edemez demiş oluyor.
Oysa hepimiz biliyoruz ki, Hatip Dicle o 80 bin oyu tam da o sözleri ve onun benzerlerini söylediği için aldı. Seçmenin gafleti yüzünden; yani seçmen Dicle'nin bu tür fikirleri olduğunu bilmediği için değil... Etliye sütlüye karışmayan ya da ordunun operasyonlarıyla problemi olmayan biri olsaydı bırakın 80 bin oy almayı, 8 bin oy bile alamazdı.
21 Haziran 2011 Salı
Tehditle varılacak yer
BDP'liler, ikide bir tehdit savurarak yapılan şeyin siyaset değil kabadayı efelenmesi olduğunu bir türlü öğrenemiyorlar.
Şunu yapmazsanız ortalığı karıştırırız, bunu yaparsanız sizi Diyarbakır'a sokmayız; şu isteğimiz olmazsa Meclis'ten çekiliriz, bu olmazsa Meclis'i kitleriz. Ya siz çaresine bakarsınız ya da biz kendi kendimize özerklik ilan ederiz...
Daha oy pusulalarının mürekkebi kurumadan yeni bir tehdit daha: Milletvekili seçilen 6 KCK tutuklusu tahliye edilmezse Meclis'i tanımayacaklarmış.
Ahmet Türk şöyle söylüyor: "Artık öldürme ve zindanlara atmakla bu sorun çözülmez. Abdullah Öcalan'ın tanıdığı bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Ateşkes süresinin uzatılması bir fırsattır. Kürtler ellerini uzattı. Gelin bunu birlikte değerlendirin. Siyaseti izliyoruz. Cezaevinde seçilen altı arkadaşımız bırakılmalıdır. Eğer bu arkadaşlarımız bırakılmazsalar TBMM'ye gitmeyeceğiz ve Meclis'i tanımayacağız."
Barışı, Abdullah Öcalan'ın lütfettiği bir fırsat olarak sunma üslubunun iticiliği bir yana... "Meclis'i tanımama" ifadesinin tahrik ediciliğine dikkat eder misiniz?
Bu halk daha birkaç hafta önce son derece yüksek bir katılımla bir seçim yapıp Meclis oluşturmuş; sen de bu Meclis'in bir parçası olmak için aday olmuşsun ve seçilmişsin; ama ertesi günü, o Meclis'i tanımayacağını söylüyorsun.
Ne sebeple? O Meclis'in elinde olmayan bir sebeple...
Çok yazıldı; o yüzden ben tutukluluk haline son vermenin ne Meclis'in ne de hükümetin yetkisinde olduğunu; kuvvetler ayrılığı diye bir ilke olduğunu hatırlatmayacağım.
Benim üstünde duracağım konu, BDP'nin boyuna savurduğu bu tehditlerin siyasi sonuçları ile ilgili.
Bu kabadayı üslubunun Kürt tarafında genişçe bir kesime sempatik geldiği besbelli. Onlar bu tavrı yılların ezilmişliğinin rövanşı olarak algılıyor ve hoşnutluk duyuyorlar.
Ama bu partinin Türk tarafını da kazanmak diye bir derdi hiç mi yok?
Bugün Türkiye'de, yanlış bildiklerini unutmak için kendi kendisiyle amansız bir mücadeleye girişmiş olan milyonlarca Türk var.
Devletin inkâr ve asimilasyon politikası içinde yetişmiş; kendini bildiğinden bu yana maruz kaldığı endoktrinasyon yüzünden söz konusu devlet politikalarını içselleştirip "kendi düşünceleri" haline getirmiş bu insanlar, son birkaç yıldır bu şartlanmanın etkisinden kurtulmaya; resmi tarihi sorgulamaya, olaya Kürtler'in penceresinden bakmaya çalışıyor. Bilmem BDP'liler farkında mı ama bunu yapabilmek için ciddi ciddi zorluyorlar kendilerini; en iyi bildiklerini zannettikleri bir şeyi değiştirmek, Kürtler'le empati kurmak için büyük gayret gösteriyorlar.
Onları yeniden eski düşünce-duygu dünyalarının içine itmek için bu tehdit politikalarından ala bir tutum olabilir mi?
BDP bu sorunun sadece parlamentodaki 550 milletvekilinin iradesiyle ya da İmralı'nın devletle yaptığı görüşmeler sayesinde çözülebileceğini sanıyorsa fena aldanıyor.
Hayır, eğer bu sorun çözülecekse; örneğin Anayasa'nın başlangıç bölümü değişecekse; değiştirilemez maddeler olmayacaksa; vatandaşlık tanımı değişecekse; anadilde eğitimin yolu açılacaksa; nasıl bir özerklik sorusu rahatça tartışılabilecekse; siyasi bir af gündeme gelecekse; bütün bunlar ancak ve ancak toplumun ana gövdesini oluşturan geniş milliyetçi muhafazakâr kitlelerin sessiz onayıyla gerçekleşecek. Bu tabana dayanan siyasi partiler ancak bu sessiz onayı hissettikleri zaman çözüm için radikal adımlar atma cesaretini bulabilecek.
Evet, sessiz bir onay olacak bu...
Onlar hiçbir zaman sözünü ettiğimiz bu değişikliklerin aktif savunucusu olmayacaklar; hatta içlerine çok sinmiş de olmayacak yapılacak şeyler. Ama düşüncelerinden eskisi gibi emin olmadıklarından ve belki de daha önemlisi, artık bu sorunun çözülmesini istediklerinden susmayı seçecekler. Tarafsızlaşacak, desteklemeyecek ama engel de olmayacaklar...
Tıpkı 2003'te idam cezasının kaldırıldığı zaman yaptıkları gibi...
Şimdi sormak lazım:
Bu geniş kitlenin politik duruşu ve ruh hali bu kadar kritik bir noktada iken, BDP ne akla hizmet, şantaj ve tehdit politikalarıyla onları tahrik ediyor, tepkisel bir tavırla statükonun yanında yer almalarına çalışıyor?
Politika yapmayı mı bilmiyorlar yoksa istedikleri tam da bu mu?
10 Haziran 2011 Cuma
Aydınlar ve oyları
Bu kadar basit bir durumu içinden çıkılmaz bir sorunsala çevirebilmek için "aydın" olmak gerekiyor demek ki...
Aydın dedimse hepsi değil, hani şu sıralar hepimizin etrafında "neden AK Parti'ye oy vermeyeceklerini" uzun uzun anlatan bazı arkadaşlar var ya, onların durumunu kastediyorum.
Konuşuyorsunuz; tıpkı Economist gibi onlar da önce uzun uzun anlatıyorlar; AK Parti'nin ne büyük işler yaptığını, neredeyse mucizeler yarattığını; gelmiş geçmiş en reformcu iktidar olduğunu sizden daha ateşli bir şekilde dile getiriyorlar. Sonra sıra, yine uzun uzun neden oy vermeyeceklerini açıklamaya geliyor. Gerekçeler hep aynı. Kırk kere söylenince doğru olduğu varsayılan basına baskı suçlamaları, Erdoğan'ın üslubu, kimi gaflar, heykel, içki, Avrupa Birliği'nin boşlanışı iddiası, Kürt açılımının tavsaması, vs...
İyi de, denklemin iki yanı arasındaki büyük eşitsizlik ne olacak?
Bir tarafta, 90 yıldır hiç değişmeden süren ve rejim için bir hayat memat meselesi olan askeri vesayet rejiminin sona erdirilmesi, öbür tarafta bir heykelin yıkılması...
Bir tarafta ülkeyi bir ahtapot gibi sarmış olan korkunç bir suç örgütünün deşifre edilip yargılanması, cuntacıların ilk kez mahkeme önüne çıkması, öte tarafta 25 yaş altı gençleri "içkiden korumak" adına yapılmış ve kimi noktalarda aşırıya giden bir düzenleme...
Bir tarafta bütün dünya krizin altında ezilirken adeta kanatlanan bir ekonomi, sekiz yılda ikiye katlanan kişi başı milli gelir, dosta düşmana parmak ısırtan bir sağlık sistemi, şantiyeye dönen bir ülke; öbür tarafta Erdoğan'ın kırdığı potlar, yaptığı gaflar ve zaman zaman nükseden padişahvari tutumlar...
Avrupa Birliği'nin boşlanması derseniz; birincisi onlar aldı da biz mi girmedik diye sormak gerekir; ikincisi de, her şeye rağmen Avrupa Birliği üyeliği konusundaki en büyük ilerlemenin de yine bu hükümet zamanında yapıldığını hatırlamak...
Kürt açılımının foslamasını konuşacaksak; o fosladığını söylediğiniz açılımın da yine bu hükümet tarafından yapıldığını, ondan öncekilerin hiçbir açılım teşebbüsünde bulunmadıkları için foslamasının da söz konusu olmadığını görmeniz gerekir. Ayrıca biraz adalet duygunuz varsa, Kürt sorunu konusunda cumhuriyet tarihi boyunca en büyük reformları bu iktidarın yaptığını, bundan sonra da yapma kabiliyetine sahip tek partinin bu parti olduğunu kabul etmeniz...
Özetle, eğer bir artı eksi hesabı yapıyorsanız, bunu doğru yapmanız, karşılaştırılabilecek büyüklükte şeyleri karşı karşıya koymanız lazım gelir. Bir tarafa rejimin temel sorunlarına yönelik devrimsel nitelikte reformları öbür tarafa da günlük siyaset içinde işlenmiş hataları koyarak karşılaştırma yaparsanız, "anlı şanlı aydın olmuş, basit bir denklem kurmayı bilmiyor" derler ya da -daha büyük ihtimal- samimi olmadığınızı düşünürler.
Kimse AK Parti'nin kusursuz olduğunu iddia etmiyor.
Ama eğer oyumuzu vermek için, istisnasız her konuda beğendiğimiz bir parti arayacak olsaydık, her birimizin tek tek kendi partimizi kurup ona oy vermemiz gerekirdi.
Bu olmayacağına göre ne yapacağız? Artıları eksilerinden çok olana oy vereceğiz.
Nitekim halkımız da böyle yapıyor. Ruh ikizini arar gibi oy verecek parti aramıyor. Bakıyor o günkü duruma, sevabını-günahını vuruyor kendi vicdan kantarına, veriyor kararını. Üstelik de gayet pragmatik bir şekilde sık sık değiştiriyor kararını. Bir seçimde gidip Karaoğlan'a oy veriyor; aynı oylar üç beş sene sonra bir bakıyorsunuz Özal'a akıyor; yine üç beş sene sonra bir bakmışsınız Refah'a ya da AK Parti'ye yönelmiş... "Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ bir partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmıyor.
Oysa aydınlarımız sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için bin takla atıyor. Bir yandan AK Parti'nin kazanmasını isterken -ve kazanamayacak diye ödü koparken- bir yandan da ne bahane bulsam da vermeyeceğimi deklare etsem diye kıvranıyor. Bu kıvranış içinde bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp "namusu kurtarıyor"; bir başka sefer ne idüğü belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı korumuş oluyor.
Peki aydınlarımız şu oy verme meselesinde neden bu kadar kasıyor kendini? Neden basit bir işi böylesine karmaşık hale getiriyor?
Yarın devam edelim.
Aydın dedimse hepsi değil, hani şu sıralar hepimizin etrafında "neden AK Parti'ye oy vermeyeceklerini" uzun uzun anlatan bazı arkadaşlar var ya, onların durumunu kastediyorum.
Konuşuyorsunuz; tıpkı Economist gibi onlar da önce uzun uzun anlatıyorlar; AK Parti'nin ne büyük işler yaptığını, neredeyse mucizeler yarattığını; gelmiş geçmiş en reformcu iktidar olduğunu sizden daha ateşli bir şekilde dile getiriyorlar. Sonra sıra, yine uzun uzun neden oy vermeyeceklerini açıklamaya geliyor. Gerekçeler hep aynı. Kırk kere söylenince doğru olduğu varsayılan basına baskı suçlamaları, Erdoğan'ın üslubu, kimi gaflar, heykel, içki, Avrupa Birliği'nin boşlanışı iddiası, Kürt açılımının tavsaması, vs...
İyi de, denklemin iki yanı arasındaki büyük eşitsizlik ne olacak?
Bir tarafta, 90 yıldır hiç değişmeden süren ve rejim için bir hayat memat meselesi olan askeri vesayet rejiminin sona erdirilmesi, öbür tarafta bir heykelin yıkılması...
Bir tarafta ülkeyi bir ahtapot gibi sarmış olan korkunç bir suç örgütünün deşifre edilip yargılanması, cuntacıların ilk kez mahkeme önüne çıkması, öte tarafta 25 yaş altı gençleri "içkiden korumak" adına yapılmış ve kimi noktalarda aşırıya giden bir düzenleme...
Bir tarafta bütün dünya krizin altında ezilirken adeta kanatlanan bir ekonomi, sekiz yılda ikiye katlanan kişi başı milli gelir, dosta düşmana parmak ısırtan bir sağlık sistemi, şantiyeye dönen bir ülke; öbür tarafta Erdoğan'ın kırdığı potlar, yaptığı gaflar ve zaman zaman nükseden padişahvari tutumlar...
Avrupa Birliği'nin boşlanması derseniz; birincisi onlar aldı da biz mi girmedik diye sormak gerekir; ikincisi de, her şeye rağmen Avrupa Birliği üyeliği konusundaki en büyük ilerlemenin de yine bu hükümet zamanında yapıldığını hatırlamak...
Kürt açılımının foslamasını konuşacaksak; o fosladığını söylediğiniz açılımın da yine bu hükümet tarafından yapıldığını, ondan öncekilerin hiçbir açılım teşebbüsünde bulunmadıkları için foslamasının da söz konusu olmadığını görmeniz gerekir. Ayrıca biraz adalet duygunuz varsa, Kürt sorunu konusunda cumhuriyet tarihi boyunca en büyük reformları bu iktidarın yaptığını, bundan sonra da yapma kabiliyetine sahip tek partinin bu parti olduğunu kabul etmeniz...
Özetle, eğer bir artı eksi hesabı yapıyorsanız, bunu doğru yapmanız, karşılaştırılabilecek büyüklükte şeyleri karşı karşıya koymanız lazım gelir. Bir tarafa rejimin temel sorunlarına yönelik devrimsel nitelikte reformları öbür tarafa da günlük siyaset içinde işlenmiş hataları koyarak karşılaştırma yaparsanız, "anlı şanlı aydın olmuş, basit bir denklem kurmayı bilmiyor" derler ya da -daha büyük ihtimal- samimi olmadığınızı düşünürler.
Kimse AK Parti'nin kusursuz olduğunu iddia etmiyor.
Ama eğer oyumuzu vermek için, istisnasız her konuda beğendiğimiz bir parti arayacak olsaydık, her birimizin tek tek kendi partimizi kurup ona oy vermemiz gerekirdi.
Bu olmayacağına göre ne yapacağız? Artıları eksilerinden çok olana oy vereceğiz.
Nitekim halkımız da böyle yapıyor. Ruh ikizini arar gibi oy verecek parti aramıyor. Bakıyor o günkü duruma, sevabını-günahını vuruyor kendi vicdan kantarına, veriyor kararını. Üstelik de gayet pragmatik bir şekilde sık sık değiştiriyor kararını. Bir seçimde gidip Karaoğlan'a oy veriyor; aynı oylar üç beş sene sonra bir bakıyorsunuz Özal'a akıyor; yine üç beş sene sonra bir bakmışsınız Refah'a ya da AK Parti'ye yönelmiş... "Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ bir partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmıyor.
Oysa aydınlarımız sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için bin takla atıyor. Bir yandan AK Parti'nin kazanmasını isterken -ve kazanamayacak diye ödü koparken- bir yandan da ne bahane bulsam da vermeyeceğimi deklare etsem diye kıvranıyor. Bu kıvranış içinde bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp "namusu kurtarıyor"; bir başka sefer ne idüğü belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı korumuş oluyor.
Peki aydınlarımız şu oy verme meselesinde neden bu kadar kasıyor kendini? Neden basit bir işi böylesine karmaşık hale getiriyor?
Yarın devam edelim.
Aydınlar ve oyları (2)
"Peki bu aydınlarımız oy verme meselesinde neden bu kadar kasıyor kendini; neden basit bir işi böylesine karmaşık hale getiriyor" diye sormuştum son yazımda.
Kastettiğim aydın tipi sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için takla atmaktan bitap düşen, AK Parti'nin icraatlarını takdir ettiği halde her seçimde bir bahane bulup oy vermeyen; bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp "namusu kurtaran", bir başka sefer ne olduğu belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı koruyan aydınlar...
Oysa halkın büyük çoğunluğuna baktığımızda gayet pragmatik, esnek ve rahat bir seçmen davranışı görüyoruz. Her seçim arifesinde yeni bir durum değerlendirmesi yapan, oy vereceği partiyi değiştirmekten gocunmayan, "Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmayan bir tavır...
İki kesim arasındaki bu davranış farkının sebebi ne?
1 Haziran 2007 tarihli "Seçmen olarak aydın" başlıklı yazımda bu konuda şöyle yazmışım:
Aydın kesimlere sorsanız geniş seçmen kitlelerinde ortaya çıkan bu oynaklık, bu kesimin bilinçsizliğinden kaynaklanıyor. Eğitimsiz halkımız, "oy verme" bilincine henüz tam eremediği için, her seçimde bir başka partinin propagandasının etkisinde kalıp yanıltılabiliyor. Oysa bana göre, halktaki bu pragmatist ve "oynak" tutum kimi aydınların tutumundan çok daha sağlıklı ve çok daha çağdaş...
Çok daha sağlıklı; çünkü o, oy verdiği partiyle özdeşleşmiyor. Oyunu verdi diye ruhunu vermiş gibi hissetmiyor kendini, sadakat duymuyor. Oy verdiği partinin bir parçası olduğunu; o partinin bütün davranışlarının sorumluluğunu taşıyacağını düşünmüyor.
Çok daha çağdaş; çünkü ideolojik bir parti anlayışı yok kafasında. Oy verdiği partiyi belli bir süre için ülkenin işlerini yürütmek üzere görevlendirdiğini düşünüyor, o kadar... Dolayısıyla da, parti değiştirdiği zaman kendi kendine ihanet etmiş gibi hissetmiyor.
Aslına bakarsanız, oy verilen partiyi değiştirmenin böylesine hayati bir değişiklik olarak algılanmasının altında, son derece anti demokratik bir anlayış yatıyor; O partinin iktidara geldiğinde toplumu dönüştüreceğini kabullenen bir anlayış...
Eğer siz oy verdiğiniz partiyi dört beş yıl boyunca kuralları belirlenmiş bir alanda ortak işleri yürütmek ve ortak bütçeyi kullanmakla görevlendirdiğinizi düşünürseniz tıpkı apartman yöneticisi değiştirirken duyduğunuz gibi bir rahatlıkla değiştirirsiniz adayınızı.
Ama iktidara gelen partiyi ülkenin iklimini değiştirecek; yaşam tarzınızı değiştirmeye, dünya görüşünüzü dönüştürmeye kalkacak güçte ve yetkide bir kurum olarak görürseniz, işiniz gerçekten güçtür.
Bu ele alış, sadece sizin karar vermenizi açmaza sokmakla kalmaz, iktidarı emanet ettiklerinizi de "kötü yola" düşürür. Öyle ya, sizden sadece oyunuzu isteyene ruhunuzu da vermeye kalkarsanız, onun da o ruha yeniden şekil vermeye kalkmasına söyleyecek söz kalmaz...
X x x
Bu aydın tipinin "yönetme", "hükümet etme" anlayışındaki sakatlık devlet algısıyla, devletle kurduğu ilişkiyle de bağlantılı.
Bizim aydınımızın kökü devletin taa içindedir. Aydın olmayı, "ben devlet olsam ne yapardım"ı düşünmekten ibaret sanır. Kendini devletle, onun bütün kurumlarıyla bir tutmanın, aynılaşmanın kaynağı burada yatar. Ve bu kaynak sonunda ruh ikizini devlette bulma, kalben bağlılık, kişiliğini devletten devşirme gibi garipliklere kadar uzanır. İşte bu yüzden olsa gerek, oy verirken içine düştüğü ikilemler eş seçerkenkinden beterdir. Kendini devletten, devleti kendinden sorumlu sanır. Devleti oluşturma ve dönüştürme sorumluluğu vehmi, devletin kendini dönüştürebileceği teslimiyetine kadar uzanır.
Tuttuğu şey bir parti değil, kendisince devletin manevi şahsiyetidir adeta. Her biri minik birer İnönü, Ecevit, Baykal'dır. Bu yüzden de her seçimde bir anlamda kendilerine oy verirler.
Ehh, böyle olunca da tabii, oylarının yönünü biraz değiştirmeye niyetlenseler, kendilerini ihanet etmiş gibi hissederler.
Kastettiğim aydın tipi sekiz senedir AK Parti'ye oy vermemek için takla atmaktan bitap düşen, AK Parti'nin icraatlarını takdir ettiği halde her seçimde bir bahane bulup oy vermeyen; bazen bulduğu bir bağımsız adaya kurtarıcı gibi sarılıp "namusu kurtaran", bir başka sefer ne olduğu belirsiz bir bloka oy verip "muhalif tavrı"nı koruyan aydınlar...
Oysa halkın büyük çoğunluğuna baktığımızda gayet pragmatik, esnek ve rahat bir seçmen davranışı görüyoruz. Her seçim arifesinde yeni bir durum değerlendirmesi yapan, oy vereceği partiyi değiştirmekten gocunmayan, "Ben sol kökenli biri olarak nasıl olur da sağ partiye oy veririm" diye komplekslere kapılmayan bir tavır...
İki kesim arasındaki bu davranış farkının sebebi ne?
1 Haziran 2007 tarihli "Seçmen olarak aydın" başlıklı yazımda bu konuda şöyle yazmışım:
Aydın kesimlere sorsanız geniş seçmen kitlelerinde ortaya çıkan bu oynaklık, bu kesimin bilinçsizliğinden kaynaklanıyor. Eğitimsiz halkımız, "oy verme" bilincine henüz tam eremediği için, her seçimde bir başka partinin propagandasının etkisinde kalıp yanıltılabiliyor. Oysa bana göre, halktaki bu pragmatist ve "oynak" tutum kimi aydınların tutumundan çok daha sağlıklı ve çok daha çağdaş...
Çok daha sağlıklı; çünkü o, oy verdiği partiyle özdeşleşmiyor. Oyunu verdi diye ruhunu vermiş gibi hissetmiyor kendini, sadakat duymuyor. Oy verdiği partinin bir parçası olduğunu; o partinin bütün davranışlarının sorumluluğunu taşıyacağını düşünmüyor.
Çok daha çağdaş; çünkü ideolojik bir parti anlayışı yok kafasında. Oy verdiği partiyi belli bir süre için ülkenin işlerini yürütmek üzere görevlendirdiğini düşünüyor, o kadar... Dolayısıyla da, parti değiştirdiği zaman kendi kendine ihanet etmiş gibi hissetmiyor.
Aslına bakarsanız, oy verilen partiyi değiştirmenin böylesine hayati bir değişiklik olarak algılanmasının altında, son derece anti demokratik bir anlayış yatıyor; O partinin iktidara geldiğinde toplumu dönüştüreceğini kabullenen bir anlayış...
Eğer siz oy verdiğiniz partiyi dört beş yıl boyunca kuralları belirlenmiş bir alanda ortak işleri yürütmek ve ortak bütçeyi kullanmakla görevlendirdiğinizi düşünürseniz tıpkı apartman yöneticisi değiştirirken duyduğunuz gibi bir rahatlıkla değiştirirsiniz adayınızı.
Ama iktidara gelen partiyi ülkenin iklimini değiştirecek; yaşam tarzınızı değiştirmeye, dünya görüşünüzü dönüştürmeye kalkacak güçte ve yetkide bir kurum olarak görürseniz, işiniz gerçekten güçtür.
Bu ele alış, sadece sizin karar vermenizi açmaza sokmakla kalmaz, iktidarı emanet ettiklerinizi de "kötü yola" düşürür. Öyle ya, sizden sadece oyunuzu isteyene ruhunuzu da vermeye kalkarsanız, onun da o ruha yeniden şekil vermeye kalkmasına söyleyecek söz kalmaz...
X x x
Bu aydın tipinin "yönetme", "hükümet etme" anlayışındaki sakatlık devlet algısıyla, devletle kurduğu ilişkiyle de bağlantılı.
Bizim aydınımızın kökü devletin taa içindedir. Aydın olmayı, "ben devlet olsam ne yapardım"ı düşünmekten ibaret sanır. Kendini devletle, onun bütün kurumlarıyla bir tutmanın, aynılaşmanın kaynağı burada yatar. Ve bu kaynak sonunda ruh ikizini devlette bulma, kalben bağlılık, kişiliğini devletten devşirme gibi garipliklere kadar uzanır. İşte bu yüzden olsa gerek, oy verirken içine düştüğü ikilemler eş seçerkenkinden beterdir. Kendini devletten, devleti kendinden sorumlu sanır. Devleti oluşturma ve dönüştürme sorumluluğu vehmi, devletin kendini dönüştürebileceği teslimiyetine kadar uzanır.
Tuttuğu şey bir parti değil, kendisince devletin manevi şahsiyetidir adeta. Her biri minik birer İnönü, Ecevit, Baykal'dır. Bu yüzden de her seçimde bir anlamda kendilerine oy verirler.
Ehh, böyle olunca da tabii, oylarının yönünü biraz değiştirmeye niyetlenseler, kendilerini ihanet etmiş gibi hissederler.
7 Haziran 2011 Salı
"Ülke elden gidiyordu"
"Pişman değilim, şimdi olsa yine yaparım. Ülkenin şartları müdahale etmemizi gerektiriyordu...."
"Pişman değilim, şimdi olsa yine yaparım. Ülkenin şartları müdahale etmemizi gerektiriyordu. Biz de müdahale ettik. Müdahale öncesi hem dönemin cumhurbaşkanını hem de siyasileri uyardık. Kimse dinlemedi. Müdahale kararını tek başıma almadım. Komuta kademesiyle karar aldık. İç Hizmet Kanunu 35. maddedeki yetkimizi kullandık. Çünkü ülke elden gidiyordu."
Darbeci general kendini böyle savunmuş ifadesinde.
Bu paragrafta benim en hoşuma giden bölüm "ülke elden gidiyordu" cümlesi oldu.
Kimin elinden gidiyordu acaba?
Darbecilerin pek sevdikleri ve sık sık kullandıkları bu klişeyi her duyuşumda, farkında olmadan suçlarını itiraf ettiklerini düşünürüm: Eğer darbe yapmasaydık, ülkenin iktidarı elimizden gidiyordu...
Zira onlar için ülke ancak onların ellerinde olduğu zaman "ülke"dir. Ellerinden kayıp gittiğini fark ettiklerinde neler yaptıklarını -ve neler yapmayı planladıklarını- hem kendi hayatımızda gördük hem de Ergenekon iddianamelerinde okuduk.
x x x
Kimileri hâlâ 90 küsur yaşında bir adamla uğraşmamak gerektiğinden, bağışlamanın büyüklüğünden, erdeminden söz ediyor.
Bağışlamak için suçluda nedamet izleri görmeniz gerekir. Gördüğünüz gibi onda nedametin eseri yok. Büyük bir küstahlıkla "Bugün olsa yine yaparım" diyor.
Aslında şimdiye kadar olan şey, bağışlamak değil uzlaşmaktı... Onun suçuyla uzlaşmak. Darbeye karşı sözler dillerden düşmese de; içerilerde, ta derinlerde bir yerlerde ona hak vermek; onun vatansever olduğunu düşünmek. Yaptığını, Türkiye'ye özgü demokrasinin kabul edilebilir cilvelerinden biri gibi görmek...
Türkiye 30 yıl boyunca bunu yaptı.
Bugün gibi hatırlıyorum: Bir gün atv'de Ali Kırca'nın karşısında ve 70 milyonun önünde darbe yıllarında verdiği büyük katliam emrini açıklamıştı. Darbe liderlerinden birine karşı bir suikast yapılırsa, ellerindeki rehineler olarak gördükleri tutukluları topluca katlederek misilleme yapacaklarını; yani içlerinden birinin canı karşısında, hapisteki binlerce tutukluyu yok etmeye karar verdiklerini söylerken nasıl da büyük bir pervasızlık, korkusuzluk ve utanmazlık içindeydi.
Düşünün ki, Yunanistan'ın hapiste çürüyen darbeci generallerinden hiçbiri şimdiye kadar böyle korkunç bir ifşaatta bulunmamıştı. Latin Amerika'nın en gaddar darbecileri bile hatıralarını anlatırken böyle hukuk ve insanlık dışı bir intikam operasyonunu ağzından kaçırmamıştı.
Ama Evren buna cesaret etti. Çünkü bu toplumu enfekte etmiş olan darbecilik mikrobuna çok güveniyordu. Özellikle aydınlar arasında çok yaygın olan bu mikrop sayesinde, otuz yıl boyunca aramızda büyük bir saygı ve sempati halesi içinde yaşamaya devam etti, şirin bir dede edasıyla halkın arasına karıştı, -belki de imza dağıttı- resim yaptı, sergiler açtı, eski bir devlet adamı olarak saygı gördü, kendisinden neredeyse bütün politik konularda görüşler alındı. Ülkenin en kalburüstü simalarının katıldığı doğum günü partileri yapıldı. "İyi ki doğdun paşam" diye tempo tutuldu.
Ama bütün bunlar artık geride kaldı. Bu toplum darbeciyle maddi-manevi suç ortaklığı yapan; darbe sonrasında da onu bağrına basarak yataklık suçu işleyen bir toplum olmaktan çıktı. Bu halk yüksek ateşlerde yana yana yendi darbecilik mikrobunu. Her ateş nöbetinden bünyesini biraz daha güçlendirerek çıktı. Şimdi artık kimse darbecilere doğum günü tertiplemeye cesaret edemiyor. "Ülkenin şartları" diye söze başlayanların tefe konulmayı göze alması gerekiyor.
Ama darbeci, vasat zekâsıyla bütün bu değişimi anlayamadığı için, çoktan ölmüş bir maddeden, 35. maddeden medet umarak kendini savunabileceğini sanıyor.
26 Mayıs 2011 Perşembe
Çok eşliliğe izin çıksın mı? (1)
Bazen kendimizi, ipleri yasa yapıcıların elinde olan kuklalar sanıyoruz galiba.
Bir gün bir yasa yapacaklar ya da bir yasayı değiştirecekler; haydi, herkes başka türlü yaşamaya başlayacak...
Şu çok eşlilik konusu mesela...
Siz sanıyor musunuz ki, bugün tek eşli olarak yaşayan erkekler yasalar izin vermediği için öyle yaşıyor ya da şöyle soralım; çok eşlilik yasal hale gelse, bugün tek eşli yaşayan erkekler hemen kapıda bekleyen kumaları eve mi dolduracak?
Yine, siz sanıyor musunuz ki, bugün kocasının ikinci evliliğine razı olmayan, bunu aklından bile geçirmeyen kadınlar, yasa değişince kuma gelmesine razı olacak? "Eh mademki yasal hakkın, sen de getirebilirsin. Şeriatın getirdiği kuma kıskanılmaz" diyecek...
İşin doğrusu şu ki, yasalar ne derse desin, bu konuda hayat zaten hükmünü sürdürüyor. Koca, "ben ikinci eş istiyorum" dediğinde direnebilen kadın kendi gücüyle direniyor; yasadan aldığı güçle değil. Çekip gitme gücü olan kadın çekip gidiyor; karısının çekip gideceğini bilen adam da zaten kumayı getiremiyor.
X x x
Çok eşlilik yasağının devam etmesini savunanlarla izin çıkmasını savunanlar birbirlerinden yüz seksen derece ayrı noktalarda görünseler de aslında aynı noktada birleşiyorlar: Kadını korumak...
Tek farkları, farklı kadınları korumaya çalışmaları.
Tek eşlilikten yana olanlar birinci eşi koruma altına almaya çalışıyor; çok eşlilik taraftarları da sonradan gelecek olanları...
Ve dikkat ederseniz, iş bu noktaya geldiğinde tartışma duygusal değil, tamamen iktisadi bir tartışmaya dönüşüyor.
Tek eşlilikçiler birinci eşin koca ve onun mal varlığı üzerindeki tekelini güvence altına almaya çalışıyor. İmzayı ilk bastıranın bu gücü başkalarıyla paylaşması ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çok eşlilikçiler ise çaresizlik yüzünden kuma gitmeye razı olmuş kadınların asıl mağdur olduğunu düşünüyor. Onların "haklarını" (yani evliliğin sağladığı imtiyazları) koruma altına almaya çalışıyor. "Mademki erkekler bunu zaten yapıyor, bari nikahına alsın ve bedelini de ödesin" diye düşünüyor.
Böylece iki taraf da benim tüylerimi diken diken eden bir anlayışta birleşmiş oluyorlar: Evliliği kadın için ömür boyu geçim garantisi -bir nevi sigorta- olarak gören bir anlayış bu...
Siz istediğiniz kadar Medeni Kanun'u değiştirin, erkeği aile reisi olmaktan çıkarın, "her iki eş de evin ve çocukların bakımından yükümlüdür" diye madde ekleyin; bu bakış açısı değişmiyor. Kadınlar ve erkekler; kuma getirenler ve getirmeyenler; kumalı hayata razı olanlar ve olmayanlar; yani bu tartışmaya giren herkes, bir erkek bir kadını "aldı mı" ömür boyu bakma yükümlüğünü de üstüne alır noktasında birleşiyor.
Bu, öylesine güçlü bir kabul ki, geleneksel çevreleri aşıp feminist akımı bile etkisine almış durumda. Evet, "bağımsız ve özgür" kadın idealine sahip olması gereken feministler bile, evliliği kadının en önemli güvencesi olarak görmeye devam ediyor ve kadının "evlilik haklarını" güvence altına almak üzere tedbirler öneriyor. Boşanma, nafaka, mal rejimi tartışmalarına hep bu perspektifle bakıyor.
Böyle bakınca da, çok eşlilik gibi bir tartışmada onlar da tıpkı geleneksel kesimler gibi iki seçenekle sınırlı kalıyor: Ya birinci kadının yanında yer alacak ya da sonra gelen kadınların...
Onlar birinci kadını seçiyor.
Peki ben bu konuda ne düşünüyorum?
Yarına...
Bir gün bir yasa yapacaklar ya da bir yasayı değiştirecekler; haydi, herkes başka türlü yaşamaya başlayacak...
Şu çok eşlilik konusu mesela...
Siz sanıyor musunuz ki, bugün tek eşli olarak yaşayan erkekler yasalar izin vermediği için öyle yaşıyor ya da şöyle soralım; çok eşlilik yasal hale gelse, bugün tek eşli yaşayan erkekler hemen kapıda bekleyen kumaları eve mi dolduracak?
Yine, siz sanıyor musunuz ki, bugün kocasının ikinci evliliğine razı olmayan, bunu aklından bile geçirmeyen kadınlar, yasa değişince kuma gelmesine razı olacak? "Eh mademki yasal hakkın, sen de getirebilirsin. Şeriatın getirdiği kuma kıskanılmaz" diyecek...
İşin doğrusu şu ki, yasalar ne derse desin, bu konuda hayat zaten hükmünü sürdürüyor. Koca, "ben ikinci eş istiyorum" dediğinde direnebilen kadın kendi gücüyle direniyor; yasadan aldığı güçle değil. Çekip gitme gücü olan kadın çekip gidiyor; karısının çekip gideceğini bilen adam da zaten kumayı getiremiyor.
X x x
Çok eşlilik yasağının devam etmesini savunanlarla izin çıkmasını savunanlar birbirlerinden yüz seksen derece ayrı noktalarda görünseler de aslında aynı noktada birleşiyorlar: Kadını korumak...
Tek farkları, farklı kadınları korumaya çalışmaları.
Tek eşlilikten yana olanlar birinci eşi koruma altına almaya çalışıyor; çok eşlilik taraftarları da sonradan gelecek olanları...
Ve dikkat ederseniz, iş bu noktaya geldiğinde tartışma duygusal değil, tamamen iktisadi bir tartışmaya dönüşüyor.
Tek eşlilikçiler birinci eşin koca ve onun mal varlığı üzerindeki tekelini güvence altına almaya çalışıyor. İmzayı ilk bastıranın bu gücü başkalarıyla paylaşması ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çok eşlilikçiler ise çaresizlik yüzünden kuma gitmeye razı olmuş kadınların asıl mağdur olduğunu düşünüyor. Onların "haklarını" (yani evliliğin sağladığı imtiyazları) koruma altına almaya çalışıyor. "Mademki erkekler bunu zaten yapıyor, bari nikahına alsın ve bedelini de ödesin" diye düşünüyor.
Böylece iki taraf da benim tüylerimi diken diken eden bir anlayışta birleşmiş oluyorlar: Evliliği kadın için ömür boyu geçim garantisi -bir nevi sigorta- olarak gören bir anlayış bu...
Siz istediğiniz kadar Medeni Kanun'u değiştirin, erkeği aile reisi olmaktan çıkarın, "her iki eş de evin ve çocukların bakımından yükümlüdür" diye madde ekleyin; bu bakış açısı değişmiyor. Kadınlar ve erkekler; kuma getirenler ve getirmeyenler; kumalı hayata razı olanlar ve olmayanlar; yani bu tartışmaya giren herkes, bir erkek bir kadını "aldı mı" ömür boyu bakma yükümlüğünü de üstüne alır noktasında birleşiyor.
Bu, öylesine güçlü bir kabul ki, geleneksel çevreleri aşıp feminist akımı bile etkisine almış durumda. Evet, "bağımsız ve özgür" kadın idealine sahip olması gereken feministler bile, evliliği kadının en önemli güvencesi olarak görmeye devam ediyor ve kadının "evlilik haklarını" güvence altına almak üzere tedbirler öneriyor. Boşanma, nafaka, mal rejimi tartışmalarına hep bu perspektifle bakıyor.
Böyle bakınca da, çok eşlilik gibi bir tartışmada onlar da tıpkı geleneksel kesimler gibi iki seçenekle sınırlı kalıyor: Ya birinci kadının yanında yer alacak ya da sonra gelen kadınların...
Onlar birinci kadını seçiyor.
Peki ben bu konuda ne düşünüyorum?
Yarına...
29 Nisan 2011 Cuma
"Başımıza taş yağacak"
Geçmişte, uygarlığın hızlı ilerleyişi, bilimin ve teknolojinin nimetlerinin büyük bir hızla günlük hayatımıza girip geleneksel değerleri altüst edişi karşısında paniğe kapılan anneanne ve dedelerimiz bizleri "böyle giderse yakında kıyamet gününün geleceğini ve başımıza taş yağacağını" söyleyerek korkuturlardı. Büyüdük, anneannelerimizin "taş yağacak" korkutmacalarından kurtulduk; şimdi de çevreciler çıktı başımıza. Bu kez de onların pompaladığı kıyamet korkusuyla hayatımız zehir oluyor. Biz günahkar kulların deldiği ozon deliğinden başımıza taş yağacağı günün korkusuyla tiril tiril titriyoruz. Tahrip ettiğimiz doğanın intikam saatini bekleyerek yaşıyoruz.
Onlara kalsa, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeyi değiştirmeden, parmağımızı oynatmadan geçip gitmemiz lazım bu dünyadan. Koyduğun yerde otlayan koyunlar gibi...
Ama insanız işte, boş duramıyoruz. İlla da bir şeyler yapacak, bir şeyleri değiştireceğiz. Orada bir boğaz dururken, yanı başına bir tane de biz yapmaya kalkıyoruz mesela...
Vay sen misin böyle şeyler düşünen! Önce çevreci felaket tellalları başlıyor bağırmaya. Green Peace Akdeniz sorumluları kıyameti koparıyor: "Böyle kanallar açmak için gereksiz yere inanılmaz bir enerji harcanacak. Çimentosu, kumu için doğal alanlar tahrip edilecek."
Harcanacak enerjinin gereksiz olduğuna nasıl hükmettiklerini belirtmiyorlar tabii. Onlar gereksiz görüyor ya, yeter...
Yeşiller Partisi de Green Peace'den geri kalmıyor: "Doğaya ve coğrafyaya yönelik bu kadar büyük çaplı müdahalelerin bedeli ağır olur. Hiçbir ekosistem bu kadar ani ve büyük bir müdahaleyle başa çıkamaz. Sözü edilen bu projeyle İstanbul'un yerel iklimi bile değişecek."
Sizce ne kadar "büyük çaplı müdahale" uygundur Sayın Yeşiller? GAP da Güneydoğu'nun iklimini değiştirmedi mi? Bütün büyük barajlar ekosisteme müdahale değil midir? Bu böyle diye barajlardan vazgeçiyor muyuz? (Gerçi çevreciler hidroelektrik santrallerine de karşı ama neyse...)
Ve tabii malum oda ilk topa girenlerden. Mimarlar Odası'nın eski ve yeni başkanları her zaman her şeye karşı çıktıkları gibi, Kanal İstanbul'un da karşısındalar.
Oktay Ekinci "Bir öğrencim bu projeyi önüme getirse sıfır veririm" demiş o her zamanki tepeden bakan üslubuyla. Şu anki başkan da ondan geri kalmamış. Proje antidemokratik ve bilimi dışlayan bir şekilde gündeme geliyormuş. (Bilim derken kendilerini kastediyor; bilimi sadece onlar temsil ediyor ya...) Projenin uygulanması İstanbul'a aykırıymış. İstanbul bu projenin sebep olacağı nüfus artışını kaldıramazmış.
Yahu hele bir durun bakalım; projenin detaylarını bekleyin biraz! Etüt çalışmalarını izleyin; veriler ortaya çıksın; düşünün taşının, hesap kitap yapın, ondan sonra söyleyin söyleyeceğinizi...
Ama hayır... Onların karşı çıkmak için bir şey bilmeye ihtiyaçları yok. Biri bir çivi çakmaya kalkıyor ve onlardan izin istemiyor. Bu kadarı yeter...
X x
Tahmin edebileceğimiz gibi, muhalefet partileri çevreciler gibi "ideolojik" takılmıyorlar. Onlar "damardan" girip; kitlelerin en geri kesimlerinin bam teline basmayı tercih ediyorlar.
"Bunca yoksulluk varken" edebiyatı ve rant düşmanlığı...
Kılıçdaroğlu'nun tepkisi bir politikacı olarak vizyonunu çok güzel ortaya koyuyor doğrusu. İlk gün "önce aç çocukları doyursunlar" gibilerden son derece "yaratıcı" bir çıkış yaptıktan sonra, ertesi günü asıl incisini yumurtluyor: "Bu projede insan yok!"
Bahçeli ise "Yeni imar planlarıyla İstanbul'u soyup soğana çevirenler şimdi 'Çılgın Proje' ile yeni zengin türetme yolları deniyorlar" yorumunu yapıyor. Ve böylece bizler de Meclis içi muhalefetimizin çapını, düşünce üretme kapasitesini bu olay vesilesiyle bir kez daha görmüş oluyoruz.
Ama kabul edelim ki, siyasi partiler arasında en özgün değerlendirme İşçi Partisi'nden geliyor: "Bu proje ABD'nin projesidir. ABD'nin uçak gemilerine hizmet edecek."
Gördüğünüz gibi, tartışma pek de verimli başlamadı. Bakalım arkası nasıl gelecek?..
4 Eylül 2010 Cumartesi
Hayır çıkarsa...
Yazının başlığı sizi yanıltmasın; referandumdan evet çıkacağı konusunda pek kuşkum yok. Zaten kamuoyu araştırmaları da bunu gösteriyor.
Bu başlığı, evetçilerin hayır çıkma ihtimaline karşı çizdikleri "The day after" tabloları konusundaki rahatsızlığımı dile getirmek için attım.Muhtemelen biliyorsunuz; The day after (Ertesi Gün) ünlü bir filmin adı. Nükleer bir felaketin ertesi günü dünyanın halini tasvir ediyor.
Referandum tarihi yaklaştıkça hem basında hem de hükümet cenahında -son kararsızları da kazanma taktiği olsa gerek- iknadan çok korkutmacaya yönelik bir propaganda aldı başını yürüdü.
Köşelerde yazılan, miting meydanlarında anlatılan senaryolara bakılacak olursa
hayır çıkarsa:
26 Temmuz 2010 Pazartesi
"Artık hiçbir sınır güvende değil"
Biliyorsunuz, Uluslararası Avrupa Adalet Divanı geçtiğimiz günlerde birçok ulus devlet yönetiminin yüreğini hoplatacak bir karar verdi.
Birleşmiş Milletler'in en yüksek yargı organı Lahey Adalet Divanı, Kosova'nın 2008 yılında ilan ettiği tek taraflı bağımsızlık kararının 'meşru' olduğuna hükmetti. Kararın önemi, Lahey'deki mahkemenin 'coğrafi bir bölünme' konusunda aldığı 'ilk karar' olması... Dolayısıyla toprak bütünlüğünden emin olmayan birçok ulus devlet telaşa düştü: "Ya bizimkiler de ayrılmaya kalkarsa..."
Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremic'in karardan önce yaptığı şu uyarı "ortak korku"yu iyi ifade ediyordu bana kalırsa: "Mahkeme tek taraflı bir ayrılığın meşruiyetini desteklerse, dünya üzerinde içinde ayrılıkçı isteklerin barındığı hiçbir sınır artık güvende olmayacak."
İşte ulus devlet yöneticilerinin en büyük yanılgısı da bu zaten...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)